Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

İşim, eğitimim ve eğilimim gereği Türk tarımının üretici ve temsilcileri ile sık sık görüşmeler yapıyorum. Bu görüşmelerde çok değerli bilgilere, fikirlere ve çözüm önerilerine tanıklık ve taraflık ediyorum. Beni daha çok etkileyen ve mutlu eden kısım ise -sözüm ona- toplumun en cahil kesimi olan kırsalın insanının bilgisi, sağduyusu ve çalışma azmi oluyor. Yaşanan onca olumsuzluklara rağmen kırsalın insanı kendi çözümü üretmek ve ayakta kalmak için didinip duruyor.

Genelde “sahipsiz bir toplum” olduğumuzu düşünürüm. Aslında dünyanın pek çok coğrafyasının ortak tanımıdır, sahipsizlik. Öyle olmasaydı, yaşayan 7 milyar insanı beslemenin yanında bir o kadar daha insanı besleyecek potansiyel ve üretim bilgisine sahip dünyada, 800 milyondan fazla insan şiddetli biçimde açlık çeker miydi? Buna her an açlığın pençesine düşebilecek yaklaşık 2 milyar insanı da eklediğimizde, ortaya, 3 milyar civarında “sahipsiz” bir kitle çıkıyor. Diğer yoksunluk ve yoksulluklar bir tarafa en temel hak olan gıdanın bile elde edilememesi ne ile açıklanabilir? Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25. Maddesi’nin 1. Fıkrası’na göre “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir” ifadelerinin gerçekliği ve gereği nedir?

Kırsal kalkınmayı, uygar zamanlara uygun ve insanca yaşamanın gereği olarak düşünmek mümkündür. En basit tanımla kırsal kalkınma, “kırsalda yaşayan insanların ekonomik, kültürel ve toplumsal kalkınmalarına yönelik faaliyetler”dir. O halde işin içine ekonomik konular kadar kültürel ve sosyal konular da girmektedir. Ancak bilinen bir gerçek vardır; kültürel ve sosyal konular ekonomik konular ve koşullar ile şekillenir. Örneğin dar gelirli bir kimse/aile; beslenme ve barınma harcamalarını en önce yapmak zorundadır. Kalan parası oranında diğer konulara harcama yapacaktır ki genelde geriye fazla bir şey kalmamaktadır. Demek ki toplumumuzun en fakir kesimlerinin başında gelen kırsalın insanı, sosyal ve kültürel alanda harcama yapabilmek için gelirini artırmaya mecburdur (Toplumun en düşük gelirli kesimini kırsalın insanı oluşturduğu gerçeği resmi verilerle sabittir. Ülkemizde herkese düştüğü söylenen ve hesaplanan kişi başı milli gelirin üçte birini kırsal kesim insanı kazanabilmektedir.).

Durum bu denli açık ve seçik ortadadır. Kırsal kalkınma için bugüne kadar yapılan şeyler, yeterli ve gerçekçi olmamıştır. Dolayısıyla para, zaman, enerji, kaynak, emek ve umut harcamalarımızdan kalıcı sonuçlar almak için insanoğlunun başka coğrafyalarda denediği yöntemleri gerçekten incelemek ve anlamakla işe başlamak mümkündür. Ya da genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 15 yılını ciddiyet ve iyi niyetle çalışarak oradan dersler çıkarmakla da işe başlamak mümkündür. Geleneksel birkaç tarım ürünü ihracatıyla hem geçmişin borcunu ödemenin hem günlük harcamaları yapmanın hem de gelecek yatırımlarını yapmanın ne tür bir mucize olduğunu düşünmek zorundayız. Elbette namusla ve ahlakla düşünmek zorundayız!