Magna Carta Libertatum ya da Özgürlüklerin Büyük Sözleşmesi, Windsor yakınlarındaki Runnymede’de 15 Haziran 1215’te İngiltere Kralı Yurtsuz John ve onunla gergin ilişkiler içindeki baronlar tarafından imzalanmıştı. Söz konusu belge 800 yıl sonra Latince aslından Türkçe’ye çevrilerek kitaplaştırıldı.[1]1 Öte yandan Türkiye’de dört gün sonra, ülke yönetim sisteminde esaslı değişimler öngören bir “anayasa değişikliği” referandumu yapılacak.

Biri kültürel, diğeri politik iki gelişme fırsatı değerlendirilerek kaleme alınan aşağıdaki yazıda, Magna Carta sözleşmesinin içeriği ve etkileri yönünden kısa bilgiler verilmeye ve sözleşmenin, Türkiye’de yapılacak “evet/hayır” referandumuna dönüşmesinin üzerinde durulmaya çalışılmıştır.

Magna Carta’yı Oluşturan Çevre Koşulları

Kral John (Johannes), Papa III.Innocent (Innocentus) ve baronlar arasında imzalanan anılan sözleşme temelinde, kralın yetkilerini sınırlamayı ve hukukun kraldan daha üstün olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır. Kral John’a bu sözleşmeye imza atmaya götüren ana neden, baronlarla, yani büyük toprak sahipleri ile yaşadığı şiddetli anlaşmazlıklardır.

Anılan anlaşmazlıklar, ülkenin 1066 yılında Normanlar tarafından istila edilmesiyle başlamıştı.[2] Bu işgal ile İngiliz toplumunun tarihinde ve kültüründe yaşanan köklü değişimler sonucu, soylu sınıf, kralların baskıcı tutumlarına daha az tahammül göstermeye, zaman zaman ayaklanmalar ile tepki vermeye başlamışlardı. Bu gelişmeyi, 1189’da tahta çıkan Kral I.Richard (Aslan Yürekli Rişar)’ın, haçlı seferlerindeki başarısızlığı ve Alman imparatoruna ödenen yüklü tutardaki fidyeler de arttırmıştı. Yerine geçen ve sözleşmeyi imzalayan kardeşi Kral John (1192-1216) ise, baronlara, önceki kral döneminde yitirdiklerini geri vermek şöyle dursun, onlardan sürekli para isteyerek, ağabeyinin yarattığı malî yıkımı daha da arttırmıştı. Bu gelişme ile soylular Kral John döneminde çok sıkıntılı bir süreçten geçirmişler, kralın zorba ve keyfi yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmişlerdir.

Kral John aynı zamanda, kilise yönetimi ile de iyi ilişkiler kuramamış ve sonucunda Papa tarafından aforoz edilmişti. Daha sonra İngiltere ve İrlanda’yı, papalık arazileri olarak Papa III.Innocent’e verdi ve afarozu kaldırıldı. Ancak kralın ülke topraklarını papalığa sunması, soyluların idarî özerkliklerini yitirmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfke ile karşılandı, Baronlar Londra’yı işgal ettiler ve isteklerini içeren bir taslağı krala verdiler.

Magna Carta’nın İmzalanması ve Sonraki Gelişmeler

Yukarıda özetlenen gelişmeler sonucu çaresiz kalan kral, kendi haklarını kısıtlayıcı, buna karşın baronların haklarını güvence altına almaya yönelik söz konusu belgeyi Surrey Kontluğunda, Thames Nehri boyunca uzanan çayırlık bir bölgede, Windsor yakınlarında, Runnymede isimli bir bölgede, bir ağacın gölgesine kurulmuş tentenin altında imzalamak zorunda kaldı. Hukukun üstünlüğünü ilan eden belge sarayda değil, herkesin eşit olarak yan yana durabildiği bir çayırlık alanda imzalandı.[3]

Daha sonra Kral John’un anlaşmayı tanımaması, yaşanan Baron Savaşları, Fransa’nın İngiltere’yi istilası, kraliyet hazinesinin yitirilmesi ve Kral John’un ölmesi, yerine oğlu III.Henry (Henricus)’ın geçmesi ile kadük kalan sözleşme yeniden ele alındı. Magna Carta 12 Kasım 1216, 6 Kasım 1217 ve 11 Şubat 1225 yıllarında yenilendi.

Büyük Sözleşmenin İçeriği ve Değerlendirilmesi

Bu anlaşma ile, özellikle belgenin “güvence” bölümü olarak adlandırılan 61 nci maddesiyle baronlar, yitirdikleri ayrıcalıkları geri almakta ve kralın iradesine tam anlamıyla gem vurmaktadır. Magna Carta’nın temel işlevinin, kilisenin özerkliğini güvence altına alma, kilisenin seçim özgürlüğünü tanıma, krallar ile baronlar arasındaki yönetimsel ihtilaflarda çözüm bulma ve güçler arasında denge oluşturma olduğunu görmekteyiz. Sina Akşin, 63 maddelik bu belgede, aynı Sened-i İttifak’ta olduğu gibi, bir hukuk devleti arayışı olduğunu vurgulamaktadır.[4]

İçinde vergiler, para cezaları, ceza hukuku, ticaret, avcılık, yaptırım ve denetleme işlevlerine ilişkin hükümler barındıran sözleşme, özellikle 39 ve 40 ncı maddelerinde, özgür yurttaşların haklarına ve özgürlüklerine ilişkin ifadelere yer vermektedir. Bir diğer tanımla, birçok maddeler ayrıntılı ve kemikleşmiş, gelişmiş bir “feodal hukukun” bir takım sorunlarını çözmek için yazılmış olduğu anlaşılmaktadır.[5]

O gün orada bulunan hiç kimse, bu imzalanan metnin, sonraki yüzyıllarda gittikçe büyüyen bir öneme sahip olabileceğini muhtemelen bir an bile düşünmemiş olması çok güçlü bir olasılıktır. İlk başta anılan sözleşme, dönemin İngiltere’sinin yerel ve gündelik sorunlarına yönelik olduğu algısı edinilmektedir. Ancak bütünsel olarak ele alındığında, İngiltere’nin Ortaçağ’daki krallarının derebeylik düzeni içindeki zorbaca uygulamalarına karşılık, bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımına yönelik olduğu; keyfi yönetime direndiği; “hak ve özgürlükler” için güvence arayışında olduğu görülmektedir.

On üçüncü yüzyılının Haçlı Seferleri yorgunu İngiliz kraliyetinin yerel ve günlük hayat sorunlarını çözmeye dönük vaatleri, zamanla bir “zihniyet devriminin referansı” olmuştur. Aslında keyfi idareye ve zorbalığa karşı yurttaşların hak ve özgürlüklerini dile getirmekte olan bu belge, “hukukun, kraldan daha üstün olduğu”nu ifade eden büyük bir anıt olarak yorumlanmaktadır. Her yeni monarkla tazelenen sözler, zamanla İngiltere parlamentolarının temel prensiplerini” belirledi. Habeas Corpus, birçok bakımdan, Assize of Clarendon ile beraber Magna Carta’nın dört yüzyıl sonraki görüntüsü, tadil edilmiş bir yansıması idi.[6] 17. yüzyılda diğer tüm Hıristiyan ülkelerde neredeyse sorgusuz kabul gören “Kralın Kutsal Hakkı” teamülünü İngiltere’de tartışmaya açan referans da, yüzlerce yıldır bir hukuk geleneği oluşturmuş olan Magna Carta’dır.[7] Görkemli Devrim’in (1688) de, kralın başını gövdesinden ayıran İngiliz aristokrasisinin iktidar ortaklığının da sebepleri arasında, hukukun kraldan üstün olduğunu hatırlatan Magna Carta efsanesi vardır.[8]

Özetle Magna Carta, aradan geçen 800 yıl boyunca İngilizler için önemini hiç kaybetmediği gibi, zamanla değişik anlamlar yüklenmiş, canlılığını hiç kaybetmemiş ve yalnız Anglo-Sakson dünyası için değil, bütün hür dünya ulusları/bireyleri için değerli bir belge olma niteliğini hiç kaybetmemiştir.[9]

 Referandum/Halk Oylaması, Plebisit

Referandum, en kısa tanımıyla, parlâmento tarafından kabul edilen bir kanun metninin halkın onayına sunulmasıdır. Bu yöntemde parlâmento tarafından kabul edilen bir kanun metninin yürürlüğe girebilmesi için, seçmenlerin çoğunluğu tarafından da kabul edilmesi gerekmektedir. Halkın yönetime doğrudan katılma biçimlerinden birisi olan referandum, siyasî iktidar tarafından alınan bir kararın,  yönetilenler tarafından da kabul edilip edilmediğini belirlemek için yapılan bir halk oylamasıdır. Sonucu sadece hukukî olup, siyasî bir netice doğurmaz.[10]

 Plebisit ise, “belli bir dönemde iktidarı fiilen ellerinde bulunduranların, hazırladıkları anayasa taslağını, bir tartışma ortamı yaratmaksızın, blok halinde ‘evet’ ya da ‘hayır’ ile sonuçlanabilecek bir halk oylamasına sunmalarıdır” şeklinde tanımlanmaktadır Kemal Gözler’in yazısında.

[11] Bir diğer tarifi de, önemli ulusal bir siyasi konu hakkında karar verme gibi hayati konularda, irade belirlenmesi için bir ülkede veya belirli bir bölgede yaşayan bütün ahalinin görüşüne başvurma şeklinde de yapabiliriz. Plebisite gidilmesini gerektirecek hayati konular ise, bir ülkenin veya belirli bir bölgenin ve  burada yaşayan insanların geleceği ile ilgili temel faktörler olarak kabul edilebilecek hususlardır. Örneğin, bir kimseyi imparator, kral veya lider olarak kabul edip etmeme; bağımsız bir ülke veya bir bölge olarak kalma veya başka bir ülke tarafından ilhak edilme konusunda bir tercihte bulunma; nihayet ülkeyi veya söz konusu bölgeyi ilgilendiren başka bir milli siyasi konu hakkında karar verme.

Referandum ile plebisit arasındaki diğer farkların en başta geleni,  demokratiklik niteliği bakımından ortaya çıkmaktadır. Referandum doğru kullanıldığı zaman demokratik bir usuldür: halk etkendir, öznedir; karar alma sürecinin başına, ortasına ve sonuna katılır. Plebisit ise, anti-demokratik bir usuldür: halk edilgendir, nesnedir; karar alma sürecinin sadece sonuna katılır. Aradaki fark Gözler tarafından, “plebisit, referandumdan bir sapma; onun sezarizm anlamında, bozulması, kötüye kullanılmasıdır. Plebisit, referandumun ‘ikiyüzlü’ bir biçim; demokrasi alanında sezarizmin bir ustalığı, bir oyunudur. Özetle, temelinde demokratik bir usûl olan referandumun anti-demokratik hale getirilmesidir.” şeklinde net olarak çizilmektedir.[12]

Plebisit, bir kişinin politikasını onaylamak veya reddetmeye dayalı bir halk oylamasıdır. Plebisite dayalı iktidarlar genellikle otoriterdirler. Bunların bir kısmı açık dikta yönetimi, bir kısmı denetimli ve sınırlı bir çoğulculukla yumuşatılmış rejimlerdir.[13]

 Plebisit Türü Halk Oylamasına Örnekler

Hitler, 1933’te şansölye olmasının ardından, devlet başkanı Hindenburg’un ölümünü izleyen günlerde, Ağustos 1934’te yapılan bir plebisitle hem Şansölye hem de Reich (İmparatorluk) Başkanı sıfatlarını şahsında topladı. Bu iki yetkinin birleşiminden doğan konuma, o zamana kadar Nazi partisi ve taraftarlarının Hitler için kullandığı Führer sıfatı resmen verildi. Hitler’in her türlü yetkiyi elinde toplayan konumuyla ilgili oylamaya katılanların yüzde 89.9’u evet oyu verdi. Ama daha önce parlamento yangını bahanesiyle kesintisiz olağanüstü hal olarak tanımlanabilecek bir yönetim devreye girmiş, Nazi partisi tek parti ilan edilmişti. Bu arada Hitler, plebisitten iki ay önce, Uzun Bıçaklar Gecesi’nde, Nazilerin o güne kadar güç aldığı radikal sokak milisleri SA’ları katlettirerek, kendine muhafazakârlar ve ordunun kabul edebileceği bir görünüm vermeyi ihmal etmemişti.

Başka bir plebisit örneği, 1934’te İtalyan seçimleridir. Duçe/Şef’in başında olduğu Büyük Faşizm Konseyi’nin belirlediği milletvekili üye listesini onaylayıp onaylamadığı seçmenlere soruldu. Yüzde 99.8 evet oyu verilen seçimler, zaten hayır oyu çıksaydı tekrarlanacaktı. Mussolini bunu “faşizmin ikinci halk oylaması” olarak tanımladı.

Plebisite dayalı diktatörlüğün, Nazizm, faşizm gibi totaliter olmayan, daha mutedil örnekleri genellikle Bonapartizm olarak adlandırılır. 1799’da bir saray darbesi ile Konsüllük rejimini kuran, 1802’de ömür boyu Konsül olan ve 1804’te imparatorluğunu ilan eden Napoléon Bonaparte’tan sonra, onun ailesinden birinin başında olacağı bir cumhuriyetçi imparatorluğu savunanlar, kendilerini Bonapartist olarak adlandırdılar. Bonaparte’ın yeğeni 1848’de 2. Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı seçilip, ardından 1851’de yaptığı darbeyi onaylayan plebisitle önce başkanlığının yeniden seçime girmeden devam etmesini sağladı. Ardından 1852’de düzenlediği ikinci bir plebisitle yeniden imparatorluk ilan etti.[14]

 Halk Oylamasının Etkinliği/yerindeliği İle İlgili Yaklaşımlar

Amanda Taub ve Max Fisher imzalı NYT’da yer alan yazıda, Kolombiya’daki “ayrılıkçı gruplarla barış kararını kabul etmeyen”; “İngitere’de AB’den ayrılma kararının çıktığı”; Tayland anayasasında “demokrasiyi daraltan öneriyi onaylayan”, Macaristan’da “mülteciler için kısıtlama getiren öneriyi kabul eden” halk oylamalarının, geçerliliğinin etkinliğini destekleyecek “yüksek katılımdan yoksun” olduğu belirtilmektedir. Keza katılanların, hükümetlerinin önerileriyle mutabık olmamalarına karşın, referandum sonuçlarına bunun yansımamış olması, konunun ciddiyetini ve önemini gözler önüne serdiğini söylemekteler. Yapılan değerlendirmeye göre, demokrasinin “güç için bir vasıta” olarak kullanılması da bir diğer gözlemleri olarak ortaya çıkmakta; “Rus ruleti” tanımlaması yapılmaktadır.[15]

Referandum kurumunun, güçlü aidiyet ve tarihsel geçmişleri olan siyasi partilere kıyasla, parlamenter sistemin temel taşı olmadığı, bu sistemde esasın “seçimler” olduğunu; bu nedenle halk oylamasının sınırlı ve özel durumlarla sınırlandırılması da belirtilmektedir.[16] Referandum uygulamasında “çoğunluk demokrasisine” kayma olduğu, azınlık görüşlerinin hiçbir şekilde karara yansımadığı da, eleştiri konularının bir diğeridir.[17]

 16 Nisan Halk Oylamasının Yukardaki Argümanlar Işığında Değerlendirilmesi

Türkiye’de yapılacak halk oylamasında, oylamanın;

– konunun oldukça teknik ve ülke yönetim şeklinde temelli bir şekilde değişim öngörmesine karşın, seçmenin yeterli süre ve plâtformlarda bilgilendirilmemesi, konunun toplum katmanlarında yeterince görüşülmemesi,

– böyle bir değişim isteğinin toplumdan değil, yönetimden gelmesi,

– yönetimin, tüm kamu olanaklarıyla konuya şiddetle abanması,

– seçmenin, çok objektif olmayan tanıtım ve anlatıma maruz bırakılması,

– siyasi eğilimlerin “evet” ve hayır” oyları arasında, parti destekli bölünüp, işin çoğunluk kararına indirgenmesi,

– oylamanın OHAL koşulları altında yapılacak olması,

faktörleri dikkat alındığında bir plebisit olduğunu görmekteyiz.

Diğer yandan, yazımızın ilk bölümündeki 800 yıllık Magna Carta ve demokrasi gelişimindeki yeri ve yönü dikkate alındığında, ülkemizin Meşrutiyet’ten bu yana sürdürdüğü demokrasi, meclis hâkimiyeti, erklerin ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayalı parlamenter sistem çabalarından sonra; bu gelişmeyi ters yüz eden ve seçmenin bu yoldaki tercihini “evet/hayır” a indirgeyen plebisit sürecini hayret ve endişe ile izlemekteyiz. Nereden…nereye…

 

[1] Çiğdem , Magna Charta Büyük Sözleşme, Alfa Yayınları, Şubat 2017

[2] Dürüşken, age. s.9

[3] Mehmet Y. Yılmaz,”Magna Carta neden çayırda imzalandı?”,Hürriyet, 30.08.2017, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-y-yilmaz/magna-carta-neden-cayirda-imzalandi-40212186 (30.03.2017)

[4] Sina Akşin, “Sened-i İttifak İle Magna Carta’nın Karşılaştırılması”,Tarih Araştırmaları Dergisi,Cilt 16,sayı 27,s.121, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/22/83.pdf (12.04.2017)

[5] Akşin, agm. S.119

[6] Kavram hakkında bkz. Metin Feyzioğlu, “Anglo Sakson ve Anglo Amerikan Hukuk Düzenlerinde Habeas Corpus Kurumu”,A nkara Üni. Hukuk Fak.Dergisi, cilt 44, 1995, sayı 1-4, ss. 665-688, http://www.feyzioglu.av.tr/yayin/habeas-corpus-kurumu.html (13.04.2017)

[7] Ersan İlal, “Magna Carta”,Tübitak,14.07.2011, http://dergipark.ulakbim.gov.tr/iuhfm/article/viewFile/1023004330/1023003924 (13.04.2017)

[8] Hasan Aksakal, “Sekiz yüzyıl sonra:Magna Carta Türkçe’de”,Mesele, 3.04.2017, http://mesele121.org/kitaplik/yazilar/kitaplik/kisa-kisa/sekiz-yuzyil-sonra-magna-carta-turkcede (5.04.2017)

[9] İlal, agm.

[10] Kemal Gözler, “Referandum mu Plebisit mi?”,Açık Radyo, 10.04.2017, http://acikradyo.com.tr/makale-yorum-analiz/referandum-mu-plebisit-mi-0 (11.04.2017)

[11] Gözler, agm.

[12] Gözler, agm.

[13] “Referandum ile plebisit arasındaki farklar”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/referandum-ile-plebisit-arasindaki-farklar–2461663 (12.04.2017); Tayyar Arı, “Plebisit”,Enfal, http://www.enfal.de/sosyalbilimler/p/020.htm (12.04.2017)

[14] Taner Akçam, “Hitler seçimle işbaşına gelmedi”,T24,23.07.2013, http://t24.com.tr/haber/hitler-secimle-isbasina-gelmedi,235021 (5.04.2017); Selami İnce, “Hitler: Emsalsiz bir başarı hikâyesi”,Birgün, 23.12.2012, http://www.birgun.net/haber-detay/hitler-emsalsiz-bir-basari-hikayesi-18321.html (6.04.2017); Ahmet İnsel,”Plebisite dayanan diktatörlükler”,   Cumhuriyet,22.10.2016, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/619575/Plebisite_dayanan_diktatorlukler.html (12.04.2017); Yavuz Alogan,”Hitler iktidara seçimle mi geldi?”,Aynınlık,15.09.2015, https://www.aydinlik.com.tr/hitler-iktidara-secimle-mi-geldi (6.04.2017); “Hitler’s rise to power”,BBC, http://www.bbc.co.uk/schools/gcsebitesize/history/mwh/germany/hitlerpowerrev1.shtml (7.04.2017)

[15] Amanda Taub ve Max Fisher,”Why Referendums Aren’t as Democratic as They Seem”,NYT,4.10.2016, https://www.nytimes.com/2016/10/05/world/americas/colombia-brexit-referendum-farc-cameron-santos.html?smid=tw-share&_r=1 (8.04.2017)

[16] Roberto Savio, “Is a Referendum a Valid Tool for Democracy?”,IPS,7.07.2016, http://www.ipsnews.net/2016/07/is-a-referendum-a-valid-tool-for-democracy/ (8.04.2017)

[17] Julia Rampen,”Referendums cheapen our democracy – here’s why”,CASA, 23.06.2016, http://www.newstatesman.com/politics/staggers/2016/06/referendums-cheapen-our-democracy-heres-why (9.04.2016)