Giriş

Türkiye yine bir cumhuriyet yıldönümüne büyük saldırılar ve ihanetler çemberi içerisinde girmektedir. Dünyanın merkezi bölgesini ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek isteyen emperyalist ve Siyonist çevreler, Türkiye Cumhuriyetinin tam ortasında yer aldığı  eski Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının  topraklarında kurulu bulunan  bugünün ulus devletlerini yıkmak için, ellerinden gelen her yolu denemekte ve kendilerine bağlı bulunan işbirlikçi kadrolar aracılığı ile çeşitli plânlarını birbirini izleyen zaman dilimleri içerisinde uygulama alanına aktarmaktadırlar. Belirli bir süreklilik içerisinde birbiri ardı sıra gündeme getirilen saldırganlıklar, Türkiye gibi diğer bölge ülkelerini de tehdit etmekte, merkezi coğrafya da barış ve huzuru sürekli olarak devre dışı bırakmaktadır. Neredeyse aptala  döndürülen Türkiye ve diğer bölge toplulukları bu duruma bir son vermek ve geleceğe dönük olarak kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen her yolu denemelerine karşılık, emperyalizm ve Siyonizm elbirliği içinde  kendi plânlarını bir an önce gerçekleştirebilmek üzere, Orta Doğu ülkelerine sürekli saldırı politikalarını inatçı bir biçimde sürdürmektedirler. Bu nedenle; Türk Devletinin ve ulusunun cumhuriyet bayramlarını bir türlü huzur ve barış ortamı içerisinde kutlamaları mümkün olamamaktadır. Bu yıl saldırıların daha da arttığı ve bölge düzeni üzerinde son bir hesaplaşmaya dönüştürülerek, Türkiye ile beraber komşu ülkelerdeki devlet düzenlerine de son verilmek istendiğini gösteren bazı vahim girişimler  dış baskılarla zorlanmakta ve iyice içinden çıkılmaz bir bunalıma dönüştürülerek, Türkiye ile beraber komşu ülkeler teslim alınmak istenmektedir.

Batı merkezli dünya düzeninin öncelikle merkezi coğrafya ile tarihten gelen bir siyasal hesaplaşmasının bulunduğu artık iyice ortaya çıkmıştır. Orta Çağ sonrasında  Avrupa merkezli dünyadan okyanuslara açılarak  çıkan batı hegemonyası, denizleri kullanarak bütün kıtalara egemen olmuş ama en sonunda merkezi coğrafyayı ele geçirmek istediği aşamada bu bölgenin altı yüz yıllık egemeni olan Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya kalmıştır. Birinci Dünya Savaşının ana nedeni batı emperyalizminin dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirme planıdır. Bu doğrultuda altı asırlık bir imparatorluk yıkılınca, imparatorluk alanının en geniş nüfus yapılanmasını oluşturan Türkler, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek merkezi alanın tam ortasında dünyanın kilit ülkesi konumunda yepyeni bir devleti çağdaş bir cumhuriyet yönetimi çatısı altında oluşturmuşlardır. Yüzyıla yaklaşan zaman dilimi içerisinde önce kurulan, sonra gelişen ve bugün kendini korumak zorunda bırakılan Türkiye Cumhuriyeti, yirminci yüzyıldan çıkarken ve yirmi birinci yüzyılda yolunda ilerlerken çok önemli engeller ve çıkmazlar ile karşı karşıya kalmaktadır. Takvim yapraklarındaki değişimi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen batı emperyalizmi ve Siyonizm, Atatürk’ten Türk ulusuna yadigar kalan Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için ellerinden gelen her yolu denemektedirler. Batı uygarlığının gelişmiş silahları ve akıl yapısı resmen Orta Doğu coğrafyasında haritayı değiştirmek üzere  açıkça kullanılmakta, bu bölge halklarının ve devletlerinin kendilerini emperyal  saldırılara karşı koruma çabaları görmezden gelinerek, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesine izin verilmek istenmemektedir. Atatürk’ten ve onun önderliğini yaptığı Türk Ulusal Kurtuluş Savaşından ağzı yanan batılı emperyalistler, bir kez daha aynı duruma düşmemek üzere, ellerinden gelen her yolu deneyerek, Türkiye ve komşusu olan ülkeleri bütünüyle teslim almağa ve zaman içerisinde tasfiye ederek merkezi alanda mutlak bir hakimiyet tesis etmeğe  çalışmaktadırlar. Türkiye ve komşuları bu durumdan fazlasıyla rahatsız oldukları gibi, sürekli bir saldırı karşısında devamlı bir kendini koruma refleksi ile hareket etmek zorunda kalmaktadırlar. Sovyetler Birliği gibi batı kaynaklı saldırganlığa karşı dünya dengelerini sağlayan karşı kutup ortadan kalkınca, merkezi coğrafya bütünüyle batı kaynaklı bir emperyal planla karşı karşıya kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ABD çıkartması, İsrail’in kuruluşu ile devam etmiş, şimdi de ABD-İsrail ikilisinin Kuzey Irak üzerinden oluşturmağa çalıştığı kukla devlet üzerinden bütün bölge devletlerine karşı  aşama aşama baskı uygulanarak sürdürülmek istenmektedir. Bu plan yüzünden bütün bölge devletleriyle beraber Türkiye Cumhuriyetinin de geleceği  tehlike altındadır.

İşbirlikçiler İşbaşında

Dışarıdan bakılınca daha açık görünen bu durum, emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin Türk kamuoyu önündeki  girişimleri yüzünden belirsizlik içerisinde bir görünüm oluşturmaktadır. Arkalarına küresel sermayeyi alarak Türk ulusuna karşı kabadayılık taslayanlar, Atatürk’ün yüzellilikler listesi ile temsilcilerini yurt dışına göndermiş olduğu işbirlikçi ve mandacı zihniyetin günümüzdeki temsilcileri olarak hareket etmekteler, liberal görünüm altında tam bir batı emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin maşası gibi davranarak yabancı plan ve programları zorla Türk halkına kabul ettirebilmenin çabasını ısrarlı bir biçimde sürdürmektedirler. Emperyalizmin ağababaları yerli işbirlikçilerini yabancı para üzerinden cepten ve göbekten kendilerine bağladıktan sonra, bunları aydın görünümünde bir Truva atına dönüştürmekteler ve sürekli olarak Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldıracak planların gerçekleştirilebilmesi için, bu kafadan dışa bağımlı entelleri kullanmaktadırlar. Türk televizyonları ve basın organlarının köşe başlarını yabancı sermayenin baskıları sonucunda ele geçirmiş olan bu işbirlikçi kadro yabancı para desteğinin verdiği güçle her gün yabancı para babalarının çıkarları doğrultusunda bağırarak Türkleri teslim almağa ve emperyalizmin istekleri doğrultusunda yönlendirmeğe çalışmaktadırlar. Bu yüzden Türkiye’de basın ve medya özgürlüğü sona ermiş, emperyalizmin ve Siyonizm’in çıkarlarını teksesli olarak dile getiren bir kamuoyu zorla ve baskı yöntemleri ile yaratılmıştır. Bu durumda Türk halkı gazete okumaz ve televizyon seyretmez bir pasif ortama kendiliğinden sürüklenmiştir. Sürekli olarak her gün sayfa başlarında ya da televizyon programlarında aynı isimleri gören ve bunların artık beyin yıkama doğrultusunda klişe haline gelen söylemlerinden  bıkan Türk ulusu,  kaderine küserek basın ve medya  organları ile ilişkisini kesen bir  durgunluğa kendisini teslim etmiştir. Ne var ki, bu dış baskıları ve onların yerli işbirlikçilerini protesto eden pasif bir durumun teslimiyet olarak algılanmaması gerektiği de görülmektedir. Bazı dıştan beslemeli kamuoyu araştırma şirketlerinin ortaya koyduğu anketlerde görüldüğü gibi, her türlü baskı ve zorlamaya rağmen, Türk toplumunun iç dinamiklerinin canlı olduğu ve tüm gelişmeleri halk kitlelerinin izleyerek geçmişten gelen cumhuriyet aydınlığı birikimi çerçevesinde ülkenin içine düşmüş olduğu durumu doğru yaklaşımlarla ortaya koyabildikleri anlaşılmaktadır. Tüm olumsuz koşullara rağmen gene de Türk halkı yüzyıllardır bu zor coğrafyada yaşamanın getirdiği uyanıklığını sürdürmekte ve olayları izleyerek gelişmelerin hangi yönlere doğru gittiğini yerinde tespit edebilmektedir.

Emperyalizmin  dolar ve euro ile beslediği  entel tosuncukları  tarihi ve olayları çarpıtma konularında kendilerinden beklenen her türlü vatan ihanetini başarıyla gerçekleştirmekte, dış çıkarlara en üst düzeyde para karşılığında hizmet ederken, kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını görmezden gelmektedirler. Bu kadar büyük ihanetin ancak kabarık banka hesaplarıyla olacağını iyi bilen Türk ulusunun söylenenlere aldırmayarak kendi sağduyusu ile hareket ettiği ve seçim zamanlarında gösterdiği  sağduyu ile siyasilere iyi ders verdiği cumhuriyet tarihinin ortaya koymuş olduğu bir gerçektir. Kamuoyunda bu durum iyi bilinmesine rağmen, emperyalizmin çıkarları beklememekte, yabancı para desteği ile yerli işbirlikçi kadrolara yabancıların çıkarları başka görünümler altında savundurulmaktadır. Bu doğrultuda bilimin ve kültürün getirmiş olduğu en yeni  gelişmeler öne çıkarılmakta, sanki ilerleme sağlanıyormuş gibi bir ortam yaratılarak teslimiyetçilik ve işbirlikçilik Türk halkına kabul ettirilmeğe çalışılmaktadır. Bilimsel gerçekler çarpıtılırken konular küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda ele alınmakta ve uluslararası para babalarının merkezinde olduğu bir yeni dünya düzeni, küresel bir imparatorluk olarak beş kıta üzerinde gerçekleştirilmek istenmektedir. Dış dünyadaki gelişmeler yakından izlenildiğinde Türkiye’deki gelişmelere paralel bazı girişimlerin dünyanın diğer ülkelerinde de gündeme geldiği ve bu doğrultuda küresel sermayenin çıkarlarının bütün dünya halklarına açıkça dayatıldığı anlaşılmaktadır. Bir avuç azınlığın çıkarları sahip oldukları sermaye gücü ile dünya uluslarına dayatılmakta ve bu doğrultuda ulus devletler ortadan kaldırılmak istenmektedir. Aklı başında hiç bir ülke yönetiminin kabul etmeyeceği görüşler ve öneriler sanki tek doğruymuş gibi öne çıkarılmakta, sermayenin entel görünümlü  işbirlikçi  tosuncukları aracılığı dile getirilerek halklar ve onların ulus devletleri teslim alınmağa çalışılmaktadır. Kasıtlı olarak çıkarılan ekonomik krizler ile çeşitli ülkelerin ekonomik düzenleri çökertilirken, bu ülkelerin aydın geçinen kesimleri daha kolay satın alınabilmekte ve küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kendi halklarına karşı kullanılmaktadırlar. Türkiye bu durumun en açık görüldüğü örnek ülkelerden birisidir. Alt kimlikli, gayrimüslim bazı enteller emperyalizmin işbirlikçi ordusunun üyeleri olarak cumhuriyet ve ulus devlet düşmanlığında şampiyon olmaktadırlar.

Dost Görünümlü Sevr Sevdalıları

Türkiye Cumhuriyeti doksan beşinci yılına girerken zor bir dönemeçten geçmektedir. Batı kaynaklı emperyal projelerin en çok tehdit ettiği ülkelerden birisi olarak, her geçen gün daha fazla baskı ve müdahale ile karşılaşan Türk devletinin yirmi birinci yüzyılda yoluna devam etmesine büyük devletler ve güçler engel olmağa çalışmaktadırlar, çünkü zaman Türkiye Cumhuriyetinin lehine işlemektedir. Türk devletinin zaman geçtikce ortaya çıkan kendi lehine olan  koşullardan yararlanmasını önlemek isteyen emperyalistler bir an önce Türkiye Cumhuriyeti tabelalarını indirebilmek için her yolu denemektedirler. En başta Avrupa Birliği gibi bir uygarlık projesinin Türkiye’ye sıra geldiğinde emperyal vasfını öne çıkardığı görülmektedir. Sovyetler Birliği destekli Yugoslavya Federasyonunu, Avrupa’nın batısında dağıtan bu birlik benzeri bir uygulamayı Atatürk Cumhuriyeti için de düşünmektedir. Türkiye’den yüz yıl geri olan Balkan ülkelerini sırasıyla tam üye yapan bu birlik sıra Türkiye’ye geldiğinde tıpkı Yugoslavya’ya davrandığı gibi hareket etmekte ve alt kimliklerin kurumsal bir yapıya dönüşeceği eyalet devletleri oluşumuna Türkiye Cumhuriyetini mahkum etmektedir. Türkiye gibi büyük ve farklı bir ülkeyi içlerine alamayacağını söyleyen Avrupalılar, Türk Devletini çözmek için ellerinden gelen her yolu ve yöntemi denemekteler ve lokma lokma Türkiye’yi yutabilmek üzere alt kimliklerle eyalet devletçikleri yaratmağa Kopenhag Kriterleri üzerinden öncelik vermektedirler. Yugoslavya deneyi ortada dururken, azınlıkları koruma ya da alt kimlikleri öne çıkarma uğruna yeni eyalet devletçikleri eski Sevr haritası doğrultusunda gündeme getirilmektedir. Osmanlı imparatorluğunun çöküş döneminde hazırlanan Sevr plânı yüz yıl önce gerçekleştirilemeyince, bu kez yeni bir yüzyılın başlarında Avrupa Birliğine üyelik görünümü altında art niyetli bir  yaklaşım içerisinde tamamlanmağa çalışılmaktadır. Böylesine ikiyüzlü bir tutumu Türkiye’ye karşı uygulamaktan çekinmeyen Avrupa emperyalizmi, uygar yüzü ile Türk kamuoyunu aldatırken, emperyal  yapısı ile Türkiye üzerinden Orta Doğu ve Kafkaslara girerek bu bölgelerde diğer emperyal güçler ve merkezlerle yarışını sürdürmek istemektedir. Anadolu’yu bir toprak parçası olarak ele geçirmek için her yolu deneyen Avrupa’nın, bu ülkedeki Türk ulusunu ve  bu ulusun vermiş olduğu kurtuluş savaşı sonucunda kazanılmış olan ulus devleti görmezden gelmekte, ülkeyi ele geçirirken Türk ulusunun bireylerini de alt kimlikçiğe sürükleyerek Hıristiyan misyonerlerin denetimi altında Vatikan düzenini bu bölgede yaygınlaştırmak istemektedir. Türk ordusunun ve polisinin bu tür oyunlara gelmediği geleneksel olarak bilindiği için Türk halkının da benzeri siyasal oyunlara alet olmamasını görmek gerekmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye’yi Yugoslavya gibi dağıtarak Hıristiyan eyaletler halinde içine alma oyunu iyece açığa çıkmıştır. Bu aşamadan sonra Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinden söz etmek gerçeklere ters düşeceği gibi giderek vatana ihanet oyunlarına da elverişli zemin hazırlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti eşit koşullarda, sahip olduğu Atatürk Devleti modeliyle Avrupa Birliği içinde yer almayacaksa o zaman Türk Devletinin Avrupa ile yolları kesin olarak ayrılmaktadır. Bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılda yoluna devam edecek ve kesinlikle Avrupa hegemonyasına teslim olmayacaktır.

Türkiye’yi içine almayan ama yargılamaktan da geri kalmayan Avrupa Birliği mahkemelerinde en fazla Türkiye aleyhine kararlar çıkmakta ve Türk devleti altından kalkamayacağı derecede ağır maddi tazminat yükümlülüklerine mahkûm edilmektedir. Türk devleti yanlış kurulmuştur diye verilen mahkeme kararlarında, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal ve üniter bir devlet olarak kuruluşunu kabul etmeyen bir yaklaşım giderek geliştirilmekte ve Türkiye’nin parçalanarak eyaletler halinde Avrupa içinde yer almasının yolu açılmaya çalışılmaktadır. Mahkeme kararları bile emperyal çıkarlar doğrultusunda siyasal  hükümlere bağlandığından Avrupa Birliğinin Türkiye’ye karşı yaklaşımının dostça olmadığı, aksine bir Avrupa merkezli emperyal düzen içerisine Türkiye topraklarının önce Hıristiyanlaşan ve sonra da yerel yönetimler aracılığı ile eyaletleşen bir yapılanma içerisinde dâhil edilme plânı doğrultusunda yaklaştığı anlaşılmaktadır. Böylesine bir tutum Türkiye Cumhuriyeti açısından kesinlikle kabul edilemez. Artık yıllar süren bir oyalanmadan sonra gerçekler dile getirilmeli ve Avrupa Birliği ile Türkiye Cumhuriyetinin gerek yapısal gerekse çıkarlar açısından ciddi bir karşıtlık içerisinde bulunduğu itiraf edilmelidir. Hiç kimse birbirini oyalamamalıdır. Yarım yüzyıllık tam üyelik serüveni tam bir hayal kırıklığı ile sona erdiği için, Sarkozy ve Merkel gibi yöneticilerin açıkça söylediği gibi Türkiye’yi üyelik vaadi ile oyalamayan bir Avrupa ile Atatürk’ün Cumhuriyeti yeniden bir araya gelerek, geleceğe dönük yeni ilişki biçimlerini daha açık olarak konuşabilmelidirler. Böylesine bir başlangıcın önkoşulu Avrupa Birliğinin Türkiye Cumhuriyetini olduğu gibi kabul etmesi ve içine almadığı bu ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek ya da dönüştürmeğe çalışmaktan vazgeçmesi olmalıdır. Türk devletini öyle geri kalmış Afrika ülkesi gibi görerek çifte standartlı uygulamalara zorlayan bir Avrupa emperyalizmini, Türkiye’nin bundan sonra kabul etmesi mümkün değildir. Yarım yüzyıllık deneyimler, Türk diplomasisini daha gerçekçi bir yaklaşıma götürmeli ve Avrupa ülkeleri ile eskiden olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti ikili ilişkilerini kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sürdürebilmelidir.

Alt Kimlikleri Emperyalizm Kışkırtmaktadır

Avrupalılar ve Amerikalılar kendi çifte standartlı davranışları, kamuoyunda öne çıkmasın diye sürekli olarak Türkiye’yi suçlayan bir tutumu ısrarla ve istikrarlı olarak sürdürmüşlerdir. Atatürk’ün devlet modelini hiç kabul etmeyerek görmezden gelenler ulusal ve üniter devlet yapısını çözebilmek için demokrasi gibi bir kutsal kavramı emperyal amaçlı kullanmaktan çekinmemektedirler. Klasik demokrasinin ilkelerine ve özüne ters düşen bir çizgide, emperyal amaçlı olarak yeni bir tür demokrasi uygulamasını küresel demokrasi  başlığı  altında öne çıkarmaktadırlar. Evrensel bir imparatorluk peşinde koşmakta olan küresel sermayenin çıkarları için alt kimlikçi ve yerel yönetimci bir demokrasi anlayışı, ulus devletleri ve üniter yapıları parçalayıcı bir doğrultuda savunulmakta, geleceğin eyalet devletlerini bir an önce oluşturabilmek için, ciddi bir ulus devlet ve üniter yapı düşmanlığı sermayenin kontrolü altındaki medya kanalları aracılığı ile tırmandırılmaktadır. Bu doğrultuda hem küresel sermayeye teslim olmuş gayrimüslim patronların denetimindeki laik kanallar ile gene emperyalizmin ulus devlet düşmanlığında kullandığı İslam cemaatlerinin denetimi altındaki dinci kanallar aynı doğrultuda yayınlar yapabilmektedirler. Bu doğrultuda gayrimüslim liberal enteller İslamcı kanallarda programlar yaparken, İslamcı görünümlü cemaatçiler de  laik kanallarda işbirlikçi ve teslimiyetçi bir çizgide  boy gösterebilmektedirler. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kullanılan bu iki kesimin temsilcileri, dış merkezlerde oluşturulan emperyal projelerin savunucuları olarak toplum önünde kullanılmakta ve bu doğrultuda oluşturulacak kamuoyunun yardımı ile sonunda ulusal ve üniter devlet yapıları tasfiye edilmeğe çalışılmaktadır. Atatürk’ün devlet modeli olarak ulusal ve üniter bir devlet yapılanmasıyla ortaya çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti de benzeri bir durumda küresel sermayenin emperyal saldırılarının hedefi konumundadır. Geçmişten gelen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında devletin değişmez nitelikleri ulusal, üniter ve merkezi bir yapılanma çerçevesinde belirlendiği için, işbirlikçi mandacı aydın çevreler Türkiye’de hiç yoktan bir anayasa meselesi çıkartarak, cumhuriyet devletini küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda eyalet devletçiklerine dönüştürebilmenin çabası içerisine girmişlerdir. Bunun için mandacı ve alt kimlikçi bir kadro tarafından bir milyon dolara emperyalizmin çıkarlarının gerçekleşebilmesi için hazırlanmış olan yeni anayasa, cemaatlerin önünü açarak laik devlet yapısının, yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesini sağlayarak ulusal ve üniter devlet modelinin ortadan kaldırılmasını gündeme getirmekte ve Amerika’nın başkentinde emperyal merkezlere karşı savunulan bu anayasa Türk halkını aldatıcı bir biçimde sivil anayasa diye Türklere yutturulmağa çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına yaklaştığı bir dönemde Türk devletine geri kalmış Afrika ülkesi gibi muamele edilmesi gerçekten çok üzücü ve bu durumun sorumlusu da işbirlikçi aydın ve siyaset çevreleridir. Ülkesinin satışını kabul edenler, emperyalizme uşaklık için her şeyi yaparlarken Türkiye’nin ulusal çıkarlarını görmezden gelmekte ve bunu savunanları da bilime ve gerçeklere aykırı olarak faşistlikle suçlamaktadırlar. Kendileri emperyalizmin liberal görünümlü faşizmine hizmet ederlerken, Türkiye’nin çıkarlarını savunanları faşistlikle suçlayarak üste çıkmağa ve  vatanlarına karşı işlemiş oldukları ihanet suçunu örtbas etmeğe çalışmaktadırlar. Ne var ki, bu alanda da yolun sonuna gelinmiştir. Yabancıların çıkarlarına teslim olmuş işbirlikçi entel takımı artık hiç kimseyi eskisi gibi aldatamamaktadır. Türkiye Cumhuriyetini bu yollardan yıkma ve bitirme senaryoları etkisini yitirmiştir.

Türk halkının içten gelen bir canlılıkla kutladığı Cumhuriyet Bayramlarını küçümseyen ve alkışlarla cumhuriyetin olamayacağını öne süren gayrimüslim liberal entel takımı, Cumhuriyeti halkın değil ama ordunun kurduğunu öne sürerek ciddi bir asker düşmanlığı da yapmaktadırlar. Türk askerinin Türk halkının bağrından çıktığı gerçeğini görmezden gelerek, Türklerin tarihin derinliklerinden gelen bir ordu-millet yapılanmasına sahip olduğunu da anlamamaktadırlar. On bin yıllık dünya tarihinin her döneminde devlet kurarak uzun süre dünya tarihini yönlendirme gücüne sahip olan Türklerin günümüzde devletsiz bırakılmağa çalışılması, Türk ulusundan aslında tarihten gelen bir öç ya da intikam alınmak istendiğini göstermektedir. Günümüzde yaşanmakta olan olaylar ve gelişmelerin arkasında tarihten gelen bir Türk  düşmanlığı inkâr edilemez bir biçimde görünmektedir. Türklere düşman olan batılı emperyalistler dünyanın merkezinde bir Türk devletine hiç bir biçimde tahammül edememektedirler. Bu nedenle, Anadolu ve Trakya üzerindeki Türkiye Cumhuriyetinin tabelalarının indirilerek, tarihin tozlu sayfalarına doğru Atatürk Cumhuriyetinin itilmeğe çalışıldığı açıkça belli olmaktadır. Cumhuriyetin kurucusu ve kollayıcısı Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sistemli bir yıpratma kampanyası açılmakta  ve bu kampanyayı desteklemek üzere yeni basın-yayın organları kullanılmakta, medya aracılığı ile ciddi bir psikolojik savaş senaryosu  işbirlikçi entel takımı ile gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Yıllar geçtikce ve Türkiye Cumhuriyeti güçlendikçe, bu devleti yıkamayacağını gören emperyal merkezlerin sabrı tükenmekte ve yıkıcı politikalarının başarısızlığının faturasını Türk Silahlı Kuvvetleri ile beraber Türk devletinin temel kurumlarına ve  organlarına çıkartmağa çalışmaktadırlar. Bu nedenle ordu ile beraber yargıya da saldırılar düzenlenmekte, devletin temel gücü olan Türk yargısı da emperyalist bir mantık ile yargılanarak, Türk halkı önünde mahkûm edilmeğe çalışılmaktadır. Emperyal merkezler kendi denetimleri altındaki medya aracılığı ile bir kamuoyu rüzgârı estirerek kendi çıkarlarını savunacak iktidarların işbaşına gelmesini sağlamakta, iktidara gelen yönetimlere sonraki aşamada  baskı ile dış planlar uygulatılmağa çalışılmakta, bu nedenle hükümetlerle devlet organları  karşı karşıya geldiği noktada,  kamu kurumlarının anayasal doğrultuda hareket ederek ülke ve devleti koruyan bir tutum içerisine girmesini önlemek üzere basın ve medya aracılığı ile  devletin temel  kurum ve organlarını baskı altına alacak saldırı kampanyaları açıkça demokrasi görünümünde düzenlenebilmektedir. Klasik demokrasilerin çoğunluk  ve ulusal  egemenlik ilkelerini devre dışı bırakan  bu emperyal yaklaşım çerçevesinde dış destekli hükümetlerle ulus devletler karşı karşıya getirilmekte ve  ciddi bir hesaplaşmaya zorlanarak  ulusal devlet ve toplum yapılarının dağılmasına gidecek olan yol açılmak istenmektedir. Küresel emperyalizmin tehdit ettiği bütün ülkelerde buna benzer birçok psikolojik savaş senaryosunun gündeme geldiği basın-yayın organlarında görülmektedir. Küresel demokrasinin kutsal kavramları olan alt kimlik, etnik yapı ve yerel yönetim gibi  kavramlarla kafalar karıştırılırken, ulusal ve üniter devlet yapılarının tasfiyesine giden yollar dolaylı olarak açılmaktadır. Türk devleti de yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında böylesine bir emperyal senaryoya teslim edilerek, Atatürk Cumhuriyetinin önü kesilmek istenmekte ve yirmi birinci yüzyılın dünyasında Atatürk’ün devlet modeline dayanan bir Türk Cumhuriyetinin merkezi coğrafya haritasından silinmesi için her yol denenmektedir. Buna karşı çıkarak, ülke ve devletin ulusal çıkarlarını savunmak isteyenler ise faşizm suçlaması ile pasifize edilerek  yıkım süreci tamamlanmak istenmektedir.

Sonuç

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal, bu devletin sonsuza kadar yaşayacağını daha işin başında söyleyerek gelecek cumhuriyet kuşaklarına bir ulusal görev vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Ulus Devleti olarak tarihteki gibi diğer Türk devletlerine benzer bir biçimde uzun ömürlü olacak ve sonsuza kadar yaşayarak, dünyanın merkezi alanındaki Türk egemenliğini sürekli kılacaktır. Bu nedenle, Atatürk Türkiye Cumhuriyeti idealizmi ve dinamizmine güvendiği Türk gençliğine cumhuriyeti emanet etmiştir. Kendi partisine bile güvenmeyen Atatürk, bir gün dış baskılara boyun eğecek ya da dışarıdan yönlendirilecek kadroların kendi partisini ele geçirebileceğini hesap ederek, ileri görüşlülüğü ile kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetini ilkelerine ileride ters düşebilecek kendi partisine değil, ama Türk gençliğine emanet etmesini bilmiştir. Son dönemlerde yaşanan olaylar ve gelişmeler Atatürk’ün ne derece haklı olduğunu ve ileriyi gördüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Türk Ulusunun ve Cumhuriyetinin geleceğini temsil eden Türk gençliğini işsizliğe ve açlığa mahkum eden, dışarıya göçe zorlayan bir küresel emperyalizm çağında Atatürk’ün  sözleri ve emaneti ayrı bir önem kazanmaktadır. Demokrasi adına Türkiye’yi bölünmeğe ve din devletine sürükleyenler, Türk gençliğini işsizliğe ve ülkesini terk etmeye zorlayan ekonomik politikalara da alet olarak aracılık yapmaktadırlar. Kapitalist sistem sermaye aracılığı ile dünya devletine dönüşmek isterken, bütün devletler gibi Türkiye Cumhuriyetini de açıkça tehdit etmekte  ve bu doğrultuda yerli işbirlikçilerini sonuna kadar kullanmaktadır. Cumhuriyeti ortadan kaldırmak isteyen dış güçlerin yerli işbirlikçilerle ortak hareket etmesi Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldıracak ciddi bir siyasal sürece ülkeyi mahkûm etmektedir. Böylesine olumsuz bir aşamada umudunu kesen ve ülkenin geleceği için karamsarlığa sürüklenen Türk vatandaşının sayıları giderek artmaktadır. Herkes olumsuz gelişmeleri ve girişimleri açıkça görmekte ve bu gidişe dur diyecek umut verici bir çıkışı beklemektedir. Türkiye’nin geleceğini karartan, ülkeyi yok olmağa doğru sürükleyen politikalara karşı Atatürk Cumhuriyetini güncel koşullara göre yenileyecek ve bu doğrultuda  ulusal çıkarları savunacak alternatif  bir siyasal hareketin Türk demokrasisi içinde  örgütlenerek  öne çıkmasını  ve iktidara gelmesini milyonlarca insan beklemektedir. Ulusal ve üniter devleti çağın gerçeklerine uygun olarak yenileyecek bir siyasal çıkışın, güncel Kemalizm anlayışı çerçevesinde örgütlenerek iktidara taşınması gerekmektedir. Güncelleşen bir Kemalizm Türkiye’nin bütün sorunlarına çözüm getirerek, Türkiye Cumhuriyetinin yoluna devam etmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda Atatürk’ün partisinin yeniden Kemalist bir çizgiye yönelmesi ya da bu doğrultuda yepyeni bir Kemalist hareketin örgütlenerek Türk siyasetinde yerini alması gerekmektedir. Demokrasi içerisinde çarenin tükenmeyeceğini iyi bilen Türk halkı, Atatürk Cumhuriyetinin, yirmi birinci yüzyılda yoluna devam etmesine sağlayacak bir Kemalist anlayışı yeniden iktidara getirmesini bilecektir. Son zamanlarda yapılan kamuoyu yoklamaları Türk demokrasisinin böyle bir çıkışa hazır olduğunu göstermektedir. Türk seçmeninin bu durumu iyi değerlendirerek ve sağduyusunu kullanarak, kendisini dış çıkarlar ve baskılar uğruna aldatan siyasi kadrolara yeni bir ders vereceği açıktır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusudur. Devletin temelindeki kurucu iradeyi temsil eden bir kurucu otorite olarak Atatürk, Türkiye cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayacağını açıkça dile getirmiştir. Bütün devletlerin kuruluşu sırasında, devletin hukuk temelini oluşturan anayasaları kurucular hazırlarlar. Türkiye Cumhuriyetinin yürürlükte bulunan anayasası da Atatürk döneminde yapılan ilk anayasaların bugünkü uzantısı olarak, devletin kurucu iradesi olarak Atatürk’ü ve onun ilk yönetimini kabul etmektedir. Dünyanın her yerinde  bir devletin yapısını ve modelini kurucu irade belirlemektedir. Devlet kurucularının iradeleri anayasa aracılığı ile devlete geçmekte ve daha sonraki devlet yönetimlerine de işbaşına geldikleri devleti, kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu temel yapıya uygun olarak yönetmek görevi düşmektedir. Bütün hukuk devletlerinde anayasal yönetim esastır ve hükümetler anayasa ile beraber kurucu iradenin ortaya koyduğu toplumun temel rızasını yansıtan devlet modelini koruyarak sürdürmekle yükümlü bulunmaktadır. Halkın seçimlerde kullandığı oy ile iktidara gelen yönetimler, bu nedenle hem anayasa ilkeleri hem de kuruluştan gelen ortak rızanın ortaya koyduğu temel devlet modeli ile bağlıdırlar. Bu bağlılık doğrultusunda ülke ve devlet yönetiminin sürdürülmesi gerekir. Sonradan işbaşına gelen yönetimlerin devletin modelini kurucu iradeye ters düşerek değiştirmeğe kalkışması ciddi siyasal krizlere ve devlet bunalımlarına yol açar. Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklarda Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma Türk egemenliğinin bin yıllık mirasına dayanarak  hareket ettiği için, şimdiye kadar varlığını koruyabilmiş ve her türlü emperyal oyuna karşı ayakta kalabilmiştir. Düvel-i Muazzama denilen dünyanın en büyük emperyal güçlerine karşı, imparatorluk devletinin yıkıldığı aşamada bile teslim olmayan ve yokluk içinde bir ulusal kurtuluş savaşını zafere ulaştırarak bağımsız bir çağdaş cumhuriyet devletine Atatürk’ün önderliğinde kavuşan Türk ulusunun, cumhuriyetin yüzüncü yılına yaklaşılırken teslim olması ya da cumhuriyet rejiminden vazgeçmesi düşünülemez. Yirmi birinci yüzyılda ağır adımlarla Türk devleti geleceğe dönük yolunda ilerlerken, bu yüzyılda da dünyanın merkezi topraklarında da varlığını koruyacağı artık iyice anlaşılmıştır. Her türlü emperyal oyunun iyice ortaya çıktığı ve artık hiç bir siyasal oyunun sökmeyeceği bilinçli bir Türk  kamuoyu önünde, Türkiye Cumhuriyetine kasteden bütün kötü niyetli saldırgan girişimler ters tepecek ve Türkiye Cumhuriyeti yolunda ilerlemeye devam edecektir. Bunun aksini düşünebilmek artık bugünden sonra mümkün olamayacaktır. Kurucusunun deyimi ile Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşamını sürdürecektir. Türk halkının uyanık bekçiliği, Türk gençliğinin dinamik vatanseverliği, Türk yargısının  adil  düzeni, Türk ordusunun güçlü  yapısı, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza dek yaşatmak için seferber olacak ve bunu kurucu önder Atatürk’ün gösterdiği hedef doğrultusunda başaracaktır. Böylesine kutsal bir hedefin önüne çıkanlar ya da bunu önlemeğe çalışan kötü niyetliler zaman içerisinde tasfiye olacaklardır. Atatürk Cumhuriyetinin çatısı altında vatandaş olarak yaşayan herkesin böylesine kutsal bir amaç için seferber olması ülke ve bölge barışı için zorunlu görünmektedir. Bölgesinin en güçlü devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda yoluna devam edebilmesi için Türk halkının yeniden seferber olması gerekmektedir. Böylece; cumhuriyet devletinin devamlılığı sağlanabilecektir.

Unutmayalım, kurucu önder Atatürk’ün deyimi ile;

“TÜRKİYE  CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR  KALACAKTIR.”