Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

İsviçre’nin Lozan kentinde 20 Kasım 1922’de toplanan Barış Konferansı, katılımcı ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle bir ara kesintiye uğrasa da, 24 Temmuz 1923 tarihine kadar 2 ayrı bölüm halinde devam etmişti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Tapu Senedi olarak tanımlanan Lozan Antlaşması’nın imzalandığı haberi Ankara’ya 25 Temmuz 1923 tarihinde ulaşmıştır. Türkiye’yi temsilen konferansa katılan Başmüzakereci İsmet Paşa’dan gelen, Lozan Antlaşması’nın imzalandığına ilişkin telgrafı alan Başbakan Rauf Bey, doğruca Çankaya’ya çıkmıştır. Ali Fuat Cebesoy, hatıralarında Mustafa Kemal Paşa’nın, telgrafı okuduğunda, Rauf Beye, “Son günlerde Antlaşmanın imzalanacağını tahmin ediyordum. Ancak, adamların son anda vazgeçebileceklerini de hiç aklımdan çıkarmadım. Verdiğiniz bu haber beni çok sevindirdi. Teşekkür ederim” dediğini yazmıştır.

Lozan zaferinin mimarı İsmet Paşa’ya, o dönemde ve günümüzde iftiraya kadar uzanan eleştiriler, hakaretler yöneltilse de, Türkiye toplumunun ezici bir kesimi bu antlaşmaya samimiyetle sahip çıkmaktadır. Ülkemiz içinde yapılan temelsiz eleştirileri bir kenara bırakıp, konuyu, İngiltere’de söylenenlerden hareketle, somut örnekler ile aktarmaya başlamakta yarar var.

İngiltere Başbakanı Herbert Henry Asquith, 9 Kasım 1914 tarihinde, Parlamento’da yaptığı konuşmada, “Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında gireceğini açıklayan Osmanlı İmparatorluğu kılıcını çekmiştir. Osmanlı, kılıçla yok edilecektir” demiştir.

İngiliz Başbakan Asquith’in bu sözleri doğru çıkmıştır, ancak İngiltere’nin ve tüm dünyanın beklemediği bir olay yaşanmıştır. Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı Paşası Türk milletine liderlik ederek, işgalcilere karşı yürütülen Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştırmıştır. Sömürgeci güçlerin Orta Asya’ya sürmek istedikleri Türk milleti, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte yeni bir devletin sahibi olmuştur.

İşte bu durum, 2 Ağustos 1923 tarihinde, İngiliz Parlamentosu’nda Lozan Barış Antlaşması’nın değerlendirildiği oturumda, dönemin İngiltere devlet bakanlarından Robert

McNeill tarafından dile getirilmiştir. McNeill konuşmasında özetle şöyle demektedir: “Mustafa Kemal’in, Anadolu’da büyük bir güç toplayarak direnişi başlatmasını İtilaf Devletleri anlayamadı. Çünkü herkes ne olacağını önceden tahmin edecek zekâya sahip olamaz. Türkiye Devleti tarihte ilk defa kendi milli sınırına sahip bir bütün olarak ortaya çıkmaktadır. Yüzyıllar boyunca dağınık bir İmparatorluk olan Türkiye, Lozan Antlaşması’nın ardından gerçek toprakları üzerinde ilk defa halkı tamamen Türk bir devlet şeklinde kurulmuştur. Din ve Irk bakımından birlik oluşturan yeni Türkiye Devleti oluşmuştur. Lozan’da Türklere bir barış antlaşmasını istediğimiz gibi kabul ettirebilecek durumda değildik. Türklerle her madde üzerinde eşit şartlar altında görüşmek zorunda kaldık.”

Lozan Konferansı devam ederken de, İngilizler sadece müttefikleri Fransa, İtalya ve Yunanistan ile değil kendi içlerinde de çok büyük anlaşmazlıklar yaşadılar. İngiltere’nin Lozan’daki Başmüzakerecisi Lord Curzon, ismet Paşa’ya ve Türk heyetine büyük zorluklar çıkarması, tehditler savurmasıyla ön plana çıkmıştı. Türk düşmanlığı ile bilinen Lord Curzon’un bu tutumu, ülkesinde de tepki topluyordu. Barış konferansının 5 Şubat 1923’de kesintiye uğramasının nedeni olarak da Lord Curzon gösterildi.

Curzon ise İngiltere Kralı’na, 5 Şubat 1923 tarihinde gönderdiği telgrafa, “İsmet Paşa’yı ikna etmek için dile getirilen hiçbir konuşma, rica, yalvarma ve tehdit işe yaramadı. Paşa, Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği dışında başka bir şey söylemedi cümleleriyle başlayarak, kendini savunuyordu.

Lozan’ın kesintiye uğraması İngiltere Parlamentosu’nda ciddi tartışmalara yol açmıştı. Avam Kamarası’nın 15 Şubat 1923 tarihli oturumunda söz alan milletvekili Howard Bury, Lord Curzon ve İngiliz heyetini şu sözlerle suçladı: “Barış Antlaşması’nın imzalanmaması, Türklerin psikolojisini yeterince incelememizden ve anlamamamızdan kaynaklanmaktadır. Türkler, yüksek gururlu ve mücadelecidir. Tarihleri boyunca Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya ulaşmak için topraklar, ülkeler fethederken, İstanbul’u alırken ve Viyana kapılarına ulaşırken sürekli mücadele etmişlerdir. Gururlarını hep yüksek tutmuşlardır. Savaşla birlikte izlemeye başladığımız yanlış politika Türkleri Almanların yanında itmiştir. Türklerle dost kalmayı içeren geleneksel politikamız uygulansaydı, sonuç çok değişik olacak, milyonlarca insan ölmeyecek, savaş yıllarca sürmeyecekti.”

İngiliz Avam Kamarası’nın 12 Şubat 1923 tarihindeki oturumunda söz alan milletvekili Aubrey Herbert ise eski Başbakan David Lloyd George’u suçladığı konuşmasında, “Lloyd George’un hedefi, İtilaf Devletleri’ni birleştirerek, Türkiye’yi parçalamaktı. Sonuçta ise İtilaf Devletleri ittifakı parçalandı, Türkiye bir bütün olarak ortaya çıktı. Lloyd George, Anadolu’yu da kapsayan bir Yunan imparatorluğu kurma hevesindeydi, ama Türkiye’yi büyük bir şamata ve gürültü içinde yeniden Avrupa’ya getirdi. Artık hiçbir konferans, hatalarımızı kabul etmedikçe, yeni politikalara yönelmedikçe ve hepsinden önemlisi Türkleri iyi niyetli olduğumuza inandırmadıkça barışı sağlamaya yetmeyecektir” diyerek, önemli itiraflarda bulunacaktır.

Milletvekili Aubrey Herbert konuşmasının devamında, Lozan Barış Konferansının kesintiye uğramasından sorumlu tuttuğu Lord Curzon’u da şu sözlerle suçlayacaktır: “Lord Curzon, Lozan’da iyi niyetli olamadı. Müzakereler boyunca karşısında, Sakarya Savaşı öncesindeki Türkler var zannetti. Konuştuğu bu insanlara karşısında biz İngilizler varmış gibi davrandı. Tamam, biz Lord Curzon’a tahammül edebiliriz, ama bunu Türklerden bekleyemeyiz.”

Lozan’daki müzakereler sırasında, İngiltere’nin Türk Heyetine Ermeniler ve Kürtler konusundaki baskısı ise bir başka yazı konusu.