Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNDE DEĞİŞİMLER, RİSKLER VE KIBRIS

Doğu Akdeniz ve merkezinde bulunan Kıbrıs, tarih boyunca dünyanın en önemli jeostratejik ve jeopolitik merkezi olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bu zamana kadar Avrupa-Balkanlar, Karadeniz ve kuzeyi bölgesi, Kafkaslar, Ortadoğu-Basra bölgesi ve Kuzey Afrika’da meydana gelen her gelişme, stratejik konumu nedeniyle Doğu Akdeniz’in güvenliğini doğrudan ilgilendirmiştir.

 ABD-İsrail’in İran’a saldırısı, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz’i, savaşın doğrudan “etki alanı” içine almıştır.

Durumu fırsat olarak gören Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İngiltere’nin egemen üs bölgesine yapılan saldırının kendisine yönelik olduğunu bahane ederek Yunanistan ve AB ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin unsurlarını anlaşmalara aykırı olarak Ada’ya davet etmiştir. GKRY’nin davetiyle ülkelerin Ada ve Doğu Akdeniz’de yaptıkları konuşlanmada;

  • İngiltere; HMS Dragon destroyeri, Wildcat helikopterleri ve 6 adet F-35 savaş uçağı,
  • Yunanistan; HS KIMON ve HS PSARA fırkateynleri, 4 adet F-16 savaş uçağı (Baf Hava Üssü), radarlar ve hava savunma silah ve sistemleri, Ege Bölgesinde Kerpe Adası ile Semadirek Adasına Patriot hava savunma sistemi,
  • Fransa; Charles de Gaulle uçak gemisi,
  • İspanya; Cristobal Colon fırkateyni,
  • Hollanda; Zr.Ms. Evertsen fırkateyni,
  • İtalya; bir adet firkateyn,
  • İsrail; Baf, Ağrotur ve Dikelya üslerinde sayısı belirlenemeyen savaş uçağı, tanker uçakları ve lojistik unsurlar yer almıştır.

Yunanistan ve diğer emperyalist ülkelerin, Ada merkezli Doğu Akdeniz’de yaptıkları yığınaklanma, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin aleyhinde jeopolitik bir durum oluşturacak gelişmeye yol açmıştır. Aslında bu durum yeni değildir. Her emperyal güç, son yıllarda Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a yerleşerek bölge jeopolitiğini değiştirici adımlar atmıştır. Söz konusu güçler, bölgedeki çatışma ve krizler ile son savaşı bu adımlar için fırsata çevirmeye çalışmıştır.

ABD, 2015 yılından itibaren GKRY’ne uyguladığı askeri ambargoya son vererek iş birliği kapsamında Rum yönetimi ile askeri faaliyetlere başlamıştır. Ada’daki varlığını kalıcı hale getirmek üzere Baf Andreas Papandreu hava üssü ile Mari’deki (Tatlısu) Evangelos Florakis deniz üssünde genişletme çalışmalarını sürdürmektedir.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom BARRACK’ın Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği mülakatta;

  • “Doğu ile Batı’yı tarih boyunca birbirine bağlayan hatların —Baharat Yolu, İpek Yolu, Hazar–Akdeniz enerji koridoru— “üç veya dört farklı rota üzerinden yeniden canlanabileceğini,
  • Ancak bunun önündeki asıl engelin 1919’dan beri ulus devletlerin kurduğu bariyerler olduğunu,
  • Bölgeyi yeniden dizayn etmenin ön koşulunun siyasi sınırların ve eski alışkanlıkların aşılması olduğunu,
  • (Kıbrıs’ın) sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamayacağını,
  • Doğu Akdeniz’de kurulmak istenen yeni ekonomik düzenin ancak Kıbrıs’ın bu sürece dahil edilmesiyle mümkün olacağını,
  • Kıbrıs’ın çözülmediği bir denklemde Hazar enerji hatlarının ve Akdeniz ticaret koridorlarının tam kapasite çalışamayacağını” belirtmiştir.[1]

 Bu bakış açısı, Türkiye’ye önümüzdeki dönemde Kıbrıs konusunda bir baskının yapılacağını açıkça göstermektedir. ABD’nin, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’i istediği gibi kullanma düşüncesi bulunmaktadır. Son savaştaki uygulamaları bunu göstermektedir.

İngiltere ise egemen üsleri vasıtasıyla, Ada’daki kalıcılığını devam ettirirken bu üslerde ve Ada çevresinde gerçekleştirdiği askeri konuşlanma ile de Doğu Akdeniz’de görünürlüğünü kalıcı hale getirmeye çalışmaktadır.

İngiltere, 29 Ağustos 1955’te, Londra’da, Türkiye ve Yunanistan’ın da katıldığı “Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Hakkında Üçlü Konferans” toplantısını yaparak Yunanistan’ı Doğu Akdeniz jeopolitiğinde söz sahibi yapmıştır. Bu yaklaşım İngiliz siyasetinin sinsi yüzünün bir göstergesidir. Yunanistan’ın tarihi, coğrafi ve hukuki yönden Doğu Akdeniz ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.

Winston CHURCHİLL, 1907 yılında verdiği bir demeçte, “Ada’nın Yunanistan ile tarihi ve coğrafi münasebetleri olduğu iddiası hayal mahsulüdür” demiştir.[2] Böyle dile getirmekle birlikte İngiltere; tarihin her döneminde olduğu gibi Yunanlıları Kıbrıs’ta da kullanmıştır. Ada’da toprak sahibi olarak kalması ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’de söz sahibi yapmaya çalışması “sorun yarat, müdahil ol, müdahale et” siyasetinin bir gereğidir.

Doğu Akdeniz’e her zaman müdahale edebilmenin bir gereği olarak, hiçbir hegemon güç, Kıbrıs’ta kalıcı ve sürdürülebilir bir anlaşmanın yapılmasını arzu etmemiştir. Kıbrıs görüşmelerinin yaklaşık 60 yıldır devam etmesinin nedeni de bu yüzdendir. Emperyalist devletler şunu çok iyi bilmektedir ki; Kıbrıs’ta, iki halk arasında varılacak anlaşma ile teşkil edilecek yeni bir statü, Ada’dan, dolayısıyla, Doğu Akdeniz’den kendilerini uzaklaştıracaktır.

Yunanistan, megali idea kapsamında enosis hedefini esas alan askeri faaliyetleri de içerecek şekilde Ada’da faaliyetlerini sürdürmektedir. GKRY ile 1993 yılında imzalanan “Yunanistan-Kıbrıs Birleştirilmiş Savunma Alanı Doktrini” ile;

  • Yunanistan-GKRY’nin bütünleşik bir savunma bölgesi olarak kabul edileceği,
  • Dolayısıyla Güney Kıbrıs’a yönelik bir saldırı durumunda (Türkiye kastedilmektedir), Yunanistan’ın bölgeyi savunmak için savaşa gireceği ifadeleri yer almıştır.

Ayrıca bu doktrin kapsamında, Yunanistan açık bir şekilde Doğu Akdeniz’i kendisi için bir harekât alanı olarak belirlemiş ve Doğu Akdeniz’in güvenliğinin Ege Denizi güvenliğiyle bağlantılı olduğunu ifade etmiştir.

Doktrinin Yunanistan için anlamını Emekli Oramiral Vasileos MARTZUKOS şöyle ifade etmiştir:

  • “Doktrin sayesinde Helenizmin Ortadoğu ve Afrika’ya uzanan kolu olarak nitelenebilecek Kıbrıs güvence altına alınmıştır.
  • Ege ve Batı Trakya’da başlayacak bir çatışma Doğu Akdeniz’i de mutlaka içine alacaktır ve doktrin Türklerin güçlerinin bölünmesine yol açacaktır.”[3]

Yunanistan Cumhurbaşkanı, 25-26 Haziran 1998’de, resmi olarak GKRY’ni ziyaret etmiş ve “Kıbrıs Yunan’dır… Trakya’dan Kıbrıs’a Savunma Doktrini geçerli” şeklinde açıklamada bulunmuştur.

Son olarak gündemde gelen, YunanistanGKRYİsrail ile Aralık 2025’te “Ortak Eylem Planı”, 2026 İçin Savunma İş Birliği Programı” imzalanmasıdır. Yalanlanmış olmasına rağmen hem Rum hem de İsrail basınında çıkan haberlere göre üç ülke 2.500 kişilik bir hızlı müdahale gücü oluşturacaktır. Birliğe, Yunanistan 1000 asker, İsrail 1.000 asker ve Rum tarafı da 500 asker verecektir. İş birliği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki gücünü dengelemeyi amaçlamaktadır.

Ayrıca, Yunanistan anlaşmalara aykırı olarak İsrail’den hava savunma sistemleri tedarik ederek Türkiye’ye karşı, Ege’de adalarda konuşlandırmaya dönük çabaları mevcuttur. Bir ülke size askeri ya da farklı maksatlarla silah, teçhizat veya malzeme veriyorsa beraberinde, personeli, konsept ve doktrini ile o ülkeye yerleşme maksadını da taşıyor demektir. Dolayısıyla, İsrail, hemen batımıza Ege bölgesine Yunanistan sayesinde yerleşmektedir.  

ABD/İsrail-İran savaşında İsrail, Ada’dan askeri maksatlarla faydalanmış, saldırılarında Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’i kullanmıştır. Geçmişte, GKRY ile 16 Şubat 2012’de, İsrail Ordusu Deniz ve Hava Kuvvetlerinin, Rum kesiminin karasuları ve hava sahasını kullanmasına izin veren bir anlaşma; 26 Haziran 2013’te, Rum Enerji Bakanı, İsrail ve Amerikan şirketleriyle, ABD ve İsrail Büyükelçilerinin gözetiminde, 10 milyar dolarlık doğalgaz sıvılaştırma terminali kurulması konusunda ön anlaşma imzalanmış; Mısır, İsrail, Yunanistan, GKRY, İtalya ve Ürdün, 2020’de, Doğu Akdeniz Doğal Gaz Formunu kurmuştur.

İsrail, askeri anlaşmalarla Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinde söz sahibi olmaya çalışırken hem KKTC’de hem de Rum kesiminde demografik ve ekonomik yapıyı etkileyecek şekilde nüfus yerleştirmekte, arazi ve mülk edinmekte finans yönetiminde söz sahibi olmaya çalışmaktadır.

İsrail-İran 12 gün savaşı döneminde, Rum kesimine yaklaşık 15.000 İsrail vatandaşı, belirli bölgelerden mülk edinerek yerleşmiştir. Amaç, tıpkı geçmişte Filistin’de yaptıkları gibi koloniler halinde yerleşerek özerk yönetim statüsüne kavuşmak ve uzun vadede o bölgede söz sahibi olmak, yönetmektir.  Aynı stratejiyi KKTC’de de yürütme gayreti içindedir.

KKTC’de İsraillilerin son yıllarda hızla artan toprak ve mülk alımları, “yeni bir işgalin altyapısı mı hazırlanıyor?” sorusunu akıllara getirirken, konuyu yakından takip eden gazeteci Sabahattin İSMAİL çarpıcı uyarılar yaparak yeni bilgileri paylaşmıştır.

Sabahattin İSMAİL;

  • KKTC’deki sessiz işgal hala devam ettiğini,
  • İsraillilere ait 36 şirketi, sahiplerini, avukatlarını ve tespit edebildiği, İsraillilerin nerede, kaç dönüm toprak aldıklarını daha önce açıkladığını,
  • Yabancılara toprak satışını, 1 dönüm arazi içinde 1 villa veya 1 apartman dairesi ile sınırlayan çıkan yasaya rağmen aradan geçen 3 yıla karşın, açıkladığım şirketlerin kapatılmadığı, yaptıkları inşaatların durdurulmadığı, aldıkları toprakların kamulaştırılmadığı,
  • Vatandaş yapılan İsrailli Siyonistlerin vatandaşlıktan atılmadığı, vatandaş oldukları için hala bir Türk gibi sınırsız toprak alabildikleri, hala inşaatlara devam ettiklerini,
  • KKTC’ye yönelik bu operasyonun arkasında Siyonist İsrail Devletinin olduğu,
  • KKTC’de 10 binden fazla konut yapan en büyük inşaat şirketi olan Afik Group sahibi Simon Mistriel AYKOUT’un Rum yönetimi hapishanesinden kurtarılarak İsrail’e götürülmesiyle kanıtlandığını” ifade etmiştir.[4]

İsrail’in, söz konusu uygulamalarla Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’e nüfuz ederek bölge jeopolitiğinde Türkiye aleyhinde dengeyi değiştirme amacı içinde olduğu bir gerçektir.

GKRY, 1959-1960 anlaşmalarına aykırı olarak garantör olmayan ABD, Fransa, İsrail başta olmak üzere birçok devlet ile siyasi, askeri ve ekonomik iş birliğini esas alan anlaşmalar yapmakta, Ada’da statüyü bozacak şekilde diğer ülkelerin asker konuşlandırmasına, liman ve üslerden faydalanmasına onay vermektedir.

Bunun son örneği olarak; GKRY lideri Nikos CHRİSTODOULİDES, ABD merkezli enerji şirketi Chevron yetkilileriyle yaptığı görüşmenin ardından Kıbrıs açıklarındaki doğal gaz çıkarma planlarının hızlandırılması çağrısında bulunmuş, Chevron ile birlikte NewMed Energy ve Royal Dutch Shell bünyesindeki BG Group ile Afrodit sahasına ilişkin anlaşma sürecinin tamamlanmak üzere olduğunu açıklamıştır. (Söz konusu saha, Kıbrıs’ın sözde münhasır ekonomik bölgesindeki 12’nci parselde yer alıyor). Projelerin Avrupa Birliği için de stratejik değer taşıdığını ifade etmiş, enerji güvenliği, kaynak çeşitliliği ve Avrupa’nın enerji bağımsızlığının öncelikli gündem maddeleri arasında yer aldığına dikkat çekmiştir.[5]

Rum yönetimi lideri, GKRY’nin, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler üyesi egemen bir devlet olduğunu vurgulayarak. “Ülkenin uluslararası konumunu güçlendiren ve karşı karşıya olduğu zorluklara yanıt üreten anlaşmaları imzalamaya devam edeceğini” açıklamıştır.[6] GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, 1964’te BM’nin 186 sayılı kararı ile gasp etmiştir. Bununla birlikte, 2004 yılında, yine anlaşmalara aykırı olarak AB’ye girmiş, Kıbrıs’ta meşru devlet olduğunu sağlamlaştırmaya çalışmıştır.

Avrupa Birliği (AB), 2000 yılında Lizbon gündemiyle toprak ihtilafının tarafı olan bir aday ülkenin bu ihtilaf çözümlenmeden AB’ne katılamayacağına dair bir ilkeyi benimsemiş ve bunu daha sonra müktesebatının parçası haline getirmiştir. Nitekim bu anlayış doğrultusunda Annan Planı olarak bilinen BM çözümünün 2004 yılında Kıbrıs’ta iki halkın onayına paralel referandumlarla sunulmuştur. Kıbrıs Türkleri, Annan Planı’nı büyük çoğunlukla kabul ederken Kıbrıs Rumlarının bu Planı benzer bir çoğunlukla reddetmesi AB yönünden beklenmedik bir durum yaratmıştır. GKRY’nin üye yapılmaması halinde aynı grupta GKRY ile birlikte üyeliği kesinleşecek diğer 9 aday ülkenin katılımını veto edeceğini ilan eden Yunanistan’ın bu pervasız şantajı tutmuş ve AB, Kıbrıs sorununun tarafı GKRY’ni bu ihtilaf çözümlenmeden üye olarak kabul ederek kendi normatif kurallarını hiçe saymıştır.[7]

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der LEYEN, son yaptığı açıklama ile “AB’nin genişlemesinin jeopolitik bir zorunluluk olduğunu” belirterek, “bölgenin Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini”, “AB genişlemesini desteklediğini”, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin, daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” demiştir.[8] Bu söylem, sıradan bir söylem değil, beyin arkasındaki düşüncelerin dışa vurumunun neticesidir.

Çünkü Leyen sıradan bir kişi değildir. Uzun yıllar Angela MERKEL’in kabinesinde (2005-2019) Aile Bakanı ve Savunma Bakanı olarak görev yapmış, CDU’nun çekirdek kadrosundan bir isimdir. Merkel dönemi (2005-2021), Türkiye-AB ilişkilerinde “imtiyazlı ortaklık” (Eng. privileged partnership) tezinin sistematik olarak savunulduğu bir evredir. Merkel, 2004’te muhalefet lideri iken Ankara ziyaretinde;

  • “Türkiye’nin tam üyeliğini desteklemiyoruz, imtiyazlı ortaklık öneriyoruz”,
  • 2006’da limanların Rum kesimine açılmamasını gerekçe göstererek “Türkiye’nin AB’ye katılma arzusu söz konusu olduğunda başı çok ama çok büyük belaya girebilir” uyarısında bulunmuştur.[9]

Dolayısıyla AB’nin yaklaşımı bugün de değişmemiştir. Anlaşmalara tamamen aykırı olarak Rum kesiminin birliğe katılmasını bir fırsata çevirerek Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de varlık göstermeye, etkin olmaya çalışmaktadır.

Bir AB üyesi olan Fransa, Rum yönetimi ile Haziran 2026’da Kuvvetler Statüsü Anlaşması (SOFA) imzalayacağını açıklamıştır. Anlaşma;

– Fransız askeri unsurlarının Kıbrıs Adası’nda konuşlandırılması,

– Askeri sanayi iş birliğinin geliştirilmesi, askeri alanda teknoloji paylaşımı, askeri eğitim faaliyetleri ve askeri tesislere teçhizat desteği sağlanması gibi unsurları içermektedir.

Bu girişim, Kıbrıs’ın statüsünü düzenleyen anlaşmalara tamamen aykırıdır.

Bununla birlikte, Yunanistan ile Fransa arasında, 25 Nisan 2026’da imzalanan stratejik anlaşma, iki ülkenin yalnızca savunma alanında değil; ekonomi, sivil koruma, göç, teknoloji, çevre, eğitim ve kültür alanlarında da uyum ve iş birliğini artırmayı hedeflemektedir. Anlaşma, Doğu Akdeniz’de stratejik ortaklıklarını güçlendirirken, eş zamanlı olarak Avrupa’nın savunma özerkliği girişiminde başrolü üstlendiği, bu bağlamda iki ülkenin, bölgedeki olası tehdit ve zorluklara karşı “ortak bir güvenlik duvarı” örmüş olduğu ifade edilmiştir.[10]

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel MACRON, Yunanistan’ın başkenti Atina’da katıldığı bir etkinlikte “Burada, Doğu Akdeniz’de hayalci bir komşumuz (Türkiye) var, biliyorsunuz. Yunanistan’ın Ege’deki egemenliği zorlanırsa Fransa ne yapacak?” sorusuna “Egemenliğiniz risk altındaysa, kendiniz için yapmanız gerekeni yapın. Biz burada olacağız.” diye yanıt vermiştir. Macron, geçmişteki bölgesel gerilimler sırasında Fransa’nın sergilediği tavrı hatırlatarak; “Burada olurduk. Bu benim için arkadaşlığın bir tanımı. Ünlü Fransız-Yunan müttefikliğinin… Bunun tanımı basit; yatağa gittiğinizde kendinize ‘yarın ne yapacağım? diye sormadan ne olacağını bilmek. Egemenliğiniz risk altındaysa, kendiniz için yapmanız gerekeni yapın. Biz burada olacağız”[11] ifadelerinde bulunmuştur. Fransa, Yunanistan ve Rum yönetimini çıkarları için kullanmak maksadıyla, Türkiye’yi hedef seçmekten çekinmemektedir.

Kıbrıs konusundaki görüşmelerde bugüne kadar bir sonuca varılmamasının baş aktörlerinden biri de Rum yönetimini üyeliğe kabul etmek suretiyle Yunan-Rum tarafına, Türkiye ve KKTC karşısında avantaj sağlayan AB’dir.

Her fırsatta Türkiye karşıtlığı tutumunu tereddütsüz sergileyen AB, başı sıkıştığında Türk Ordusunu hatırlamış; Avrupa güvenlik mimarisinin oluşumunda Türk askerinden nasıl yararlanacağının arayışı içine girmiştir. Bu durum, AB’nin ikiyüzlülüğünün başka bir göstergesidir.

Konunun önemli bir boyutu da Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta, Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini görmezden gelen ve anlaşmaları hiçe sayan adımları atan ülkelerin tamamına yakınının NATO üyesi ülke olmasıdır.

Bütün bu gelişmeleri değerlendirdiğimizde; ABD, İngiltere, AB ülkeleri ve İsrail’in, Kıbrıs konusundaki anlaşmalara aykırı olarak, Rum yönetimini de kullanmak suretiyle, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde değişiklik yaratma arayışı içinde olduklarını, söz konusu gayretlerin Türkiye ve KKTC için riskleri beraberinde taşıdığını belirtmekte fayda vardır.

Kıbrıs’ın statüsünü belirleyen 1959-60 Garanti ve İttifak anlaşmalarına Türk tarafının haricinde hiçbir ülke riayet etmemektedir. Rum tarafı, Kıbrıs’ın tek sahibi gibi hareket ederek KKTC’yi bağlayan ve haklarını gasp eden uluslararası anlaşmalara imza atmaktadır. Dolayısıyla durum değişmiştir.

Türkiye, Lozan Anlaşmasının Kıbrıs’ı ilgilendiren 16’ncı maddesi hükümlerinden kaynaklanan hak ve menfaatlerini korumak, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde dengenin aleyhinde olacak şekilde bozulmasını engellemek maksadıyla, durum değerlendirmesi yaparak, yeni bir strateji belirlemek zorundadır.

Türkiye, aynı zamanda, Lozan ve Paris Anlaşmaları ile Ege ve Akdeniz’de sağlanmış olan dengeyi muhafaza edici, siyasi, ekonomik ve askeri tedbirleri kapsayan “Stratejik Eylem Planı” geliştirerek uygulamaya dönüştürmelidir. Bunun bir gereği olarak; ekonomi başta olmak üzere milli güç unsurlarımızdaki zafiyetlerimizi bir an önce gidermek yerinde olacaktır.

Türkiye-AB, Türkiye-ABD ilişkileri, uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerimiz temelinde yeniden gözden geçirilmelidir. İsrail’in Doğu Akdeniz’de etkin olma gayretlerini boşa çıkarmalıdır.

Öncelikle, Kıbrıs’ta anlaşmalara uymayan AB ile 18 Mart 2016’da düzensiz göçü kontrol altına almak ve yük paylaşımını sağlamak amacıyla oluşturulmuş AB-Türkiye Mülteci Mutabakatı iptal edilmelidir.

Türkiye ve Yunanistan arasında, 7 Aralık 2023’te imzalanan Dostane İlişkiler ve İyi Komşuluk Hakkında Atina Bildirgesi yeniden gözden geçirilmelidir. Bu kapsamda, Yunanistan’ın anlaşmalar hilafında Ege ve adalardaki faaliyetlerini engelleyici tedbirler ivedi hayata geçirilmeli, Doğu Akdeniz ve KKTC deniz yetki alanlarında yeniden sondaj faaliyetlerine başlanmalıdır.

Kıbrıs görüşmelerinin Temmuz 2026’da yeniden başlayacağı dikkate alınarak, 2017’den sonra ilan ettiğimiz “uluslararası alanda eşit, egemen eşit iki devlet” Kıbrıs tezi, dünya kamuoyuna tekrar açıklanarak bundan taviz verilmeyeceği sık sık vurgulanmalıdır. Bu kapsamda, KKTC kamuoyunda zaman zaman kafa karışıklığına neden olan “eşit iki devlet” söyleminden ne anlaşıldığı da açıklığa kavuşturulmalıdır. Eşit iki devlet söylemi, federasyon statüsünü tanımlayan bir yaklaşımdır.

Nitekim Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı Sıla Usar İNCİRLİ, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında yürütülen temaslara değinerek, “Antalya’da iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı federal çözüm vizyonunu ortaya koyduk” demiştir.[12] Oysa, Türkiye ve KKTC, 2017 Crans Montana görüşmelerinden Rum tarafı kaçtığında, federasyon tezini bir daha görüşmeyeceğini ilan etmiştir.

Kıbrıs konusunda yaklaşık 60 yıldır görüşmeler devam etmektedir. Hegemon güçlerin desteğini de yanına alan Yunan-Rum tarafının uzlaşmaz tutumları nedeniyle bir sonuca ulaşamamıştır. Çünkü tek hedefleri vardır; enosis. Bundan sonra da görüşmelerle bir yere varılması beklenmemelidir.

KKTC’yi Avrupa’nın tanıması oldukça zayıftır. ABD ve Avrupa’nın konuya bakış açısı değişmeyecektir. Dolayısıyla KKTC’nin uluslararası alanda bir devlet olarak tanınması yönünde gayretler artırılmalıdır.

Tanınma stratejisini öncelikle Asya merkezli ülkeler hedef alınarak belirlemek yerinde olacaktır.

Kıbrıs Türk tarafının adı, Annan planında “Kıbrıs Türk Devleti” olarak geçmektedir. KKTC yerine bundan sonra egemen eşit iki devlet tezinin karşılığı olan “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adı kullanılmalıdır. Çünkü, “KKTC” adlandırması federasyon tezinin bir gereği olarak yapılmıştır.

Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde, Yunan-Rum tarafının gayretleri ve zemin hazırlaması ile hegemon güçlerin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs jeopolitiğinde, Türk tarafına baskı yapabileceği değerlendirilmektedir. Bu maksatla yeni bir stratejiye ihtiyaç vardır.

Kıbrıs, hukuki bir mesele olmaktan çıkmış, jeopolitik bir meseleye dönüşmüştür.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kilit taşıdır. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’in güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir; ayrı düşünülemez, bir bütündür.

KAYNAKÇA

[1]https://bsekonomi.com/barrack-hazardan-akdenize-uzanan-hat-yeniden-acilmali/ (E. T.: 30.4.2026)

[2] Vehbi Zeki Serter, Kıbrıs’ta Rum Yunan Saldırıları ve Soykırım, ATESE Yayınları, Ankara, s. 6

[3] https://ctad.hacettepe.edu.tr/21_42/20.pdf (E. T.: 29.4.2026)

[4]https://www.yenicaggazetesi.com/kktc-sessiz-isgal-suruyor-istilanin-belgeleri-ortaya-cikti-1023294h.htm (E.T.: 30.4.2026)

[5]https://www.kibristurk.com/hristodulidisten-dogu-akdenizde-dogal-gaz-icin-hizlandirma-cagrisi?fbclid=IwRlRTSARf3oRleHRuA2FlbQIxMQBzcnRjBmFwcF9pZAo2NjI4NTY4Mzc5AAEeX80f1OcC31dwM_K7oLW7qh-jdZgO4wYJULzi4cLI471nz57BQTy3kJBRilU_aem_WlfetC8KXmMffRufZ7iigA (E.T.: 30.4.2026)

[6]https://www.gundemkibris.com/hristodulidisten-erhurmana-kibris-cumhuriyeti-uluslararasi-anlasmalar-imzalamayi-surdurecek (E.T.: 30.4.2026)

[7]https://t24.com.tr/yazarlar/tacan-ildem/turkiye-ab-iliskilerinde-yeni-bir-sayfa-acilabilir-mi,54994?_t=1777496755835#google_vignette (E.T.: 30.4.2026)

[8]https://www.bloomberght.com/ab-avrupa-yi-rus-turk-veya-cin-etkisine-birakmamaliyiz-3775339 (E.T.: 30.4.2026)

[9] https://avim.org.tr/tr/Yorum/VON-DER-LEYEN-IN-RUS-TURK-VEYA-CIN-ETKISI-IFADESI-CSU-CDU-GELENEGININ-JEOPOLITIK-YANSIMASI (E.T.: 30.4.2026)

[10] https://gazeteoksijen.com/dunya/egede-yunanistan-fransa-ittifagi-macron-2020yi-hatirlatti-turkiyeye-karsi-duran-tek-ulke-fransaydi-273488 (E.T.: 1.5. 2026)

[11] https://t24.com.tr/dunya/macrondan-atinada-yunanistanin-egede-egemenligi-riske-girerse-ne-yaparsiniz-sorusuna-yanit-burada-olacagiz,1316816?_t=1777105718420 (E.T.: 1.5. 2026)

[12]https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n600315-incirli-antalyada-iki-toplumlu-iki-bolgeli-ve-siyasi-esitlige-dayali-federal-cozum-vizyonunu-ortaya-koyduk (E.T.: 30.4.2026)