Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta TRT World Forum‘un kapanış oturumunda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin devamı konusunda bir referandum düzenlenebileceğini gündeme getirmiştir: “Bir an önce yaklaşılsa da, biz de istikametimizi çizsek diye düşünüyorum. Sene 2018, hâlâ bizi oyalıyorlar. Böyle zulüm olmaz. AB bu mantıkla giderse bize düşen de herhalde 81 milyona gitmek, 81 milyon ne karar veriyor ona bakmak. Öyle Avrupa ülkeleri var ki, bir sene içine 2, 3 referandum sıkıştırıyor.”

Cumhurbaşkanı 22 Haziran 2016’da Birleşik Krallığın (İngiltere) Brexit oylamasından önce “Biz meseleyi milletimize rahat anlatırız. Biz kalkarız İngilizlerin yaptığı gibi, biz de bir kamuoyu araştırmasına milletimiz ile gideriz. ‘AB ile müzakerelere devam mı, tamam mı’ diye sorarız. Milletim ‘devam’ derse, biz de devam deriz.” demiştir. Bu açıklama üzerine AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn’ın sözcüsü Maja Kocijancic şu açıklamada bulunmuştur: “Bu yönde karar alması gereken Türk yetkililerdir.” AB yetkilileri, stratejik hedef olarak yansıtılan AB üyeliğinden vazgeçmenin de stratejik hata olacağını belirtmişlerdir.

Yetkililer, Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerini referanduma götürme hakkı olduğunu, bunun milli egemenlik alanına girdiğini ve Brüksel’in karışmasının söz konusu olamayacağını açıklamışlardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan terör tanımı sebebiyle vize muafiyeti için yeşil ışık vermeyen AB’yi eleştirmiştir: “Biz meseleyi milletimize rahat anlatırız… İngilizlerin yaptığı gibi biz de bir kamuoyu araştırmasına milletimizle gideriz, ‘AB ile müzakerelere devam mı tamam mı’ diye sorarız.”

Cumhurbaşkanının ifadesiyle eğer bir referandum (doğrusu plebisit) yapılsa ve müzakerelerin durdurulması yönünde bir karar çıksa, AB ile ilişkiler bundan yara alır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk’e verdiği mülakatta, Türkiye ile AB arasında yaşanan gerilimi değerlendirirken, “16 Nisan’dan sonra çok sürprizlerle karşılaşabilirler” demiştir. Müzakereler dondurulursa, AB ile imzalanmış Ankara Anlaşması ve Katma Protokol gibi iki uluslararası hukuk metninin karşılıklı olarak ortadan kaldırılması gündeme gelir. 

Bunun sonucunda gümrük birliğinden çıkılır, devam eden vize muafiyet sürecine son verilir. AB’den ithal edilen sanayi mallarına gümrük vergisi uygulanmaya başlar, benzer şekilde AB’ye ihraç edilen sanayi mallarına da AB ortak gümrük vergisi uygular. AB ülkelerine ihraç edilen Türk ürünleri pahalılaşır, ihracat azalır,  dış ticaret açığı artar. Bu da ekonominin genel dengesini bozar ve Türkiye Varlık Fonu’nun sitesinde yer alan 2023 yılındaki dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girme hedefi tutturulamaz.

Öncelikle referandumun ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Referandum; anayasa değişikliği, yasaların kabulü veya önemli ülke sorununda halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan halkoylamasıdır. İlk defa 1789’da Fransız İhtilali sonucunda kullanılan bu sistemle yapılacak değişiklik için halkın onayı alınır. Eğer halk onaylamazsa değişiklik yapılmaz. Halkoylaması ABD ve İsviçre’de temel bir ilke olarak kabul edilmiştir.

Referandum konusunda kafa karışıklığını önlemek için batı dillerinden Türkçeye geçen ‘referandum’ ve ‘plebisit’ kavramlarına açıklık getirmekte yarar vardır. Her iki durumda halkın oyuna başvurulsa da, iç hukuk açısından durum farklıdır. Referandum, bir yasama işlemi hakkında vatandaşların oyuna başvurulmasıdır. Batılı demokrasilerde bazı konularda doğrudan demokrasi yöntemi uygulanarak kararlar seçmenler tarafından alınır. 16 Nisan’da yapılan Anayasa metni değişikliğinin kabul edilmesiyle ilgili halkoylaması bir referandumdur. Buna karşılık plebisit halka sorulan bir soruya cevap alınmasıdır. Referandumda bir metin, plebisitle ise hükümetin bir politikası oylanmaktadır.

Referandum, bir yasama işleminin yürürlüğe girip girmemesi konusunda halkın kararını sorma, plebisit ise hükümetin bir politikasını halk desteği ile meşrulaştırılma oylamasıdır. Bu kapsamada “müzakereler için de bir referandum yapılması” demek yerine “müzakereler için de bir plebisit yapılması” daha doğru bir kavramdır. Çünkü burada bir yasama işlemi hakkında halkın görüşüne değil, halka sorulan bir soruya cevap aranmaktadır.

Müzakereler için plebisit yapılmasının sonucunda eğer olumsuz bir karar çıkarsa, 1959 yılından bu yana devam eden süreç sonlandırılacak, mevcut anlaşmalar karşılıklı olarak yürürlükten kaldırılacak, bunun sonucunda da taraflar arasındaki karşılıklı anlaşmayla gümrük birliğine son verilecektir. 

Cumhurbaşkanın AB ile müzakerelerin devamı ya da kesilmesi konusunun sıklıkla gündeme getirmesi üzerine ABD’de Demokrat Parti’ye yakın Center for American Progress (CAP) düşünce kuruluşu Metropoll araştırma şirketine konu ile ilgili bir araştırma yaptırmıştır. Mayıs ve Haziran aylarında 2,534 katılımcı ile gerçekleştirilen ankette “Türkiye’nin AB’nin bir parçası olmasını ister misiniz” sorusuna verilen cevaplarda AB’ye desteğin düştüğü ortaya çıkmıştır. Ankete katılanların yüzde 49’u “evet,”  yüzde 50 “hayır”  demiştir. AK Partililerin yüzde 46’sı AB taraftarı,  yüzde 52’si ise AB karşıtıdır. CHP’de evetçiler yüzde 56, hayırcılar yüzde 43’tür.

Avrupa Birliği’nin kamuoyu araştırmaları birimi Eurobarometre’nin araştırmasına göre Türk halkının 2013 yılında yüzde 38 olan AB desteği, 2014’de 10 puanlık rekor düşüşle en düşük seviye olan yüzde 28’e gerilemiştir. Türklerin yüzde 54’ü “AB üyeliği bize hiçbir şey katmayacak” görüşündedir. Artış önceki yıla göre yüzde 9’dur. 2004 yılında Brüksel’de alınan kararla Türkiye’ye AB kapılarının açıldığı dönemde esen AB rüzgarıyla Türklerin üyeliğe desteği yüzde 62 idi. İKV’nin 23-24 Nisan 2016 tarihlerinde bir araştırma şirketine yaptırdığı anketin sonuçlarına göre kamuoyunda AB üyeliğine destek bir önceki yıla göre 13 puan artarak yüzde 75 oranına çıkmıştır ama geçen sürede bu kadar artış olması beni şaşırtmıştır.

Metropoll’ün araştırmasına göre AB üyeliğine en zayıf destek yüzde 39 ile MHP seçmeninden gelmektedir. Üyeliğe en güçlü destek yüzde 60 ile HDP’ye aittir. Tersinden soru sorulunca partiler arasında çok fark görülmemektedir. AB ülkelerinin Türkiye’yi üye olarak almak konusundaki görüşleri sorulduğunda AK Partililerin yüzde 77’si, CHP’lilerin yüzde 79’u, MHP’lilerin yüzde 87’si, HDP’lilerin yüzde 58’i bu konuda olumsuz görüş belirtmişlerdir.

İlginç olan şudur: Halkın yüzde 65’i AB’ye vizesiz seyahat edilmesine ve çalışmaya gidilmesine sıcak bakmaktadır. Türkler “NATO’da kalıp kalmamak” sorusuna yüzde 55 “evet,” yüzde 27 “hayır” demişlerdir. AK Partililer ile CHP’lilerin NATO’ya destek oranları yüzde 58 ve yüzde 59 iken, MHP’de oran yüzde 65’tir. Bu oranlar Türk halkının Batı’dan kopmasından yana olmadığını göstermektedir. Sedat Ergin’in bugün Hürriyet gazetesindeki AB İçin Referanduma Gitsek Sonuç Ne Olur?  başlıklı yazındaki tespitine ben de katılıyorum: “Türklerin AB’ye tam üyelik başlığında tam bir bölünme hali içinde bulunmalarına karşılık, konu NATO olduğunda fazla bir tereddüt taşımadıklarını söyleyebiliriz.”

Türkiye’de ilk ikisi Anayasa oylaması olmak üzere altı referandum yapılmıştır. Anayasa değişikliğine ilişkin dört referandumun ikisinde dönemin iktidarının desteklediği görüş halk tarafında karşılık bulmamıştır. 2007 yılındaki referandumunda yüzde 68,95’lik oyla, 2010’da yapılan 26 maddelik anayasa değişiklik referandumunda ise yüzde 57,88’lik oy oranıyla değişiklik onaylanmıştır.

Referandumlardan en önemlisi Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine ilişkin olanıdır. Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolması sonrasında Abdullah Gül’ün 357 oy aldığı 11. cumhurbaşkanı seçimlerinin ilk turu CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış, Mahkeme cumhurbaşkanı seçimi için gerekli olan 367 karar yeter sayısının aynı zamanda toplantı yeter sayısı da olduğuna karar vererek ilk tur seçimlerini iptal etmiştir.

Bunun üzerine ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu cumhurbaşkanının halk tarafından seçilebileceğini açıklayınca başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2003 yılında katıldığı bir televizyon programında “başkanlık ve yarı başkanlık sistemi benim arzumdur”  demiştir. Bunun üzerine AKP cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğini gündeme getirmiştir.  Değişiklik TBMM’de kabul edildikten sonra cumhurbaşkanı Sezer tarafından onaylanmayarak Meclis’e geri gönderilmiştir. Meclis’te aynen kabul edilerek cumhurbaşkanına tekrar geri gönderilen değişikliği Sezer halkoyuna sunma kararı almıştır. 22 Temmuz’da yapılan erken seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi yüzde 46 oy oranına ulaşınca, MHP’nin desteği ile 367 olan toplantı yeter sayısı sağlanmış, 28 Ağustos’ta gerçekleşen üçüncü turda 339 oy alan Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Bazı ülke anayasalarında referandum ayrıntılı olarak düzenlenmiş, bazı anayasalarda sadece genel olarak yer verilmiştir. ABD ve Hollanda Anayasalarında referandumla ilgili düzenlemelere yer verilmemiştir. Ülkelerin çoğunda ulusal seviyede referandum uygulaması bulunurken, Almanya ve Belçika anayasalarında sadece eyalet düzeyinde ve yerelde referandum yapılmaktadır.

Anayasa değişikliklerini referanduma sunan Avrupa Birliği ülkeleri; Avusturya, Danimarka, Estonya, Fransa, İrlanda, İspanya, İtalya, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya ve Slovenya’dır. Macaristan’da anayasanın değiştirilmesi sonucunu doğuracak olan yasaların, Portekiz’de ise anayasadaki değişikliklerin referanduma sunulması yasaktır.

Avrupa Birliği ülkelerinden Estonya, İrlanda, İspanya, Litvanya, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya ve Yunanistan’da önemli ulusal bir konu referanduma sunulmaktadır. Belçika, Bulgaristan, Fransa, Macaristan, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya ve Slovenya  anayasalarında yerel referandum öngörülmüştür. Danimarka, Estonya, İtalya, Letonya, Macaristan ve Portekiz’de referanduma sunulması yasaklanan konular anayasalarında açıkça belirtilmiştir. Bunlar; bütçe, vergi, uluslararası anlaşmalardır. Danimarka, İtalya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Slovenya ve Slovakya’da  referandumun kabul  edilmesi için asgari bir katılım oranı veya asgari bir kabul oranı öngörülmüştür.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasına yol açan referandum ile Türkiye’de AB konusunda yapılacak referandum  birbirine karıştırılmaktadır. 

İngiltere’de Muhafazakar Başbakan David Cameron 2015 genel seçimlerinden önce, seçimleri kazanmasının ardından  ülkesinin AB’de kalıp kalmaması konusunda halkoylamasına gideceğini açıklamıştır. Aslında Cameron’un amacı ülkesinin AB’de kalmasıydı. Bunun için Cameron AB’den istisnalar elde etmek için uğraşmış, referandum sürecinde AB’de kalmanın ülkesinin çıkarına olduğunu savunmuştur.  Haziran 2016’da AB’den ayrılma yönünde oy kullandığında  istifa edeceğini ve AB’den ayrılma sürecini bir başka başbakanın yürütmesi gerektiğini açıklamıştır.

15 Aralık 2016 tarihinde, 27 AB devlet ve hükümet başkanları, Avrupa Konseyi ve Komisyonu Başkanları,  Avrupa Birliği Anlaşması ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşma’nın (Lizbon Anlaşması) 50’nci maddesi uyarınca İngiltere tarafından  beyan iletilince  ayrılık müzakerelerinin başlatılacağını açıklamışlardır. Konsey’e rapor verilecek ve Avrupa Parlamentosu  düzenli olarak bilgilendirilecektir.

Lizbon Antlaşması’nın 50’nci maddesi bir üyenin AB’den ayrılma sürecini  açıklamaktadır:

“Her üye devlet, kendi anayasal kurallarına uygun olarak Birlik’ten çekilmeye karar verebilir. Çekilme kararı alan üye devlet, niyetini Avrupa Birliği Zirvesi’ne bildirir. Birlik, söz konusu devletle, Avrupa Birliği Zirvesi tarafından belirlenen yönlendirici ilkeler ışığında, bu devletin Birlik ile gelecekteki ilişkisinin çerçevesini dikkate alarak, çekilmeye ilişkin kuralları belirleyen bir anlaşmayı müzakere eder ve akdeder. Bu anlaşma, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 218’nci maddesinin 3’ncü paragrafına uygun olarak müzakere edilir.

Anlaşma, Birlik adına, Avrupa Parlamentosu’nun muvafakatini aldıktan sonra, nitelikli çoğunlukla hareket eden Konsey tarafından akdedilir. Anlaşmaların ilgili üye devlete uygulanması, çekilme anlaşmasının yürürlüğe girdiği tarihte, bunun gerçekleşmemesi halinde, Avrupa Birliği Zirvesi oybirliğiyle ve ilgili üye devletle mutabık kalarak süreyi uzatmadığı takdirde, 2. paragrafta belirtilen bildirimden iki yıl sonra sona erer. 2 ve 3. paragrafların amaçları doğrultusunda, çekilen üye devletin Avrupa Birliği Zirvesi’ndeki veya Konsey’deki temsilcisi, Avrupa Birliği Zirvesi veya Konsey’de kendisini ilgilendiren görüşmelere ve kararlara katılamaz. Nitelikli çoğunluk, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 238’nci maddesinin 3’ncü paragrafının (b) bendine göre belirlenir. Birlik’ten çekilen bir devlet Birliğe yeniden katılmak isterse, talebi 49’ncu maddede belirtilen usule tabi olur.”

Tarihi referandumda İngiltere ve Galler’de (Wales)  AB’den  ayrılmayı isteyen, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da ise AB’de kalmak isteyen seçmenlerin tercihi öne çıkmıştır. Sandıktan çıkan kararın hukuki bir bağlayıcılığı  olmamasına rağmen  Başbakan David Cameron liderliğindeki Muhafazakar Parti hükümeti süreci başlatmıştır.

İngiltere’de 24 Haziran 2016 tarihinde yapılan oylamadan önce 2013, 2014 ve 2015 yılarında yapılacak bir  referandumda sorulacak sorular tartışılmış ve 11 soru hazırlanmıştır. Bu sorular Gal diline de çevrilmiştir. Sonunda aşağıdaki soru uygun görülmüştür. 58 yıllık AB tarihinde ilk defa  bir ülke  AB’den  ayrılmayı oylamış, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasını isteyen seçmenlerin oranı yüzde 51,8 olurken AB yanlıları ise yüzde 48,2’de kalmıştır. Referandumda kullanılan  oy pusulası aşağıdadır.

Adsız1

 (kutuya x işareti koyarak  seçiminizi yapınız. Birleşik Krallık AB üyesi olarak kalsın mı veya Avrupa Birliği’nden ayrılsın mı? Avrupa Birliği’nde kalsın, Avrupa Birliğinden ayrılsın)

Kaynak: https://www.electoralcommission.org.uk/__data/assets/pdf_file/0006/192075/EU-referendum-question-assessment-report.pdf  

İngiltere 29 Mart 2017 tarihinde Lizbon Anlaşması’nın 50’nci maddesini işleterek 44 yıllık üyeliğin ardından AB’den ayrılma sürecini  başlatmıştır. Başbakan Theresa May imzalı AB’den  ayrılmayı düzenleyen  mektup, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’a AB Daimi Temsilcisi Tim Barrow tarafından  verilmiştir. Avrupa Konseyi, ayrılma mektubunun iletilmesinden sonra, “İngiltere’nin Avrupa’dan ayrılmasından üzüntü duyuyoruz, ancak şimdi  izlememiz gereken sürece hazırız.  Bizim önceliğimiz,  İngiltere, vatandaşlarımız, işletmelerimiz ve üye devletlerimiz için verdiği kararın yarattığı belirsizliği olabildiğince azaltmaktır” açıklamasında bulunmuştur.

Şimdi güncel konuya  gelelim. Türkiye, İngiltere gibi bir AB üyesi değildir. Bu sebeple AB’den çıkalım mı sorusu sorulamaz. AB ile müzakerelere devam edelim mi sorusu belki gündeme gelebilir. Bu  durumda  tarafları bağlayan Ankara Anlaşması ve Katma Protokol yürürlükte kalacak mıdır?  Taraflar arasındaki Gümrük Birliği ne olacaktır?  Bir serbest ticaret anlaşması mı  imzalanacaktır? 1959 yılından bu yana devam eden AB üyelik  hayali sona mı erecektir?   1999  Aralık  Helsinki Zirvesi’ndeki karar geri mi alınacaktır? AB liderlerinin başvurudan  12 yıl sonra tam üye adaylığı statüsünü tanımaları  ortadan mı kalkacaktır? Tüm bu sorular cevaplanmadan referandumdan söz etmek akılcı bir davranış değildir.

Dönenim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 2012 yılında halkın  Avrupa Birliği’nden ümitli olmadığını söyleyerek, “Maalesef Avrupa Birliği’nin bize adil davranacağı konusunda ve AB’nin böyle bir stratejik vizyona sahip olduğu konusunda halk güvenini kaybetti” demiştir ama AB üyeliğinin Türkiye için stratejik bir hedef olduğunu da  belirtmiştir: “Sayın Başbakanımız da AK Parti Kongresi’nde açık bir şekilde söyledi. Türkiye için Avrupa Birliği üyeliği hala ve bundan sonra da devam edecek şekilde stratejik bir hedeftir. Reddedilsek bile biz Avrupalıyız.”  Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecindeki taahhütlerine sadık kaldığını, Avrupa Birliği’nden de aynı sadakati beklediklerini  açıklamıştır. (https://www.turkishnews.com/tr/content/2012/11/15/davutoglu-abye-sadakat-dersi-verdi/) Başbakan  Davutoğlu 28 Ocak 2015 tarihinde  de  Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin stratejik bir hedef olduğunu ve kararlılıkla devam ettirileceğini söylemiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa Birliği ile ilgili temaslarda bulunmak üzere gittiği Belçika’da 5 Eylül 2015 tarihinde “Avrupa’nın kaderini ve geleceğini Türkiye’den ayrı düşünmek mümkün değildir. AB ile müzakere sürecimizin suni siyasi engellerden arındırılarak tekrar canlandırılması gerektiğini belirttim. Avrupa Birliği stratejik hedeftir” demiştir. Erdoğan TBMM Genel Kurulu’nda 1 Ekim 2017 tarihinde “Bu süreci bitiren, havlu atan, vazgeçen taraf biz olmayacağız. Aslına bakarsanız, bizim Avrupa Birliği üyeliğine ihtiyacımız kalmamıştır”  açıklamasında bulunmuştur. Fakat  nedense  1 yıl sonra  TBMM’nin açılışında tam tersine AB’ye sırtımızı dönmemiz söz konusu değil”   diyerek  zihinleri karıştırmıştır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne 14 Nisan 1987 tarihinde üyelik başvurusunun altında imzası olan dönemin başbakanı Turgut Özal’ın, “Hiç beğenmediğimiz, istemediğimiz lafları duyabiliriz; ama cesaretli, aynı zamanda sabırlı, dikkatli, hesaplı olmamız mecburiyeti vardır. Ancak, bu şartlar altında muvaffak olabileceğimizi söyleyebilirim. Ama meseleleri yanlış götürür, bir sansasyona götürürsek yanlışlıklar yaparız, bunda başarılı olmayabiliriz. Bu meseleyi, Türkiye’nin geleceğinde çok önemli bir değişiklik, çok önemli bir adım olarak görüyorum” sözleri bugün için de geçerlidir.

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne (ilk ismi ile AET’ye) ortak üye yapan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmış ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Başbakan İsmet İnönü Anlaşma’nın imza töreninde, “Bu Anlaşma, Türkiye ve Zaman Avrupa’yı ebediyete kadar bağlamaktadır” diyerek önemli bir gerçeği açıklamıştır.

Çünkü Ankara Anlaşması, Roma Anlaşması’nın 238’nci maddesine dayanmakta ve Türkiye-Topluluk ortaklığının temel ilkelerini belirlemektedir. AET Komisyonu’nun o dönemdeki Başkanı Alman Profesör Walter Hallstein, Ankara Anlaşması’nın imzalanması dolayısıyla Ankara’daki törende yaptığı konuşmada, “Belli bir geçiş döneminden sonra Türkiye’nin AET’ye tam üye olarak kabul edilmesi gerektiğini” savunmuştur. Hallstein’in bu açıklamasının sebebi, Ankara Anlaşması’nın 28’nci maddesidir.

Anlaşma, Topluluk (AET) ile imzalandığı için Topluluk için doğrudan uygulanan bir Topluluk Hukuk Belgesi’dir. Topluluk üyesi ülkelerce imzalandığı için de uluslararası hukuk belgesidir. Ankara Anlaşması ve Katma Protokol, birincil Topluluk hukukudur. Ankara Anlaşması’nda taraflara fesih hakkı tanınmamış, yürürlük süresi de öngörülmemiştir. Bu sebeple, Anlaşma’nın amaçları gerçekleşene kadar yürürlükte kalması gerekir. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği, Beta Basım, 11. Baskı,  İstanbul, 2014, s. 18-26)

Bu gerçeğe rağmen Başbakan Erdoğan’ın 18 Temmuz 2012 tarihinde Rusya ziyaretinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “Zaman zaman bize takılıyorsun. AB’de ne işin var diyorsun. O zaman ben de şimdi size takılayım. Hadi gelin bizi Şanghay Beşlisi’ne dahil edin, biz de AB’yi gözden geçirelim şeklinde bir latife yaptım” demesi, AB ile Türkiye arasında imzalanmış anlaşmalara aykırıdır.

Başbakan’ın 25 Temmuz 2012 tarihinde Kanal 24’de katıldığı Sansürsüz Özel canlı yayınında “Türkiye AB sürecini unuttu mu?” şeklinde soruya verdiği cevap, Türkiye’de acaba eksen kayması mı oluyor sorusunu gündeme getirmiştir: “Çok açık ve samimi söyleyeyim, bizim aslında AB sürecini unutmak, kaybetmek diye bir şey söz konusu değil… Onun için geçenlerde Sayın Putin’e onu söyledim, ‘bizi Şanghay Beşlisi içine alın’ dedim. Alın bizi Şanghay Beşlisi içine biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu cevap üzerine Yiğit Bulut’un “Şanghay Beşlisi’ne gelin denilse, Türkiye gider mi gerçekten?” sorusuna Başbakan “Gideceğimizi söyledik. Gelin denilirse, geliriz dedikcevabını vermiştir. Bulut’un “İkisi birbirine alternatif mi?”  sorusunu Erdoğan “Şanghay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü” diyerek cevaplandırmıştır.

Türkiye’nin yeni Berlin Büyükelçiliği’nin açılışı için 1 Kasım 2012 tarihinde Almanya’ya giden Başbakan’ın ziyaretini Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi “Erdoğan AB’ye ültimatom verdi” başlığıyla verdiği haberde, Erdoğan’ın Cumhuriyet’in 100’ncü yılında Türkiye’nin AB’ye alınmaması durumunda AB’nin Türkiye’yi kaybedeceği sözlerine yer vermiştir. Almanya ziyareti   sonrasında Putin’e yaptığı espriye de açıklık getirmiştir: “Bir noktada artık AB, Türkiye’yi kaybetme noktasına gelebilir. Putin’e yaptığım espride de ben bunu ima ettim. Kamuoyu önünde de anlatmıştım bunu. ‘Niye AB’ye giriyorsunuz’ diye bana takıldığında, ben de kendisine esprili bir cevapla Siz Şanghay Beşlisi’ne alın, biz de çıkalım karşılığını vermiştim.”

Başbakan 3-6 Şubat 2013 tarihlerinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’yı kapsayan Orta Avrupa turu öncesinde havalimanında kendisine sorulan bir soru üzerine şu cevabı vermiştir: “Şanghay Beşlisi, AB ile alternatif kuruluşlar değildir. Yani birine girdiğinde birini terk etme; terk edersin de ayrı konu.”  Rusya’nın St. Petersburg kentinde 23 Kasım 2013 tarihinde yapılan Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısında Putin, Ukrayna’nın, Avrupa Birliği ile ticaret anlaşması imzalamayı reddetmesine değinirken Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğiyle ilgili görüşmelerde büyük tecrübe sahibi olduğunu söyleyince Başbakan Erdoğan şu cevabı vermiştir: “Ben Sayın Başkan’ın bu tespitine karşı, başka bir tespitle diyorum ki. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na gelin Türkiye’yi alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın. Şanghay İşbirliği Teşkilatı olayını daha önce de ifade etmiştim.” Putin bunun üzerine şu açıklamayı yapmıştır: “Şunu kesinlikle ifade etmek isterim ki bağımsız dış politika konusunda bölgede etkin çalışmalara devam edeceğiniz anlamına geliyor.” Erdoğan 15 Aralık 2014 tarihinde de “AB bizi alır mı almaz mı, bizim böyle bir derdimiz yok. Kendi göbeğimizi keseriz. AB kendi işine baksın”    demiştir.

TBMM Genel Kurulu’nda 24 Mayıs 2016 tarihinde Cumhuriyetin 65, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 7’nci hükümetini sunan Başbakan Binali Yıldırım, “Türkiye’nin, AB’ye tam üyeliğini stratejik bir hedef olarak görüyoruz. Ancak, AB ile ilişkilerimizi, diğer ilişkilerimizin bir alternatifi değil tamamlayıcısı olarak tanımlıyoruz. Türkiye, AB’ye tam üyelik için bütün sorumluluklarını yerine getirmektedir. Buna karşın AB’nin Türkiye’ye yönelik konjonktürel yaklaşımları ve negatif ayrımcılık anlamına gelen uygulamaların doğru bulmuyoruz” demiştir.

Başbakan, Cumhurbaşkanı olduktan sonra 2 Nisan 2017 tarihinde Ankara Atatürk Kültür Merkezi’nde toplu açılış töreninde Avrupalı liderlerin Vatikan ziyaretini hatırlatarak “AB’ye Türkiye’yi 54 yıldır niye almıyorlar anladınız mı? Olay tamamıyla Haçlı ittifakıdır” demiş,  9 Mayıs Avrupa Günü dolayısıyla yayınladığı mesajda ise referandum sürecinde kapıyı kapattığı Avrupa Birliği üyeliğini Türkiye için stratejik hedef olarak nitelemiştir: “Tarihi, coğrafi ve kültürel olarak yüzyıllardır Avrupa’nın bir parçası olan ülkemiz, stratejik hedef olarak gördüğü AB üyelik sürecini, karşılıklı saygı, eşitlik ve kazan-kazan anlayışı çerçevesinde devam ettirmek arzusundadır.”

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 9 Ocak 2017 tarihindeki “Türkiye’nin olmadığı Avrupa eksiktir” açıklamaları, AB ile iplerin henüz kopma noktasına gelmediğini göstermektedir. Dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de “AB bizim için önemli bir çıpa, Batı’dan bir kopuş görmüyorum” tespitinde bulunmuştur. Diğer Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli de “Avrupa, bizim en büyük ekonomik ortaklarımızdan biridir. Bu ticaretten her iki taraf da çıkar sağlıyor. İki tarafın menfaatini yükseltecek şekilde ilişkilerimiz devam edecektir” demiştir.

Başbakan Binali Yıldırım 21 Ağustos 2017 tarihinde Singapur’da Türkiye’nin temel dış politika eksenleri bugün de güncelliğini koruduğunu açıklamış, “Avrupa Birliği, ülkemiz için stratejik hedef olmayı sürdürüyor diyerek önemli bir tespitte bulunmuştur: “AB ile çok boyutlu ve köklü ilişkilerimiz var. AB ile Gümrük Birliği içinde olan tek aday ülkeyiz. Türkiye, AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı ve AB ile ticaretimiz yaklaşık 146 milyar dolar seviyesindedir. Gümrük Birliği’ni güncelleyerek ticaret hacmini iki katına çıkarmayı hedefliyoruz ve bunun başarılabileceğini öngörüyoruz.”

AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik İşbirliği Toplantısı, 9 Aralık 2017 tarihinde Türk hükümetinden üç bakanın katılımıyla Brüksel’de gerçekleştirilmiştir. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin Avrupa Birliği’nin de çıkarına olduğunu belirtmiştir: “Alman arkadaşlarımız güncellemeyi yavaşlatmaya çalışıyorlar. Hayrete düşüyoruz. AB üyelik sürecine ivme kazandırmaya hazırız… Hukukun üstünlüğü, demokratik standartların yükseltilmesi ve bireysel özgürlükler konusundaki taahhütlerimiz geçerli. Hükümetimiz AB üyelik sürecine ivme kazandırmaya kararlıdır. AB’yi değişimin motor gücü olarak görüyoruz.”

Türkiye’nin Paris’teki OECD Büyükelçiliğinde birlikte görev yaptığımız dönemin AB Bakanı Volkan Bozkır’ın “AB üyeliği bizim stratejik hedefimiz ve medeniyet projesidir” açıklaması doğru bir tespittir. Başbakan Davutoğlu’nun “AB bizim için stratejik bir hedeftir. İnşallah öyle veya böyle bir gün mutlaka Türkiye AB’nin üyesi olacaktır” (Hürriyet, 28.01.2015) görüşü önemlidir. Davutoğlu tarafından TBMM’de sunulan 62’nci Hükümet Programı’nda AB üyeliği hedefinin benimsenmeye devam edileceği ve 2014-2017 dönemini kapsayan AB’ye Katılım için Ulusal Eylem Planı ile reform sürecinin hızlandırılacağı belirtilmiştir. Program’da Avrupa değerlerinin arkasında olunacağı ve AB ile katılım müzakerelerinin çok yönlü dış politikanın en önemli ayaklarından biri olmaya devam edeceği vurgulanmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Şubat 2018 tarihinde Roma ziyareti öncesinde La Stampa gazetesine verdiği röportajda, “”Türkiye aday ülke olarak yükümlülüklerini yerine getiriyor ancak üyelik süreci bizim tek başımıza ilerletebileceğimiz bir süreç değil. AB’nin de üzerine düşeni yapması gerekir. Her şeyden önce bize verilen sözlerin tutulması lazım. AB katılım müzakerelerinde hem önümüzü tıkıyor hem de sürecin ilerlememesinin sorumlusu bizmiş gibi gösteriyor. Bu haksızlıktır. AB üyesi bazı ülkelerin Türkiye için farklı alternatifleri gündeme getirmeleri de bir haksızlıktır. Türkiye’nin arzusu, AB’ye tam üyeliktir. Bunun dışındaki seçenekler, bizleri tatmin etmekten uzaktır. AB’den beklentimiz, önümüzdeki suni engellerin bir an önce kaldırılması ve yapıcı bir tutum izlenmesidir. Türkiye’nin üyeliği iç siyasi hesaplara kurban edilmemelidir” demiştir. (http://aa.com.tr/tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-abden-beklentimiz-onumuzdeki-suni-engellerin-kaldirilmasi-/1054022)

59’ncu Cumhuriyet Hükümeti’nin Programı’nda Avrupa Birliği ile ilişkiler ile ilgili paragraf şöyledir: “Türkiye, Avrupa siyasî değerler sisteminin bir parçasıdır. Avrupa ülkeleriyle ilişkiler, Türkiye’nin dış politika gündeminde en üst sıralarda yer almaya bundan sonra da devam edecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, hükümetimizin hedeflerinin başında gelmektedir. 3 Kasım seçimlerinden başarıyla çıkar çıkmaz, Avrupa Birliği konusunda ciddi bir etkinlik ürettik ve 2004 Aralık ayına, müzakere için müzakere tarihi alma başarısı, AK Parti hükümeti döneminde başarılmıştır. Hükümetimiz, Kopenhag kriterlerini tam olarak yerine getirme konusunda kararlıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği ailesi içerisinde hak ettiği yeri en kısa zamanda almasının iki tarafa getireceği kazanımların yanı sıra, Avrupa Kıtasının ötesinde, barış, istikrar ve güvenlik yönlerinden olumlu sonuçlar doğuracağı kuşkusuzdur.”

1959 yılında başlayan ama bir türlü sonuçlanmayan AB üyeliği gerçekleşemez ise, bunun alternatiflerinin ortaya konulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. AB Devlet ve Hükümet Başkanları’nın 17 Aralık 2004 tarihinde Türkiye AB’ye üye olamazsa, Türkiye’nin, AB kurumlarına demirlenmesi (is fully anchored in the European structures) tespitini uygun bulmuyorum. Demirlemek şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.” Bu bir Bobon kriteridir. Tarafımdan AB’nin çifte standardını belirmek için kullandığım Bobon kriterinin açılımı şöyledir:  BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar.  Avrupa Birliği Türkiye’yi  BON kapsamında algılasa da,  Avrupa Birliği  Bakanı Ömer Çelik’in Tallin’de 7-8 Eylül 2017 tarihlerinde düzenlenen AB Gayrı resmi Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda (Gymnich) AB üyeliğinin Türkiye için stratejik bir hedef olduğunu ve “Bu hedef korunmaktadır” değerlendirmesi dikkate alınmalıdır.

İzmir’de 19 Ağustos 2017 tarihinde Ticari ve Ekonomik İşbirliğinde Yeni Dönem başlığıyla düzenlenen Türkiye-Rusya İş Forumu’nda bir konuşma yapan dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Merkel’in ‘gümrük birliğini güncellemeyeceğiz’ demecinin yanlış olduğunu söylemiş, Türkiye’nin AB ile olan birlikten ayrılmadan Avrasya Gümrük Birliği’ne dâhil olmayı hedeflediklerini açıklamıştır. Bakan Zeybekçi Pamukkale’de 13 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada da “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” diyerek Türkiye’nin Avrasya Ekonomik (Gümrük) Birliği’nde yer alması gereği üzerinde durmuştur.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Ankara-Moskova arasındaki mesafe, Ankara-Brüksel arasındaki mesafeden daha yakındır” açıklamasının da fiziksel km uzaklığı olarak anlaşılmasında yarar vardır. Çünkü, Ankara-Moskova 2,406 km, Ankara-Brüksel ise 3,121 km’dir. Aksi düşünülürse, Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkileri sorgulanır duruma gelir. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit Bulut’un 9 Ekim 2018 tarihinde TRT’de Türk Rus entegrasyonu gerçekleştirilecek açıklaması ve 10 Ekim yazısındaki “Batı, acaba yeni dönemde Rus coğrafyasını nasıl algılıyor ve Türk Rus yakınlaşmasını-coğrafyalar entegrasyonunu engellemek adına nasıl bir plan içindeler?” görüşüne katılmak mümkün değildir. Kırım Türk kökenli biri olarak belirtmem gerekir ki, yüzbinlerce Kırım Türkünün yaşadığı Kırım, Rusya tarafından işgal edilmiştir ve Kırım Türklerine büyük baskı yapılarak asimile edilmeye çalışılmaktadır.

Dönemin Ekonomi Bakanı Zeybekçi’nin “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız” açıklaması doğru değildir. Çünkü, Ankara Anlaşması ve Katma Protokol değişmediği sürece GATT/WTO kuralları gereğince Türkiye aynı anda iki farklı gümrük birliği içinde olamaz. (S. Rıdvan Karluk, Uluslararası Kuruluşlar, Beta Basım, 7. Baskı, İstanbul, 2014, s. 225-285)   AB yetkilileri bu açıklamalar karşısında mutlaka bıyık altından gülmüşlerdir. Öğrencilerim bu hatayı yapmazken, sayın bakanın bu şekilde basına demeç vermesi doğru olmamıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 9 Ekim’deki Budapeşte ziyaretinde AB’nin Türkiye’ye sergilediği tutumu eleştirerek, “1963’ten bu yana oyalanan bir Türkiye var. Hiçbir AB üyesi ülkeye böyle bir zulüm yapılmadı. Ne evet, ne hayır. Evetse evet, hayırsa hayır. Samimi olmak lazım. Alacaksanız sinyallerini verin, almayacaksanız bunu da söyleyin. Ne bizi yorun, ne biz sizi yoralım. Siz yolunuza, biz yolumuza devam edelim. Bu kadar açık ve net olmak lazım. Bu adımı da buna göre atmak lazım diyorum ve şu anda bir sabır noktasındayız”  demiştir.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.

Türkiye ve AB, Gümrük Birliği’nin işleyişinde karşılaşılan sorunlara çözüm getirmek ve günümüzün küresel ticari koşullarına uyumunu sağlamak amacıyla Mayıs 2015’te Brüksel’de Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda anlaşmışlardır. Komisyon, 2015 yılından bu yana Gümrük Birliği’nin güncellenmesine ilişkin etki analizi çalışmalarını yürütmektedir. Süreç, hizmetler ve tarım sektörü ile kamu ihalelerinin de eklenmesiyle ekonominin ticarete konu olan bütün alanlarını kapsamaktadır. Gümrük Birliğinin derinleşmesi,  ekonominin AB ekonomileriyle olan bütünleşmesini ilerletecektir ama Türkiye’nin üyeliğine alternatif olmayacaktır. Dönemin AB Bakanı Volkan Bozkır’a göre Gümrük Birliği güncellemesiyle AB ile 150 milyar dolar olan ticaretimiz 300 milyar dolara çıkacaktır.

Derinleşme süreci, AB ile ABD arasında müzakereleri devam eden Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’na (Transatlantic Trade and Investment Partnership: TTIP) Türkiye’nin katılımını da kolaylaştıracaktır. TTIP dışında kalınması durumunda, Almanya’da yerleşik IFO Enstitüsü (Institute for Economic Research) tarafından Almanya Federal Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı adına yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’nin ekonomik kaybı 20 milyar dolar (milli gelirinin %2.5’i) civarında olacaktır (IFO Institute, 2013).

2014 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan Rapor’da Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesinin Türkiye ekonomisi üzerinde olumlu etkileri olacağı vurgulanmıştır. Tarım ürünleri ticaretindeki tarife ve tarife dışı engellerin kaldırılmasıyla birlikte hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi senaryosunda milli gelirin yüzde 0,46 oranında (cari rakamlarla yaklaşık 3,5 milyar dolar) artabileceği hesaplanmıştır (WB, 2014: 15).

Derinleştirilmiş Gümrük Birliği’nin ekonomik açıdan getireceği en büyük değişiklik, Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 70’ni oluşturan hizmetler sektörünün AB rekabetine açılacak olmasıdır. Bu gelişme, Türkiye’nin milli gelirini yüzde 0,2 oranında (2014 yılı rakamlarına göre 1,5 milyar dolar) artıracaktır. Sektörün Gümrük Birliği’ne dahil edilmesi; bankacılık, ulaştırma, haberleşme, enerji ve turizm sektörlerini etkileyecektir.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek“Türkiye-AB ticaret hacmi şu anda 158-160 milyar dolar civarında. Buna bizim de niyet ettiğimiz gibi hizmetleri, kamu alımlarını, ziraatı dahil ederseniz rahatça ticaret hacmini iki katına çıkarabilirsiniz ki bu da Türkiye’yi AB’nin üç büyük ticaret ortağından biri yapar”   demiştir. İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’nun “Gümrük Birliğinin derinleştirilmesi Türkiye’yi orta gelir tuzağından çıkaracak potansiyeli taşıyor ama tam üyelik perspektifi unutulmamalı” tespiti, Türkiye’nin AB hedefinden vazgeçmediğinin altını çizmesi bakımından önemlidir

Avrupa Birliği’nde aşırı sağın yükselmesi ve müzakerelerin popülist yaklaşımlara kurban edilmesi durumunda ilişkilerde bir düzelme olması zordur. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Erdoğan haklıdır ama pireye kızıp yorgan yakmamak gerekir. Prof. Dr. Burhan Kuzu NTV kanalında popülist bir yaklaşımla “Avrupa’dan çıkalım” demiştir ama Türkiye’nin henüz AB üyesi olmadığını sanırım bilmemektedir. Bunu kendisine birilerinin hatırlatmasında yarar vardır.

11’nci Cumhurbaşkanı Doç. Dr. Abdullah Gül’ün 25’nci Kalite Kongresi’nin açılışında  “Esas hedef, AB’nin 27-28 üye ülkesinden biri olmak değildir; mesele o seviyede bir ülke olmaktır. Bunu Avrupa’yı tatmin etmek, Avrupa’ya taviz vermek anlamında görürseniz yanılırsınız açıklaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. AB Bakanı Ömer Çelik, Roma Anlaşması’nın 60’ncı yıl kutlamalarına Türkiye gibi aday ülkelerin davet edilmemesinin kabul edilemez olduğuna Polonya ziyaretinde dikkat çekmiştir:  “İngiltere’yi de davet etmedik diyorlar. AB’ye katılmak için müzakere yürüten, geleceğini AB içinde gören ülkeyle kendi iradesiyle AB’den çıkmak isteyen bir ülkeyi aynı kefede görmek bir vizyon iflasıdır.” Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi 35’nci toplantısının açılışında konuşan Çelik,  “Dışlayıcı, fasılları siyasi sebeplerle açmayan bir yaklaşımla ilerlemek söz konusu olmaz”  diyerek AB’yi eleştirmiştir.

AB’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yaptığı baskılar, geçmişte Türkiye’ye ısrarla önerdiği imtiyazlı ortaklık ve Türkiye’ye karşı uyguladığı Bobon kriterleri sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye yönelik destek yukarıda açıklandığı gibi giderek düşmektedir. Türk kamuoyu artık ülkemizin bir gün AB üyesi olacağına inanmamaktadır. Kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacaktır.

Bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflarsa, bu durumda Türkiye’de bir eksen kayması olabilir. Fakat bu kayma hiçbir zaman Şanghay İşbirliği Kuruluşu ya da Avrasya Gümrük Birliği yönünde olmamalıdır. Eğer olursa Rusya, Ermenistan ve Çin ile aynı blokta yer alırız ki bu büyük hata olur. Ermeni kökenli Türk iktisatçısı Prof. Dr. Daren Acemoğlu, Avrupa Birliği’ne ve de NATO’ya alternatif olarak Şanghay Beşlisi’ne üye olmasının Türkiye açısından olumlu olmadığını açıklamıştır: “Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi hiçbir zaman sorunsuz değildi. Bir adım geri, bir adım ileri gidiyordu. Avrupa’yla yakınlaştığımız dönemler hep iyi netice verdi.

Taraflar arasındaki ilişkilerde önemli anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır ama AB üyeliği hedefinden bir sapma, AB’ye yöneltilen eleştirilere rağmen şimdilik söz konusu değildir. Çünkü 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır. 

Son zamanda gündemde olan AB ile vize serbestisi için Türkiye’nin önüne 72 kriter sunulmuş, Türkiye bunların 65’ini karşılamıştır. Henüz tamamlanmayan 7 kriter şunlardır:  AB ile hukuki işbirliğinin sağlanması, ifade, toplanma, örgütlenme ve basın özgürlüğünün güçlendirilmesi, yolsuzluk ve rüşvetle mücadele, bilgi güvenliği, terör tanımının yeniden yapılması (terörle mücadele kanununda değişiklik), göçmenler için geri kabul anlaşmasının uygulanması ve biyometrik pasaportların Avrupa standartlarına yükseltilmesi.

Türkiye terör tanımı maddesine itiraz ettiği için müzakereler durma noktasına gelmiştir. Terörle mücadelenin bu denli yoğun yaşandığı bir dönemde Türkiye haklı olabilir ama rüşvetle mücadele ne durumda, kişisel bilgiler güvende mi, basın özgürlüğü ne durumda sorularını da cevaplamak durumundadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “16 Nisan’da Evet çıkarsa bizi AB’ye almazlarmış. Ah bu kararı bir verebilseler. Bizim işimizi kolaylaştırırlar. Çok daha seri karar almamıza bunlar vesile olur”  açıklaması, bir tepkinin sonucudur.  Batı dünyasında Antalya’da yapılan Tatlı Dil Forumu için gelen Türk kökenli dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson gibi siyasetçilerin olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü Johnson, “Türkiye-AB güçlü ortaklığı herkesin yararına” tespitinde bulunmuştur.

İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır” (Straw, 2013: Chapter 18 ).

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Şimdi Avrupa Birliği üyesi ülkeler Vatikan’da bir araya geldiler. Bu gelişmeler bir şeyi çağrıştırıyor; hayırdır ya Vatikan’da niye bir araya geldiniz? Papa’nın huzurunda niye bir araya geldiniz? Papa ne zamandan beri Avrupa Birliği üyesi oldu. Haçlı ittifakı kendini eninde sonunda gösterdi. Bu budur. Bize bugüne kadar ne dediler? ‘İkide bir bize böyle diyorsunuz ama böyle bir şey yok.’ Evet, siz Türkiye’yi Müslüman olduğu için içeri almıyorsunuz.”  diyerek Straw’a hak vermiştir.

Avrupa Birliği dini temele dayanan bir kuruluş değildir. AB üyesi ülkelerin 28 üyesi Hıristiyan’dır ama Türkiye’nin de üyesi olduğu ve Paris’te OECD Daimi Temsiciliğinde 5 yıl görev yaptığım Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin  (Organisation for Economic Co-operation and Development) 36 üyesi arasında sadece Türkiye Müslüman ülkedir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde AB üyeliğimiz konusunda ortaya çıkan sorunları tamamen din farkına dayandırmak doğru değildir.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan sonra yüzünü Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan bu yana da Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir. Türkiye, laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu,  AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu  Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” açıklaması günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. (Hürriyet, 19.06.2015) Türkiye aidiyet açısından öteden beri batılı bir yönelim içinde olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Avrupa Birliği ile ilişkilerin kopması, Kıbrıs sorunun çözümünü de güçleştirecektir. Türkiye’nin uzak bir ihtimal olsa da günün birinde AB üyesi olması, Kıbrıs sorunun çözümünü de katkıda bulunacaktır.

Atatürk, özellikle kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasını izleyen yıllardaki konuşmalarında “uygarlık ve çağdaşlaşma” kavramları üzerinde önemle durmuştur. Atatürk Türk toplumunda çağdaşlaşmayı hayat tarzı olarak kabul etmektedir. Atatürk’ün “Dünyada her milletin varlığı, kıymeti, hürriyet ve istiklal hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği medeni eserlerle orantılıdır. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve istiklallerinden soyunmağa mahkûmdurlar” görüşü günümüz için de geçerlidir.

Büyük önder Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demecin unutulmamasında yarar vardır: “Kabul etmelisiniz ki, doğuda yaşamayı seçmeye mecbur olduğunuz için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıyı bir yerleşim yeri seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”

Bu hedeften sapma şimdiye kadar olmamıştır, bundan sonra da olmamalıdır. Bir dönem Yönetim Kurulu’nda bulunduğum, 1981 yılında açılan Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışmasında Birincilik Ödülünü aldığım AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi başlıklı araştırmamda bu konuyu ayrıntılı olarak açıklamıştım. Avrupa Birliği sürecinin Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik hedefi ve bir medeniyet projesi olduğu unutulmamalıdır.

Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987 tarihindeki üyelik başvurusu sırasında söylediği “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama yılmamalıyız” görüşünü yok saymamalıyız. Çünkü Lucius Annaeus Seneca “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) derken çok önemli bir tespitte bulunmuştur. Yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgâr eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir.

Müzakere sürecinde AB Genel İşler ve Dışişleri Konseyi’nin 11 Aralık 2006 tarihinde almış olduğu karar uyarınca 8, GKRY’nin tek taraflı olarak bloke ettiği 6 başlık bloke edilmiş durumdadır. Bu durum, zaten müzakere sürecinin kilitlendiğini göstermektedir. Ayrıca ‘referandum’ doğru ifadesiyle ‘plebisit’ yapmaya gerek yoktur. Müzakereler tamamlansa bile Türkiye’nin bir gün AB üyesi olma ihtimali, AB kamuoyunun Türkiye’ye bakış açısını değiştirmesine ve de Türkiye’ye karşı uygulamış olduğu çifte standartları terk etmesine bağlıdır.

Türkiye’nin AB’ye katılımı hukuki olarak tamamlansa bile Fransa’da halka sorulacaktır. Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun bunu oylaması gerekecektir. Birliğe katılma sürecinde de üye ülkelerin genişlemeyi kabul etmesi gereklidir. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin olarak, “Herhangi bir tarih öngörülmemiştir. Günün birinde bütün başlıklar tamamlanınca, sonra ilgili halkların kararına göre, bir hipotez olarak üyelik düşünülebilir. Her halükarda bu, Fransa’da referanduma tabidir” dediği unutulmamalıdır.

Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın On Birinci Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonlarının Oluşturulmasına İlişkin 2017/16 Sayılı Başbakanlık Genelgesi kapsamında bir Avrupa Birliği Özel İhtisas Komisyonu’nun kurulmaması üzerine DPT’da 1982 yılında Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’n direktifleri ile DPT AET Dairesini kuran eski bir DPT mensubu olarak Avrupa Birliği AB Özel İhtisas Komisyonu kurulması için 25 Ocak 2017 tarihinde Kalkınma Bakanlığı’na bir dilekçe verdim. Fakat  dilekçeme olumsuz cevap verilmiştir. Bu da hükümetin AB üyeliğinden ümidi kestiğinin bir örneğidir. Ayrıca tüm aday ülkelerde AB Bakanlığı varken AB Bakanlığı’nın kaldırılması da bunun bir göstergesidir.

Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin kopmaması gerekir. Çünkü AB’de geçerli standartlar; kişi hak ve özgürlükleri, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulcu demokrasi, yargının bağımsızlığı, adaletin tarafsızlığı gibi temel alanlara çağdaş düzenlemeler getirmektedir. Avrupa Birliği üyelik süreci, başından bu yana Türkiye’nin istikrarı, ekonomik ve siyasi reformları açısından bir çıpa görevi yapmıştır.

Bu kapsamda Sedat Ergin’in 10 Temmuz’daki yazısındaki son iki paragrafına katılmamak mümkün değildir: “Referanduma gidilmesi halinde, Erdoğan herhalde tarafsız bir hakem konumuna geçip, halka sadece ‘Tamam mı, devam mı’ diye sormakla yetinmeyecek, bir tercih belirtecektir. Kendisinin tam üyeliğe karşı tavır aldığı bir senaryonun muhtemel bir sonucu, Türkiye’nin Batı’ya dönük perspektifinin ağır bir zemin kaybına uğraması, nehrin yatağının başka bir güzergâha kayması olabilir. Bütün bu gelişmeler ABD ile ilişkilerin de rayından çıktığı bir ortamda Türk dış politikasının dengelerini ciddi bir şekilde sarsabilir.”