Dünya pupa yelken üçüncü bir cihan savaşına doğru sürüklenirken, Orta Doğu bölgesi giderek bir savaş alanına dönüştürülmektedir. Savaş rüzgârları batının emperyalist merkezlerinden pupa yelken estirilirken, ne ile karşılaşacağını bilmeyen ve her gün sıcak olaylar ile karşı karşıya kalan bölge ülkeleri ve halk yığınları ne yapacaklarını bilmeden, her geçen gün artırılan silahlı saldırılar ya da terör olayları ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Her gece dünya televizyonları terör ve sıcak olayların etkisi altında kalan kadınları, çocukları ve bölge insanlarının nasıl ezildiklerini ve nasıl yok olmaya mahkûm edildiklerini gözler önüne sererken, bir büyük insanlık dramı dünya kamuoyunun önünde siyaset sahnesine konulmaktadır. Dünyada sekiz milyar insan her gece içleri kan ağlayarak bu sahneleri seyretmek zorunda bırakılırken, hiç kimse emperyal devletlerin, küresel şirketlerin ve bunların kuklası olan çılgın politikacıların önünü kesememekte ve bu yüzden de kanlı olaylar sıcak çatışmalar üzerinden sürüp gitmektedir. Bir anlamda insanlığın yok oluş projesinin, Orta Doğu bölgesi üzerinden sahneye konulmasıyla birlikte, üçüncü dünya savaşı bir kıyamet senaryosu olarak tüm insanlığa dayatılmaktadır. Bir anlamda kutsal kitapları bile siyasal çıkarları doğrultusunda kullanan süper emperyalizm ile siyonizmin, tanrıyı kıyamete zorlamak senaryosu üzerinden bütün dünyayı yok etme projesini adım adım uygulama alanına aktarıldıkları görülmektedir. Bütün insanlığı bu aşamada bir avuç emperyalistin ya da siyonistin sömürgeci emellerine alet eden böylesine çılgın bir üçüncü dünya savaşı senaryosuna, bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bir araya gelerek karşı çıkmaları ve savaş sürecinin önünü kesmeleri, yeni bir insanlık misyonu olarak öne çıkmaktadır.

Siyaset bilimi siyasal olayları çatışma ve uzlaşma hareketleri olarak iki ana kategoriye ayırarak incelerken, bütün siyasal gelişmeleri ya barış amaçlı uzlaşma ya da savaş amaçlı çatışma girişimleri olarak ele almaktadır. Bugün başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere bütün dünyada yaşanan yeni gelişmelere bakıldığı zaman, körü körüne bir sıcak çatışma senaryosunun uluslararası alanda küresel medya aracılığı ile estirildiği görülmektedir. Bütün dünyayı kendi kontrolü altına almak isteyen küresel sermaye, sahip olduğu parasal güç ile hem siyaseti finanse ederek kendi adamları aracılığı ile işine gelen siyasal senaryoları tezgahlamakta, hem de yeryüzünde yayın yapan bütün basın yayın ve medya kuruluşlarını ele geçirerek kendi hedefleri doğrultusunda propaganda kampanyalarına alet etmektedir. Bu nedenle her gece televizyonları karşısına geçen ya da internet üzerinden haber kanallarına giren, milyonlarca insan büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık ortamına sürüklenip gitmektedir. Basın-yayın ve medya organları, yeni dönemde haber verme ya da dünya sorunları üzerine tartışma ortamları yaratarak bu gibi düzenlemeler üzerinden daha sağlıklı bir küresel kamuoyu yaratmak gibi ana görevlerinden hızla uzaklaştırılarak, siyasal iktidarların sesi konumuna getirilmektedirler. Bir anlamda, İkinci dünya savaşı gibi bir büyük felaket senaryosunu insanlığa yaşatan Hitler’in propaganda bakanı Göbels gibi yeni siyaset ve medya aktörleri yaratılarak, sekiz milyarlık insanlık dünyası bir çılgın kıyamet senaryosuna doğru iteklenmektedirler. Kutsal kitaplar tanrının kıyamete zorlanması gibi yok oluş planları ile devreye sokulurken, cahil halk kitleleri savaş çıkartma doğrultusunda yaratılan sıcak olayların kahramanları görünümünde, sıcak çatışmaların kurbanları olmaya doğru yönlendirilmektedirler. Medyanın siyasete alet edilmesiyle artık kamuoyunu yansıtma dönemi sona ererken, savaş görüntüleri üzerinden yeni bir çatışmacı kamuoyu yaratma girişimlerine emperyalist çevrelerin çıkarları doğrultusunda hız verildiği görülmektedir.

İngiliz kaynaklarına göre felaketler coğrafyası, Fransız kaynaklarına göre ise karanlıklar dünyası olarak tanımlanan Avrasya bölgesinin merkezini oluşturan Orta Doğu alanı, tarihin her döneminde savaşlar meydanına dönüşmekten bir türlü kurtulamamıştır. Üç büyük kıta arasında yer alan merkezi bölge, kıtalar arasındaki geçişler nedeniyle her zaman için hareketli bir alan olmuş ve dünya tarihinin belirleyicisi olan hemen hemen bütün ana olaylar ve bunlara bağlı siyasal gelişmeler, her zaman için orta dünya adı verilen merkezi bölgenin toprakları üzerinde yaşanan olaylar ile yönlendirilmiştir. Bugüne kadar yaşanan olaylar ve dönemler dünya tarihini belirlerken, birçok savaş gündeme gelmiş ve siyasetin çatışmacı yönü bu savaşlar üzerinden insanlığın geleceğini belirlemiştir. Avrupalı devletlerin felaketler ya da karanlıklar coğrafyası adını verdiği merkezi bölgede yaşanan olaylar geçmişe dönük bir biçimde ele alınırsa, bugün yaşanan gelişmelerin hiç birisinin yeni olmadığı hepsinin geçmişte yaşanan olayların devamı olarak gündeme geldiği, ya da geçmişten gelen birikimin bugünün koşullarına uydurularak yeniden siyaset sahnesine taşınmak istendiği görülmektedir. Böylesine çok olumsuz bir durum ile insanlığın karşı karşıya kaldığı bir dönemde, dünyayı Siyonist bir çılgınlık doğrultusunda felakete götüren siyasal projenin yansıması olarak, Orta Doğu alanında gündeme getirilen yeni gelişmelerin nereye kadar gideceği, hangi noktada duracağı ya da bunların dışında yeni girişimlerin ne zaman ortaya çıkacağı ve bu gibi yenilikler üzerinden ne gibi farklı tabloların gündeme geleceği şimdiden belli değildir. Bölge devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan masum halk kitlelerinin gelecekte bu gibi yeni sıcak olaylar ya da felaket senaryoları ile karşı karşıya kalacakları gibi umutsuz bir durum tüm bölge için büyük bir tehdit kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni Avrasya bölgesini kontrolü altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır. İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine tarih sahnesinden çekilmiştir. Osmanlı devleti merkezi alanın devleti olarak tarih sahnesinden çekilince, eski Osmanlı ülkelerinden gelen büyük nüfus göçleri, yok olan merkezi imparatorluğun yerine bu kez merkezi bir ulus devlet kurulmasına neden olmuştur. İngiltere ve Fransa Birinci cihan savaşının galipleri olarak bölgeye Avrupa’nın ulus devletleri modelini getirmeye çalışmış ama zaman içerisinde bu planlarında başarısız kalmışlardır. Batılı ülkeler Osmanlı sonrası kurulmuş olan Orta Doğu devletlerine ciddi bir ulus devlet olarak değil ama birer petrol deposu ve benzin istasyonu gibi muamele yapmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Sovyet devrimi üzerine Avrasya kıtası yeniden biçimlenirken, Sovyetler Birliği merkezi alandaki Osmanlı İmparatorluğu boşluğunun doldurulmasında üzerine düşen misyonları yerine getirerek etkin olmayı sağlamıştır. Sovyetler Birliği Osmanlı sonrası otorite boşluğu alanının doldurulmasında istenen yeni yapılanmayı dünya dengelerinde oluştururken, küreselleşme aşamasına gelene kadar merkezi alanda, doğu-batı dengeleri doğrultusunda yeni bir siyasal yapılanmanın öncüsü olmuştur. Ne var ki, yirminci yüzyılın tam ortalarında Sovyet destekli bir askeri ihtilalin Irak’ta gerçekleşmesi üzerine, Orta Doğu bölgesinde bir doğu-batı çekişmesi öne çıkmıştır. Irak’a giren Sovyetler sonradan Suriye’ye de girerek bu iki merkez ülkesinin Osmanlı çizgisinden uzaklaşmasını ve giderek Sovyetler Birliği etkisi altında yeni Rus sömürgelerine dönüşmesini gündeme getirince, başta İngiltere olmak üzere ABD ve diğer batı ülkelerinin tepkileri ile karşı karşıya kalmışlardır. Rusya’nın Irak darbesi sonrasında artık Orta Doğu’da bir doğu batı çekişmesi dönemi yaşanmaya başlamış ve bu durum soğuk savaş bitene kadar devam etmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine biten soğuk savaş dönemi geride kalırken, küreselleşme sürecinin başlamasıyla birlikte bölgede Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ortaklığının hegemonya girişimleri öne çıkmaya başlamıştır.

Dünya tarihine bakıldığı zaman merkezi coğrafya da ya bir büyük devlet vardır ve onun getirdiği düzen orta dünyanın barış yapılanmasını yaratmaktadır ya da merkezde yer alan büyük devlet doğu –batı ekseninde bölgeye yeni gelen güçlerin etkisi altında kalarak parçalanmaktadır. Bu durumda bir büyük devletin gücünden gelen otorite düzeni sarsıldığı için, yer yer ayaklanma ya da dışarıdan gelen saldırı olayları aracılığı ile merkezi alan bir savaş alanına dönüşmektedir. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte meydana gelen otorite boşluğunu doldurmak üzere, Amerikan ordusu on bin kilometre uzaklıktan gelerek körfez savaşı senaryosu ile bölgeye yerleşmiştir. Bu arada, ikinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye gelişi ile kurulmuş olan İsrail devletinin de yarım yüzyıllık bir zaman diliminde komşusu Arap ülkeleri ile sürekli savaşlara yönelmesi de, bölge barışını ortadan kaldırmış ve böylesine bir süreç içerisinde Orta Doğu bir savaş alanı olarak bugünlere kadar gelmiştir. Osmanlı hegemonyasının bölgede beş asırlık bir düzen sağlaması, daha sonra gündeme gelen Sovyetler Birliğinin bir yüzyıla yakın bir süre bölgedeki otorite boşluğunu doldurması ile merkezi alanda geçici barış dönemleri yaşanabilmiştir. Ne var ki, hem Osmanlıların hem de Sovyetlerin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu yapılanmasını, kutsal toprakların yeni devleti İsrail kendi çıkarları doğrultusunda iyi kullanmayı bilmiş, kurulduğundan sonraki yetmiş yıl içinde bölge devletleri ile sürekli savaşarak merkezi alanda barış ortamını kaldırmıştır. Orta Doğunun bütün Arap devletleri ile savaşmasını iyi bilen İsrail, uluslararası Siyonist lobilerin desteği ile orta dünyanın yeni egemeni olmayı hedeflemiştir. Sosyalist sistemin dağılması üzerine Amerikan ordusunun bölgeye gelerek yerleşmesi ve İsrail’in güvenliği doğrultusunda bütün Arap ülkelerine savaş açması da, günümüzdeki kıyamet senaryosunun giderek tırmanmasına yol açmıştır.

Orta Doğu sürekli savaşların ortaya çıktığı bir çatışma alanı olarak dünya tarihinde yerini alırken, savaş dönemleri arasında devreye giren barış dönemleri de dünya tarihi içinde yerini almıştır. Dünyanın tam ortasında büyük ve güçlü devletler ya da imparatorlukların bulunduğu dönemlerde merkezi coğrafya da barış düzeni hüküm sürmekte, böylesine büyük devletler ya hegemonya düzenleri yıkıldığı zaman, yeniden bölgeye egemen olma doğrultusunda bütün güç merkezleri devreye girdiği için çatışma olmakta ve uzun süren çatışma ortamları sonrasında diğer rakiplerini yenerek devre dışı bırakan siyasal güçler ya da büyük devletler, orta dünyada kendi barış modellerini oluşturarak merkezi barış düzenleri kurabilmektedirler. PAX ROMANA Roma imparatorluğunun var olduğu  dönem de, PAX TURCİCA ya da PAX OTTOMANA Osmanlı devleti döneminde, PAX ANGİLİCA Britanya imparatorluğunun bölgeye geldiği dönemde, PAX AMERİCANA gibi barış planları küreselleşme aşamasında güçler çekişmesi üzerinden devreye girmiştir. Bugün de, bölgeye gelmiş olan Amerikan ordusunun gücü üzerinden kutsal topraklarda üçüncü kez kurulmuş olan yeni İsrail devletinin, daha da büyütülerek bütün bölgeye egemen olabilmesi için bir PAX İSRAİLİCA barış planı, bütün Arap devletlerine saldırılarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Büyük İsrail Projesi doğrultusunda bölgedeki tüm Arap devletlerinin tamamının bölünerek parçalanması ve eyaletler biçiminde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs merkezine bağlanabilmesi için, askeri ve terörist saldırılar üzerinden bölge devletlerinin tamamına yönelik bir savaş dönemi, uzun sürecek bir çatışmalar dizisi olarak orta dünya topraklarında gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Kutsal toprakların üç büyük dinin ortaya çıktığı yerler olması nedeniyle, bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasına hem İslamiyet’in hem de Hıristiyanlığın itirazları olmuş ve bu doğrultuda üç büyük dinin çatışmaları tarihte olduğu gibi bugün de kaldığı yerden devam ederek dünya barışını tehlikeye sokmuştur. İki milyarlık nüfusa sahip olan İslam dünyası ile üç milyarlık nüfusu kapsayan Hıristiyan dünyasının, dünyanın ortasında beş milyonluk küçücük bir İsrail devletinin hegemonyası altına girmesi beklenemeyeceği için, Orta Doğu’nun geleceğinde ciddi bir savaş dönemi yeniden öne çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu bir biri ardı sıra savaşlar kazanarak merkezi coğrafyanın ülkelerini teker teker kendisine bağlayarak, kendi barış düzenini bir imparatorluk çatısı altında orta dünya halkları için geçerli kılıyordu. Osmanlının merkezi alan barışı savaşlar üzerinden oluşturuluyordu. Osmanlı sonrasında devreye giren Sovyetler Birliği ise, PAX  SOVYETİCA adı verilen siyasal düzenini merkezi coğrafya toprakları üzerinde geçerli kılarken bir barış kongresi toplayarak işe başlıyordu. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra, merkezi coğrafya Osmanlı dönemi sonrasında yeniden düzene konulurken, bu bölgede var olan halkların temsilcileri 1 Eylül 1920 tarihinde Azerbaycan’ın BAKÜ kentinde Doğu Halkları Kurultayı adı altında bir bölgesel kongre, Sovyetler Birliği’nin öncülüğün de toplanmış ve bu kongreye Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti de temsilci göndererek katılmıştır. Bakü kurultayında İstanbul temsilcisi değil ama Ankara temsilcisi muhatap olarak alınırken, batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kuvayı Milliye hareketinin merkezi esas alınmış ve çökmüş bir imparatorluğun kalıntısı olan İstanbul muhatap olarak görülmemiştir. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun dünya savaşını kaybetmesine neden olan son hükümetin temsilcisi olarak Enver paşa da muhatap olarak görülmemiş ama Ankara’daki yeni devlet esas alınmıştır. Batı emperyalizminin dünyaya egemen olduğu bir dönemde bütün doğu bölgelerinde devletler düzeni kurulamadığı için o dönemde doğu halkları muhatap görülerek ve Doğu Halkları Konferansı adı altında bir bölgesel toplantı yapılarak, savaş sonrası dönem için barış ortamının oluşturulmasında bölgesel barış ittifakı kurulmaya çalışılmıştır. Böylece emperyalist batı blokunun karşısına doğu halklarını yanına alarak çıkan bir Sovyetler Birliği, kurucusu olduğu sosyalist blok ile doğu halklarını kaynaştırmaya çalışmıştır. Akdeniz’in doğusunda kalan bütün ülkelere o dönemde doğu ülkeleri adı verildiği için Sovyetler Birliğinin doğu halkları üzerinden merkezi coğrafyanın da yeni hegemon gücü olarak görülmesi de, Bakü kurultayı kararları doğrultusunda benimsenmiştir.

Batı emperyalizmine karşı kurulan doğu bloku olarak Sovyetler Birliği, Bakü kurultayı aracılığı ile bütün merkezi coğrafya ve doğu bölgesi halklarını yanına çekerek dünya konjonktüründe bir doğu-batı dengesi oluşturmaya çalışmıştır. Osmanlı sonrası yeni dönemde merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulması için bütün doğu halklarını yanına çekmek isteyen yeni imparatorluk olarak Sovyetler Birliği, bu doğrultuda merkezi bölgenin ve burada yer alan ülkelerin barış ortamına yönlendirilmesinde etkili olmuştur. Bakü kurultayında alınan kararlar doğrultusunda batıdan gelen emperyalist saldırılara karşı anti-emperyalist çizgide bir doğu dayanışması karara bağlanmış, ayrıca bölge barışı için bütün doğu halklarının işbirliği yaparak oluşturacakları dayanışma düzeni için de sosyalist yapılanmanın etkin biçimde kullanılacağı dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Bakü kurultayı, yeni imparatorluk düzeni olarak Sovyet yapılanmasının bölge halklarına sahip çıkması ve onlar arasında uluslararası bir dayanışma düzeninin oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunarak, bölgede yeniden sıcak çatışmalar yaratılmaması için çaba göstermiştir. Bu bölgesel kongreye resmi temsilci ile katılan Türkiye Cumhuriyeti de batı emperyalizminin orta dünyayı ele geçirmesine karşı oluşturulan bu doğu birlikteliğinin içinde yer alarak, yeni dönemde savaşları önleyecek bir merkezi dayanışma düzeni için harekete geçmiştir. Bu doğrultuda, Türk dış politikası Atatürk’ün önderliğinde bir Sovyet dostluğuna dayandırılmış ve bu durumun sağladığı güvence ortamında da Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile, dışarıdan gelebilecek emperyalist müdahalelere karşı bölgesel bir dayanışma ittifakı devreye sokulmaya çalışılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası koşullarında İkinci Dünya Savaşına engel olmak ve bu doğrultuda yeniden Orta Doğu’da savaşlar dönemini başlatmamak amacıyla, Orta Doğu ülkeleri ile Sadabat Paktı adı altında bir merkezi  dayanışma ittifakı antlaşması İran ile ortaklık üzerine dayandırılmış ve böylece doğu ülkelerine yönelik bir açılım yapılmıştır. İran Şahı, Afgan Kralı, Ürdün Kralı gibi doğulu krallar Türkiye’ye gelmişlerdir.

Sadabat Paktı sayesinde Sovyetler Birliğinin Orta Doğu’ya inmesi önlenirken, Balkan Paktı ile de Hitler ve Mussolini gibi Avrupalı faşist diktatörlerin merkezi bölgeye saldırmalarının önü kesilmeye çalışılmıştır. Dün İkinci dünya savaşı günlerinde merkezi coğrafya büyük emperyalist tehditler ile karşı karşıya kalırken, bugün de bölgeye gelen ABD ve onun yavrusu konumundaki İsrail devletinin emperyal amaçları öne çıktığı için, her iki gücün önderliğinde yeni bir savaş dönemi Avrasya ülkelerine dışarıdan dayatılmaktadır. İsrail’in bölgeye egemen olması için bütün bölge devletlerinin parçalanarak eyaletler halinde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs’e bağlanması istenmektedir. Bu nedenle tehdit altına giren bütün bölge devletlerinin bir araya gelerek bir Orta Doğu Barış Konferansı toplamaları acil olarak gerekmektedir. Aksi takdirde dün Irak’ta başlayan terörist savaşın bugün Suriye’de devam etmesi ve yarın da İran, Mısır, Arabistan, Lübnan, Ürdün, Yemen, Libya ve Pakistan gibi yedi ülkenin parçalanması da savaşlar aracılığı ile de gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bir Nato ülkesi olan Türkiye açıktan hedef alınmazken, dolaylı yollardan Türkiye’nin de hem savaşa girmesi hem de parçalanmasına giden yollar devreye sokulmakta ve bir ulus devlet olarak kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyeti de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Batı emperyalizminin merkezi alana egemen olmak için yüz yıldır sürdürdüğü saldırıların önlenebilmesi için, tıpkı Atatürk’ün iki savaş arası dönemde yaptığı gibi Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile bir araya gelerek terör ve savaş girişimlerinin önlenmesi, Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğinin oluşturulması ve bu doğrultuda bir Orta Doğu ortak pazarının devreye girmesi bölgede barışın tesisi açısından zorunlu görünmektedir.

Osmanlı sonrası dönemde bölge düzeni nasıl ilk BAKÜ kongresi ile sağlandı ise, bu gün de üçüncü dünya savaşına doğru tırmanmakta olan terör ve savaş girişimlerinin önünün kesilebilmesi amacıyla ikinci bir BAKÜ kurultayının toplanması, devam etmekte olan sıcak çatışmaların bir an önce önünün kesilebilmesi için zorunlu görünmektedir. Atatürk döneminde olduğu gibi, Türkiye’nin burada başı çekmesi ve İran ile bir araya gelerek bölge barışının sarsılmaz temeller üzerine kurulmasını sağlaması gerekmektedir. Yirminci yüzyıl içinde İran ile gerçekleşmiş olan Sadabat Paktı, Bağdat Paktı, Ekonomik İşbirliği Örgütü, Bölgesel kalkınma Teşkilatı ve Cento gibi merkezi yapılanmaların benzeri olabilecek bir çizgide, ikinci BAKÜ Kongresinin bölgedeki komşu devletlerin işbirliği ile yapılması gerekmektedir. Öncelikle devam eden terörün ve askeri saldırıların bir an önce önlenmesi, sıcak olayların bir üçüncü dünya savaşına dönüşümüne izin verilmemesi, merkezi alana batılı emperyalist güçlerin dışarıdan müdahale etmelerinin önüne geçilmesi, yeni BAKÜ Kongresi kararları ile sağlanması acil olarak gerekmektedir. Ayrıca, bölgedeki otorite boşluğunu dolduracak ve bölgesel çatışmalara izin vermeyecek, güçlü bir güvenlik örgütünün bölge ülkelerinin eşit katılımı ile ortaya çıkarılması da dünya barışı açısından önem taşımaktadır. BAKÜ hem Orta Doğu Barış Konferansının yapıldığı sembolik kent haline getirilmeli ve İran ile Türkiye arasında bir köprü olan Azerbaycan’ın başkenti olarak bölgesel yapılanmanın da merkezi yapılmalıdır. Böylece, İsrail’in Kudüs’ü, ya da ABD’nin Bağdat’ı merkez yaparak bütün oluşturulacak eyaletleri buralara bağlama biçimindeki emperyal planlarının önüne geçilerek, bölgesel bir inisiyatifin kendi merkezli bir düzeni merkezi alanda ortaya çıkarması sağlanabilecektir. Orta Doğu Barış Konferansına, Merkezi Devletler Birliğine girecek bütün bölge devletleri ile birlikte, batı emperyalizminin doğu bölgelerine yaptığı saldırıların hedefi olan bütün doğu ülkeleri de katılmalıdır. Böylece, ilk BAKÜ Kurultayında olduğu gibi bütün Doğu ülkelerinin merkezi coğrafya ülkeleri ile birlikte hareket etmesiyle, batı emperyalizminin dünya ülkelerine egemen olmasına giden yolun önü kapanarak, mazlum ulusların dayanışmaları üzerinden bir dünya barışı merkezi alanda gerçekleştirilebilecektir. ANKARA ile TAHRAN’ın BAKÜ’de bir araya gelmesiyle birlikte İran ve bölge devletlerine yönelik savaş senaryoları önlenerek, bölgesel barış, dayanışma ve yapılanmaya giden yolların önü açılabilecektir.

Yurtta ve dünyada barış düzenlerinin oluşturulabilmesi için gelinmiş olan aşamada bölge de barışın da öncelikli bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Küresel emperyalizm ile Siyonizm ortaklığının hedefleri haline gelen bölge devletleri ile birlikte, uluslararası alanda söz sahibi olan büyük devletlerin de devreye girmesi üzerine, merkezi bölgede barışı kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek üzere çeşitli girişimler ile bazı uluslararası yapılanmalar kendiliğinden öne çıkmaktadır. Yüzlerce yıldır dünyayı yönlendirme çizgisinde etkin olan batı emperyalizmi, hem İsrail’i kontrol etmek hem de bir an önce kalıcı barış düzeni oluşturabilme doğrultusunda batılı merkezlerde toplantılar düzenleyerek, savaş sürecinin kontrol altında tutulmasına çalışmaktadır. Amerikan devletinin giderek İsrail lobilerinin etki alanına girmesi yüzünden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bir araya gelerek Birleşmiş Milletler ideali ile ilkeleri doğrultusunda bu Siyonist gidişe dur demeye çalışmaktadır. Batılı başkentlerdeki toplantılardan beklenen sonucular elde edilemeyince, bu sefer doğu ülkeleri ile birlikte bu ülkelerin başkentleri de devreye girerek merkezi alanda devam edip gitmekte olan kıyamet senaryosu savaşının durdurulması için çabalarda bulunmaktadırlar. Tahran’a dönük bir biçimde batının silahları merkezi coğrafyaya döndürülünce, Moskova, Pekin ve Astana gibi doğunun büyük başkentleri devreye girme zorunda kalmışlardır. Batının önde gelen başkentlerinde Orta Doğu barışı için arayış toplantıları yapılırken, Rusya’nın Soçi kenti ile birlikte Kazakistan’ın başkenti Astana kenti de doğu ülkelerinin bir araya geldiği merkez olarak, barış arayışları çabalarının alternatif yapılanması olarak öne çıkmıştır. Rusya ve Çin ile merkezi coğrafya yüzünden karşı karşıya gelen batılı sömürgeciler, Tahranı hedef tahtasına oturturlarken, Astana da başlayan görüşmeler zinciri, barış arayışlarının alternatifi olmuştur.

Merkezi alanda doğu ve batı ülkeleri karşı karşıya gelirken, Birleşmiş Milletler çatısı kalıcı bir arayışı için yeterli adres olamamış ve bu doğrultuda dünyanın önde gelen büyük devletleri kendilerinin öncü olacağı bir barış düzeni oluşturmak üzere devreye girmişlerdir. Küreselleşme sürecini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren uluslararası tekelci şirketler, Orta Doğu devletlerini de bu doğrultuda paramparça ederken, bölgesel çekişmeleri iyice üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yönlendirme arayışları içinde olmuştur. Küresel şirketler büyürken, devletlerin küçültülmesi operasyonu gündeme getirilerek, geleceğe dönük bir istikrarsızlık ortamı üzerinden yeni dünya düzeni oluşturma arayışları tırmandırılmaya devam edilmiştir. İnsanlık geleceğe dönük bir biçimde kalıcı bir barışın arayışı içine girerken, devletler arası çekişmeler ve her ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda öne çıkartılan siyasal plan ve projeler hızlı bir barışın elde edilmesine yardımcı olmamış, aksine birbirinden çok farklı çizgilerde öne çıkan ülkelerin çıkarları devletlerin ulusal çıkarları ile bir araya gelerek aşılması çok zor olan geçiş aşamalarını zorlamıştır. Bir kaç ülkenin bir araya gelmesi ya da komşu ülkelerin birbirleriyle sürtüşme noktalarına düşmesi gibi her zaman rastlanan durumların ötesinde toptan bir yeni Orta Doğu yapılanması gerçekleştirme arayışı, dünyanın büyük devletlerinin de meseleye kendi çıkarları açısından müdahale etmesinin önünü açmıştır. Kalıcı bir barış düzeninin ilgili ülkeler arasında yardımlaşma ve destekler yolu ile elde edilebilmesi her geçen gün daha da zor bir duruma sürüklenirken, uluslararası alanın getirmiş olduğu dayanışma düzeninden yararlanılmaya çalışılmıştır. Batının başkentlerinin yanı sıra İstanbul, Soçi ve Astana gibi Asya kıtasının önde gelen kentleri üzerinden barış arayışlarının kesin bir kalıcılığa kavuşabilmesi için elden gelen her yol denenerek çeşitli alternatifler üzerinde durulmuştur. Bu kadar arayışa rağmen henüz bir ciddi çözüm denemesine geçilememesinin nedeni olarak ülkeler arasındaki çıkar çekişmelerinin etkili olduğu görülmektedir. İnsanlık tarihinde görülen barış arayışlarının somut bir çözüm getirebilmesi için yapılan arayışlar ancak tarafların çabaları ile sonuçlandığından hiçbir özveri göstermeden barış antlaşmaları yapılmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır.

Türkiye ile birlikte bütün orta dünya ülkelerini tehdit eden üçüncü dünya savaşı girişimlerinin sona erdirilebilmesi için Türk devletinin proaktif girişimlerde bulunarak, kalıcı bir barış düzeni oluşturulabilmesi için buna uygun bir ortamın yaratılmasına çaba gösterilmesi gerekmektedir. Savaş kalkışmalarına direnerek ya da karşı koyarak bir yerlere gidilemeyeceğini çeşitli gelişmeler ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti devleti Orta Doğu’da kalıcı bir barış düzenine kavuşulabilmesi için tarihte yaşanmış olan olaylardan ders çıkarmasını bilerek hareket etmelidir. Bütün bölgesel gelişmelerin arkasında yatan nedenler dikkate alındığı zaman geçmişin bugünlere getirmiş olduğu derslerin sonuçlarından yararlanılarak, kalıcı bir barış ortamı yaratılması doğrultusunda emin adımlarla ilerlenebilecektir. Tarihin insanlığa öğrettiği üzere, merkezi alanda barışa ulaşmanın ve bu durumu geleceğe dönük olarak koruyabilmenin ancak geniş bir dayanışma ve anlayış ortamı ile mümkün olabildiğini görmek gerekmektedir. İletişim yolları ile tüm bilgi birikiminden her aşamada geniş boyutlarda yararlanılabilmesi, var olan devlet düzenleri sayesinde en geniş boyutlarda sağlanabilmektedir. Bu durumda, her devlet kendinden önceki dönemin ortaya çıkarmış olduğu siyasal birikimden yararlanarak sonuç alabilecektir. Özellikle Avrasya kıtasında yer alan bölge devletlerinin merkezi alandaki barış arayışlarını, geçmişten bugüne uzanan bir çizgi içerisinde ele alarak değerlendirmek mümkün olabilecektir. Belki de, soğuk savaş sonrası merkezi bölge yapılanması arayışları, tıpkı Rusya’nın Doğu Halkları Kurultayını topladığı dönemdeki gibi yeni bir açılımın gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilecektir.

Doğu Halkları Kurultayı incelendiği zaman, bugüne ışık tutan konuşmaların bu çatı altında yapıldığı göze çarpmaktadır. Batının önde gelen sermayeci kapitalist devletlerine karşı çıkan doğu halkları ekonomik açıdan çok zor durumlarda olmalarına rağmen gene de barış arayışından vazgeçmeyerek, geleceğin barışını yakalayabilme doğrultusunda arayış ve çalışmalarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Sömürgelerin uyanışı dönemine paralel bir çizgide barış arayışları sürüp giderken Asya’nın temsilcisi konumundaki mazlum uluslar, emperyalizme karşı kendilerini koruyacak bir koruyucu kalkan düzeni oluşturabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. Milli devletler ve sömürgelerin uluslararası düzendeki yerleri ele alınarak tartışılırsa o zaman bağımsız ulus devletlerin konumları daha da kesin hatları ile belirlenebilmektedir. Devletler arası rekabet ve çekişmelerin geride bırakılarak hep birlikte dayanışma içinde barış arayışlarının gündeme getirilmesi, daha gerçekçi bir biçimde barışa yönelebilmeyi sağlamaktadır. Emperyalizmin barışçı bir hareketmiş gibi bütün dünya ülkelerine benimsettirmeye çalıştığı turuncu devrimlerin, yeni bir tür sömürgecilikten başka bir şey olmadığı anlaşıldığından artık benzeri bir renkli devrimler oluşumu ile gerçek anlamda barışı elde edebilecek yeni bir yaklaşım mümkün olamayacaktır. Emperyalizm gerçek boyutları ile ele alındığı zaman, anti-emperyalizmin de böylesine bir ciddi yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıktığı daha iyi bir biçimde anlaşılabilmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında yaşanan Birinci dünya savaşı sürecinde yapılan Doğu Halkları kurultayının bir benzerinin günümüz koşullarında Merkezi Devletler Birliği biçiminde ele alınarak yeniden yapılmasının gerektiği anlaşılmaktadır. Bu tür bir yaklaşımın sonucu olacak ikinci bölge konferansında, Orta Doğu barışı her yönü ile alınarak tartışılacaktır. Merkezi alanda barışı engelleyen ve zaman içerisinde eskiden olduğu gibi savaşları ve çatışmaları ortaya çıkaran nedenler ve konjonktür üzerinde her açıdan durulması gerekmektedir. Doğu halklarının yerini yeni barış konferansında Merkezi Devletler alacağı için artık bölge barışının güvencesi halklar olmayacak ama bunların yerine bölgesel devlet düzenleri, sorumluluğun yükünü taşıyacaklardır. Küreselleşmenin bittiği ve bunun yerini bölgeselleşmenin aldığı yeni dönemde, bölge barışı için eskisinden çok farklı bir yaklaşım ile hareket edilmesi, devletler ile güç merkezlerinin ne gibi bölgesel yapılanma plan ve programlarına sahip olduklarının öncelikle anlaşılması gerekmektedir.