Kemalizm Bir İdeoloji Midir?

Tarihsel hesaplaşmanın konusu açık: Kemalizm 1920’li yıllarda işlevini yerine getirip bitti mi? En azından bazı ilkelerini çöp kutusuna atmak zamanı geldi mi? Yoksa 21. yüzyıla hazırlanan bir Türkiye’de, geçerliğini hala koruyor mu? Ama daha önce yanıtlanması gereken iki soru var:

Niçin Atatürkçülük değil de Kemalizm?

Ve Kemalizm bir ideoloji midir, değil midir?

İdeolojiler, toplumsal gereksinmeleri karşılayan, o gereksinmeleri duyan kesimlerce benimsenmiş, kendi içlerinde tutarlı inanç sistemleridir. Benzer koşulları paylaşanların, o benzer koşullarının ürünü olan sorunlarına çözüm getirirler. Özleri aynı kalmakla birlikte, değişen koşullara koşut olarak yenilenebilen, yenilenmeye açık olan ideolojiler ölmezler. Katılaşan, kalıplaşan ideolojiler ise, günün birinde tarih sayfalarındaki yerlerine gömülürler. Sağcı ideolojiler daha çok duygulara, solcu ideolojiler ise akla seslenirler. İnsanın bilinçli çabasının koşulları iyileştirebileceğine, sorunlara çözüm getirebileceğine olan güveni yansıtırlar. Kemalizm de, akla ve insancıl değerlere dayalı “çağdaş” bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideolojidir.

İki nedenden dolayı, “Kemalizm” sözcüğünü “Atatürkçülük” sözcüğüne tercih etmek daha doğru olur: Atatürkçülük yıpratıldığı için, bir; Kemalizm uluslararası dile girdiği için, iki.

Cumhuriyetimizin son kırk küsur yılı, “Atatürkçülük” adına Atatürk’e yapılan ihanetlerle doludur. Bir başka kesim ise, Atatürkçülüğü, Atatürk’ün sağlığında yaptıklarının “bekçiliği” biçiminde anlamıştır. Kalıplaştırmıştır, dondurmuştur. Oysa bu, Atatürk’ün önderliğinde gelişen ideolojinin ve devrimin özüne aykırıdır. Kemalizm “ilerici” bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliğidir; ne de kalıplaşmış bir inanç sistemi. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir. Kemalist ideolojiyi ve o ideoloji doğrultusunda geliş­miş olan Türk devrimini anlayabilmek için, hangi koşullarda oluştuklarını iyi değerlendirmek zorundayız.

1920’lerin Anadolusunda, bugünün Bangladeşinden daha yoksul bir toplum var. Kişi başına düşen yıllık ulusal gelir, 67 dolar. Her on erkekten ancak birisi okuma yazma biliyor. Kadınlar arasında ise, bu oran binde dörde kadar düşüyor. Ticaret yaşamı, büyük ölçüde Müslüman olmayan azınlıkların elinde. Taş işçiliğinden kuyumculuğa kadar, birçok bilgi ve beceri isteyen dallarda da durum aynı. Sanayi yok. Toplu iğne bile yurt dışından getiriliyor. Osmanlı borçları için “Düyun-u Umumiye İdaresi” kurulmuş. Birçok madde üzerindeki damga ve vergileri toplayacak olan bu kurula yabancılar egemen. Başkanlığını bir dönem Fransa, bir dönem İngiltere yapıyor. Üst düzey yönetici ve görevlilerin hepsi Avrupalı. Anadolu’daki gö­ revliler ise yerli Hıristiyanlar. Uzak cephelerde uzun süren savaşların ürünü bitkin bir ordu. Önemli bir bölümü işgal altında bir ülke.

Büyük bölümü Ortaçağ koşulları içinde bir toplum. 28 Mayıs 1921 tarihli bir Alman gazetesinde (Münchener Neuste Nachrichten) şu satırlar var:

“Küçük Asya’nın kalbinden doğan ve ‘Fraklı Yağmacılar’a gülerek, ‘Benim onayım dışında alınan bütün kararlar, sadece bir kağıt parçasıdır’ diyen kişiden başka, artık hiç kimse Türkiye’nin geleceğine inanmak istemiyor.”

Bu çöküş süreci içinde düşünen kafalar, çıkış yolu arayan aydınlar elbette ki yok değildi. Devrimci düşüncelere, 1860’lardan başlayarak, Osmanlı aydınları arasında da rastlanıyordu. Namık Kemal’den Prens Sabahattin’e, Ali Suavi’den Celal Nuri’ye, Şemsettin Sami’den Ziya Gökalp’e kadar bir birikim oluşuyor ve Mustafa Kemal’i etkiliyordu. Dilin Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılmasından, çok kadınla evliliğin yasaklanmasına ve Latin harflerinin kabul edilmesine kadar birçok düşünce vardı, savunulan ve tartışılan. Mustafa Kemal çok geniş bir tarih bilgisine sahipti.. Yerli ve yabancı yüzlerce düşünürün kitaplarını okuyor ve kafasında çözüm yolları oluşturuyordu.

Gerçekçiydi. Yıkı­lan bir imparatorluğu kurtarmaya çalışmanın yanlışlığını görüyor, çıkış yolunun bir “ulusal devlet” kurmaktan geç­tiğine inanıyordu. Osmanlı devletinin, Türk tarihindeki “din ile devlet işlerini karıştırmanın son kurbanı” olduğunu düşünüyordu. İdeolojisinin çerçevesi, Mustafa Kemal’in kafasında daha genç bir subayken oluşmaya başlamıştı. Erzurum Kongresi öncesinde, 8 Temmuz 1919 günü sabaha karşı Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirdiğini biliyoruz:

“Zaferden sonra şekli hükümet cumhuriyet olacaktır. Bu bir… İki, Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç, tesettür kalkacaktır. Dört, fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.” Kalem Kansu’nun elinden düşmüştü. Şaşkın “Darılma, ama paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var” dediğinde de, Mustafa Kemal gülmüştü:

“Bunu zaman tayin eder, sen yaz… Beş, latin harfleri kabul edilecek.”

Olayın gerisini Mazhar Müfit Kansu anılarında şöyle anlatıyor:

“Paşam kafi, dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edası ile ‘Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım, üst tarafı yeter’ diyerek defterimi kapattım.”