SALGIN, KÜRESEL ISINMA VE DENİZ BUZU 

Dünyamız son 30 yılda Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS-CoV) ve Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV) hastalıklarının ardından üçüncü kez koronavirüs ailesinden bir başka virüs kaynaklı hastalığın (COVID-19) 2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkmasıyla başlayan şiddetli bir salgınla daha karşı karşıya kaldı. Ancak bu kez durum çok daha ciddi. 10 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla tüm dünyada 4,1 milyon kişi bu hastalığa yakalanmış ve maalesef 281 bin kişi hayatını kaybetmiş durumda. İnsanlık adeta şok içinde, ne yapacağını bilemiyor ve en önemlisi bu durumun daha ne kadar süreceği belli değil. Ancak tekrar tekrar söylenerek sanki zorla herkese kabul ettirilmek istenen sözler ise hep kulaklarımızda çınlıyor: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yeni normale alışmalıyız”.

Bu olayın, tıpkı 11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan saldırıdan sonra tüm dünyadaki güvenlik anlayışını değiştirdiği gibi, toplumların sağlık ve hijyen anlayışının kökten değişmesine neden olacağı kesin gibi gözüküyor. Tabii bu, işin olumlu tarafı. Bunun gibi yaşanan bazı olayların etkilerini unutmak kolay değil. 17 Ağustos 1999’da çok acı bir doğa olayı yaşadık ve binlerce insanımızı 45 saniye süren depremde kaybettik. O günleri de hatırlayın, o zamanlar da aynı sözler söyleniyordu: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”.

Türkiye bir deprem ülkesi olmasına ve daha önce Anadolu’da birçok büyük deprem yaşanmasına rağmen, İstanbul gibi Türkiye’nin merkezi konumundaki bir şehir derinden etkilenince insanlar gerçek anlamda deprem kavramıyla yüzleşmek ve onu anlamak zorunda kaldılar. O günden sonra birçoğu yer bilimci olan bilim insanımız televizyonlardan aslında nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu, hangi yanlışları yapmış olduğumuzu ve bundan sonra bizleri nelerin beklediğini tüm detaylarıyla anlatmaya başladılar. Yaptıkları iş önemliydi elbette, ama zamanlama için ne diyebiliriz? İş işten geçtikten sonra…

Bugünlerde her akşam televizyon kanallarında yaşananlar farklı mı peki? Bizim ne kadar da çok salgın uzmanımız varmış meğer, her biri çok değerli uzmanlarımız anlatıyor da anlatıyor. Bir gün enfeksiyon hastalıkları uzmanları konuk oluyor evlerimize, bir gün halk sağlığı uzmanları. Peki ben sormadan duramıyorum, tüm dünyayı kasıp kavuran bu salgın belası başımıza gelmeden önce toplumlar niçin yeterince uyarılmadı? Niçin tüm dünyayı aynı anda evlerde kalmaya zorlayacak, yolları, meydanları bomboş bırakacak kadar büyük boyutta bir salgın yaşanabileceği riskinden haberdar edilmedik? Ya hükümetlere, ilgili uluslararası kuruluşlara ve medya kuruluşlarına ne demeli? Her gün ekranlarda veya sayfalarınızda birbirine benzer, sıkıcı konuları tartışmak yerine bu tür konulara yer verilip toplumlar bilinçlendirilseydi daha uygun olmaz mıydı? Şimdi her akşam başka bir yetkili topluma bilgi veriyor. Yaptıkları iş önemli elbette, ama yine aynı şekilde. İş işten geçtikten sonra…

Dönelim yine COVID-19 enfeksiyonuna. Ülkemizde bu hastalığa yakalananların yüzde 80’inin hastalığı hafif geçirdiği, %20’sinin hastane koşullarında tedavi edildiği, hastaneye yatırılanların önemli bir kısmında ise hastalığın ağır seyretmekte olduğu ve yaklaşık %2 oranında ölümle sonuçlandığı açıklandı. Ayrıca elde edilen veriler doğrultusunda ileri yaş ve eşlik eden astım, diyabet, kalp hastalığı gibi hastalığı olanlarda virüsün ağır hastalık oluşturma riskinin daha yüksek olduğu belirtildi. Bununla birlikte, birçok ülkede hastalığın ilacı ve aşısının bulunması için yoğun çalışmaların yürütülmekte olduğunu biliyoruz. Yakında bu yönde olumlu haberler alma ihtimali çok yüksek.

Aslında birçok virüsün öncelikle hayvanlarda yaşam alanı bulduğu ve yağmur ormanlarının nemli alt tabakalarında barındığı biliniyor. Böylece virüslerin vahşi yaşam içinde insana zarar vermeden kontrol altında tutulmakta olduğu söylenebilir. Ama insanoğlu ne yapıyor? Ormanları yakıp yıkıyor, beslenme ihtiyacını karşılamak veya kobay olarak kullanmak üzere binlerce hayvanı esir alıyor, yok ediyor veya tüketiyor. Bu durum ise virüslerin doğal karantinalarından çıkmasına ve insanlara bulaşmasına neden oluyor. Bunlar da yetmiyor, başta okyanuslar ve atmosfer olmak üzere dünyanın bir düzen içinde yaşamasını sağlayan ne kadar önemli yaşam alanı varsa dengelerini bozacak hamleler yapıyor.

Önümüzdeki günlerde alınacak farklı tedbirlerle bu salgından kurtulmanın yolunu bir şekilde bulacağız. Ulaştığımız bilimsel ve teknolojik seviye bize bunu işaret ediyor. Diğer taraftan küresel ısınma ve iklim değişikliği tehlikesi her geçen gün artarak devam etmekte. Küresel iklim değişikliğinin ana nedenleri olarak başta nüfus artışı ve buna bağlı enerji tüketimi, uluslararası ticaret ve taşımacılık gibi faaliyetlerdeki artış ve sanayideki gelişmeler gösterilebilir. İklim değişikliğinin boyutlarının insan kaynaklı olarak artması asıl sorunu oluşturmaktadır. Bunun temel göstergesi atmosferdeki sera gazlarındaki artıştır. En önemli sera gazı olan karbondioksit araç egzozlarından, ısınma amaçlı yakılan yakıtlardan, fabrika bacalarından atmosfere bırakılmaktadır. Peki, sıcaklıklar küresel çapta artmaya devam ederse ne olur? Bu soruya deniz buzları üzerinden cevap aramaya çalışalım.

Dünyamızın kutup bölgelerinde oluşan ve yaklaşık 25 milyon kilometrekare alanı kaplayan deniz buzları küresel iklimimizi doğrudan etkileyen önemli faktörlerin başında gelmektedir. Parlak bir yüzeye sahip olan deniz buzu, çarpan güneş ışığının %80’ini uzaya geri yansıtarak kutup bölgelerinin nispeten soğuk kalmasını sağlar. Sıcaklık değerlerinde bir artış yaşanması zamanla deniz buzlarını eriterek daha az parlak yüzey kalmasına ve daha az güneş ışığının uzaya geri yansıtılmasına neden olur. Böylece deniz yüzeyi tarafından daha fazla güneş enerjisi emilmeye ve bölgedeki sıcaklıklar yükselmeye başlar. Bu olaylar zinciri bir ısınma ve erime döngüsü oluşturur.

Kutuplarda kış mevsiminin karanlık günleri başladığında bu döngü geçici olarak durmakta, ancak bir sonraki baharda tekrar başlamaktadır. Sıcaklıktaki küçük bir artış bile zaman içinde daha fazla ısınmaya yol açmakta, bu da kutup bölgelerini dünyadaki iklim değişikliğine karşı en hassas alanlar haline getirmektedir. Bilimsel ölçümlere göre, Kuzey Kutbu’nda yaz mevsiminde deniz buzunun kalınlığı ve genişliği son otuz yıl boyunca çarpıcı bir düşüş gösterdi. Deniz buzu kaybı, küresel ısınma eğilimlerini hızlandırma ve iklim modellerini değiştirme potansiyeline de sahip.

Deniz buzu, ayrıca okyanuslardaki sularının hareketini de etkilemektedir. Deniz buzu oluştuğunda, tuzun çoğu buzun altındaki okyanus suyuna itilir, ancak bir miktar tuz buz kristalleri arasında sıkışabilir. Daha yüksek bir tuz konsantrasyonuna sahip olan deniz buzunun altındaki su, çevresindeki okyanus suyundan daha yoğun olduğundan dibe çöker. Bu şekilde deniz buzu, okyanuslardaki “Büyük Okyanus Taşıyıcı Kuşağı” adı verilen küresel dolaşıma katkıda bulunmuş olur. Soğuk ve yoğun kutup deniz suyu dibe inerek okyanus tabanı boyunca ekvatora doğru hareket ederken, ılık deniz suyu orta derinlikten yüzeye çıkarak ekvatordan kutuplara doğru ilerler. Deniz buzu miktarındaki olası değişiklikler normal okyanus dolaşımını bozabilir ve böylece küresel iklimde değişikliklere yol açabilir. Bunlara ilave olarak, deniz buzunun bölgede yaşayan insanlar ve başta bölgenin simgesi kutup ayıları olmak üzere hayvanlar için de önemli bir yaşam alanı olduğu unutulmamalıdır.

Dünya’nın deniz buzu örtüsü 1972 yılından itibaren uydularla izlenmeye başlandı. 26 Ekim 1978 tarihinden itibaren ise sürekli olarak günlük ölçümler yapılarak buz yüzeyinden yayılan mikrodalga enerji uydu sensörleri tarafından toplanmakta. Mikrodalga enerji bulutlardan da geçebildiğinden yaz-kış yıl boyunca veriler sağlıklı bir şekilde toplanıp kayıt altına alınabilmekte. Daha sonra bu veriler incelenerek analiz edilmekte ve küresel ısınmanın kutuplar üzerindeki etkileri daha iyi anlaşılmaya çalışılmakta.

Kasım 1978’den günümüze kadar elde edilen Arktik Bölge’deki deniz buzu verileri incelendiğinde sürekli bir azalmanın olduğu dikkat çekmekte. Bu dönemde en düşük orandaki azalma her on yılda % -2,6 ± 0,5 ile nisan aylarında yaşanırken, en fazla oranda azalma ise her on yılda %-12,9 ± 2,2 ile eylül aylarında gerçekleşmiştir. 2020 Mart ayında Arktik Okyanusu’ndaki deniz buzu genişliği ortalaması 14,78 milyon kilometrekare olarak ölçüldü. 1981-2010 yılları arasındaki mart ayları ortalaması ise 15,43 milyon kilometrekare. Yaz mevsiminde yapılan ölçümler incelendiğinde, 1981-2010 arasındaki eylül ayları ortalaması 6,41 milyon kilometrekare iken 2019 Eylül ayı ortalaması 4,32 milyon kilometrekare. Bu, son yılda ortalamaya göre %32’lik bir azalma olduğunu göstermekte. 16 Eylül 2012 tarihinde 3,41 milyon kilometrekare ile deniz buzu miktarının bir rekorla en düşük seviyeye gerilediğini hatırlatalım. 2007, 2016 ve 2019 yaz aylarında ise minimum değer olarak uydu kayıtlarındaki ikinci en düşük seviyeye ulaşıldı maalesef.

1880 yılından bu yana ölçülmekte olan küresel sıcaklığının, 1951-1980 yılları arasındaki ortalama değerlerine göre değişimi incelendiğinde, 140 yıl öncesine göre günümüzde 0,98°C’lik bir artışın söz konusu olduğu görülmekte. Son yıllarda artış hızının her on yılda bir 0,2°C’ye ulaştığını ve yaklaşık 1°C’lik artışın büyük bir kısmının 1950’lerden sonra yaşandığını belirtelim. Bu süreçte en sıcak 20 yılın 19’unun, 1998 hariç, 2001 yılından bu yana meydana gelmiş olması da çok dikkat çekici. En sıcak yıl olarak ise 2016 kayıtlardaki yerini almış durumda. Badirelerle dolu 2020, bir de en sıcak yıl rekorunu kırar mı, göreceğiz.

Küresel sıcaklık değerleriyle birlikte atmosferdeki karbondioksit miktarı, deniz seviyesindeki artış, Antarktika ve Grönland’daki buzul miktarı ve Arktik Bölge’deki deniz buzları sürekli olarak gözlem altında tutularak veriler elde edilmeye çalışılmakta ve böylece küresel ısınmanın dünyamıza etkilerinin boyutları değerlendirilmeye çalışılmakta. Birçok devlet, uluslararası kuruluş ve bilim insanı bu yönde farklı girişimlerde bulunarak başlattıkları programlarla küresel çaptaki bu büyük soruna çare bulmaya çalışmakta. Sizce olumlu bir sonuç alabilecek miyiz? Bekleyip göreceğiz.

Bizler son yıllarda kutuplara seferler düzenleyerek, konferanslar vererek, yazılar yazarak yakın gelecekte dünyayı bekleyen bu büyük tehlikeye karşı toplumu uyarma görevimizi yapıyoruz. Bunun tek bir nedeni var! Deprem ve salgın bilimcilerin yapmak zorunda kaldığı gibi “iş işten geçtikten sonra” değil çok önceden tedbir alabilmek için toplumu bilinçlendirmek ve farkındalık yaratabilmek! Ancak hep birlikte hareket ederek geleceğimize sahip çıkabiliriz. Aksi takdirde hiçbir şey gerçekten eskisi gibi olmayacak.