Son günlerde Türkiye’de yeni bir zihin yönlendirmesi olarak “YERLİ ve MİLLİ” biçiminde bir ikili kavram kullanılması, kamuoyu önünde tırmandırılmaya çalışılmakta ve yeni ortaya çıkan uluslararası konjonktürün Türkiye’ye yansıyan bazı olumsuz etkileri devre dışı bırakılarak, kitle psikolojisi ayarlamalarında bu doğrultuda yeni bazı siyasetler devreye sokulmaya çalışılmaktadır. Bu doğrultuda şimdiye kadar birbirinden ayrı olarak kullanılan “YERLİ” ve “MİLLİ” kavramları durduk yerde bir araya getirilmemekte ve bu çizgide bir ikili kavram birlikteliğine pek rastlanılmamakta idi. Ne var ki, küreselleşme sürecinin sona ermesi ve bu doğrultuda yıpratılan ulus devletin tasfiye olma noktasına getirilmesi yüzünden ortaya çıkan olumsuz durumun önlenmesi için geliştirilen yeni bir zihin yönlendirme aracı olarak, bu iki kavramın siyasal amaçlı olarak birlikte kullanımının planlandığı anlaşılmaktadır. Bu plan çerçevesinde bütün kitle iletişim araçlarında “YERLİ” ve “MİLLİ” kavramlarının ortak bir kullanım yaklaşımına doğru yönlendirildiği görülmektedir. Birden ortaya çıkan bu uygulama, önceleri kamuoyunda yadırganmış ama bu doğrultuda estirilen rüzgârlar doğrultusunda farklı bir yaklaşım ile her geçen gün iki kavramın yeni stratejik birlikteliğinin etkin bir biçimde tırmandırıldığı görülmüştür.

Birbirinden çok farklı anlamlara sahip olan bu iki kavramın birden birlikte kullanılmaya başlanmasının arkasında yatan nedenler üzerine kamuoyunda tartışmalar başladığında, gene ortaya yeni çıkan uluslararası konjonktürün etkisiyle hareket edildiği gibi bir durum dikkati çekmektedir. Daha çok yerel bir durumu ifade eden yerli kavramı ile yerelin ötesinde bir ulusun yaşadığı ülkenin sınırları içindeki ulusal devlet yapılanmasının bütününü temsil eden milli kavramı aslında birbirlerinden fazlasıyla uzak kavramlardır. Yerli kavramı harita üzerinde belirli bir yere dayanırken ve bu açıdan bir yerin küçüklüğünü ifade ederken, milli kavramı da bir ulusun büyüklüğü doğrultusunda yaşanılan ülkenin sınırları içerisinde kalan ulusal sınırların bütününü ve bu sınırlar içerisinde kurulmuş olan ulus devletin bütünlüğünü temsil etmektedir. Böylesine birbirinden uzak iki kavramın anlam açısından belirli karşıtlıklar taşımasına rağmen birlikte kullanılmaya başlanması, eskisine oranla fazlasıyla değişik bir durumun göstergesi olarak öne çıkmıştır. Yüz yıllarca dünya uygarlığı gelişirken, her yerde yaşamını sürdüren insan toplulukları bulundukları yerin yerel özellikleri ile bağlı kalmışlar ve bulundukları yerin kültürel ve sosyal yapılanmasının temsilcileri olarak yeryüzü arenasında kendilerine yer bulabilmeye çalışmışlardır. Yeryüzü üzerindeki her yer ya da bölge, içinde bulunduğu koşulların her zaman için yerli temsilcisi olmuşlar ama aynı anda milliliği temsil edememişlerdir. Yerel olmanın kendiliğinden ortaya çıkan özellikleri ile milli olmanın belirli bir zaman dilimi içinde oluşan nitelikleri arasında her zaman için önemli ölçüde farklılıklar ortaya çıktığı için, yerli ile milli kavramları her zaman için birbirinden uzak kalmışlardır.

Yerli kavramı aslında içerik olarak ulusal ya da milli bir yapılanmaya değil ama bunun tamamen aksi bir doğrultuda yerel gerçekliğe dönük bir anlam çizgisine sahiptir. Yerli kavramı ile birlikte yerel kavramı da ele alınırsa eski deyimi ile mahalli olan yapılanma ortaya çıkmaktadır. Dünya haritası üzerinde yer alan herhangi bir yerin ya da ya da yerel küçük bölgelerin anlamı ortaya çıkarken, hem yerellik hem de yerlilik birlikte belirginlik kazanmakta ve bu durum o yerin ya da bölgenin uluslararası alandaki kendine özgü olan yerini ortaya koymaktadır. Yeryüzü haritasında yer alan herhangi bir noktanın açıklanmaya çalışılması sırasında yerel gerçeklikler üzerinden bir yerellik olgusunun öne çıktığı görülmektedir. Yerli ile yerel bir yeryüzü noktasının gerçek kimliği olarak birbirlerini tamamlayıcı bir çizgide öne çıkarken, uluslararası alanın estirdiği evrensel rüzgârlara karşı değişik dünya merkezlerinde böylesine bir sarsıntıya karşı var olabilme, varlığını sürdürme ve de diğer yerli ve yerel olanlara karşı kendini koruma sürecinde, yerlilik ve yerellik olgularının birlikte var olarak farklı açılardan birbirlerini tamamladıkları anlaşılmaktadır. Mahalli olarak var olan küçüklüklerin geleceğe dönük bir çizgide korunmasında yerellik ve yerlilik kavramlarının birbirini desteklediği açıkça görülmektedir. Her iki kavram birlikte ele alındığında ya da bir yerin bütünü açıklanmaya çalışıldığı noktada, iki kavramın birlikte kullanıldığı aşamada ulusal ya da evrensel alanlara karşı net bir duruş sergilenebilmektedir. Dünya haritasında yer alan bütün yerlerin sahip oldukları konumları bu açıdan bir yerellik olgusu ile açıklanmaya çalışılmaktadır.

Batı kapitalizmi bütün dünyaya yayılırken, ekonomik ilişkiler uluslararası boyut kazanarak bir dünya ekonomisi olgusu gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda bütün ülkeler dışarıya açılmış ve kendi olanaklar çerçevesinde uluslararası pazar da yerini alırken, öncelik eskiden beri var olan yerli üretim olanaklarına tanınmıştır. Her ülke dünya platformunda ekonomik yönü ile yer alırken yerel özelliklerinden yararlanarak ortaya yerli ürünler çıkarmış ve yerli ürünler ile pazar da rekabete girişerek var olmaya çalışmıştır. Türkiye’de bir ulus devlet olarak kurulduktan sonra yerli üretim olanaklarını seferber ederek işe başlamıştır. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” gibi özdeyişin öncülüğünde yerli malı haftaları düzenlenmiş, her bölgenin yerel olanaklarını harekete geçirme doğrultusunda yerli malı üretimi ve kullanımı devlet desteği ile genişletilmeye çalışılmıştır. İlkokuldan üniversitelere kadar düzenlenen yerli malı haftaları ile yeni gelişen cumhuriyet gençliğinin yerli malı haftaları aracılığı ile ulus devletin hedeflerine doğru yönlendirilmesine çaba gösterilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye’nin her bölgesinde öncelikle yerel ve bölgesel koşullardan yararlanılarak, ulusal ekonomiye giden yolda bir kalkınma seferberliği öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Batı kapitalizminin evrensel emperyalizmine karşı yeni kurulan ulus devletlerin var olabilmesi, önce yerel üretimler ile başlamış ve sonraki aşamalarda yerli üretim olanaklarının planlı bir biçimde harekete geçirilmesiyle, bütün ülke düzeyinde ekonomik canlanma gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada yerli ve yerel kavramlarının bir ülkesel bütünlük içerisinde birlikte devreye girdikleri görülmüştür. Ulus devletler dışa açılırken, sahip oldukları yerel olanaklar ile yerli bir kimlik kazanarak diğer ülkeler ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmışlardır.

Batılı emperyalist ülkeler dünya kıtalarındaki sömürgelerini kurarlarken, yerel yapıları ve yerli koşulları dikkate almışlar ve sömürgelerin zaman içerisinde ulus devletlere dönüşmesine her türlü desteği sağlamışlardır. Ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışları sürecinde, her ülkenin yerel koşulları yerli kimliklerini öne çıkarmışlardır. Zaman içerisindeki toplumsal bütünleşme olgusu sayesinde yerel ve yerli olan yavaş yavaş silinmeye başlamış ve sahip olunan ortak ulusal sınırlar içerisinde devlet merkezli bir uluslaşma süreci, dünya ülkelerini yerel ve yerli olmaktan çıkararak daha büyük bir çizgide ulusal yapılanmaya doğru taşımıştır. Aynı sınırlar içerisinde ortak bir vatana sahip olan topluluklar, uzun zaman diliminde bir arada olmaktan dolayı meydana gelen ortak değerler ve benzer özellikler üzerinden uluslaşmaya başladığında, yerlilik ya da yerellik olguları gerileyerek silinmeye doğru kayma göstermişlerdir. Bu kavramların gerilemesiyle meydana gelen siyasal boşluk alanın doldurulmasında uluslaşma süreci önde gelen bir etkiye sahip olmuştur. Bir anlamda dünya toplumları ortak devletlerinin çatısı altında uluslaşırken, yerel ve yerli olan bütün değerler silinerek ya da gerileyerek uluslaşma olgusunun tamamlanmasına katkıda bulunmuşlardır. Geçmişten gelen yerli ya da yerel yapıların güçlü olanları bütünleşme sürecinde varlıklarını koruyarak ilerledikleri aşamada ülke toplumlarının uluslaşmasına giden yolda katkı sağlamışlardır.

Tarihsel süreç hiçbir zaman yerli ile milli olanın aynı zamanda olmadığını, işin başında yerli ve yerelin öncelikli olarak var olduğunu ama zamanla uluslaşma olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte yerel koşulların ortadan kalktığını ve bu nedenle de yerli ile milli olanın hiçbir zaman aynı dönemde birlikte olamayacağını, toplumsal bir gerçeklik olarak ortaya koymuştur. Bilimsel gerçekler uluslaşma sürecinin yerlilik ve yerellik sonrası tarih sahnesine çıkan bir oluşum olduğunu gözler önüne sererken, yerlilik ile milliliği bir arada kullanmanın bilimsel açıdan yanlış olduğunu göstermektedir. Bir toplum uluslaşma sürecini tamamlarsa aynı zamanda o toplumun devleti de ulus devlet olma özelliğini kazanacaktır. Bu durumda yerli olanın milli ile farklı bir durum olduğu, yerli olanın milli öncesi bir dönemin ürünü olduğu ve bu nedenle yerli olanın hiçbir zaman milli olmadığı, aynı zamanda milli olanın da benzeri bir biçimde gene yerli olmadığı kesinlik kazanmaktadır. Sosyal bilimlerin ortaya koymuş olduğu bu toplumsal gerçekliğin tamamen tersi bir çizgide, her iki kavramı bir arada kullanarak sanki birbirlerinin tamamlayıcısıymış gibi bir görüntü vermeye çalışmanın, gerçeklere ters düşen ve belirli çıkarlar doğrultusunda siyaset yapmanın açık bir ürünü olduğunu artık görmezden gelmenin gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır.

Küreselleşme döneminde uzun süre küresel politikalara alet olan ve bu doğrultuda ulusal devletlerin zarar görmesine yol açan siyasal yaklaşımların, küreselleşmenin iflas etmesi üzerine boşlukta kaldığı ve bu aşamadan sonra tamamen tersi çizgilere yöneldiği bütün ulus devletlerin çatısı altında gündeme gelen bir tartışma konusudur. Küresel dönemde iktidara gelen ve bu doğrultuda ulus devletlerin sınırlandırılmasına, küçültülmesine ya da bütünüyle ortadan kaldırılmasına aracı olan ulus devlet iktidarlarının, son zamanlarda küresel emperyalizmin iflas etmesi üzerine bir tavır değişikliğine gittikleri ve küresel emperyalizme karşı ulus devlet toplumlarında gelişen ulusalcı muhalefet oluşumlarından rol çalmaya çalışarak iktidarlarını sürdürmenin peşinde oldukları anlaşılmaktadır. Küresel dönem sonrasında da siyasal iktidarı bırakmamak ve ulus devletleri ellerinde tutarak yola devam etmek üzere geliştirilen yeni politikalarda, ülkede ulusal çizgide gelişen muhalefetin önlenmesi ve küresel emperyalizm ile ulus devlet karşıtlığının önüne geçilebilmesi için yerellik adına yeni bir ılımlı dinciliğin geliştirilmeye çalışıldığı, son yıllardaki gelişmeler ile açığa çıkmaktadır. Küresel emperyalizmin iflas etmesi üzerine bütün ulus devletler yeni bir ulusalcılık yükselişi ile yeniden güçlenmenin yollarını ararken, yerelcilik ya da yerlilik üzerinden geliştirilmeye çalışılan yeni dincilik bu kez daha demokratik görünerek etkili olabilmek üzere, kendisini en gerçekçi yerli akım olarak kamuoyuna sunmaya çalışmaktadır. Küresel dönemin iktidarları küreselleşme sonrasında işbaşında kalabilmek için, en gerçekçi muhalefet tipi olarak ortaya çıkan ulusalcı hareketlerin önünü kesmek üzere, yerlilik ile birlikte milliliği gündeme getirerek ayakta kalabilmenin denemelerini yapmaktadırlar. Küresel politikalar ile ulus devletlerin zayıflamasına aracı olanların yeni dönemde iktidara gelebilmek için ulusalcı muhalefetin önünü ümmetçilikten gelme bir millilik kavramı ile kesmeye çalıştıkları ve bu doğrultuda ulusal devlet öncesinin siyasal gerçekliği olan yerliliği de milliliğin önüne getirerek, bir anlamda gerçek anlamda ulusalcılığa izin vermeyen katı bir tutumu sergiledikleri son dönemlerde öne çıkan yeni bir politik yaklaşım olmuştur. Ulus devlet tasfiyesi sonrasında soyut bir millilik ile ulusalcı muhalefetin önü kesilmeye çalışılırken, yerlilik ile ulus devlet toplumlarının bütünlüğü bozularak gene eskisi gibi yerel özelliklere dayalı bir yerlilik üzerinden ulus devlet karşıtlığına devam edilmek istenmektedir.

Okyanus ötesi Atlantik emperyalizmi, kendi siyasal rejimi olan iki partili kontrollü demokrasi uygulamasını dünya ülkelerine yaymaya çalışırken, yarım yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye’ye de iki partili bir demokrasiyi getirerek, iki büyük parti üzerinden Türkiye üzerindeki denetim ve kontrol mekanizmasını sürdürmek istemektedir. Soğuk savaş döneminde dört partiye dayanan Türk demokrasisi yeni süreçte iki partili demokrasiye dönüştürülmek istenmektedir. Bu aşamada milliyetçi ve İslamcı partilerin bir araya gelmesi desteklenirken, cumhuriyetçi parti ile de bölücü parti birleştirilerek bölünmenin önü kesilmek istenmektedir. Milliyetçiler ile ılımlı İslamcılar arasında yeni bir ittifaka gidilirken, böylesine bir yeni siyasal oluşumu desteklemek üzere yerli ve milli kavramlarının birlikteliği sistematik bir biçimde geliştirilerek farklı bir yeni yapılanmanın önü açılmak istenmektedir. Milli kavramı ile milliyetçiler ifade edilirken, yerli kavramı ile de bölgenin toplumsal gerçekliği olarak dinsellik öne çıkarılmakta ve millinin yanında yerlilik öne çıkarılırken, laikliğe karşı dini yapılanmaya ağırlık verilmektedir. Ayrıca okyanus ötesi Atlantik emperyalizmi Türkiye’yi gelecekte doğulu güçlere karşı kullanmaya öncelik verdiği için, hem Türk dünyasına hem de İslam dünyasına yönelik olarak Türkiye üzerinden yeni emperyal politikalar geliştirmeye çalışmaktadır. Türk ve İslam dünyalarına karşı Atlantikçi politikaları öne çıkarmak açısından da milliyetçi ve ılımlı dinci partinin bir araya gelmesi gerektiği ileri sürülmekte ve bu böylesine bir oluşumu hızlandırmak üzere de yerli ve milli kavramlarının bir arada kullanılmasına öncelik verilmektedir. Türkiye küreselleşme sonrası dönemde ABD benzeri bir iki partili rejime doğru yönlendirilirken, yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımı üzerinden, bu yeni siyasal projenin gerçeklik kazanmasına çalışılmaktadır. Atlantik emperyalizminin merkezi coğrafya hegemonyasını sağlamak üzere, Türkiye taşeronlaştırılarak kullanılmak istendiği aşamada yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımı öne çıkartılmaktadır.

Türkiye için bir yerli ve milli ittifak oluşturulurken eski etnik temelli açılım politikaları geride bırakılmakta, emperyalizm ve Siyonizmin birlikte empoze ettikleri alt kimlikçi açılım paketleri devre dışı bırakılınca, yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımına dayanan yeni bir siyasal yaklaşım öne çıkarılmaktadır. Dış baskılar yüzünden toplumu karşıya alma dönemi biterken, topluma yeniden yayılma ve toplumu yeniden yanına alma hedefli bir yaklaşım, yerli ve milli kavramlarının birlikteliği ile tesis edilmeye çalışılmaktadır. Yerli ve milli söylemi ile toplum yeni bir sadakat ya da bağlılık çemberi içine çekilmeye çalışılırken, Türk devletinin batı bloku ile ilişkileri sarsıntı geçirmektedir. Soğuk savaş döneminin durgun rahatlığı içinde Türkiye’yi bir yerlere doğru kendi çıkarları çizgisinde sürüklemeye çalışan batı emperyalizmi, yeni dönemde de bu bağımlılık ilişkisini korumaya çalışmakta ve bu amaçla da yerli-milli birlikteliği çizgisinde merkez sağda dinci ve milliyetçi bir ittifakın oluşumuna destek vermektedir. Ülkenin doğu bölgesinde yeni ve farklı bir ulus devlet kurmak isteyen bölgeci hareketin halklar gerçeği üzerinden cumhuriyetçi parti ile birleştirilmeye çalışılması da, merkez sağdaki dinci-milliyetçi ittifakının doğal sonucu olarak gündeme getirilmektedir. Bu aşamada Türk-İslam sentezi yeniden Türkiye’de canlılık kazanırken, kurucu önder Atatürk’ün ülkeye getirmiş olduğu halkçılık ve ulusçuluk sentezi görmezden gelinmiştir. Devleti kuran Atatürk’ün partisi cumhuriyetçilik ve halkçılık esasları üzerinden, bir ulus devleti kurduğu için bu çizginin günümüzde de devam ettirilmesi beklenmekteydi. Ne var ki, Atlantik inisiyatifinin Türkiye’de iki partili demokrasi üzerinde ısrar etmesi yüzünden halklarcılık ilkesi halkçılık ilkesinin yerini almıştır. Siyasetin sol kanadında halkçı parti halklarcı parti yeniden bir araya getirilirken, cumhuriyetin ulus devletini kuran halkçılık anlayışı terkedilmekte ve alt kimliklere dayanan bir halklarcılık anlayışı öne geçirilerek bu yoldan Türkiye’nin etnik yapılanması siyaset sahnesine taşınmak istenmektedir. Solda halklarcı çizgide bir yeni oluşum hedeflenirken, sağ kanatta milliyetçi ve dinci partilerin bir araya gelmesiyle oluşturulacak sentez için yerli ve milli kavramları birlikte kullanılmaktadır.

Yerli ve milli çizgide geliştirilmek istenen yeni merkez aracılığı ile Türkiye’nin bir Akdeniz ülkesi ve de Asya bölgesinin temsilcisi bir devlet olduğunu görmezden gelen Atlantik emperyalizminin, yerli ve milli kavramları birlikteliği ile merkez sağda bir Türkçü-İslamcı parti oluşturmaya öncelik verdiği görülmektedir. Amerikancı iki partili sistem üzerinden halkçı ve halklarcı yakınlaşmasının önü açılmıştır, ama son yıllardaki çeşitli girişimlere rağmen Türkiye’de böylesine iki partili bir demokrasiye geçiş sağlanamamıştır. Durumu yakın gelecekte gündeme gelebilecek olan siyasal gelişmeler belirleyecektir. Bir taraftan iki partili yapılanma dışarıdan zorlanırken, diğer taraftan da Türk siyasetine yeni partiler girerek ülkede çok partili yapılanmanın sürdürülmesine katkı sağlamışlardır. Çok partili yapılanma çerçevesinde Türkiye’yi istediği gibi kontrol edemeyen Atlantik emperyalizmi, iki partili sistem için ısrar ederken Avrupa ülkeleri Türkiye’nin çok partili demokraside kalması için politika geliştirmişlerdir. Türkiye bu yüzden bir ABD-Avrupa ikilemi arasında bocalarken, savaş konjonktürü üzerinden de Avrasya bölgesinde var olabilmenin mücadelesini de vermek zorunda kalmıştır. Batı emperyalizmi Orta Doğu ve Avrasya bölgelerine yeniden saldırırken, Türkiye bir bölge ülkesi olarak çok zor durumlarda kalmış ve yeni bir Türk-İslam sentezi üzerinden bölgede batı çıkarları doğrultusunda cephe ülkesi olmaya doğru yönlendirilmeye çalışılmıştır. Bütün devletler ayakta kalabilmek üzere bir vatan savaşına doğru zorlanırken, Türkiye’nin emperyalizmin enerji hatları oluşturan koridor projeleri ile karşı karşıya bırakılarak savaşlara sürüklenmesi, Türk ulusunun geleceği açısından son derece bir olumsuz durum yaratmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu itibarıyla halkçı bir ulus devlettir. Cumhuriyetin temel prensipleri olarak kabul edilen Atatürk ilkelerinde laiklik ile beraber hem milliyetçilik hem de halkçılık ilkeleri yer almaktadır. Cumhuriyetin kurucu kadroları milli devleti kurduktan sonra bir dil devrimi sayesinde Orta Asya Orhun yazıtlarından gelen ulus kavramını benimsemiş ve Türkiye Cumhuriyetini bir ulus devlet olarak bütün dünyaya ilan etmiştir. Dışa karşı bir milli devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti içe dönük bir yapılanma da halk devleti olarak örgütlenmiştir. Böylece emperyalizme karşı Kuvayı Milliye hareketi başarıya ulaşınca milli devlete dönüştürülmüş ama ümmet kavramından gelen millet kavramı yerine, genç Türk Cumhuriyeti laik bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ulus kavramını esas almıştır. Bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti çağdaş laik cumhuriyet yapılanması çizgisinde ortaya çıkarken, laiklik ve çağdaşlık ulusalcı yapılanma içerisinde bütünlüğe kavuşturulmaya çalışılmıştır. Türk devletinin kuruluş modeli üzerinden Türkiye’nin “yerli ve milli” olarak tanımlanması tam olarak gerçekliği yansıtmamakta ama “halkçı ve ulusalcı” biçiminde bir yapılanma Türkiye Cumhuriyetinin kendine özgü koşulları açısından daha doğru bir tanımlama olarak öne çıkmaktadır. Cumhuriyetin kurucu kadrosu imparatorluktan geride kalan insan topluluğunu çağdaş bir uluslaşma projesi ile bütünleştirmiştir. Avrupa, Asya ve Orta Doğu bölgelerinden gelerek yeni Türk devletinin çatısı altına giren göçmen topluluklar, çağdaş laik bir ulusalcılık aracılığı ile bütünleştirilirken, ümmet kökenli millet kavramı yerine din ağırlıklı olmayan bir ulus kavramı benimsenmiştir.

Modernizm öncesi dönemin yansıtıcısı olan yerlilik, ulus devletler çağının yaşandığı bugün Asya ve Afrika ülkelerinde görülen çağdışı bir yapılanmayı temsil ettiği için, elektronik devrim ile uzay çağının başladığı yirmi birinci yüzyılın gerçekleri ile hiç bağdaşmamaktadır. Küresel emperyalizm ile postmodernizim safsatası da sona erdiği için modernizm öncesi bir geri dönüşü yerlilik üzerinden gündeme getirmek, Türkiye gibi çağdaş cumhuriyetler de mümkün olamamaktadır. Ulus öncesi kabilecilik olgusunu yeniden gündeme getirecek bir yerlilik girişiminin modern dünya devam ettikçe mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Geçmişte olduğu gibi ümmetçilik kasteden bir millilik anlayışının ise laik ve çağdaş bir cumhuriyet yapılanması içinde gerçeklik kazanamayacağı zamanla ortaya çıkmaktadır. Günümüzde Eskimolar ve Kızılderililer yerliler olarak yaşamlarını sürdürürken, bazı din devletleri de ümmetçilik üzerinden bir milliliğin arayışı içine çekilmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri açısından konu ele alındığında, Türkiye’nin geleceğinde bölücülüğe karşı ulusalcılık, postmodern şeriatçılığa karşı laiklik, emperyalizm işbirlikçiliğine karşı da halkçılık ilkeleri esas alınmalıdır. T.C. anayasasında yerlilik diye bir ana ilke yoktur. Yerlilik üzerinden dinsel bir düzenin devreye sokularak, laiklik ilkesinin devre dışı bırakılmak istenmesi de anayasaya aykırı düşmekte ve gerçekçi görünmemektedir.

Orta çağ sonrasında büyük imparatorluklar kurulurken, dünyanın her yeri kralların ya da imparatorların merkezi otoritelerinin kontrolü altına giriyordu. Bu aşamada orta çağda görülen yerel yönetimler geride bırakılarak büyük devlet yapılanmalarına gidilirken yerlilik olgusu da ikinci planda kalıyordu. Yeryüzü kıtalarına dağılmış olan insan topluluklarının bütüncül bir yönetim altında düzene kavuşturulabilmesi için krallıklar ve imparatorlukların merkezi yönetimi zorunlu görünüyordu. Yerli olan her şey merkezi otoritenin yönetimi altına giriyordu. Modernleşmenin sonucunda gündeme gelen iki dünya savaşı sonrasında ise imparatorluklar dağılırken ulus devletler kuruluyor ve ulus gerçeği altında bütün yerel yönetimler ve yerlilikler ulus devletin çatısı altında bir araya getirilerek toplumsal bütünleşmeye ağırlık veriliyordu. Böylesine bir sürecin sonucunda Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz civarında ulus devlet örgütleniyor ve bu doğrultuda dünya haritası değiştiriliyordu. Ne var ki, soğuk savaş sonrasında küreselleşme dönemine girdikten sonra küresel emperyalizmin örgütleri olarak büyük sermaye şirketleri ulus devletlere dönük bir saldırı politikasını gündeme getirince, her devletin milli sınırları içinde birleştirmeye çalıştığı yerel yönetimler ile yerli yapıların yeniden canlandırılarak, ulusal toplumların parçalanması üzerinden yerel yönetimlerin devletleştirilmeye çalışıldığı ortaya çıkmıştır. Ulus devletlerin kendi çatıları altında bir araya getirdiği yerel yönetimler ile yerli düzenlerin canlandırılması ile modernizm öncesi döneme geçiş için bir yönlendirme yapıldığı görülmüştür.

Ulus devletlerden eyalet devletlerine ve bu eyaletlerin bir araya getirilmesinden sonra da bölgesel federasyonlara geçiş için hazırlık yapıldığı bu aşamada, Türkiye gibi bir ulus devletin yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanıldığı bir yeni siyasete doğru yönlendirilmesi rastlantısal bir olgu değildir. Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafyanın çok uluslu ve kültürlü bir bölgesel federasyona doğru çekilmeye çalışıldığı yeni aşamada, bölgedeki ulus devletlerin üniter yapılarının ortadan kaldırılmak istendiği ve bu doğrultuda eyalet yapılanmaları doğrultusunda bölgesel bir entegrasyonun bölünerek gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir yeni süreç başlamıştır. Yerli kavramının kullanılmasıyla yerellik öne çıkarken, milli kavramının birlikte kullanılmasıyla da eyalet devletleri üzerinden parçalanmaya karşı bir tepki olarak yeni bir ulusalcı dalganın güçlenmesi önlenmek istenmektedir. Bu amaçla da dini topluluklar siyasal alana doğru çekilmekte ve giderek güçlenen ulusalcılık akımlarının önü kesilmeye çalışılmaktadır. Ne var ki, çağımızın bilimsel gelişmelerinin ortaya koyduğu gerçeklere göre, milli olan her şey hiçbir zaman yerli ya da yerel olamaz. Yerli düzenler ya da değerler ise millilik sıfatını durduk yerde kazanamaz. Zaman geçtikçe yerli değerler bölgeden bölgeye yayılabilir ve bir ulus devletin çatısı altında ya da ulusal sınırlar içerisinde millik özelliği kazanabilirler. Uluslaşmanın olduğu her yerde yerli yapılar ulusal entegrasyonun içinde erirler. Yerliliğin öne çıktığı aşamalarda ise yerel yönetimler güç kazanır ve o zaman da yerlilik geçerli bir durum kazanır ve uluslar ortadan kalkarlar. Bu nedenle milli olan aynı zamanda yerli olamaz, milli olan ise zaten yerlilikten çıkmış olarak kabul edilir.