KIBRIS VE DOĞAL ZENGİNLİKLERİ,

“MAVİ VATAN”IMIZIN VAZGEÇİLMEZ PARÇASIDIR!

 

Geçtiğimiz aylarda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve onların bir süre önce hidrokarbon arama ve üretimi için lisans verdikleri şirketlerden İtalyan ENI, GKRY’nin 6. Blok olarak adlandırdığı alanda, Kalipso 1 kuyusunu açtıklarını ve önemli bir gaz keşfi yaptıklarını duyurdular. Bu açıklamanın ardından da ENI’ye ait Saipem 12000 sondaj platformu, 6. Blok’taki sondajını tamamlayarak, Rumların 3. Blok olarak tanımladıkları alanda da sondaj yapmak üzere, bölgeye hareket etti. Ancak bu sondajın yapılacağı alanı da içeren bölgede,  “9-22 Şubat tarihleri arasında askeri eğitim ve atış talimleri yapacağını” ilan etmiş (NAVTEX) olan Türk Donanması’na ait gemilerin uyarısı ile 15 deniz mili uzağa çekilmek zorunda kaldı.

Saipem 12000’in 3. Blok’a doğru seyrettiği sıralarda T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Kıbrıs Adası’nın ortak sahibi olan Kıbrıs Türkleri’nin, doğal kaynaklar üzerindeki asli haklarını hiçe sayan GKRY, tüm uyarılarımıza rağmen Doğu Akdeniz’deki tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu çerçevede son olarak, GKRY’nin sözde münhasır ekonomik bölgesindeki 3 numaralı parselde çalışmalara başlanmasının amaçlandığı görülmektedir.

… Üçüncü ülkelerde yerleşik şirketlerin, GKRY ile hidrokarbon alanında işbirliği yapmak suretiyle Rum tarafının yapıcılıktan uzak ve Kıbrıs meselesinin çözümü önünde ciddi bir engel teşkil eden söz konusu tavrını desteklememelerini beklediğimizi de önemle vurgulamak isteriz.” içeriğinde bir uyarı yaptı.

Bilindiği gibi Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkelerin tümünün, üzerinde uzlaşabildikleri bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yoktur. Kimi kıyıdaş ülkeler arasında bazı anlaşmalar olsa da Türkiye bunların hiçbirini kabul etmemektedir. Bu durumda da iş; fiili durumlarla, “oldu-bitti”lerle ve bunlara gösterilen tepkilerle yürütülüyor.

1Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlenmiştir. MEB, kıyı devletine; kıyıdan başlayarak açık denize doğru en fazla 200 deniz mili kadar uzanan bölgede, gerek deniz yatağı altında, gerekse içerisinde, bazı egemenlik haklarının tanınmasını içeren bir kavramdır (Hüseyin Pazarcı).

Ancak, eğer Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de olduğu gibi, kıyıdaş ülkelerden açık denize çizilecek 200 millik mesafe, bir diğer kıyıdaş ülkenin 200 millik mesafesiyle çakışıyorsa, bu durumda kıyıdaş ülkelerin ortaklaşa bir çözüme ulaşmaları beklenir. Doğu Akdeniz’de özellikle Türkiye’nin durumu açısından, böylesi bir uzlaşı söz konusu değildir. Dolayısıyla, Kıbrıs adası civarındaki hidrokarbon arama faaliyetleri, sürekli sorunların ve çatışmaların konusu olmaktadır.

2AB’nin hukuksuz biçimde GKRY’yi, adanın tek yetkili “devleti” varsayarak, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB’ye alması, yaşanmakta olan haksız ve hukuksuz tüm gelişmelerin tetikleyicisidir. Oysa adanın üzerindeki ve karasuları içerisindeki tüm zenginlikler, eşit biçimde her iki topluma aittir. Buna karşın Rumlar, daha önce adanın güneyinde 12. Blok olarak tanımladıkları alanda keşfedilen Afrodit sahasındaki gaz rezervini, tek taraflı ve fiili olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Üstelik bu sahada var olduğu söylenen yaklaşık 125 milyar metreküp civarındaki gazın varlığını da KKTC ile yürütülmekte olan “çözüm sürecinde”, sopa ve havuç stratejilerinin aracı olarak kullanmaktadırlar. Bir yandan “Çözüm (!)” süreci dillendirilirken, diğer yandan Rumlar, tüm uyarılara karşın, farklı tarihlerde gerçekleştirdikleri 3 ayrı ihale ile adanın etrafındaki potansiyel gaz sahalarını, uluslararası şirketlere (tek taraflı olarak) açmışlardır. Amaç, sadece fiili bir durum yaratarak, tüm ada halkına ait hidrokarbon varlıklarının üzerine oturmak değildir. Buna ek olarak; dev petrol şirketlerini ve onların arkasındaki devletleri yanlarına çekerek, pozisyonlarını güçlendirme peşindedirler. Son ihalede ExxonMobil (ABD), TOTAL (Fransız), ENI (İtalyan), Kogas (Kore) ve Türkiye’nin son yıllardaki “yapışık kardeşi” Katar’ın Qatar Petroleum’u lisans almış durumdadır. Henüz bu “yapışık kardeşimize”, Türkiye’deki yetkililer tarafından, “Orada ne işin var?” diye sorulduğuna dair bir duyumumuz yoktur.

3Bu arada, Rumların 6. Blok olarak adlandırdıkları alan, Türkiye’nin MEB’i ile kısmen çakışmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin, egemenlik haklarını korumak adına, burada yapılacak faaliyetlere müdahale hakkı vardır. Ne var ki GKRY ve ENI şirketi burada (Kalipso 1) sondaj yapmış ve “önemli bir gaz keşfi gerçekleştirdiklerini” açıklamışlardır. “Kalipso 1’in lokasyonu, Türkiye MEB’inin biraz altında” denecekse, o zaman da bu sahada KKTC’nin hakkı vardır; tek taraflı faaliyet kabul edilemez.

3. Blok ise, Rumların tek taraflı ihalelere çıkmalarına yanıt olarak, KKTC’nin adanın eşit haklara sahip toplumu ve egemen bir devleti olarak, TPAO’ya verdikleri F lisans alanı ile çakışmaktadır. Dolayısıyla, burada da KKTC’nin, TPAO’nun ve Türkiye’nin hak ve çıkarları söz konusudur. Bu nedenle de Rum tarafının tek taraflı dayatmalarının yanıtsız bırakılmaması doğaldır.

34
Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti de MEB olarak kabul ettiği alan içinde, TPAO’yu yetkili kılmış ve bu alandaki tüm lisansları ona vermiştir. Dolayısıyla, bu alandaki herhangi bir GKRY faaliyeti de TPAO’nun haklarına ve daha önemlisi, Türkiye MEB’ine yönelik bir ihlal olacaktır. Türkiye’nin bu tür bir ihlale de izin vermeyeceği de açıktır.

5ENI şirketi, Saipem 12000 sondaj platformunu, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın NAVTEX açıklamasındaki 22 Şubat 2018 tarihine kadar 15 mil mesafede bekletmeyi sürdürmek zorunda kalmıştır. Donanma’nın bu tarihi uzatması, sürpriz sayılmamalıdır.

HaberTürk’e göre, “Birleşmiş Milletler, GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki tek taraflı hidrokarbon faaliyetleri nedeniyle ‘artan gerginlikten üzüntü duyulduğunu’ ve Genel Sekreter Antonio Guterres’in ‘Kıbrıs’ın çevresinde bulunan doğal kaynaklardan her iki toplumun da yarar sağlaması’ çağrısını yinelediğini” bildirdi. Eğer doğuysa; bu yaklaşım, bu güne kadar BM tarafından yapılmış en “dengeli” açıklama sayılabilir.

TOPARLARSAK;

  • Kıbrıs adasının üzerinde ve karasularında (GKRY ve AB aksini savunsa da adaların MEB’i yoktur; karasuları vardır) bulunacak tüm zenginlikler, eşit olarak adadaki her iki topluma aittir. Bu nedenle de aranmaları, geliştirilmeleri ve hidrokarbon kaynaklarının ihracı konuları da iki toplum tarafından, birlikte kararlaştırılmalıdır. Bu hem zorunludur; hem de iki toplumun temsilcilerinin hidrokarbon konusunda birlikte yapacakları çalışmalar, çözüm sürecine de olumlu yansıyacaktır.
  • Rum tarafı fiili bir durum yaratarak, Afrodit sahası gazını, görüşmelerde havuç-sopa stratejisi ile kullanmaktadır. Bu tamamen hukuksuzdur; bulunan / bulunacak gaz iki toplumundur. Ancak, bulunduğu varsayılan 125 milyar metreküp gaz ne boru hattı ile ne de LNG olarak ihraca, ekonomik açıdan uygun ve yeterli değildir. Dolayısıyla, havuç olarak kullanılması mümkün değildir. Bu teknik ve ekonomik gerçekliğin bilinmesi ve müzakere sürecinde, “etkisiz eleman” olarak değerlendirilmesinde yarar vardır.
  • Gerek Kıbrıs adası civarında bulunmuş ve bulunabilecek doğal gazın, bunun yanı sıra, İsrail gazının (hatta olası Lübnan ve Suriye MEB’inde keşfedilecek kaynakların) en uygun pazarı, Türkiye’dir. Kıbrıs gazı için Mısır piyasası, Zohr ve onu izleyen keşifler sonrasında devre dışı kalmıştır. Ürdün ya da Filistin piyasaları ise son derece küçüktür. Kıbrıs adası karasularındaki doğal kaynakların öncelikli kullanım alanı, adanın kendisidir.
  • Türkiye ve KKTC, Doğu Akdeniz hidrokarbon potansiyeli ve bu kaynakların bölge ve toplumlarımız açısından, en yararlı biçimde kullanılabilmesi için, bir “master plan” hazırlamalıdır. Konunun teknik ve ekonomik boyutları kadar; jeopolitik, stratejik ve güvenlik boyutları bu planda dikkate alınmalıdır.
  • Emekli Tümamiral Soner Polat’ın vurguladığı gibi “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin MEB ilan etmemesi, diğer sahildar ülkeleri cesaretlendirmiş, Türkiye’nin muhtemel Mavi Vatanını da ihlal eden anlaşmalar imzalanmıştır. Türkiye’nin MEB ilan etmekten kaçınmasının gerekçeleri bilinmemektedir. Bunun doğal sonucu Mavi Vatan’ımıza (Emekli Tümgeneral Cem Gürdeniz’in yarattığı bu kavrama göre Mavi Vatan, bir ülkenin ilan ettiği, kıyılarından 370 kilometreye kadar uzatabileceği, “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)” olarak isimlendirilen deniz sahasıdır.) yapılan tecavüzlerdir. Sınırları ilan edilmeyen topraklar ve sular sahipsiz sayılır! Bu nedenle konu, doğrudan doğruya TBMM’nin gündemine alınmalıdır.”