“Oksijeni dokularda tüketilmiş “kirli” kan toplardamarlar yoluyla kalbe geri döner. Buradan akciğerlere pompalanır. Akciğerlerde oksijenlenerek “temiz” kan olarak tekrar kalbe gelir. Buradan vücuda atardamarlar aracılığıyla iletilir.” Bu temel bilgi günümüzde okullarda kırmızı ve mavi renklerle küçük dolaşım & büyük dolaşım” tabirleriyle öğretilir.

Bugün “bunu herkes bilir” diyebildiğimiz kan dolaşımı sisteminin anlaşılabilmesi, sonu zaferle biten, uzun ve sancılı bir keşif serüveni olarak tarihin derinliklerine gömülmüştür. Yüzyıllar boyunca bir kişinin damarlarında dolaşan kanın alınan gıdalar hammadde olarak kullanılmak suretiyle karaciğeri tarafından üretildiğine inanılmış olduğunu söyleyen birisine inanmakta güçlük çekilebilir. Oysa bu bir gerçek.

Atalarımız yeryüzündeki varlıklarının farkına varmalarıyla birlikte birer kalp taşıdıklarını hissetmiş olmalıdırlar. Avlarının peşinden koşarken, yırtıcı bir hayvandan can havliyle kaçarken göğüslerinin ta içlerinde bir şeyin güçlü, hızlı vurularını şüphesiz hissettikleri gibi, yakaladıkları hayvan ölmeden önce içinde bir yerde göğüs duvarına delicesine vuran bir başka canlı varmış gibi geliyordu belki; bu da kendi içlerindeki canlı varlığın aynısı olmalıydı. Kalbin bedenlerde canlılığın devamını sağlayan merkez organ olduğu fikri tarih öncesi insanlardan ilk büyük uygarlıklara miras kalmıştı. Günümüze yazılı kayıtlarının bir kısmının ulaşabildiği antik uygarlıklarda kalp ruhun evi, düşüncelerin, duyguların ve tüm sinir sisteminin merkezi olarak kabul ediliyordu.

Bilincin ve duyuların kaynağının sanıldığı gibi kalp değil daha önceleri önemsiz bir organ olduğu sanılan beyin olduğu ancak MÖ VI. yüzyılda Yunanlıların kadavra üzerindeki anatomi çalışmalarına öncülük ettikleri dönemde keşfedilebildi. Büyük İskenderiye Kütüphanesi’nde M.Ö IV. yüzyılda toplanan Hipokrat külliyatında kalbin kas yapısı, onu örten zarı, kapakları, karıncık ve kulakçıkların farklı zamanlamayla kasılmaları, büyük damarlardan bahsedilmekteydi. Atardamarlar ve toplardamarlar birbirinden ayırt edilememiş, atardamarların kanla birlikte hava taşıdıkları kanısına varılmıştı.

Kan dolaşımı bilmecesinin çözümüne yönelik teorilerin bir sonraki durağı, kendisini izleyen ortaçağ tıbbına “galenik tıp” adının verilmesine neden olacak ölçüde damgasını vuran Bergamalı Galen oldu (MS 130-200).

İki kat elbisesi, iki takım kapkacağıyla mütevazı bir hayat süren, hekimlere yalnızca sanatlarını değil, birer insan ve hekim olarak nasıl davranmaları gerektiğini de öğreten, hastalarından ve öğrencilerinden asla para almayan bu fedakâr bilgin, hekimlerin babası, deneysel fizyolojinin kurucusu, ilk spor hekimi, tıp bilginlerinin en büyüğü olarak nitelendirilecekti.

Mesnevi’de bir beytinde Mevlana “Ey kibr ü azametimize ilâç ve bize Eflâtun ve Calinus (Galen) olan aşk, yaşa.” dememiş miydi? Galen’in anatomi, fizyoloji, farmakoloji, patoloji, hijyen, beslenme, psikoloji, hitabet, gramer, felsefe ve drama alanlarında beş yüz dolayında kitap yazarak geriye yirmi bin sayfa metin bıraktığı söylenir.

Bazı anatomi çalışmaları öncü niteliğindeydi. Toplardamarların kalbe geri dönüş yaptığını, sinirlerin merkezi sinir sisteminden köken aldığını saptadı. Ses kutusuna ulaşan sinirleri, omuriliğin, üreterlerin anatomilerini, kemiklerin kaslara tutunuşunu tanımladı. Ne var ki insan anatomisiyle ilgili tanımlamalarını başta maymunlar olmak üzere hayvan bedenleri üzerindeki çalışmalarına ve gladyatör cerrahlığındaki gözlemlerine dayandıran Galen kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili muazzam yanılgılara imza attı.

Kanın karaciğer tarafından mideden gelen yiyecekler kullanılarak imal edildikten sonra vücudun diğer bölümlerine ve kısmen kalbin sağ boşluklarına ulaştırıldığını kabul etti. Gözle görülmeyen (bugün var olmadığı bilinen) delikçiklerle sol kalp boşluklarına geçen kan burada akciğerlerden gelen havayla karıştırıldıktan sonra atardamarlardan vücuda dağılarak “temel yaşamı” ya da “iç sıcaklığı” iletiyordu. Atardamarlarla beyine ulaşan kan burada “canlılık” ile karışıyor ve içleri boş sinirler aracılığıyla kaslara taşınıyordu.

Galenik tıbbın hüküm sürdüğü Ortaçağ, Avrupa’da tıp açısından tam bir gerileme dönemi oldu. İnsanlar savaş, açlık, salgınlar ve ekonomik çalkantıların baskısıyla ezilirken kilise dogmaları insan anatomisi ve fizyolojisinin deneylerle incelenmesine şans tanımıyordu. Hıristiyan dünyası Galen sisteminin uyumlu bütünlüğünün ördüğü kaçılması güç ağlara on dört asır boyunca takılı kaldı. Kitapları tercüme edilerek doğuda, batıda hekimler tarafından hatmedildi ve bu hekimlerin hastalarında gördükleri hiçbir şey onları başka bir açıklama aramaya itmedi.

Tezlerinin yanlış olabileceğine ihtimal verilmiyor, haksız gibi göründüğü bir durumla karşılaşıldığında bunun ya çeviri hatası ya da insan türünün onun devrinden bu yana geçirdiği yozlaşmadan kaynaklandığına hükmediliyordu. İnsanlığın ürkek çabalarla yeniden gerçeklere uyanması için XV. yüzyılı beklemek gerekti. Kan dolaşımının sırrına ulaşma yolculuğunun son durağı, adı Kopernik ya da Gelilei ölçüsünde ölümsüzleşen İngiliz William Harvey oldu.

Harvey 1 Mayıs 1578’de İngiltere’nin küçük bir kasabasında doğdu. Canterbury ve Cambridge’te eğitim gördükten sonra 1600 yılında İtalya’nın Padova kentine gitti. Tıp eğitimini aldığı Padova Üniversitesi’nde toplardamarların tek yönlü kapak yapılarını keşfeden Fabricio d’Acquapendente’in (1539-1619) öğrencisi oldu ve onun çalışmalarından etkilendi. Tıp doktoru unvanını aldığı 1602 yılında İngiltere’ye döndü. Kraliçe Elizabeth’in özel doktorunun kızı Elizabeth Browne ile evlendi. 1609’da Londra’da Aziz Bartolomeus Hastanesi’nde hekim olarak göreve başladı. 1615’ten itibaren Kraliyet Tıp Okulu’nda dersler verdi. Önce Kral I. James, daha sonra Kral I. Charles’ın özel doktoru oldu.

Harvey, iyi ilişkiler içerisinde olduğu İngiliz kraliyet ailesinin desteğiyle araştırmalarını sürdürdü. Kalpten başlayan kan dolaşımını tam olarak tarif ettiği 1628’de yayınlanan yetmiş iki sayfalık Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus (Hayvanlarda Kalbin ve Kanın Hareketi Hakkında Anatomik Bir Çalışma) adlı kitabını İngiltere Kralı I. Charles’a ithaf etti.

Böylece Harvey, kalbin pompa işlevini, kanın kapalı bir sistem içerisinde kesintisiz olarak döndüğünü, kan akımının kalp ve toplardamarlar içerisindeki kapaklar sayesinde tek yönlü olduğunu gösteren deneyleriyle günümüzün kan dolaşımı anlayışının öncüsü oldu. Ne var ki Harvey, bu ölçüde saygı gördüğü kendi ülkesinde kitabını bastırmayı başaramamıştı. Kitap Frankfurt’ta Latince olarak yayınlandığında elli yaşındaydı. İngilizce tercümesinin basılması için yirmi yıl beklemek gerekti.

Atardamarlar ve toplardamarların birbirine bağlayan, Harvey’in görememiş olsa da varsaymış olduğu kapillerler (kılcal damarlar), ölümünden üç yıl sonra biyolojide mikroskopinin öncüsü olan Marcello Malpighi (1628-1694) tarafından kurbağa akciğerlerinin mikroskopla incelenmesiyle keşfedildi.

Aynı zamanda insan ve diğer memelilerin dişi yumurtasının erkek spermiyle döllenmesi yoluyla ürediklerini ilk öne süren bilim adamı olan Harvey modern fizyolojinin kurucusu olarak anıldı. Gut hastası olan William Harvey 3 Haziran 1657’de muhtemelen beyin kanaması sonucunda öldü.

Bilim tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisi olarak anılan, yorumların mekanik, bilim dilinin matematiksel olmaya başladığı XVII. yüzyıla ulaşılmış olmasına rağmen, bilim adamlarının çoğunun hâkim düşünce sistemlerini doğrulayacak şekilde hareket ettikleri bir ortamda sımsıkı örülmüş bir düşünceler, öğretiler ağından kurtulmayı başarmanın ne denli zor olduğu gerçeği Harvey’in kendi fikirlerinden duyduğu kaygıda kendini gösterir:

“Görüşlerimin bazıları o denli farklı ve duyulmadık şeyler ki, bunları açıklarsam yalnız birkaç kişinin kötü niyetine hedef olmakla kalmayıp herkesi kendime düşman etmekten korkuyorum. Artık kökleri çok derinlere ulaşmış olan yerleşik düşünce ve öğretileri izleme alışkanlığı insanlar arasında ne denli kökleşirse, kadim yazılara mazur görülür bir saygıyla yaklaşmaları o derece kolaylaşıyor.”

Gözlemlere, tanımlamalara dayalı yaklaşımların yerini Galileo Galilei (1564-1642), Johannes Kepler (1571-1630), Isaac Newton (1643-1727), Robert Boyle (1627-1691), Giovanni Alfonso Borelli (1608-1679) gibi bilim öncüleriyle deneme, karşılaştırma, ölçme ve kanıtlamaya dayalı modern bilime terk etmekte olduğu XVII. yüzyılda kan dolaşımının keşfi tıbbın ve hatta tüm keşiflerin en önemlilerinden biri olarak tarihte yerini aldı.

İnsanoğlu kalp hastalığı kavramıyla tanışmasından yaklaşık iki, kalp ve damar sistemi hastalıklarının önde gelen ölüm nedeni olmasından yaklaşık üç asır önce, bulaşıcı hastalıklarla, açlıkla, bebek ölümleriyle, sakatlıklarla başının dertte olduğu bir çağda kendi kalbini ve damarlarını keşfetmeyi böylece başardı.

Önündeki yüzyıllar gerçekçi ve bilimsel yaklaşımın dogmaları hızla saf dışı bırakmasına, kalp ve damarların yaşamı tehdit eden hastalıklarının giderek büyük bir toplum sağlığı haline gelişine ve nihayet bunların tanı ve tedavisinde baş döndürücü ilerlemelere sahne olacaktı.

 

KAYNAKLAR

  • Theodore Zeldin: İnsanlığın Mahrem Tarihi. Ayrıntı Yayınları 2014, Çeviri: Elif Özsayar.
  • Androutsos G, Karamanou M, Stefanadis C: William Harvey (1578-1657): discoverer of blood circulation. Hellenic J Cardiol. 2012;53:6-9.
  • Ribatti D: William Harvey and the discovery of the circulation of the blood. J Angiogenes Res. 2009;1:3.
  • http://www.asitanedergisi.com/?p=450