Giriş

Ekonomi biliminin temel amacı, bireylerin refah düzeyini artırmak, yaşam kalitesini yükseltmek ve geleceğe olan güven duygusunu beslemektir. Kuramın ana ekseninde insanın refahı, huzuru, yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve eğitimde, sağlıkta, çevrede belli bir standardı yakalamak hedefleri; bir diğer ifade ile ekonomi faaliyetlerinin odağında insan vardır.

Diğer yandan zenginliğin paylaşılması sorunu, entelektüel ve politik tartışmaların çok uzun yıllardır konusu olmuş ve çeşitli önyargılarla da beslenmiştir. Aslında paylaşım olgusu, sistematik ve yöntemsel yaklaşımı hak eden önemli; birey refah ve mutluluğunu doğrudan etkileyen bir konudur.

Aşağıdaki çalışmanın amacı, kavramlarda ve değerlerde karışıklık ve bilgi kirliliği yaşanan günümüz dünyasında, ekonomi kuramının aksayan veya tahrif edilmeye açık yönlerini kısaca ele almaktır. Bunun doğal bir sonucu olarak da, değişen dünya düzenine koşut olarak, ekonomi kuramında mevcudun ikame edilen yeni yaklaşım ve eklentiler, yorumlar, global değişim, eşitsizlik/dengesizlik bağlamında ve ulusal gelir kavramına ağırlık verilerek, irdelenmeye çalışılmıştır.

Ulusal Gelir Ölçümü 

Ekonomik faaliyetlerin sonucunun ölçülmesi bağlamında en yaygın kullanılan ölçü birimi, “ulusal gelir” başlığında genellediğimiz GSYİH ve GSMH ile bunların fert başı değerleridir. GSYİH, bir ülkede yaşayanların bir yıl içinde ürettikleri mal ve hizmetlerin cari fiyatlar cinsinden (piyasa fiyatı) parasal değerleri toplamıdır. GSMH ise, bir ülkede bir yıl içinde tüm nihai mal ve hizmetlere yönelen harcamaların veya bir yıllık bir süreçte yaratılan katma değerlerin toplamından oluşmaktadır. Kısaca GSMH:

  • Tarım, sanayi, inşaat ve hizmet sektörü üretimi + (İhracat – İthalât)
  • Özel tüketim + Yatırımlar (özel ve kamu) + Kamu cari harcamaları + (İhracat – İthalât)
  • Ücret + faiz + Rant + Kâr + Amortisman + Dolaylı vergiler

toplamı olmak üzere üç şekilde hesaplanır.[1] Yaklaşık 75 yıldır, bir anlamda liberal düzenle aynı süredir uygulanan bu analitik hesaplama ve karşılaştırma sistemi olan anılan gösterge, 20’nci yüzyılın en önemli buluşları arasında kabul edilmektedir. Söz konusu gösterge günümüzde, ülkelerin statüleri ve kategorilerini, global güç dengesini belirlemede; OECD’den Dünya Bankasına, G8’den G20’ye kadar kullanılmaktadır. Hesaplama ile bulunan değerler aynı zamanda, uluslararası sermaye akışını yönlendirmekte, hayat standartlarındaki değişim ve farklılıkları işaret etmekte, siyasî liderlerin geleceği hakkındaki kararlarda önemli rol oynamaktadır.[2]

Ulusal gelir hesaplaması, Nobel ödüllü akademisyen Simon Kuznets’in, Amerikan Kongresi’nce görevlendirilmesiyle başlamıştır. 1929 Büyük Buhranı sonrası gözde makro ekonomi politikası olan Keynesyen yaklaşımlarla aynı zaman diliminde başlayan bu hesaplama şekli, anılan teori taraftarlarınca kucaklanması gibi bir konumla işe başlamış ve günümüze kadar sürmüştür.

İktisat biliminin ana hedefi kişi refahını, huzurunu ve geleceğe güvenini arttırmak olduğuna göre, bir yıllık bir süre içinde, az önce belirttiğimiz şekilde hesaplanan ulusal gelirden türetilen “kişi başına ulusal gelir” tutarı da önem kazanmaktadır. Ancak her iki parametrede de, rakamların enflâsyondan arındırılması ve söz konusu parametrelerin yıllar itibariyle değişimine de, bu arındırılmadan sonra bakmak gerekmektedir. Bu bağlamda belirtmemiz gereken bir diğer husus da, bir yıllık süre içinde üretilen mal ve hizmetin piyasa fiyatı karşılığından parasal değerini gösteren GSMH’nin, aynı zamanda “servet/zenginlik göstergesi” olarak kabul gördüğüdür.

Yukarıda belirtilen nihai hedeflere ulaşmayı amaç edinen yönetimlerin uyguladıkları ekonomi politikalarının ana amacı da, ülkede istihdamı ve bu yolla refahı arttırmak olmaktadır. Bu anlamda, ekonomi politikalarının, sınırlı kaynakların optimum dağılımı ve ulusal geliri arttırma yönünde hazırlanması ve uygulanması gerekmektedir.

Bu aşamada ortaya çıkan diğer konular da, yaratılan gelirin paylaşımındaki kabul edilebilir ve üretime katılma payına uygun “dağımı” ile yaratılan gelirin, yıllar itibariyle “sürdürülebilir” nitelikleri şeklinde belirmektedir. Söz konusu bu iki nitelik, ekonomi ve demokrasinin birbirini doğrudan etkileyen, aralarında “organik” ilişki bulunan iki temel “değişken” olarak değerlendirilmektedir. Keza, bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, bireylerin refahını ve hakça gelir paylaşımını hedefleyen “ekonomi kuramı”; söz konusu amaçlar doğrultusunda politikalar belirleyen “ekonomi-politik”; uygulanacak ekonomi politikalarını belirleyecek ve uygulamaya sokacak “politikacılar” ile politikacıların seçimi ve denetlenmesi usullerini içeren “demokrasi” arasında iç içe geçmiş ve birbirlerini tamamlayan bir ilişki ve etkileşim söz konusudur.

Ekonominin Merkezindeki Paylaşım Sorunu

Gelir ve servetin ölçümü kadar dağılımı ve dağılımdaki adalet, Smith -Mill- Marx sürecinde somutlaşan ekonomi politik biliminde, ayrıca Malthus, Young, Ricardo, Kuznet, Stiglitz gibi ekonomistlerin çalışmalarında hep önemli bir yer almıştır. Aslında, zenginliğin paylaşılması sorunu, yalnızca ekonomistlere, sosyologlara emanet edilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü bu sorun herkesi ilgilendirmektedir ve konu siyaset mesleği ile de yakından alâkalıdır.

Kuznet, ulusal gelir yaklaşımı ve hesaplamasıyla ilgilenirken bu konu üzerinde de çalışmış ve Kuznet Eğrisi teorisine hayat vermiştir. Bu teoriye göre, eşitsizlik her yerde bir “çan eğrisi”ni izlemekte, yani sanayileşme ve ekonomik kalkınma sürecinde önce artmakta, sonra da düşmektedir. Bu teorinin 1915-1950 yıllarında gelişmiş ekonomilerde doğrulandığı izlenmiştir.[3]

1970’li yıllardan bu yana zengin ülkelerdeki eşitsizlik olgusu, özellikle gelirin yeniden arttığı 2000-2010 döneminde ABD’de (1910-20 yıllarındaki ulaştığı seviyeye eşdeğer), dikkat çekici bir biçimde artmıştır. Konuya biraz yakından baktığımızda, yoksul ve gelişmekte olan ülkelerdeki ve özellikle Çin’deki hızlı büyümenin, 1945-75 yılları arasındaki zengin ülkelerdeki büyümeye benzer şekilde, eşitsizliklerin dünya genelinde azalmasını sağlayacak potansiyel bir güce sahip olduğunu görmekteyiz. Tabii ki bu dönemde finans, petrol ve taşınmaz piyasalarındaki çarpıcı dengesizliklerin, “dengeli ve sürdürülebilir büyüme” konusundaki şüpheleri arttırmaktadır.[4]

Piketty tarafından yapılan ve aşağıda grafiklenen çalışmada, 1900-1980 yılları arasında dünyadaki mal-hizmet üretiminin yüzde 70/80’i Avrupa ve Amerika anakaralarında gerçekleştirilirken, bu oranın 1970/80 yıllarından bu yana yüzde 50’ye indiği vurgulanmaktadır. Avrupa’nın GSMH’sı 1913 yılında dünyanın yüzde 47’sini temsil ederken, bu pay 2012’de 25’e düşmüştür. Kendisinin tahminine göre bu oran, 21. Yüzyılın bir noktasında yüzde 20-30 seviyesine kadar gerileyebilecektir.

ekonomi

Kaynak: Piketty.pse.ens.fr/capital21c.

Diğer yandan da, dünya genelinde kişi başı üretim (GSMH) seviyesine göre, Asya-Afrika ile Avrupa-Amerika fiili gerçekleşmelerinin arasındaki açıklığın, giderek “yakınsama” evresine girdiği, aşağıdaki grafikte gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla, Asya-Afrika bölgesinde kişi başına düşen GSMH, 1950 yılında dünya ortalamasının yüzde 37’siyken, 2012 yılında yüzde 61’e yükselmiştir. Aynı oran Avrupa-Amerika için 1990’da yüzde 250 iken, 2012’de 225’e inmiştir.[5]

ekonomi-2

(*): Kişi başına düşen GSMH (dünya ortalamasının yüzdesi olarak)

Kaynak: Piketty.pse.ens.fr/capital21c.

Mevcut Sistemin Yetersiz/Aksayan Yanları

  1. Uluslararası Kurumlarda ve Kurallardaki Yetersizlik

Bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı (II.DS) sonrasında tesis edilen “liberal global düzen”, uzun yıllardır gözlenen bir gerginlik içindedir. En azından, hukukî yapı ve sistemin kurumlarında, gelişmelere karşı “yetersizliği” izlenebiliyordu. Bir diğer ifade ile yaşananlar, “21.Yüzyıl global gücünün ‘yuvarlak’ gerçeğini, II.DS’nın sonrasının ‘köşeli’ deliklerine uydurma” olarak da nitelendirilebilir.[6]

Söz konusu çarpıklık/yetersizliğin en belirgin olduğu hususlardan ikisini, “yetersiz ve eski dönemi yansıtan temsiliyet”in hâkim olduğu BM Güvenlik Konseyi ile IMF’in yönetim meclisi olarak sayabiliriz. Her ikisinin de mevcut yapısı, anılan kurumların günümüz sorunlarına etkin çözüm bulabilmesinde yetersizliğe yol açtığı gibi, bu kurumların “meşruiyet/temsiliyet” konularını da tartışmaya açmaktadır.

Bu konuda çeşitli çevrelerce yükseltilen bir diğer itiraz da, gelişmekte olan ekonomilerin, mevcut uluslararası kurumlarda daha fazla temsil edilmeleri şeklindedir. Bu bağlamda üzerinde durulan bir diğer konu da, devlet dışı aktörlerin (sivil toplum kuruluşları/NGO ve iş hayatının temsilcileri) daha etkin olarak mevcut uluslararası kurumların “karar mekanizmaları”nda yer almaları talebidir. Böylesi gelişme ve isteklerin sonucu olarak G-20 gibi, resmi olmayan (informal) sistem uygulamaya girmiş ve henüz denenmemiş bir kuruluş olan Asya Altyapı Yatırım Bankası faaliyete geçmiştir.

  1. Liberal Uluslararası Düzende Yıpranma ve Sapmalar

Liberal uluslararası sistemin felsefi özünün, çağdaş dünya ile özdeşleşmiş bazı temel değerler vasıtasıyla, giderek altının oyulduğu gözlenmektedir. Söz konusu çağdaş temel değer/düşüncelerin en başta gelenlerini, serbest ticaret, demokrasi ve insan hakları olarak sayabiliriz. Çoğu görüşe göre, 70 yıldır görülmemiş barış ve gönenç sağlayan liberal uluslararası sistemdeki bu aşınma, anılan çağdaş fikrî gerçeklerinin kabulüne kadar sürecektir.[7]

Mevcut sistem, bir aydınlanma ve farkındalığın ürünüydü. Kökleri, insanlığın acımasızca gelişme/ilerlemesinde olan ve evrensel boyut taşıyan tutkulu düşünceye dayanıyordu. Bu düşüncenin temelinde, doğaya hâkimiyet ve çıkarın/tatminin maksimize edilmesi yatıyordu. Bu bağlamda hukuk kuralları, insan haklarının korunması ve ticaret, daha önce belirttiğimiz ana hedefin gerçeklemesi yolunda “araç” konumundaydı.

Günümüzde ise bu görüşler ve sistemin amacı önemli ölçüde sallanmakta ve tartışılmaktadır. Her şeyden önce şu gerçek çok iyi biliniyor ki: sistemin amacını destekleyecek kaynaklar sınırsız değildir. Bir diğer anlatımla yerkürenin artan nüfusunu, önceki hayat standartlarında yaşamasını desteklemesi artık olanaksızdır. Bunun bir örneği, 2016 yılında petrol konusunda yaşandı. Mevcut evrensel sistemin etik anlayışı, amaçları ve beklentilerinin temelden gözden geçirilmesi gerçeği ile yüz yüze gelindi.[8]

  1. Popülizmin Hız Kazanması

Popülizmi, “halk için” ve “halka rağmen” parametrelerini, birbirine zıt da olsa içinde barındıran, yığınları kısa vadede memnun etmek adına yine aynı kitlenin, genellikle orta-uzun vadeli çıkarları ile çelişebilecek siyasi ve ekonomik politikalar olarak tanımlayabiliriz. Bu tarz bir yönetişim tarzında, uzmanlık bilgileri ve rasyonel düşünce gerektiren “objektif gerçekler” pek önemsenmez; tepkisel duygular ve önyargılar ağırlık kazanır. Bu tür bir politikanın temel aldığı yaklaşım, tüm taraflar için “kazan-kazan” politikasıdır.[9]

Mevcut sistemin “liberal” niteliğine olan tepkinin en görünür olanı da, giderek yaygınlaşan sağ nitelikli “popülizm” olmuştur. Daha doğrusu, doğan boşluktan en çok yararlanan gelişme popülizmdir ve bu gelişmeyi de, seçimlerde “siyasî desteğe” çevirmeyi başarmıştır. Bir diğer anlatımla, daha çok demokrasi, adil gelir paylaşımı, insan hakları derken, ülke yönetimlerinin bir kısmının, oy desteği ile “otokratik” nitelik kazanması ve liberal demokrasiden uzaklaşması bir realite olarak yaşanır ve hatta kanıksanır hale gelmiştir.

Popülizmin son yıllarda hız kazanmasının temelinde, liberal düzenin mutlu etmediği yığınların tepkisi gelmekte ve bu gelişme, mevcut sistemin açıklarını, karanlık noktalarını gün yüzüne çıkarmaktadır. Tarihçi Ash’ın belirttiği gibi, her hegemonik düzen kendi memnuniyetsizliklerini yaratır.[10] Batı demokrasilerinde görülen bu gelişmeyi Daron Acemoğlu, anılan ülkelerin, sandıktan çıkan otoriter, popülist “şahsi yönetimlere” karşı donanımlı olmamalarına bağlamakta ve bu gerçeği de “demokrasinin yumuşak karnı” olarak nitelendirmektedir.[11]

Söz konusu bu eğilimin sevindirici yanı ise, mevcut sisteme olan memnuniyetsizliğin beslediği bu gelişimin, liberal dünya düzenin, daha tutarlı ve kucaklayıcı bir sistem ile ikamesini hızlandıracağı beklentisidir.

  1. Mevcut Ölçümlerin / Değerlendirmelerin Yetersizliği

Yıl bazında yaratılan değerlerin parasal karşılığını ülke ve kişi başı hesaplayıp, yıllar bazında karşılaştıran bir tekniğin mevcudiyetine karşın, bulgular ile örtüşmeyen, aşağıda örneklenmeye çalışılan gelişme ve olgular gözlenmektedir:

  1. Kişi başı ulusal gelir tutarı katlanmış veya dört kata varan artış göstermesine rağmen kişiler, bundan 50 yıl öncesine göre daha mutlu değiller.[12]
  1. Ekonomik büyüme, iklim koşullarından bağımsız olarak, istikrarlı bir seyir izlememekte; ekonomik büyüme ve teknolojik gelişmeye karşın, işsizlik ve yoksulluk oranlarının azalmasında koşut gelişme gerçekleşmemektedir. Bir diğer anlatımla, büyümedeki istikrarsızlığın yanında, kalifiye olmayan işgücündeki yükselen işsizlik ve verimlilik artışındaki düşüş, uzun süredir eşzamanlı olarak yaşanmaktadır.[13]
  1. Gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlik bağlamında;

3.1.Teknolojik ilerleme ve otomasyon yeniliklerinin sonucu artan toplam ve kişi başı ulusal gelir, bu gelişmeden en çok yararlanmış olan gelişmiş ekonomilerdeki “eşitsizliği” azalmamış, tersine arttırmıştır. Nobel ekonomi ödülü sahibi olan Joseph E. Stiglitz’in yaptığı hesaplamaya göre, kriz sonrası iyileşmenin yaşandığı 2009-10 yıllarında ABD’de gerçekleşen gelir artışının yüzde 93’ü, gelir piramidinin tepe yüzde 1’i tarafından alıkonulmuştur. (bu kesimin yüzde 7,5 olan toplam gelirdeki payı 2010’a doğru katlanmıştır)[14] Keza, Kemâl Derviş tarafından yapılan hesaplamaya göre de, aynı ülkedeki bu tepe yüzde 1 grubunun gelirleri, 1970 yılından bu yana ikiye katlanmıştır. Derviş’e göre bu gerçekleşme, diğer gelişmiş Batı ülkeleri için de aynı olmuştur.[15]

3.2.Tepe yüzde1 grubu ile diğer katmanı gruplar arasındaki fark açıklığı sadece gelir ile sınırlı kalmamış, servet/zenginlik, sağlık ve yaşam süresi göstergeleri bakımından da büyük farklar oluşmuştur. Bu bağlamda izlenen bir diğer haksızlık da, tepedeki gelir gruplarının gelirlerindeki artışın, fakir gelir grubundakilerin acımasız borçlanma ve kredi kartlarının finansman aracı olarak kullanılmasıyla oluşturulan “harcamalar” yoluyla sağlanmasıdır. Bir diğer ifade ile en zenginlerin gelirleri, fakir kesimin harcamaları yoluyla artmış, büyümenin faydası/kazancı tepedeki gelir grubuna akmıştır.[16]

3.3.Birleşik Devletler’de, II.DS. sonu ile 1982 yılları arasında yüzde 33-35 arasında   gezinen “en yüksek yüzde 10 gelir grubu”nun payı, anılan yıldan sonra sürekli artarak (liberal ekonominin  zirve yaptığı yıllar) yüzde 50-55 aralığına oturmuştur. Aşağıdaki grafik, ABD gelir hiyerarşisinin en üst yüzde 10’luk diliminin 1910-2010 yılları arasında, toplam gelirden aldığı payları göstermektedir. Bu tür gelişme Avrupa, Japonya, Hindistan, Çin için de geçerlidir.[17]

(*)                     ABD’de Gelir Eşitsizliği (1910-2010)

ekonomi-3

(*): En üst yüzde 10 gelir kesiminin ulusal gelirden aldığı paylar

Kaynak: Piketty.pse.ens.fr/capital21c.

3.4.Kişisel gelir dağılımını eşitlik yönünden ölçen Lorenz Eğrisi ve onun bir entegrali olan Gini Katsayısı, bu konudaki gerçekleşmelerin giderek bozulduğunu işaret etmektedir.[18]

  1. 3. Ekonomik krizler giderek daha sık yaşanmaya ve hızla yayılarak global nitelik kazanmaktadır. 1997-98 Asya ekonomileri ve 2008, bölgesel ve finansal olarak başlayıp sonrasında global nitelik kazanan ve etkileri henüz tam olarak geçmemiş olan global ekonomi krizi, bu çıkarıma örnek olarak verilebilir. Söz konusu krizlerin büyük boyutlu ve yaygın olması, çözümünün de uzun zaman almasına ve önlemlerinin faturasının da, geniş halk kesimlerine çıkmasına yol açmıştır. Böylesi bir gelişme ekonomik durgunluğun yanında, ekonomik aktör olan bireylerde, mevcut sisteme, kurumlara ve geleceğe “güvensizlik” algısı yaratmıştır.
  2. 4. Globalleşmenin etkisiyle daha çok yaygınlaşan mevcut liberal ekonomik sistemin geçerliliğini sürdürmek adına, finansal sistem araçları ve yönetişim sistemlerinde “esneklik/kuralsızlaşma/denetim zayıflığı”nın giderek yaygınlaştığı ve söz konusu olgunun açığa çıktığı izlenmiştir. Öyle ki, 2008 krizinin başat nedeninin, saydığımız bu zayıflıklar olduğu geniş bir kabul görmüştür.[19]
  3. 5. Yukarıdaki 3 ve 4 ncü maddelerde belirtilen gelişmeler, mevcut sistemin erken uyarı işaretlerinin çalışmamış olması veya anılan bulguların ilgili ulusal veya uluslararası kurumlar ve/veya siyasi organlarca gizlenmiş olması algısını güçlendirmiştir. Böylesi bir düşünce, yığınların mevcut sistemin izleme, kontrol ve raporlama işlevlerine olan güvenini çok sarsmıştır.
  4. 6. Ulusal gelir hesaplamalarında, sonradan yapılan düzenlemelerle, uyuşturucu, fahişelik ve bazı yasadışı işleri hesaplamaya dâhil edilirken, para ile ifade edilmeyen bir takım hizmetleri (ev kadını işleri, Wikipedia, Facebook, Twitter, Google gibi “ücretsiz” servis sağlayıcılarının bu önemli digital hizmetleri gibi), sivil toplum kuruluşu faaliyetlerinin hesaplamada dikkate alınmaması günümüzde önemli bir eksiklik yaratmaktadır.
  5. 7. İthalata dayalı ürünlerin işlenerek ihracatı söz konusu olan ülkelerde, gerçekleşen ihracat artışının aynı oranda ulusal gelir artışına yansımaması olgusu da, hesaplamayı sorgulatmaya başlatmıştır. Bunun sonucu olarak, ülkelerin ihracata dayalı üretim yapıları ile ihracat ve ithalata konu olan mal ve hizmetlerin fiyat ilişkilerini konu alan “dış ticaret hadleri analizi” yeniden önem kazanmıştır.
  6. 8. 2008 krizinde net bir şekilde görüldüğü üzere, ticarete konu mal ve hizmetin çok üzerinde olan türev ürünlerin işlem görmesi, spekülâtif yatırım işlemlerinde gezinen trilyon dolarlar olguları, mali sistemi içten kemirmektedir. ABD, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin sınırsızca uluslararası borçlanmaları ve bu yolla küresel dengesizliğe yol açtıkları bilinen bir gerçektir. Sermaye ve emek dolaşımındaki serbestinin kolaylaştırdığı bu durum, malî kaynakların, reel ekonominin büyümesi, istihdam artışı ve global ekonomik sistemin yeniden istikrar kazanması yerine, yanlış yönlendirme ile “kurutulduğu” gözlenmektedir.
  7. 9. Küresel borç toplamının global ekonomi büyüklüğüne oranı, 2000 yılındaki yüzde 200’lük seviyesinden, 2015’te yüzde 225’e yükselmiştir. Mali sektör dışındaki kamu ve özel sektöre ait 152 trilyon $ tutarındaki borçların yaklaşık üçte ikisi özel kesime aittir. Bir diğer anlatımla, küresel borçlar, yaratılan global yıllık değere göre rekor düzeyde yükselmiştir. Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik durgunluğun atlatılamamasının nedeni olarak gösterilen bu olgunun bireyler yönünden sonucuna baktığımızda, “yükselen hane halkı borçlanması – yoksulluğun önlenememesi – mevcut eşitsizliklerin sürmesi” zinciri gözlenmektedir.[20] Sonuçta, “küresel dengesizlik” giderek artmaktadır.
  8. 10. Bu konuda son olarak, mevcut analitik ölçümleme sistemlerinin insan faktörü ve onun duygularını, haklarını; çevre faktörünü, ihmal ettiğini söyleyebiliriz. Bir diğer ifade ile konusu insan refahı ve tatmini olan bu çalışmaların, insanın bu değerleri hissedip hissetmediği üzerinde durmamakta; ekonomiyi “sosyal bilim” olarak değil, “doğa bilimi” olarak ele almaktadır.
  9. Kısaca Yeni Yaklaşımlar ve Ölçümler

Ulusal veya kişi GSMH ölçümü bağlamında gözlenen yetersizlikleri gidermek üzere, “kişi mutluluğu”nun ölçümlenmesini, sağlık, seyahat ve diğer somut olmayan hizmetlerdeki “kalite iyileşmelerinin” hesaplara dâhil edilmesine ve yeni endeksler hazırlanmasına başlamıştır. Bu kapsamdaki yenilikleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

  1. İnsanî Gelişme Endeksi (Human Development Index-HDI) : BM’nin 1990 sonrasında yayınlamaya başladığı İnsanî Gelişme Raporu’nda yer alan bir tablodur.[21] Bu raporun ve içinde yer alan tabloların temel amacı, insan haklarının ve insani gelişimin izlenmesidir. HDI, tüm ülkeler için yaşam uzunluğu, okur-yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçümdür. İnsanların düzgün yaşaması, özellikle çocuk hakları için bir ölçü teşkil etmektedir.[22]188 ülkeyi içeren bu endekste Türkiye 71’nci sırada yer almaktadır.
  2. Gerçek İlerleme Göstergesi (Genuine Progress Indicator-GPI) : Bir düşünce kuruluşu olan Redefining Progress tarafından 1995 yılından bu yana hazırlanan bu tablo, ekonomik, sosyal ve çevresel etmenleri kapsayan 25 değişken içermektedir.[23] Bu değişkenler parasal birimlere çevrilerek sadece dolar cinsinden bir ölçüte indirgenmekte ve bu çalışma “sürdürülebilir gelişme” olarak nitelendirilmektedir.
  3. Eşitsizlik Düzeltmeli İnsanî Gelişme Endeksi (Inequality-adjusted Human Development Index) : BM Kalkınma Programı tarafından, İnsanî Gelişmişlik Raporu kapsamında hazırlanan anılan endeks, ömür beklentisi, eğitim ve gelir konusundaki “eşitsizlikler” ile düzeltilmiş HDI’dir.[24]
  4. Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi (Gender Development Index-GDI) ve Cinsiyeti Güçlendirme Endeksi (Gender Empowerment Measure–GEM) : GDI ve GEM ölçümleri, cinsiyetler arası eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına katkı sağlarken, çeşitli sınırlamaları da bulunmaktadır. GDI’in 4 temel dört bileşenleri doğumda beklenen yaşam süresi, 15 yaş üstü okuryazarlık oranı, ilk, orta ve yüksek öğrenimde toplam öğrenci oranı, tahmini kişisel gelir olduğu görülürken; GEM’in hesaplanmasında kullanılan bileşenler ise, parlamentodaki kadın sandalye oranı, sektörde yer alan üst düzey kadın yönetici oranı, serbest meslek ve teknik alanlarda çalışan kadınların oranı, erkeklere kıyasla kadınların kazandığı gelirdir. GEM’in temel bileşenleri daha fazla fırsat eşitsizliklerine değinerek, kadınların politika ve ekonomi alanlarında daha etkin bir role sahip olup olmadıklarını sorgulamaktadır.[25]
  5. Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi (Gender Inequality Index-GII) : 2010 yılından bu yana yayınlanan bu endekste ise, cinsiyetler arası eşitsizliği üç boyutta incelenmesi söz konusudur. GEM ve GDI’yı birleştirmektedir. Bileşenlerine baktığımızda, üreme sağlığı boyutunda, anne ölüm oranları ve ergen doğurganlık oranı; güçlendirme boyutunda, her iki cinsiyetin de parlamentoda sahip oldukları koltuk oranı ve orta ve yüksek öğrenime devam etme seviyeleri ve son olarak da, kadınların iş gücüne katılımlarının dikkate almaktadır.[26]
  6. İnsani Yoksulluk Endeksi (Human Poverty Index-HPI) : Bu endeks, temel gereksinimlerin karşılanabilmesi için sosyal, ekonomik ve kültürel olanakların gerekliliğine dayanmaktadır. Endekste yer alan bileşenler: belirli bir gelişmiş ülkede yaşayanların 60 yaşına kadar yaşamama olasılığı, ülkede okula gitmiş olsa bile işlevsel okuma yazma becerilerine sahip olmayanların 16-65 yaş nüfusuna oranı, uzun süreli işsizlik durumundakilerin istihdam edilebilir nüfusa oranı, gelir düzeyi ülkenin oranca gelirinin yüzde 50’sinin altında olanların nüfusa oranı olarak sayılabilir.[27]
  7. Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi (Multidimensional Poverty Index-MPI) : Yaşam standartları, sağlık ve eğitim boyutuyla hane halkı düzeyinde örtüşen yoksunlukları tanımlamakta ve yoksul insanların ortalama sayısı ile yoksul hanelerin içinde bulunduğu yoksunlukları göstermektedir. MPI, yoksunluk etkisiyle kaç kişinin ve ortalama olarak kaç yoksunlukla karşılaştıklarını (yoğunluk) belirlemektedir.[28]
  8. Sosyal İlerme Endeksi (Index of Social Progress–ISP) ve Ağrılıklı Sosyal İlerleme Endeksi (Weighted Index of Social Progress–WISP) : 1974’ten beri Pensilvanya Üniversitesi profesörlerinden Richard Estes tarafından hesaplanmaktadır. Bu endeks ekonomik kalkınmanın yanı sıra sosyal ve politik konum ve hükümetin vatandaşlarına sosyal hizmetleri sağlama düzeyini araştırmaktadır. 41 farklı bileşenin var olduğu endekste ana başlıklar eğitim, sağlık, kadınların konumu, savunma harcamaları, ekonomi, demografi, sosyal karmaşa ve sosyal hizmetler olarak ayrılmaktadır.
  9. İyi Yaşam Endeksi (Better Life Index- BLI) : OECD üyesi ülkelerin ekonomik ve sosyal göstergeleri açısından karşılaştırıldıkları bu endeks içinde 11 temel bileşeni barındırmaktadır. BLI bileşenlerinin barındırdığı iki kavram, “yaşam koşulları” ve “yaşam kalitesi”dir. Yaşam koşulları olarak gelir, iş ve konuta incelenirken; yaşam kalitesinde iş-yaşam dengesi, sağlık, eğitim, toplumsallaşma, sivil ilişkiler, çevre, güvenlik ve yaşam memnuniyeti kavramları ele alınmaktadır. Ülkelere 0 ile 10 arasında puan verilen bu grafiğe göre, en iyi yaşama sahip ülkeler Avustralya, Norveç, ABD olurken, en düşük yaşama sahip ülkelerin ise Şili, Meksika ve Türkiye olduğu görülmektedir.[29]
  10. Mutlu Gezegen Endeksi (The Happy Planet Index- HPI) : Bu endeks, herkes için sürdürülebilir refah seviyesini ölçmekte ve ulusların nasıl daha uzun, mutlu ve sürdürülebilir yaşamlar sağlayabileceğini göstermektedir. HPI, farklı ülkelerin yerleşimcilerinin çevresel kaynakları nasıl kullandıklarını kapsayan dört araştırma ile belirleniyor: Maddi refah, beklenen yaşam süresi, sonuçlardaki eşitsizlik ve ekolojik ayak izi. Mutlu Gezegen Endeksi (The Happy Planet Index)’ne göre ise mutluluk sıralamasında 64 puanla Kosta Rika, 60,4 puanla Vietnam ve 59,8 puan ile Kolombiya ilk sıralarda yer almıştır. 151 ülkenin yer aldığı araştırmada listenin sonlarında 25 puanla Katar, Çad ve Botsvana bulunmaktadır. Türkiye 44. Sırayı işgal etmektedir.[30]

SONUÇ

Endüstri devriminin getirdiği çevre için kurgulanmış ekonomik sistem ve onun ölçüm araçlarının giderek yetersiz kaldığı; dirençli fakirlik, hızlı bir şekilde artan işsizlik, gelir ve fırsat eşitsizliği ve çevre tehditlerinin yayılması da bu gözlemi doğrulamaktadır. Diğer yandan bu gelişmeyi, küreselleşmenin artması ve ülke yönetimlerinde de “popülist” politikacıların egemenliği ve mevcut sistem ve ölçüm araçlarını kendi çıkarlarına kullanması, söz konusu sarmal için koruyucu olmaktadır. Böylesi bir gelişme aynı zamanda “demokratik” yönetim şekilleri için de bir tehdit oluşturmaktadır.

Mevcut sistemin çarpıklığı, dünyanın yeterli kaynaklarının “yetersiz” kalmasına ve yoksulluk ve işsizliğin yaygınlaşması ve kanıksanmasına yol açmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu da, ekosistemin ve birey mutluluk ve güvenliğinin tümüyle ihmal edilmesi olmaktadır. Böylesi bir olumsuz gelişmenin çözümü de doğaldır ki, insan ve çevre odaklı politikalar ve bunların sonuçlarının uygun şekilde ölçümünden; ekonomi biliminin, insanı merkeze alan “sosyal” yönünü öne çıkarmaktan geçmektedir.

[1] Thomas Piketty, Capital in the Twenty-First Century, London,Harward Uni.Press, Mart 2014, s.43-50

[2] Edoardo Campenella,”Is It Time to Abandon GDP?”,Project Syndicate,4.11.2016, https://www.project-syndicate.org/onpoint/is-it-time-to-abandon-gdp (30.09.2017)

[3] Piketty, age.s.13-15

[4] Piketty, age.s.15-16

[5] Piketty, age.s.59-61

[6] Ana Palacio,” The Next World Order”,Project Syndicate,9.01.2017, https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-end-of-liberal-world-order-by-ana-palacio-2017-01(3.10.2017)

[7] Palacio, agm.

[8] Ersin Dedekoca,”Petrol Bolluğunun Ekonomi-Politiği: Tehdit mi, Fırsat mı?”,Bilgesam,11.02.2016, http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-32-20160211201291.pdf (4.10.2017)

[9] Antonio Argandoña,”Why Populism Is Rising And How To Combat It”,Forbes,24.01.2017, http://www.forbes.com/sites/iese/2017/01/24/why-populism-is-rising-and-how-to-combat-it/#98c88c71dd79 (5.10.2017)

[10] Çınar Oskay,”Timothy Garton Ash ile, otoriterleşme ve popülizm dalgası hk.söyleşi”,Hürriyet,19.02.2016

[11] Daron Acemoğlu,”We Are the Last Defense Against Trump”,Foreign Policy,18.01.2017, http://foreignpolicy.com/2017/01/18/we-are-the-last-defense-against-trump-institutions/ (30.09.2017)

[12] Campanella, agm

[13] Adam S. Posen, “Some Big Changes in Macroeconomic Thinking from Lawrence Summers”,PIIE, 20.11.2015, https://piie.com/blogs/realtime-economic-issues-watch/some-big-changes-macroeconomic-thinking-lawrence-summers (4.10.2015); Robert J. Gordon, “Interpretations of the Productivity Growth Slowdown”, PIIE,

16.11.2015, https://piie.com/sites/default/files/publications/papers/gordon20151116ppt.pdf (4.10.2015)

[14] Joseph E. Stiglitz, “The Price of Inequality”,Project Sydicate,5.06.2012, https://www.project-syndicate.org/commentary/the-price-of-inequality (1.10.2017)

[15] Kemâl Derviş, “The Inequality Trap”, Project Syndicate, 8.03.2012, https://www.project-syndicate.org/commentary/the-inequality-trap (1.10.2017)

[16] Stiglitz, agm.

[17] Steven Pearlstein,”The costs of rising economic inequality”,The Washington Post,6.10.2010, http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/10/05/AR2010100505535.html (1.10.2017)

[18] Mahfi Eğilmez ve Ercan Kumcu, Ekonomi Politikası, İstanbul, Om Yayınları, 2002, s.100,101; Raghuram g.Rajan, Fault Lines-How Hidden Fractures Still Threaten The World Economy, Oxford,Princeton Uni.Press, 2010, s.8-9; Derec Thompson,”Why Should We Care About Economic Inequality?,”The Atlantic, 13.03.2010, https://www.theatlantic.com/business/archive/2010/10/why-should-we-care-about-economic-inequality/64223/ (2.10.2017)

[19] Ersin Dedekoca, Ekonomi-Politik Pencereden ABD-Çin İlişkileri, Ankara, Barış Kitap,2011,s.118-130

[20] Vitor Gaspar ve Marialuz Moreno Badia, “Big Bad Actors: A Global View of Debt”,IMF Blog, 5.10.2016, https://blogs.imf.org/2016/10/05/big-bad-actors-a-global-view-of-debt/ (7.10.2016)

[21] Human Development Report 2016, 21.03.2017, http://hdr.undp.org/sites/default/files/2016_human_development_report.pdf (5.10.2017)

[22] Agr.s.198-201; Ali Sökmen, “Sosyal Gelişme Endeksi Türkiye İçin Ne İfade Ediyor?”, TEPAV, Haziran 2014,     http://www.tepav.org.tr/upload/files/14037002506.Sosyal_Gelisme_Endeksi_Turkiye_Icin_Ne_Ifade_Ediyor.pdf (6.10.2017)

[23] “Genuine Progress Indicator”, Redefining Progress, http://rprogress.org/sustainability_indicators/genuine_progress_indicator.htm (5.10.2017)

[24] Agr.s.206-209

[25] Agr.210-213

[26] Agr.s.214-217

[27] Agr.s.

[28] Agr.218-219

[29] “Better Life Index – Edition 2016”, OECD, Ekim 2017, http://stats.oecd.org/Index.aspx?DataSetCode=BLI (6.10.2017)

[30] “Happy Planet Index”, http://happyplanetindex.org/ (7.10.2017)