AB’NİN ANAYASA OLUŞTURMA SÜRECİ, BU SÜREÇTE ORTAYA ÇIKABİLECEK SORUNLARIN AB’NİN GELECEĞİNE VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI

                                                                                                                                       

     Öz 

     Çalışmanın amacı AB üyesi ülkelerin anayasaya neden ihtiyaç duydukları, anayasada öngörülen temel değişiklikler ve anayasanın iki üye ülkenin halkları tarafından reddedilmesinin ardından hazırlanan Lizbon Anlaşmasının getirdiği yenilikler, Anlaşmanın üye ülkelerde nasıl bir prosedüre tabi tutulacağı, İrlanda’nın Lizbon Anlaşmasını reddetme sebepleri ve Anayasa ile Lizbon Anlaşmasının reddedilmesinin ortaya çıkarabileceği sorunlar ve bu sorunların Türkiye’nin üyelik sürecine ve AB’nin geleceğine etkilerini incelemek  ve bu sorunların ne şekilde  aşılabileceğini ortaya çıkarmaktır. Bu kapsamda önce AET’nin AB’ye dönüşmesini takip eden süreçte siyasi bütünleşme alanında atılan adımlar ve takiben  2003 Selanik Zirvesi’nde Devlet ve Hükümet Başkanlarına sunulan Anayasa taslağı ve taslakta ön görülen temel değişiklikler hakkında bilgi sunulacak, daha sonra AB üyesi ülkelerin Anayasa taslağına yaklaşımları ele alınacaktır.

      Çalışmanın devamında Anayasa’nın reddedilmesinin ortaya çıkardığı sonuçlar ve yeni anayasa arayışları sonucunda ortaya çıkan Lizbon Anlaşması, anlaşmanın getirdiği yenilikler ve İrlanda halkı tarafından anlaşmanın reddedilmesinin AB’nin ve Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine etkileri ele alınacak ve krizin nasıl aşılabileceği konusu incelenecektir.

     Anahtar Kelimeler : AB Anayasası, Reform ( Lizbon) Anlaşması, AB’nin  Anayasa Oluşturma Süreci

PROCEDURES FOR EU CONSTITUTION, THE PROBLEMS OF THE NEW ERA AND THE WAYS OF SOLVİNG THEM AND THEİR AFFECTS ON THE FUTURE OF EU AND TURKEY.

Abstract

The purpose of this article is to define why members of EU need a constitution, what are the basic changes of it and what is the reason for rejection of the constitution by two member states’ and the rejection of Lizbon Treaty by Ireland ? This article also aims to enlight the new precedures for ratification of Lizbon Treaty and  the difficulties of new era and the ways of solving them and their affects on the future of EU and Turkey. At first,  EEC’s tarnsformation period to EC and the endeavours for political unity will be explained, than the Draf Constitution For EU which was presented to the heads of member states, will be evaluated and approaches of member states to the Draft will be examined.

      Secondly, consequencies of the rejection of constitution and the  Lisbon Treaty will be evaluated. Subsequentlythe affects of rejection of the costitution  will  be discussed,  to the future of Turkey’s membership and to  the future of Europe.

     Finally the solutions to the crise will be evaluated.

     Key Words : Constitution of  EU,  Reform (Lisbon)  Treaty, Procedures for EU Constitution

 

________________________________________________

* Doktora öğrencisi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, omertascioglu@gmail.com

 

GİRİŞ

1957   Roma Anlaşması’yla AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) olarak teşkil edilen ve daha sonra AB (AB) haline gelen Topluluk ülkeleri geçen süreç içinde ekonomik entegrasyonun Avrupa devletlerinin bütünleşmesinde artık yetersiz kaldığını görerek  siyasi birliğin de sağlanmasını hedeflemişlerdir.

 

Siyasi bütünleşmeyi sağlamak amacıyla Maastricht (1992), Amsterdam (1997) ve Nice (2001) antlaşması ile yapılan revizyonları müteakip 1973, 1981, 1986 ve 1995 genişleme süreçlerini tamamlayan AB için anayasa deyim yerindeyse elzem hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak Devlet ve Hükümet Başkanları Aralık 2000’de yapılan Nice Zirvesi’nde Birliğin geleceği üzerine daha geniş ve daha derin bir tartışmanın başlatılması ve kurucu antlaşmaların daha ciddi biçimde revize edilmesi konusunda görüş birliğine varmışlardır. Nice Antlaşması’na ekli 23 numaralı deklarasyonda bu süreç için 3 aşama öngörülmüştür: Birinci aşamada açık bir tartışma ortamı oluşturulması ve buna her kesimden kişi ve kuruluşların katılmasının sağlanması öngörülmüştür. Bir sonraki aşamanın 2002-2003 yıllarını kapsaması ve bu aşamanın uygulama şeklinin Aralık 2001’de toplanacak Laeken Zirvesi’nde belirlenmesi planlanmıştır. Üçüncü aşamada ise kurucu antlaşmalarda yapılacak değişikliklere karar verilmesi için 2004’te hükümetler arası bir konferansın toplanması planlanmıştır (Tezcan, 2003: 8).

 

Öngörüldüğü gibi 15 Aralık 2001’de yapılan Laeken Zirvesine kadar açık tartışma süreci tamamlanmış, bu zirvede devlet ve hükümet başkanları tarafından AB’nin geleceğine ilişkin Deklarasyon kabul edilmiştir. Bu deklarasyonla Birliğin daha demokratik, saydam ve etkin olması ve Avrupa yurttaşları için bir Anayasa hazırlanması yönünde karar alınmış ve anayasanın hazırlanması için de bir kurultay toplanması kararlaştırılmıştır (Tezcan, 2003: 8).

28 Şubat 2002’de toplanan kurultay 15 aylık bir çalışmanın ardından 13 Haziran 2003’te çalışmalarını tamamlamıştır. Taslağın, Birliğin tanımının, ilkelerinin ve  kurumlarına ilişkin hükümlerinin yer aldığı I. Bölümü ile, Temel Haklar Şartı’nın yer aldığı II. Bölümü Kurultay Başkanı Valery Giscard D’Estaing tarafından 20 Haziran 2003’te Selanik Zirvesi’nde Devlet ve Hükümet Başkanlarına sunulmuştur. Taslağın III. ve IV. Bölümlerinin de 27 Haziran 2003 itibariyle yazımı tamamlanmış (Tezcan, 2003: 8) ve 17-18 Haziran 2004 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde taslak metin kabul edilmiş, 29 Ekim 2004 tarihinde de Roma`da AB üyesi 25 devletin devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalanmıştır.

Aday ülke statüsünde olan Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın da sadece Nihai Senedi’ni  imzaladıkları AB Anayasası’nın 2006 yılı Mayıs ayına dek üye devletlerce onaylanması, 2009 yılının başında da yürürlüğe girmesi öngörülmüştür. 16 üye devlet, bu anayasanın ulusal parlamentolarında onaylanmasını uygun görürken, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere 9 üye ülke, Avrupa Anayasası`nı referanduma sunacaklarını bildirmişlerdir        (Aral, 2004).

      I )  AB’NİN ANAYASA İHTİYACININ SEBEPLERİ 

AB’nin neden bir anayasaya gereksinim duyduğu, üzerinde durulmaya değer bir husustur. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi, yeni katılımlarla birlikte AB’nin dinamizmini diri tutma isteğidir. (Aral, 2004)

Genişleme ve ekonomik bütünleşme sürecini büyük ölçüde başarı ile tamamlayan AB için siyasal bütünleşmeyi sağlayacak, birçok farklı anlaşmanın ortaya çıkardığı karmaşayı önleyecek bir anayasanın çıkarılması kaçınılmaz hale gelmiştir (Bozkurt vd., 2008: 56-60).

Yetki alanı giderek genişleyen ve üye devletleri giderek daha fazla temsil etme imtiyazını elde eden AB’nin, bu konumunu anayasa gibi “egemenlik” çağrışımı yapan bağlayıcı bir belgede güvence altına alması, AB’nin federalist reflekslerinin hâlâ kaybolmadığına işaret etmektedir. AB bünyesinde bir anayasaya ihtiyaç duyulmasının bir başka nedeni ise üye ülkelerdeki halkların AB karar alma süreçlerinde daha fazla şeffaflık ve AB organlarının halka daha fazla hesap verebilir konumda olmasını istemeleridir. AB kamuoylarının hatırı sayılır bir kesiminde uzun süredir şu kanaat yerleşmiş görünmektedir: AB içinde karar alan etkili ve yetkili yüksek bürokratlar, halkların talep ve isteklerini dikkate almaksızın kapalı kapılar ardında insanların hayatını etkileyen kararlar almaktadır. Bu durum, demokrasi ve açıklık ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bu anayasa, bir yandan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının gereği olarak her demokratik anayasada olması gerektiği gibi pek çok hak ve özgürlüğe yer verirken, aynı zamanda bireylerin baskın bir otoritenin “nesne”si olma endişelerini izale etmeyi amaçlamaktadır. Avrupa halklarına, ulusal, bölgesel ya da mahallî düzeyde çözümlenecek meselelerin AB’nin müdahalesinden masun olacağı konusunda güvence verilmesi de aslında bu kaygıları giderme isteğinin bir sonucudur. Bakanlar Konseyi’nin bundan böyle kapalı kapılar ardında toplanamayacak olması da, bu şeffaflık istencine yanıt niteliğindedir. Bir yandan Avrupa halklarının doğrudan seçimlerde oy kullanması yoluyla işbaşına gelen Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri artırılmaktadır, bir yandan da bir milyon imza toplamaları halinde üye ülke vatandaşlarına AB Komisyonu nezdinde yasa taslağı hazırlamak üzere teklif sunma imkânı tanınmaktadır. Bu anayasanın bir başka amacı ise AB’nin uluslararası ilişkilerde daha etkin bir rol oynamasını sağlamaktır. AB’yi geniş hak ve yetkilere sahip bir tür konfederasyona dönüştüren bu anayasa, bu uluslar üstü örgütün üye devletler ve halklar üzerinde sahip olduğu temsil yetkisini ve meşruiyeti artırmaktadır (Aral, 2004) .

Bu genel amaçların yanı sıra özel olarak AB Anayasası’ndan pratik düzeyde beklenen pek çok işlev vardır. Birincisi; bu anayasa AB’nin işleyişini, yetkilerini ve başlıca organları arasındaki ilişkileri düzenleyen birincil ve ikincil hukukun değişik belgeler içinde düzenlenmiş olmasından kaynaklanan karmaşaya son verecektir. İkincisi; anayasa gibi bağlayıcı olan tek bir belgede AB’nin yetkilerinin ve işleyiş biçiminin açık seçik olarak belirtilmesi, bu örgütün daha etkin ve verimli bir şekilde faaliyette bulunmasına imkân sağlayacaktır. Üçüncüsü; AB’nin nasıl işleyeceği, kararlarını nasıl alacağı, birlik organlarının nasıl teşekkül edeceği ve bu organlar arasındaki görev ve yetki dağılımının nasıl olacağı gibi hususların vuzuha kavuşturulmasına imkân sağlayacaktır. Dördüncüsü; yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin AB organları arasında nasıl paylaşılacağı hususu bu anayasayla düzenlenmektedir. Beşincisi; birliğin kendisine esas alacağı başlıca değerleri ve ilkeleri ortaya koymaktadır. Altıncısı; AB ile üye devletler arasında yetkilerin nasıl paylaşılacağı meselesi Avrupa Anayasası’nda açıklığa kavuşturulmaktadır. Yedincisi; bu anayasa, AB vatandaşlarının sahip olduğu hak ve özgürlükleri belirgin kılmak ve bunları etkili bir şekilde hayata geçirmek için ihdas edilmiş olan mekanizmaları ihtiva etmektedir  (Aral, 2004) .

       II ) YENİ ANAYASADA ÖNGÖRÜLEN TEMEL DEĞİŞİKLİKLER

29 Ekim 2004 tarihinde Roma’da gerçekleştirilen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde imzalanan AB Anayasası 4 ana bölüm, 448 madde, 36 protokol, 2 bildiri ve 50 deklarasyon’dan oluşmaktadır. Anayasanın I. Bölümü dokuz farklı başlıktan ibaret olup burada Birliğin tanımı ve amaçları, temel haklar ve Birlik vatandaşlığı, Birliğin yetkileri, karar alma prosedürleri ve Birliğin kurumları gibi konular ele alınmıştır. AB Temel Haklar Şartı’nın yer aldığı Anayasa’nın II. Bölümü’nde ise insan onuru, özgürlükler, eşitlik, dayanışma, vatandaşlık hakları, adalet ve Antlaşma’nın yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin konulara yer verilmiştir. III. Bölüm’de Birliğin politikaları ve işleyişi konusu düzenlemiş ve bu çerçevede iç pazar, ekonomi ve para politikası; özgürlük, adalet ve güvenlik alanı, ortak dış ve güvenlik politikası, güçlendirilmiş işbirliği ve Birliğin organlarının işleyişi gibi birçok alanda kapsamlı düzenlemelere gidilmiştir. IV. Bölüm’de ise anayasanın kabulü ve gözden geçirilmesi prosedürleri de dahil genel ve nihai hükümlere yer verilmiştir ( Bozkurt vd., 2008: 56-60, Saraçlı; 2008: 79-97 ).

Fransa ve Hollanda halkları tarafından referandumda reddedilmesinden sonra yerini Lizbon Anlaşması’na bıraktığı için artık bahse değer değilmiş gibi yorumlanan anayasa aslında AB’nin geleceği için tasarlanan ideal yapıyı ortaya koyması açısından önem arz etmektedir ve Lizbon Anlaşması’nın kabulünden makul bir süre sonra ilk hazırlandığı şekliyle anayasanın ileride yeniden gündeme getirilebileceği öngörülmektedir. Bu nedenle anayasanın ilk tasarlanan şeklinden kısaca  bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

Anayasa, Avrupa’nın geleceği hakkındaki vizyona dair genel ifadelerden, ülkelerin hangi koşullar altında üyelikten ayrılabileceğinin ayrıntılarına kadar çok geniş bir alanı kapsamakta ve bunların büyük bölümü varolan AB anlaşmaları içinde yer almaktadır (BBC Turkish.com, 2005).

Taslak anayasada yapılan en önemli değişiklikler; Devlet ve Hükümet Başkanları statüsü ile dışişleri bakanının statüsünde  ve Komisyon’un üye sayısında yapılan değişiklikler ve “nitelikli çoğunluk” konusunda yapılan değişikliklerdir.

Taslakta Devlet ve Hükümet Başkanlarına “Avrupa Konseyi” adı verilerek kurumsal statü tanınmış ve konseyin yılda iki kez yerine dört kez toplanması öngörülmüştür. Daha önce 6 ay süre ile görev yapan dönem başkanı yerine konseyin 2,5 yıllığına kendi başkanını seçmesi öngörülmek suretiyle yönetimde devamlılığın sağlanmasına çalışılmıştır. Ancak küçük ülkeler bunun yerine değişimli başkanlık sisteminin devam etmesi seçeneğini tercih etmektedir.

Taslakta Parlamento’nun konsey ile birlikte ortak yasama organı olarak görev yapması öngörülmüş ve  Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilci sayıları asgari 6, azami 96 olacak şekilde sınırlandırılmıştır.

Taslakta öngörülen önemli değişikliklerden biri de Topluluk Dışişleri Bakanlığı ihdas edilmesi suretiyle ortak güvenlik ve savunma politikalarının devamlılık kazanmasına   imkân sağlanması hususudur. Taslağa göre Dışişleri Bakanı Avrupa Komisyonu’nun üyelerinden biri kabul edilecek ancak Bakanlar Konseyi’ne karşı sorumlu olacaktır.

Taslakta nitelikli çoğunluk konusunda yapılan değişiklikle karar alınabilmesi için asgari 15 üye olmak üzere konsey üyelerinin % 55’inin ve AB nüfusunun % 65’inin  oyu gerekli hale getirilmiş ve üyelikten çekilme ve üyeliğin askıya alınması gibi olağanüstü tedbirlere de  yer verilmiştir.

Diğer yandan uluslararası ilişkilerde etkin bir güç olmak için silahlanmaya ağırlık veren AB ülkeleri, aynı zamanda merkezileşmiş bir Avrupa ordusu yaratma yönünde ciddi adımlar atmaktadırlar. AB Anayasası’nın en dikkat çekici yanlarından biri, askeri stratejinin merkezileştirilmesi ve “anayasal güvenceye” kavuşturulmasıdır.   AB Anayasa Sözleşmesi, silahlanma stratejisinin uygulanması için de, askeri ve dış politikaların denetimini AB Parlamentosu ile Avrupa Adalet Divanı’nın yetkileri dışında tutarak doğrudan “AB Bakanlar Konseyi”ne vermektedir (madde I-41) (Peköz, 2007).

Yine AB Anayasa Sözleşmesi ile “üye devletler silahlanma yükümlülüğü”(madde I-41, 3) ile bunu zorunlu hale getirmektedir. AB ordusunun, AB dışındaki “üçüncü ülkeler” ile işbirliği yaparak “askeri müdahalede bulunabileceği” ( madde III-309, 1) maddesi, Anayasa Sözleşmesi’nin en önemli bölümlerinden birisidir  (Peköz, 2007). Bu suretle AB ileride dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkabilecek krizlerde, kriz bölgelerine kendi anayasası kapsamında müdahalede bulunma imkânlarını elde edebilecektir.

III)  AB ANAYASASI’NIN ONAY SÜRECİ VE AB ÜYESİ ÜLKELERİN AB ANAYASASINA YAKLAŞIMLARI

AB Anayasası’nın yürürlüğe girebilmesi için, onaylanmasından sonraki iki yıl içerisinde, yani 29 Ekim 2006’ya kadar, 25 üye ülkenin tamamı ve Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması gerekmekteydi.

Anayasa’da söz konusu tarihe kadar bütün üye ülkelerin anayasa’yı onaylamaması durumunda ne yapılacağına dair net bir beyanda bulunulmazken, herhangi bir tıkanma söz konusu olduğunda ise izlenecek prosedür hakkında bazı açıklamalar mevcuttur. Bu çerçevede, anayasanın 4. Bölümünde, anayasanın imzalanmasından iki yıl sonra yani 29 Ekim 2006’ya kadar üye devletlerden beşte dördünün (20 üye) anayasayı onaylamasına karşın, diğer üye devletler onay sürecinde bir takım güçlüklerle karşılaşırlarsa konunun Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi’ne havale edileceği belirtilmektedir (Aral, 2004) .

AB Anayasası’nın onay sürecinde farklı ülkelerde farklı yöntemler izlendiği görülmektedir.
Kimi ülkeler, hükümet kararlarıyla, kimileri parlamento oylamalarıyla, kimileri de halkoylaması aracılığıyla yeni Anayasa’yı onaylamayı öngörmektedir. Onaylama sürecinde, seçilen bu yollardan birinden vazgeçip, başka bir yolu uygulamak da olasıdır. Üye ülkeler, halkoylaması sırasındaki siyasal konjonktüre göre, bu yollardan birini seçmektedir.

 

Fransa’da 29 Mayıs 2005 günü yapılan halkoylamasında, Fransız halkının % 67’si oylamaya katılmıştır. Katılım, geçmişte yapılan yedi halkoylaması içinde en yüksek olanıdır. Sonuçta, % 55 (HAYIR), % 45 (EVET) oyu çıkınca hükümet düşmüş, yeni bir hükümet kurulmuş ve Fransızlar yeni anayasaya karşı ayağa kalkmıştır (Akgüner, Galatasaray Üniv.: 2005). AB’nin lokomotif ülkelerinin  biri olan Fransa’nın yeni anayasayı reddetmesi yalnız Fransa’da değil, henüz halkoyuna başvurmamış olan diğer AB ülkelerinde de şaşkınlık yaratmıştır.

Hollanda’da ise; “HAYIR” oyları %62, “EVET” oyları ise %38 olarak sonuçlanmıştır. Hayır oyları Fransa’ya göre daha yüksektir. Hollanda örneğinde olduğu gibi, halkoylamasına gitmeyi planlayan öteki ülkelerin birbirine yakın tarihlerde yapılan halkoylamalarında, gittikçe artan oranda hayır oylarıyla sonuçlanması olasılığı karşısında; AB Komisyonu, diğer ülkelerin kamuoylarının da olumsuz yönde etkilenmemesi  için anayasayı kabul sürecinin bir süre bekletilmesini, bir soğuma döneminden (cool-off period) geçilmesini  önermiştir (Akgüner, 2005).

 

İngiltere, İrlanda, Portekiz, Danimarka, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya karara uygun olarak onay sürecini dondururken, G.Kıbrıs ve Lüksemburg gibi bazı üyeler süreci durdurmayarak AB Anayasasına onay vermiştir           ( İKV, 2008).

Halkoylaması sonucunda çıkan hayır oylarını değişik açılardan değerlendirmek olanaklıdır.
Şu anda, Fransız iç siyasetinde hükümetler, halktan kopuk bir durumdadır. AB ile ilişkilerde Fransız iç siyaseti, iyi şeyleri hükümete, kötü işleri ise AB Komisyonu’na fatura etmektedir. Fransız ekonomisi kötüye gitmekte ve halk gittikçe fakirleşmektedir. İşsizlik oranı  % 10.2 ile son beş yılın en yüksek oranına ulaşmıştır. Yirmi beş yaşın altındaki her beş gençten biri işsizdir. Bütçe açıkları % 3’ün üstündedir. İşçiler yaşam pahalılığından yakınmakta ve yabancı işçilerin, işlerini ellerinden almalarından korkmaktadır. Durum böyle sürerse, Fransız yatırımlarının, fakir ve işçi ücretlerinin düşük olduğu ülkelere gideceğine inanılmaktadır. İşçiler bu durumu, “Fransız işçilerinin cezalandırılması” olarak görmekte ve refah düzeylerinin düştüğünü söylemektedir. Halkın büyük bir çoğunluğu ve işçiler, AB’nin genişlemesinden ürkmektedir. Fransa’da temel tartışma, “gelecekte ne tür bir AB olmalıdır” sorusu etrafında yapılmaktadır. Aşırı sağ ve Fransız solunun büyük bir bölümü, Anayasaya hayır demiştir. Ancak, aşırı sağın oy oranı çok değildir. Halkın büyük bir çoğunluğu AB’deki karar mekanizmalarının daha demokratik olmasını istemektedir. Brüksel’de ya da Fransa dışındaki başka bir yerde, Fransız halkına sormadan, danışılmadan kendilerini yakından etkileyen kararlar alınmasını istememektedir. Halk, AB’nin merkezden ve dayatmacı yöntemlerini kabullenmemekte ve AB’nin bütünleşmesinin ve genişlemesinin yarattığı korkular gittikçe büyümektedir (Akgüner, 2005) .

İşçi sendikaları, genel tartışmalara katılmakla birlikte, “sosyal nitelikli bir Avrupa mı”, “liberal nitelikli bir Avrupa mı” tartışmasını da gündeme taşımıştır. Sendikalara göre, küreselleşmenin de etkisiyle, AB’de liberal uygulamalar ağırlık kazanmaya başlamıştır. Sosyal devlet ilkesinden gittikçe uzaklaşılmıştır. İşçi kesimi, Avrupa’da sosyal hakların uygulanmadığı düşüncesini savunmaktadır. Çünkü, AB Anayasası’nın Üçüncü Bölümü’nde “liberalization”a (serbestleşme) ilişkin hükümler yer almaktadır (Saraçlı, 2008: 79-97).

Fransa’nın anayasayı büyük çoğunlukla reddetmesinden sadece üç gün sonra gelen Hollanda’daki “hayır” oyu Avrupa burjuvazisinin – büyük şirketlerin kâr dürtüsüne anayasal bir ilke olarak ayrıcalıklı yer veren bir belgeye dayalı – kıtanın siyasi birliğini güçlendirme planlarına bir başka darbe vurmuştur (Marsden,  2005).

Öyleki, anayasanın geniş kitlelerce reddedilmesinin esas nedeni belgenin “son derece rekabetçi bir sosyal piyasa ekonomisi” yaratma konusundaki ısrarına duyulan karşı çıkıştır. Avrupa hukukunun birçok sosyal konuda Hollanda’nınkinden çok daha az özgürlükçü olacağına ilişkin korkular – bu anayasanın hem sağcı hem de solcu muhalifleri tarafından dile getirilen bir endişedir – Euro’nun para birimi olarak benimsenmesinden bu yana artan fiyatlara ve büyük çaplı sosyal saldırı gerçekleştiren ve ABD’nin başını çektiği Irak’a karşı savaşı desteklemiş olan hükümete duyulan öfkeyle birleşmiştir (Marsden,  2005).

“Hayır” oyu sadece Başbakan Jan Peter Balkenende’nin başında bulunduğu iktidardaki sağcı koalisyona değil, fakat “evet” oyu verilmesi çağrısı yapmış olan ana muhalefet partilerine de yönelik bir terslemedir      (Marsden,  2005).

“Evet” kampı hem iktidardaki Hıristiyan Demokratlar’dan (CDA) ve koalisyon ortaklarından, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nden (VVD) ve Demokratlar 66’dan (D66) hem de muhalif Sosyal Demokrat Emek Partisi’nden (PvdA) ve Stalinistlerin başını çektiği Yeşil Sol’dan oluşmaktadır. Bu partiler Hollanda parlamentosundaki milletvekillerin % 80’ini – 150 milletvekilinden 128’ini – oluşturmaktadır (Marsden,  2005).

Anayasaya ve hükümete muhalif sağcı Pim Fortuyn Listesi (LPF) ve eski bir VVD üyesi olup, LPF’ye benzer şekilde yabancı düşmanlığını temel alan rakip bir popülist örgüt kurmaya çalışan Geert Wilders tarafından sömürülmüş, LPF Müslüman karşıtı görüşlerini Hollanda’nın liberal sosyal geleneklerinin bir savunması gibi göstermiştir. Kendi payına Wilders, Türkiye’nin AB üyesi olmasına karşı Müslüman karşıtı duyarlılığı, anayasaya karşı yönelttiği saldırılarının merkezine koymuştur. Her ikisi de ana sorunun Hollanda’nın ulusal egemenliğini korumak olduğunu vurgulamışlardır ( Marsden,  2005).

Sonuçta Hollanda’da, Fransa’ya oranla hayır oyları daha çok çıkmıştır. Hayır oylarının oranı % 62;                 evet oylarınınki % 38… 12 milyon Hollandalı seçmenin % 64,8’i halk oylamasına katılmıştır ve bu oran Hollanda için yüksek bir katılım olarak kabul edilmektedir.

Hollanda seçmeni, aynı Fransa’daki gibi, AB’nin şimdiki durumunu kendisi için tehlikeli görmektedir. AB Anayasası’nın kabulü ile ekonominin bozulacağını, işsizliğin artacağını düşünen Hollandalı’lara göre, halkoyuna sunulan anayasa taslağında, sosyal politikalar açısından endişe verici düzenlemeler yer almaktadır. Maliye Bakanı, Hollanda’nın AB Bütçesi için verdiği payın büyüklüğü nedeniyle, hayır oylarının arttığını söylemektedir (Akgüner, 2005).

Hollanda seçmeni, AB’de uygulanan tarım sübvansiyonlarının kalkmasını ve dış politikada bir istikrar yakalanmasını istemektedir. Özellikle, AB’nin Irak politikası eleştirilmekte ve AB’nin dış politikada sergilediği çok başlılık benimsenmemektedir (Akgüner,  2005).

 

Yukarıda açıklandığı üzere gerek Fransa, gerekse Hollanda halkı AB’nin geleceğine ve anayasa sürecine AB’nin geleceği açısından değil, kendi ekonomik statülerine yapabileceği olumsuz katkılar ve kendi ülkelerinin  ulusal çıkarları açısından bakmakta ve AB sürecinde bozulan ekonomik durumlarından  kendi politikacılarını sorumlu tutmaktadır. Dolayısı ile her iki ülkenin yönetim kadrosu da, bir yandan AB’nin hukuki statüsünün geleceği de kapsayacak şekilde belirginleştirilmesi ihtiyacı ile kendi kamuoylarının baskıları arasında sıkışmış durumdadır.

 

  1. IV) AB ANAYASASI’NIN REDDEDİLMESİNİN ORTAYA ÇIKARDIĞI SONUÇLAR

Hayırla sonuçlanan Anayasa oylaması AB’nin sonunun geldiği anlamına mı geliyor? Bu konuda kesin bir yargıya varmak olanaksız. Çünkü, oylamaların irdelenmesinden edinilen izlenim, Avrupa halklarının genelde AB düşüncesine değil, Brüksel’deki merkezden yönetim oluşumlarına ve karar alma süreçlerine karşı olduklarını gösteriyor. Seçmenler kendilerine danışılmadan, seçilmemiş ve bürokratlardan  oluşan kurulların, yaşamsal konularda karar almalarından ve bunları yukarıdan aşağıya bir tür  baskıyla kendilerine uygulatmalarından yakınıyorlar. Bu yakınmaların ardından Brüksel’in, AB’yi oluşturan ülkelerin ve aday ülkelerin kamuoylarını dikkate almadan karar alamayacağı açıktır (Akgüner, 2005). Nitekim  anayasa taslağının reddedilmesinin ardından hazırlan reform anlaşmasında söz konusu eleştirilerin önlenmesine ve üye ülkelerin kamuoylarının tatmin edilmesine  yönelik bir çok değişiklik yer almıştır. Bu konu  çalışmanın VI. bölümünde detaylı olarak ele alınacaktır.

Ancak şu bir gerçektir ki  Fransa ve Hollanda’daki halk oylamaları sonucunda AB Anayasası, fiilen kadük olmuştur. Bütünleşmenin son aşaması olan siyasi birliği sağlaması beklenen anayasanın reddedilmesi, AB içinde gelecek kaygısı sendromları yaşanmasına neden olmuştur. Önümüzdeki süreçte AB, bir anayasa oluşturulmasına karar verilmesinden önce yaşanan “ala carte Avrupa”, “çift vitesli Avrupa”, “gevşek ekonomik birlik” gibi seçeneklerin tekrar tartışılmaya başlanacağı bir döneme sürüklenebileceği (TUSAM, 2005) konusundaki eleştirilerinin benzerlerine   AB üyesi   ülkelerin fikir adamlarının makalelerinde de rastlanması, AB’nin siyasi bütünleşmeyi sağlayamaması durumunda “karar mekanizması içinde yer alan üyeler ” ve “ karar  mekanizması dışındaki ülkeler” ayırımının kaçınılmaz hale geleceğini göstermektedir.

Halk oylamalarından çıkarılacak iki temel sonuç vardır. Birincisi; Avrupalıların, AB’nin derinleşmesini ve dolayısıyla egemenliğin Brüksel’e geçmesini istemedikleridir. Bu durum, AB’nin nihai hedefi olan siyasi bütünleşmenin -en azından kısa ve orta vadede- mümkün olmadığı anlamına geliyor ki aslında bu durum, bugüne kadar bütün düzlemlerde gerçekleştirilmiş olan bütünleşmeleri de zayıflatmaktadır. Zira küreselleşen ve karmaşıklaşan dünyada, siyasi -ve hatta askeri- destekten mahrum bir ekonomik gücün, potansiyelini geliştirmek bir yana, devamlılığını ve varlığını koruması dahi çok zordur. Dolayısıyla siyasi bütünleşme, Avrupa açısından, küresel bir süper güç olmanın anahtarı olmasının yanında ve belki ondan da çok, bugüne kadar elde ettiği ekonomik kazanımları korumanın temel direğidir (TUSAM, 2005). Bu kazanımların korunmasının önemini çok iyi kavrayan AB’nin lokomotif ülkeleri bazı konularda kendi kamuoyları ile çatışma ve oy kaybetme pahasına dahi olsa bütünleşmenin hukuki bazda anayasa veya eşdeğer hukuki sonuç doğuracak bir belge ile sağlamlaştırılması için çaba harcamaktadır.

Avrupa’yı ve Avrupalı liderleri asıl korkutan husus, süper güç olma yolunun en azından on yıllığına kapatılmış olmasından çok, mevcut durumdan geriye dönüş olacağına dair duyulan endişelerdir. Avrupa ülkelerinin çoğunun pek de iç açıcı olmayan ekonomik durumları da göz önüne alındığında bu kaygı daha da büyümektedir. Şimdi, siyasi ve askeri bir birlik olarak uluslararası rekabet şansını da büyük ölçüde zora sokan Avrupa ülkelerini yakın gelecekte daha da büyük zorluklar beklemektedir. Ekonomik anlamda süper güç olmanın, stratejik enerji ve ekonomi kaynaklarına hükmetmekten, dolayısıyla aynı zamanda siyasi ve askeri anlamda da süper güç olmaktan geçtiği günümüz uluslararası ilişkiler konjonktüründe Avrupa ülkelerinin tek başlarına -ABD bir yana- Çin ve Hindistan’la bile rekabet gücü giderek azalmaktadır. Bu durum, geleceğin uluslararası güç dengesinde ya birleşerek var olacaklarını ya da siyasi bütünleşmeyi gerçekleştiremeyerek git gide zayıflayacaklarını bilen Avrupalı liderleri kara kara düşündürmektedir. Bozulan ekonomik göstergeler ve hızla yaşlanan nüfus, tehlike çanlarına eşlik etmekte ve bundan sonra AB’yi, daha sancılı ve zor bir dönem beklemektedir (TUSAM,  2005).

Fransa’daki ve Hollanda’’daki halkoylamalarından çıkan “hayır” oyları AB’nin geleceğine büyük bir darbe indirmiştir ve AB Komisyonu’nun işleyişinde bir yavaşlama meydana getirmiştir (Akgüner, 2005).
Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen AB’nin özellikle lokomotif  ülkeleri siyasi birliğin bir şekilde sağlanabilmesi için yoğun çaba harcamaktadır. Bu çabalar sırasında da anayasanın reddinde yaşanan süreci bir daha yaşamamak için hem ret oyu veren ülkelerin kamuoylarının taleplerini karşılayacak, hem de  siyasi bütünleşmeye de imkân  sağlayacak çözüm yolları bulmaya özen göstermektedir.

 

  1. V) ANAYASA İÇİN YENİ ARAYIŞLAR VE LİZBON SÜRECİ

2007 Ocak ayında AB Dönem Başkanı olan Almanya ilk iş olarak, bir tarafta başını İspanya’nın çektiği AB Anayasası’nı onaylayan ve aynen yürürlüğe girmesini isteyen ülkelerle, diğer tarafta İngiltere ve Polonya’nın önderliğini yaptığı Anayasanın yerini daha dar kapsamlı bir antlaşmanın almasını isteyen ülkeler arasında ortak bir zeminde buluşulması konusunda çalışmalara başlamıştır. Bu çerçevede her iki görüş taraftarı devletlerle çeşitli toplantılar gerçekleştiren Almanya Başbakanı Merkel ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile, kendisi de dar kapsamlı bir antlaşmadan yanadır ve bu konuda görüşmelerde bulunmuştur. Tüm bu görüşmeler neticesinde 21-22 Haziran 2007 tarihinde gerçekleştirilen Brüksel Zirvesi’nin sonunda 11177/1/07(REV1) Sayılı AB Konseyi Başkanlık Kararı kabul edilmiş ve bu karar ile Anayasanın onay sürecinin durdurulması ve yeni bir metin hazırlanarak sürecin yeniden başlatılması öngörülmüştür. Bu çerçevede Portekiz Dönem Başkanlığı, Başkanlık Kararı’na ekli “Hükümetler arası Konferansa İlişkin Yetkilendirme” belgesinde yazılı hususlara uygun taslak bir antlaşma hazırlamak ve bunu 23 Temmuz 2007 tarihinden gerçekleştirilecek olan Hükümetler arası Konferans’a sunmakla görevlendirilmiştir (Saraçlı, 2008: 79-97 ).

Başkanlık Kararı’na uygun olarak 23 Temmuz 2007 tarihinde Hükümetler arası Konferans Brüksel’de toplanmış ve Portekiz’in hazırladığı taslak metin çerçevesindeki çalışmalarını 3 Ekim 2007 tarihinde tamamlamıştır. 5 Ekim 2007 tarihinde AB üyesi tüm ülkelerin resmi dillerinde yayınlanan CIG 1/1/07(REV1) Sayılı “Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşma ile AB Antlaşması’nı Değiştiren Taslak Antlaşma” (Reform Antlaşması) 18-19 Ekim 2007 tarihinde Lizbon’da gerçekleştirilen gayri resmi Zirve’de 27 AB ülkesinin Devlet veya Hükümet Başkanları tarafından kabul edilmiştir. Ancak bu sonuca kolay varılmamış ve bazı üye ülkelerin istekleri uzun müzakereler yaşanmasına sebep olmuştur. Neticede Reform Antlaşması’na, İtalya’ya AB Parlamentosu’nda fazladan bir temsilci bulundurma ve Bulgaristan’a AB para birimi “Euro”yu Kiril alfabesine uygun olarak “Evro” şeklinde adlandırabilme hakkının tanınması ayrıca Polonya’nın, küçük gruplara sahip ülkelere AB kararlarını erteleme hakkının verilmesi talebinin kabul edilmesi ile ulaşılmıştır (Saraçlı, 2008: 79-97 ) .

12-13 Aralık 2007 tarihinde Lizbon’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde  Reform Antlaşması’nın onay sürecinin Ocak 2009’da veya en geç Haziran 2009’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce tamamlanması kararlaştırılmıştır.

  1. VI) LİZBON ANLAŞMASI’NIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER

2005 yılında Fransa ve Hollanda’daki halk oylamalarında reddedildikten sonra bir süreliğine rafa kaldırılan Avrupa Anayasası’nın yerini alacak olan Lizbon Anlaşması’nda  yapılan başlıca değişiklik “anayasa” kavramının kullanımdan çıkarılması olmuştur. Böylece, belgenin ulus-üstü bir yapıyı veya bir süper devleti çağrıştırmasına da son verilmiştir. 2004 yılında tamamlanan anayasa, tüm anlaşmaların tek metinde toplanmasını hedeflerken, yeni belgede böyle bir girişim bulunmamakta, sadece eski anlaşmalara referanslar yer almaktadır (Altınbaş, 2007) . Anayasadan farklı olan bir başka önemli gözüken değişiklik de; AB bayrağı, marşı gibi ortak simgelere yapılan atıfların çıkarılarak AB ile ilgili oluşan “süper-devlet” algılamasını ve korkusunu ortadan kaldırmak olmuştur.

Lizbon Anlaşması, Avrupa Parlamentosu ile ulusal parlamentolara eskiye göre daha fazla yetki vermekte ve  temel insan hak ve özgürlüklerini bağlayıcı hale getirmektedir. Dış ilişkilerden sorumlu komiser ile yüksek temsilcinin görevleri birleştirilerek dış politikada tek temsilciye geçilmekte, böylece AB, global düzlemde daha ağırlıklı bir rol oynamayı hedeflemektedir (Altınbaş, 2007). Söz konusu değişiklik AB’ye Ortak Güvenlik ve  Savunma Politikası uygulama imkânlarını bahşetmektedir.

Karar alma mekanizmalarında yapılan en önemli yenilik “çifte çoğunluk sistemi” denilen oylama esasında yapılan düzenlemedir. Yaklaşık 50 politika alanında veto kullanımı kaldırılırken, üye ülkelerin yüzde 55’inin, nüfus olarak ise yüzde 65’inin oyu ile kararların alınması öngörülmekte, dış politika, vergi ve bütçe gibi hassas alanlarda oy birliği geçerliliğini sürdürmektedir (Altınbaş, 2007). Polonya’nın itirazları, bu yeni sistemin uygulamaya konmasını 2014 yılına kadar erteletmiş ve  2017’ye kadar ise vazgeçilmesine olanak tanımıştır.

Diğer taraftan, bazı üye ülkeler anlaşmanın bazı maddeleriyle ilgili muafiyet elde etmişlerdir. İrlanda ve  İngiltere; vize, göçmenler ve mültecilerle ilgili uygulamaların dışında kalma hakkını elde ederken, Danimarka’yı da yanlarına alarak adalet ve içişleri alanında muafiyeti de eklemişlerdir. İngiltere ayrıca, tüm üyeler için bağlayıcı hale gelen Temel Haklar Sözleşmesi’ne dahil değildir (Altınbaş, 2007).

Yukarıda verilen örneklerde görüldüğü üzere  bazı üye ülkelerin bazı özel durumlarda AB hukukunun tüm üye ülkeler için bağlayıcı sonuçlar doğurması ilkesini esneterek kendileri için istisnai kararlar çıkartmaları AB hukukunun tüm üyeler için aynı şekilde uygulanması kuralının zedelenmesine neden olmakta ve birlik hukukunun supranasyonel niteliğine zarar vermektedir.

    VII) LİZBON  ANLAŞMASI’NIN  YÜRÜRLÜĞE GİRME PROSEDÜRÜ VE ÜYELERİN TUTUMU

Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için bütün üye devletlerin parlamentolarında onaylanması gerekmektedir.

Fransa ve Hollanda’daki olumsuz sonuçların arkasından oylamayı iptal eden Danimarka’nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, ulusal egemenlikle ilgili bir kısıtlama getirmediğinden yeni anlaşmanın halkın oyuna sunulmasına gerek olmadığı açıklamasını yapmıştır. Danimarka Anayasası, ancak egemenlikle ilgili bir sorun olduğunda halk oylamasını zorunlu hale getirmektedir. 2000 yılında ortak para birimi avro’ya geçmeyi reddeden Danimarkalılara, Lizbon Anlaşması ile ilgili söz hakkı verilmemesi parlamentodaki oylamayla kabul edilmiştir (Altınbaş, 2007) . Sonuçta parlamentoda yapılan oylamadan “evet” oyu çıkmış ve Danimarka sonucu Roma’ya göndererek onay prosedürünü tamamlamıştır.

Sonuç olarak bugüne kadar 25 ülke onay prosedürünü tamamlamıştır. Çek Cumhuriyeti onay sürecini henüz başlatmamış, İrlanda  ise  halkoyuna sunulan Lizbon Anlaşması’nın onayını reddetmiştir.

Anayasası nedeniyle belgeyi halk oylamasına sunmak zorunda olan tek ülke İrlanda’dır. 2001 yılında Nice Anlaşması’nı geri çeviren İrlanda halkı, yeni düzenlemeler yapılması sonucu 2003’te aynı anlaşma için olumlu oy kullanmış, ancak bu sure içinde Birlik içinde ufak bir krize sebep olmuştu. 2005 yılının Mart ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasında İrlandalıların % 46’sı anayasaya “evet” derken, % 42’si kararsız olduğunu beyan etmiş, “hayır” oyları ise % 12 ile sınırlı kalmıştı (Altınbaş,  2007) .

İrlanda’nın hassasiyetleri; savunma, adalet ve içişleri ile büyük ülkelerin daha fazla söz hakkına sahip olması gibi konularla sınırlıdır. İlginç olan konu, kendi ülkelerinde halk oylaması yapılmayacak olan AB şüphecilerinin, Lizbon Anlaşması’na yönelik olumsuz görüşlerini İrlanda’daki “hayır kampanyası”na yansıtarak çalışmalarını sürdürmeleridir.  Bu isimlerden biri, Fransız aşırı sağının popular isimlerinden Jean-Marie Le Pen’dir (Altınbaş, 2007) . Başka bir deyişle kendi ülkelerindeki hukuki statü Lizbon Anlaşmasının  reddedilmesine imkân tanımayan ülkelerdeki muhalif politikacılar Anlaşmanın reddi için umutlarını İrlanda gibi anayasal zorunluluk olarak referanduma başvuracak ülkelerdeki halkın ret oylarına bağlamışlardır.

2005 yılında anayasanın beklenmedik bir şekilde geri çevrilmesi ile birlikte AB’nin içine girdiği bunalım “orta yaş krizi” olarak değerlendirilmiştir. Anayasanın siyasi bir çerçevesi olsa da, Lizbon Anlaşması’nın ağırlıklı bir şekilde teknik olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, asıl sorun Avrupa’nın “ilginç” demokrasi anlayışındadır. Halk oylamalarında reddedilme ihtimalinin yüksek olması nedeniyle halk oylamalarından kaçmak, AB ile ilgili gelişmelerin yine halkın üstünde ve uzağında bir grup elit tarafından gerçekleştirilmekte olduğunu göstermektedir (Altınbaş,  2007). Bu durum AB’nin katılımcı demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.

Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso, İrlanda’nın AB üyeliğinden en çok fayda sağlayan ülkelerden biri olduğunu hatırlatarak Avrupa’ya bağlılığını göstermesi çağrısında bulunmasına rağmen yapılan halk oylamasının sonuçlarının “hayır” yönünde çıkması AB’ni bir kez daha zora sokmuştur. Oylama öncesinde Brüksel’deki bürokrat elit arasında, İrlanda hükümetinin yürüteceği “evet kampanyası”nın olumsuz etkilenmemesi için ülkedeki kamuoyu yoklamalarının yansıtılmaması gerektiğini savunanların dahi mevcut olması kendisini “demokrasinin beşiği” olarak tanımlayan Avrupa’nın, sonuçtan korktuğu için halkın fikirlerini sormaktan kaçınması “şaşırtıcı” görünmektedir (Altınbaş,  2007).

12 Haziran 2008 tarihinde gerçekleştirilen referandumda İrlanda halkı, % 46,3 “evet” oyuna karşılık          % 53,7 “hayır” ile AB’nde yeni bir dönemi başlatacak olan Lizbon Anlaşması’nın onayını reddetmiştir.     7 yıllık zor ve sancılı bir reform sürecinin sonucu olan Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girebilmesi bakımından tüm üye devletlerce onayı gerekmektedir. 13 Aralık 2007’de Lizbon’da 27 üye devlet tarafından imzalanan antlaşmayı, tek bir üye devletin bile onaylamaması bu sürecin tıkanması için yeterlidir ( Baykal, 2008). Dolayısı ile İrlanda’nın “Hayır” kararı bu aşamada Lizbon Anlaşması’nın kabulünü imkânsız hale getirmiş bulunmaktadır.

 

Birliğe üye olduğu 1973 yılından itibaren 50 milyar Euro’nun üzerinde yardım alan, Birliğin sağladığı iç sınırları olmayan rekabetçi tek pazardan ve genel itibariyle ekonomik ve siyasi ortamdan belki de en fazla yararlanan ülke olarak “Kelt Kaplanı” olarak adlandırılacak ölçüde büyüyen, gelişen ve istikrar yakalayan İrlanda’nın halkının tutumu, özellikle büyük üye devletlerin siyasetçilerinde düş kırıklığı yaratmış gibi görünmektedir ( Baykal, 2008). Bu düş kırıklığının sonucu olarak, AB’nin lokomotif ülkeleri   bir yandan Lizbon Anlaşması’nın İrlanda halkının önüne  yeniden getirilerek oylanması, diğer yandan oylama öncesinde kamuoyunun anlaşmanın olumlu yönleri konusunda bilinçlendirilmesi için yoğun çabalar harcamaktadır.

 

   VIII) İRLANDA  HALKININ LİZBON ANLAŞMASI’NI REDDETMESİNİN SEBEPLERİ

 

İrlanda Parlamentosu’ndaki biri hariç tüm siyasi partilerin yanı sıra sendikaların ve menfaat gruplarının büyük çoğunluğu ve neredeyse tüm medya tarafından desteklendiği halde Lizbon Anlaşması İrlanda halkı tarafından reddedilmiştir. “Evet” kampanyası yürütenlerin karşılaştığı en büyük güçlük bu son derece karmaşık ve teknik uluslararası antlaşmayı somut ve etkili bir kampanya çerçevesinde halka anlatamamak olmuştur. Bu nedenle de Birlik üyeliğinin İrlanda’ya faydaları ve daha iyi bir AB için Lizbon Anlaşması’nın gerekliliği üzerine inşa edilmiş bir kampanya ortaya çıkmıştır. Bu durum ise tepkisel tavırların güçlenmesiyle sonuçlanmış gibi görünmektedir                          ( Baykal, 2008) .

 

Fransa ve Hollanda referandumlarında “hayır” sonucunun arkasında AB ile doğrudan ilgisi bulunmayan küreselleşme korkusu, yabancı düşmanlığı gibi etkenlerle iç politikada ulusal politika ve politikacılara tepkinin yattığı söylenebilecek olsa da, İrlanda’da referandumun AB üzerinden yürütüldüğü açıktır. Bu durum ise belki de İrlanda halkının “hayır”ını Fransa ve Hollandalılarınkinden daha anlamlı ve o ölçüde de tehlikeli kılmaktadır. İrlanda halkının Lizbon Anlaşması’nın onayını reddetmesinin arkasında pek çok neden yattığı belirtilebilir. AB Temel Haklar Şartı’nın hukuki bağlayıcılık kazanması ile kürtaj yasağının kalkabileceğinden eşcinsel evliliklerin ve ötenazinin yasallaşabileceği endişesine kadar, sosyal muhafazakârların beslediği kuşkuların İrlanda halkının koyu Katolik kesiminden “hayır” oyu çıkmasını etkilediği görülmektedir. İrlanda’nın “egemenlik kaybı”na uğradığı yönünde bazı görüşler de bu sonuçta etkili olmuş gibidir. Örneğin İrlanda’nın bağlantısız statüsünün Lizbon Anlaşması ile öngörülen daha etkili bir Birlik Ortak Dış ve Güvenlik Politikası sonucu zedelenebileceği “hayır” oylarını arttıran bir başka endişedir. Yine, Avrupa Komisyonu’nda her üye devletten bir temsilci uygulamasının Lizbon Anlaşması ile terk edilmesi ve böylece İrlanda’nın Komisyon üyesini ve Birlik politikalarının hazırlanmasında etkisini kaybedeceği korkusu da “hayır” sonucuna tesir eden bir etken olarak göze çarpmaktadır.

 

Özellikle aşırı solun, sendikaların ve çiftçilerin olumsuz tutumunda etkili olan bazı unsurlar da mevcuttur. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın serbest dolaşımın ve iç pazarın güçlendirilmesini sağlamak amacıyla işçi haklarını göz ardı ettiği suçlamasıyla karşılaşmasına yol açan yakın tarihli bazı kararları “hayır” sonucunun nedenleri arasında yer almaktadır. Yine, Dünya Ticaret Örgütü’nün Doha görüşmeleri kapsamında tarım ürünlerinin ticaretinin serbestleştirilmesi yönünde Ortak Tarım Politikası ve özellikle hayvancılık alanındaki destekleri ve yardımları azaltma kararlılığının Avrupa Komisyonu’nda ortaya çıkışı da “hayır” oylarının artışında etkili olmuş görünmektedir. AB’nin kurumlar vergisini tüm üye devletlerde uyumlaştırarak İrlanda’da yükselmesi sonucu doğuracak politikalar izleyeceği endişesi de yine tepkilere yol açmış görünmektedir. Elbette, İrlanda’nın dünya ekonomisinde meydana gelen olumsuz gelişmelerden etkilenmesi, işsizlik ve enflasyon oranlarındaki artış ile emlak fiyatları ve büyüme oranının düşüşü de olumsuz oyun nedenleri arasındadır. İlginç olan, bu endişelerin büyük bir kısmının Lizbon Anlaşması ile neredeyse hiçbir bağlantısının bulunmaması ama bütünleşme sürecinin genel gidişatından memnuniyetsizliği ya da kuşkuyu ifade ettiği şeklinde algılanabilmeleridir. Ama tüm bu nedenlerden çok daha etkili olduğu belirtilen husus, İrlanda halkının Lizbon Anlaşması’nı anlamadığı ve anlamadığı bir metne olumlu oy vermeyi içine sindiremediğidir ( Baykal, 2008).

 

  1. IX)   KRİZİ AŞMA YOLLARI 

 

Öncelikle belirtilmesi gereken, Avrupa bütünleşmesinin kurucu metinlerinin tadili için hazırlanan antlaşmaların zorlu onay süreçlerine maruz kalmaları ve birkaç defa da referandumlarda reddedilmelerinin daha önce de örnekleri olan bir durum olduğudur. Maastricht Antlaşması’nın Danimarka’da referandumda reddi, Fransa’da ise çok küçük bir oy farkı ile kabulü sırasında referandumların Avrupa bütünleşmesi gibi karmaşık bir yapıyı değerlendirmek açısından tehlikeleri ortaya çıkmıştı. İrlanda da, 2001 yılında Nice Antlaşması’nı yine referandumda reddetmişti. Hatta Birliği Lizbon Anlaşması’na götüren etken de Anayasal Antlaşma’nın Mayıs ve Haziran 2005’te Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlar sonucu reddedilmesiydi. İşte tam da bu nedenle     üye devletler Lizbon Anlaşması söz konusu olduğunda referandumların tahmin edilemez sonuçlarından ortaya çıkabilecek  bir  krize  meydan  vermemek   üzere   ulusal    parlamentolar   yoluyla   onay  yöntemini  benimsediler.

İrlanda ise 1987 yılında Yüksek Mahkeme’sinin aldığı AB kurucu antlaşmalarında her esaslı değişikliğin İrlanda Anayasası’nda da değişiklik gerektirdiği ve bu değişikliklerin de anayasa uyarınca ancak referandumla mümkün olabileceği yönündeki karar sonucu bir anayasal zorunluluk olarak referanduma gitti                                    ( Baykal, 2008).

 

Danimarka’nın Maastricht Antlaşması’nı ve İrlanda’nın Nice Antlaşması’nı halkoyu ile reddetmesi karşısında başvurulan yöntem, antlaşmalarda her iki ülkenin endişelerini giderecek bazı özel düzenlemelerle sorunu aşmak ve yeniden referanduma gitmek olarak ortaya çıkmıştı. Danimarka’ya özellikle Euro Alanı’ndan ve Schengen düzenlemelerinden derogasyon ya da opt-out imkânı sağlanması, İrlanda içinse özellikle bağlantısız statüsünü teyit eden bazı özel hükümler öngörülmesi ile ikinci defa referandumlara gidilmesi ve olumlu sonucun temini mümkün olmuştu.

 

Fransa ve Hollanda’nın Anayasal Antlaşma’yı reddinde ise bu defa Antlaşma’nın yürürlüğe giremeyeceğine karar verilmiş, diğer ülkelerdeki onay süreçleri de durmuş ve Lizbon Anlaşması’nın hazırlanmasına giden süreç başlatılmıştı. Danimarka ve İrlanda’nın “hayır”ı ile Fransa ve Hollanda’nın “hayır”ının yol açtığı bu farklı tutumların nedeni Danimarka halkının Maastricht Antlaşması ve İrlanda halkının Nice Antlaşması ile ilgili çekince, endişe ve itirazlarının somut düzenlemelerle giderilmesinin mümkün olmasına karşılık, Fransa ve Hollanda halklarının Anayasal Antlaşma’yı reddinde metnin içeriğinden, hazırlanış biçimine, küreselleşmeden genişlemeye, hatta ulusal ve AB siyasetçi ve elitlerine yönelik tepkileri gibi çok yönlü ve kapsamlı itirazların rol oynadığı değerlendirmesinin yapılmış olmasıdır. Üstelik, Fransa ve Hollanda bütünleşmenin başlangıcından beri sürecin fikir babası ve en büyük destekçisi konumunda ülkeleridir; onların vatandaşlarından yükselen “hayır” dikkate alınmak zorundadır! Şu anda ise üye devletler bir “B” planı bulmakta zorlanmaktadır; çünkü esasen Lizbon Anlaşması Anayasal Antlaşma’nın başarısızlığı sonucu bulunan “B” planıdır. Alfabede daha çok harf bulunsa da Birliğin bunları tek tek deneyecek takati kalmamış gibi görünmektedir. İlk tepkiler, özellikle Fransa ve Almanya’nın ortak açıklaması ile Komisyon Başkanı Barroso’nun tavrı, Lizbon Anlaşması’nın onayına devam edilmesi yönünde olmuştur. 27 üye devletin imzaladığı ve Birliği kurumları, politikaları ve hedefleri bakımından zorunlu görülen, daha etkili ve demokratik bir birlik amaçlayan bu antlaşmanın onayından bugün için vazgeçmeye gerek ve imkân yoktur. Bu çerçevede neler olabileceğine dair 4 temel olasılık seslendirilmektedir ( Baykal, 2008).

 

Olasılıklardan biri AB’nin iki ya da çok vitesli bir yapı olmaya doğru sürüklenmesidir. İrlanda’nın   ve diğer bazı üye ülkelerin, örneğin Çek Cumhuriyeti’nin Lizbon Anlaşması’nın onayını gerçekleştirememeleri durumunda bu olasılık belirebilecektir. 27 üye ülke tarafından onaylanamayan Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Buna karşılık, daha fazla bütünleşme isteyen üye ülkeler buna istekli ya da kapasitesi yeten üyelerle birlikte ilerlemeye devam ederken ya da mevcut AB’den daha bütünleşmiş, şeklen başka bir antlaşma haline gelmekle birlikte esasen aynı olan Lizbon Anlaşması üzerine inşa edilmiş yeni bir AB’ye geçerken, diğerlerini arkada bırakarak ikinci sınıf üyeliğe zorlamaları ihtimali ufukta belirmiştir. Bu ihtimal Lizbon Anlaşması yürürlüğe girmese bile mevcuttur ve AB içinde hâlihazırdaki kurucu antlaşmalardaki “güçlendirilmiş işbirliği” mekanizması çerçevesinde de gündeme gelebilir. Özellikle daha fazla bütünleşmiş siyasi bir Avrupa idealine inanan ve bu yönde çaba harcayan AB siyasi ve bürokratik eliti arasında İrlanda’nın dışlanmasına kadar varabilecek bu senaryo, kapalı kapılar ardında da olsa güçlü biçimde seslendirilmektedir. Bazılarına göre “çekirdek Avrupa” kaçınılmaz hale gelmiştir. Elbette, aşağıda ele alacağımız son olasılık çerçevesinde İrlanda’nın ikinci bir referanduma gitmesi, öncesinde de geçici bir çözüm olarak bu yöntemin benimsenmesi, onay sorununu halleden İrlanda’nın sonradan Birliğin Lizbon Anlaşması temelinde şekillenen yeni versiyonuna dönmesi de mümkündür. Ancak böyle bir yöntemin, özellikle de İrlanda’yı ve Lizbon Anlaşması’nın onayını gerçekleştiremeyecek başka üye devletleri arkada bırakarak yeni bir AB kurulması ya da tam anlamıyla çok vitesli Avrupa yönteminin seçilmesi halinde, Birliğin çok yönlü ve karmaşık hukuki, siyasi ve ekonomik problemlerle karşılaşması söz konusudur.               Özellikle karar alma, oylama yöntemleri, kurumlarda temsil, bütçe payları, Birlik politikalarının birbirini etkileyen ve iç içe geçen niteliği ile Avrupa bütünleşmesinin bir uzlaşı ve dayanışma ideali ve pratiği üzerine inşa edilmesi gibi bakımlardan böyle bir yöntemin seçilmesinin yol açabileceği olumsuz sonuçları bugünden öngörmek çok da güç değildir ( Baykal, 2008) .

 

Bir başka ihtimal, Lizbon Anlaşması’nı ölü doğmuş olarak kabul etmek ve yeniden bir reform çabasına girişerek yeni bir antlaşmanın müzakerelerine başlamak olarak belirse bile, bu görüş, Lizbon Antlaşması’na esaslı biçimde karşı çıkan küçük gruplar hariç neredeyse hiç taraftar bulmamaktadır. 27 üyenin kabulü olmaksızın Antlaşma’nın yürürlüğe giremeyeceği doğrudur; ancak Birlik reform yorgunudur. Bir defa daha baştan başlayıp, üstelik başarı şansı garanti edilemeyecek kapsamlı bir reform çabasına girişecek enerji ve istek hiç kimsede kalmamış gibi görünmektedir. AB’nin 7 yıllık reform süreci sonucu bulduğu uzlaşı Lizbon Anlaşması’dır. Mükemmel olmasa da şu an için en gerçekçi ve uygulanabilir çözüm niteliğindedir. Bir sonraki denemenin daha iyi olacağının ise garantisi bulunmamaktadır. Üstelik, İrlandalıların itiraz ettiği hususların tamamının karşılanması halinde bile bu defa başka üye devletlerin başka hususlara itiraz etmeyeceğinin garantisi de yoktur                             ( Baykal, 2008). Dolayısı ile Lizbon Anlaşması’nın onaylanmasından yana olan AB üyesi ülkeler yeni bir reform çabasına girmek seçeneği  yerine, İrlanda kamuoyu Anlaşma’nın yararları konusunda bilinçlendirildikten sonra tekrar halkoylaması yapılması seçeneğini tercih etmektedir.

 

Bir diğer ihtimal, bazılarına göre artık neden başlandığı bile hatırlanamayacak ölçüde hedefinden sapmış kurumsal reformu ertelemek ve mevcut antlaşmalarla yola devam etmektir. Eğer kurumsal reformun amacı Birliği vatandaşlarına yakınlaştırmak ise bunun ters teptiği görülmektedir. Bu yönde ısrar etmektense Birliğin mevcut yapısı ve imkânları ile somut sorunlara çözüm getirmeye yoğunlaşması, enerjisini bu yönde harcaması belki de vatandaşlarının destek ve aidiyetini sağlamlaştırmanın da tek geçerli yöntemidir. Zaten Birlik, 2004’teki büyük genişlemeden bu yana çok da büyük problemlerle karşılaşmadan mevcut kurum ve mekanizmalar içinde işlemeye devam edebilmiştir. Reform çabaları ile vakit kaybetmek, bu yönde inada varan bir ısrar sergilemek yerine denenmesi gereken budur. Artık kapsamlı antlaşma reformları yerine ufak paketler halinde Birlik kurum ve politikalarının reformuna ağırlık vermek en uygun çözümdür. Geliştirilmesi zorunlu görülen yeni politika hedefleri gerekirse mini paketler halinde antlaşma değişikliklerine dönüştürülebilir. Bunların vatandaşlara izahı da daha kolay olabilir ( Baykal, 2008).

 

Bundan başka, gerekirse çok zorunlu kabul edilen ve antlaşma değişikliği gerektiren kurumsal reformlar Hırvatistan’ın Katılım Antlaşması yoluyla 2010-2011’de halledilebilir. Bir kısım kurumsal reform için ise antlaşma değişikliği zorunlu değildir; bunlar derhal gerçekleştirilebilir. Kurumlar ve mekanizmalar Avrupa bütünleşmesi bakımından önemlidir, hedeflere ulaşmanın ve etkili sonuçlar üretmenin aracıdır; gerekli reformlar gerçekleşmelidir; ancak böyle bir ortamda öncelik bu olmamalıdır. Birlik de böylece istihdam, iklim değişikliği, terör ve sınır aşan suçlarla mücadele, enerji arzı güvenliği, göç ve gerçek bir dünya aktörü olma gibi somut tehdit ve fırsatlarla ilgilenmeye başlayabilir ( Baykal, 2008).

 

Son ihtimal ise antlaşmaya bir protokol ekleyerek İrlanda halkında endişe yaratan bazı hususlarda düzenlemeler getirerek metni ikinci bir defa referanduma sunmaktır. Ancak bu defa ikinci bir referanduma gitmek İrlanda açısından pek de kolay görünmemektedir. 2002’de Nice Antlaşması’nın onayı için ikinci defa referanduma gidilmesi ilk referandumdaki çok düşük katılıma (% 34,8) ve ikinci referandum için İrlanda halkındaki isteğe bağlanmaktadır. Bu defa katılım yüzde 50’lerin üstündedir. Yüksek katılımın antlaşmanın onayı ihtimalini güçlendireceğini ileri sürenlerin bu tahminlerinde yanılmış oldukları görülmektedir. Üstelik, Fransa ve Hollanda halklarının “hayır”ı Anayasal Antlaşma’nın -en azından görünüşte- çöpe atılmasına yol açmışken, İrlandalılar, antlaşma yerine kendi düşüncelerinin değiştirilmeye çalışılmasından rahatsızlık duyabilecektir. Böyle bir durum         Birliğin küçük üye devletleri baskı altına aldığı, üye devletlerin gerçekte eşit olmadığı gibi haklı tepkilere yol açabilecektir.  Buradan çıkacak sonuç, Avrupa bütünleşmesi karşıtları tarafından suistimal edilecek, “AB’de küçük üye devletlerin “evet”inin “evet” anlamına geldiği; “hayır”ının ise bir yıl sonra “evet” olduğu” şeklindeki Birlik bakımından itibar zedeleyici söylemin adeta doğrulanmasını ifade edecektir. Hem, İrlanda halkında olumsuz tepkiye yol açan unsurların tek tek tespit edilerek makul bir siyasi ve hukuki yöntemle bir protokolde düzenlenmesi de güç olabilecektir. Bu unsurlar çok çeşitlidir. Üstelik, İrlanda’nın yeniden “hayır” deme ihtimali bu yöntemi de çok riskli kılmaktadır. (Baykal, 2008) Ancak yukarıda belirtilen mahzurlara rağmen 11 Aralık tarihinde yapılan zirveden çıkan  karar AB üyesi ülkelerin bu seçeneği tercih ettiklerini göstermektedir. Söz konusu tercihin sebebi İrlanda halkının “hayır” oyu vermesinde önemli rol oynayan eşcinsel evlilik, kürtaj..v.b. konularda İrlanda’ya  tanınan muafiyetlerden sonra yapılacak yeni  oylamada “hayır” oylarının “evet”e dönüşme ihtimalinin yüksek görülmesidir.

 

 

Bu çerçevede sorun çıkarabilecek iki üye ülkede İrlanda referandumunun sonuçları tamamen farklı tutumlara yol açmış gibi görünmektedir. Bunlardan İngiltere ve Başbakan Gordon Brown referanduma gitme yönünde artabilecek taleplere set çekmek üzere derhal Lizbon Anlaşması’nın onayını sağlamıştır (Burada İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne antlaşmanın onayı bakımından iki ayrı itirazda bulunulduğu ve sürecin teknik olarak tamamen bitmediği, ancak olumsuz bir sonucun beklenmediği belirtilmelidir). Böylece İngiltere Lizbon Anlaşması’nı onaylayan 19. üye devlet olmuştur.  Buna karşılık, 1 Ocak 2009’da AB dönem başkanlığını devralan Çek Cumhuriyeti bakımından durum oldukça sorunlu gözükmektedir. Esasen ülkede AB’ye şüphe ile yaklaşan siyasi kesimlerin bugün için ağırlığının hissedildiği bir ortamda, Çek Parlamentosu’nun senato kanadı, Lizbon Antlaşması’nın Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya uygunluk bakımından incelenmesi sürecini başlatmıştır. Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus da İrlandalıların “hayır”ından sonra Lizbon Antlaşması’nın ortadan kalktığını ve onay sürecine devam edilemeyeceğini; bu durumun yapay elitist projelere ve Avrupa bürokrasisine karşı özgürlük ve mantığın zaferi olduğunu söyleyerek tutumunu belli etmektedir. Çek Cumhuriyeti’nin de Lizbon Antlaşması’nı onaylamaması çok da şaşırtıcı olmayabilir ( Baykal, 2008).

 

Bu arada genişlemeye ya da daha doğru bir ifade ile Türkiye’nin üyeliğine şu anda hiç de sıcak bakmayan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, durumdan vazife çıkararak Lizbon Anlaşması olmaksızın genişlemenin hukuken de fiilen de mümkün olamayacağını, hatta Hırvatistan ve Türkiye ile müzakerelerin askıya alınması gerektiğini ifade etmiştir (Euobserver, 2008). Esasen, Sarkozy’nin bu açıklaması, genişlemeden yana olan Çek Cumhuriyeti’ne bir gözdağı olarak algılanmıştır. Nitekim Dönem Başkanlığı’nı yürüten Slovenya, Komisyon Başkanı Barroso, Genişlemeden Sorumlu Komisyon üyesi Rehn ve Ortak Dış Güvenlik Poitikası Yüksek Temsilcisi ve AB (Bakanlar) Konseyi Genel Sekreteri Solana, genişlemenin bu durumdan etkilenmeyeceğini, en azından etkilenmemesi gerektiğini belirtmektedirler. Avrupa Parlamentosu Başkanı Pöttering ise genişlemenin İrlanda referandumunun sonucundan etkileneceği görüşündedir. Pöttering’e göre, kurumsal reform çabaları sonuçlanmadan Birliğe girebilecek son ülke Hırvatistan olabilecektir. Gerçekten de Birliğin kurumsal yapısının Nice Antlaşması  çerçevesinde en fazla 27 üye devlete göre tasarlandığı ileri sürülebilirse de, her yeni giren ülkenin katılım antlaşmasına gerekli kurumsal ayarlamaları dahil ederek bu sorunun aşılması teknik ve hukuki olarak mümkündür. Buna karşılık, Birliğin işleyişinin gerekli reformlar olmaksızın 30+ üyeli bir yapıda gerekli etkililikten uzak olacağı da kabul edilmelidir. Dolayısıyla, Birliğin bu iç krizini çözmeden genişlemeye gerekli enerjiyi ayırabilmesi siyasi olarak da güç görünmektedir. Bu ortamda, 19-20 Haziran Brüksel Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesi’nden, “beklemek” dışında somut bir sonuç çıkamamıştır. Üye devletler, Ekim 2008’deki zirveye kadar beklemeyi, bu süreçte 8 üye devletin Lizbon Anlaşması’nı onay sürecine devam etmelerini ve ortaya çıkacak duruma göre İrlanda engelinin aşılması için nasıl bir yol izlenebileceğinin belirlenmesini kararlaştırmışlardır.

 

Bu çerçevede, Ekim 2008 Zirvesi, çözüm yolunun saptanması için bir son tarih olmaktan çok, İrlanda’nın ne yapılabileceğine dair saptama ve değerlendirmelerini zirveye sunacağı tarih olarak belirlenmiştir. Bu yaklaşımla İrlanda’ya baskı uygulanıyor izleniminin verilmemeye çalışıldığı, yine de sorumluluğun bu üye devlete ait olduğunun altının çizildiği söylenebilir. İrlanda, halkının “hayır”ına yol açan nedenleri tespit etmeli ve sorunun nasıl çözülebileceğine ilişkin önerileri sunmalıdır. Bunun bazı açıklayıcı protokollerle yeniden referanduma gidilmesi mi olacağına, yoksa bu yöntemin bile İrlanda bakımından Lizbon Anlaşması’nı kurtarmaya yetmeyebileceğine karar verecek olan İrlanda’dır. Birliğin diğer üye devletleri, bu olasılıklar karşısında nasıl bir yöntem izlenebileceğini ancak bu saptamanın ardından kararlaştırabilecektir. Bu kapsamda, Çek Cumhuriyeti’nin sorunla karşılaşabileceğinin ve Antlaşmanın onayını Anayasa Mahkemesi’nin kararı beklendiğinden şu anda gerçekleştiremeyeceğinin diğer üye devletler tarafından şimdiden kabul edildiği de görülmektedir.   Esasen, Çek Hükümeti, Anayasa Mahkemesi’nden olumsuz bir karar çıkmaması halinde antlaşmayı onaylama taahhüdünü tekrarlamıştır. Zirve Sonuç Bildirisi’nde de belirtildiği üzere, diğer üye ülkelerin onay sürecini devam ettirmesi sonucu sorunun nasıl aşılabileceği daha net hale gelebilecektir. Böylece, Birlik, sorunu erteleyerek zaman kazanmayı ve kaç üye devletin onayı gerçekleştiremeyeceğini gördükten sonra karar vermeyi tercih etmiştir. Sadece İrlanda ve Çek Cumhuriyeti antlaşmayı onaylamamışsa diğer üye devletlerin çok da beklemeye ve esnek bir tutum almaya istekli olmayabilecekleri görülmektedir. Muhtemelen Lizbon Anlaşması’nı onaylayan devletler yollarına karmaşık ve teknik bazı hukuki yöntemler sonucu yeni bir AB kurarak ve bunun için de Lizbon Anlaşması’nı esas alarak devam edebilecekler; çok hızlı bir onay sürecinin ardından, mümkünse Haziran 2009’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi, antlaşmanın yürürlüğe girmesini sağlayabileceklerdir. İrlanda ve belki de Çek Cumhuriyeti, eski antlaşmalara ve eski AB’ye tabi olmaya devam edecek, siyasi ve hukuki sorunlarını çözdükten sonra -ve elbette çözebilirlerse-, Lizbon Anlaşması’na taraf olabileceklerdir ( Baykal, 2008).

 

11 Aralık 2008’de Brüksel Zirvesi’nin  gündemindeki en  önemli maddelerden birini AB Antlaşması’na ilişkin krizden nasıl çıkılacağı konusu teşkil etmiştir.  Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, BBC’ye yaptığı açıklamada, İrlanda’nın anlaşmayı ikinci kez referanduma götürmesini beklediğini söylemiştir.

 

Zirvede İrlanda Başbakanı Brian Cowen’ın, anlaşmayı belli garantiler karşılığında Ekim 2009’da yeniden referanduma sunmayı önerdiği, bu kapsamda Dublin’in Lizbon Anlaşması’nın tarafsızlığını, kürtaj ve vergi politikalarını etkilemeyeceği ve Avrupa Komisyonu’nda bir üyesi bulunacağı şeklinde garantiler istediği ve AB liderlerinin, İrlanda’nın Lizbon Anlaşması’nı ikinci kez referanduma götürmesi için bir dizi taviz vermeye razı oldukları belirtilmektedir (BBC, 2008; abhaber.com).

 

Zirvede İrlanda’nın Avrupa ilişkilerinden sorumlu bakanı Dick Roche, Reform Antlaşması’nın gelecek yıl yeniden halkın onayına sunulacağının işaretini vermiştir. Roche, Alman “’Die Welt” Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, İrlanda’da Lizbon Antlaşması’nın ikinci bir referanduma sunulmadan onaylanmasının mümkün olmadığını hatırlatmış ancak referandum için kesin bir tarih veremeyeceğini söylemiştir. Buna rağmen zirvenin sonuç bildirge taslağında “İrlanda hükümeti şu anki AB Komisyonu’nun görev süresinin sonuna kadar Lizbon Antlaşması’nın onaylanmasına çabalamalı” ifadesinin yer alması dikkat çekmiştir (Abhaber, 2008).

 

AB Komisyonu’’nun görev süresi 2009 yılının Ekim ayında sona erdiğinden  İrlanda’da halkın bu  tarihten önce  yeniden sandık başına gitmesi beklenmektedir.

 

  1. X)  YENİ ANAYASA VE LİZBON SÜRECİNİN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ

Fransa ve Hollanda’da yapılan halk oylamalarından çıkartılacak sonuç, Avrupa kamuoyunun, AB’nin genişlemesini istemediğidir. Temel olarak işsizlik kaygısı ve kültürel gerekçelerle birliğe yeni üye kabulünden duyulan hoşnutsuzluk, “hayır” sonuçlarında etkili olmuştur. Buna elbette, oylama süreçlerindeki kampanyalarda yürütülen Türk ve İslam düşmanlığı faktörünü de eklemek gerekir.

Bu sonuçlarla birlikte ortaya çıkan sorunlar, Türkiye-AB ilişkilerini ve Türkiye’nin üyeliğini de yakından ilgilendirmektedir. Her ne kadar Türk hükümetinden, “bu gibi sorunların Türkiye’nin üyeliğini etkilemeyeceği ve üyelik sürecimizin hukuki kaynaklara dayandığı” şeklinde açıklamalar yapılsa da, 29 Mayıs öncesi ve sonrası üyelik perspektiflerimiz arasında dağlar kadar fark olduğu aşikârdır. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde adeta angaje olduğu bir kurumun yapısı ve kaderiyle ilgili çok ciddi belirsizlikler ve tartışmalar ortaya çıkmışken Türkiye’nin bundan etkilenmemesi imkânsızdır. Çünkü Türkiye ilişkilerini bundan böyle yeni oluşmaya başlayan AB ile yürütmek zorundadır. Kendi yapılanma sorunlarıyla uğraşmaya başlayacak yeni AB için ise Türkiye’nin üyeliği, pozitif anlamda çok geri, negatif anlamda ise çok ön planda bir konu teşkil edecek, diğer bir deyişle bir yandan  Türkiye’nin üyelik perspektifi arka plana itilecek, öte yandan siyasi birlik sağlanamamasının suçu                              -en azından kısmen- Türkiye’nin üyelik ihtimalinin Avrupa kamuoyunda yarattığı gerginliğe bağlanacaktır.           Her iki durumda da, bugün bile çok zor gözüken tam üyelik ihtimali, hepten imkânsızlaşacaktır.
Ancak belli ki hükümet, AB projesi çerçevesinde meşrulaştırdığı politika ve uygulamalarının toplumsal zemin kaybına uğramaması adına, Avrupa’daki bu büyük depremi kamuoyundan saklamaya çalışmaktadır. Ne var ki müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte, bu sürecin sürdürülebilir olmadığı anlaşıldığında şapka düşecek ve kel görünecektir. Ancak şu andan itibaren oluşmaya başlayan siyasi gerçeklikleri saklamaya çalışanlar, o zaman oluşacak şoku ve sarsıntıyı gizleyebilecek bir konumda olamayacaklardır. Oysa kamuoyumuzun ve her türlü istikrarsızlığa karşı son derece hassas olan ekonomimizin, bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte yeni bir krize daha girmemesi için şimdiden önlem alınması şarttır (TUSAM,  2005).

Aslında Fransız ve Hollandalı seçmenin, AB Anayasası’nı, İrlanda halkının ise Lizbon Anlaşmasını reddetmesi, üyelik sürecimizi daha da zorlaştırmış olmadı. Sadece bu zorluğu daha kolay idrak edebileceğimiz bir siyasi atmosfer yaratmış oldu. En önemlisi de demokrasinin beşiği olarak gördüğümüz ve demokratikleşmek amacıyla girmek istediğimiz AB’nin kurucu iki ülkesinin halkı, demokratik bir süreç sonunda, AB Anayasası’yla beraber Türkiye’yi yargıladı ve Türklerle birlikte yaşamamak yönünde bir irade ortaya koydu. Demokrasinin gereği, bu demokratik mesajı iyi anlayıp yorumlamak olmalıdır. Yoksa bir taraftan “AB’ye üye olacak kadar demokratikleştik” derken diğer taraftan “halklarınız bizi istemiyor ama yine de bizi arka kapıdan AB’ye alın” diyerek demokrasiyi ayaklar altına alacak bir tavır içine girmek, her zaman şikayet ettiğimiz, AB’nin çifte standartlılığını bizzat uygulamaktan başka nedir? (TUSAM, 2005) Umulur ki, yeni girdiğimiz sürecin şartları, karşı karşıya olduğumuz zorluk ve hatta imkânsızlıkların görülmesine vesile olarak Türkiye’ye faydalı hale getirilsin. Bu konuda hükümete olduğu kadar uzmanlık alanı AB olan akademisyenlere ve medya mensuplarına da önemli görevler düşmektedir.

             SONUÇLAR

 

Avrupa bütünleşmesi Avrupa devletlerinin kendi ulusal çıkarlarını korumak için birbirleriyle rekabet etmek yerine işbirliği içinde ortak hareket etmesinin zorunluluğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Bu temel gerekçe ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle Birlik, bu çıkmazdan çıkmanın yolunu da er ya da geç bulacaktır. Esasen Anayasal Antlaşma ve Lizbon Antlaşması da dâhil olmak üzere tüm kurucu antlaşmalar ve değişiklikleri AB kurumlarının, AB elitinin ya da AB bürokratlarının değil, üye devletlerin iradesinin ürünüdür. Üye devletler, özellikle de hükümetler, kendi ulusal çıkarlarını ancak ortak çıkarlar temelinde, egemenlik yetkilerini paylaşarak ve ortak ya da uyumlu politikalarla çözebileceklerini düşündükleri için buna imkân sağlayacak kurumsal yapıları ve politika reformlarını gerçekleştirmek üzere bu antlaşmaları yapmaktadır. Ancak, kaybedilen zaman, sarf edilen enerji ve ortaya çıkan sonuçlar arasındaki orantısızlık ile kapsamlı reformların halklara takılması endişeleri, bütünleşmenin çeşitli aktörleri arasında, özellikle de Birlik ile vatandaşları arasında bir güvensizlik ve iletişimsizlik ortamına işaret etmektedir.  Uzun vadede bu güvensizlik ve iletişimsizliğin Birliğin varlığını sorgulama noktasına gelmeyeceğini bugünden kimse iddia edemez. Elbette, İrlanda halkının “hayır”ı, şu an için ne Avrupa bütünleşmesinin varlığını ve gerekliliğini sorgulama anlamını taşımaktadır, ne de  diğer  üye  devletlerin  halklarının  görüşlerini  temsil  edebilir.

 

Ancak, Anayasal Antlaşmanın başına gelenlerin ardından üye devletlerin Lizbon Anlaşması için halka gitmekten nasıl kaçındıkları da ortadadır. Avrupa halkları ile eliti arasında uzaklığın gittikçe açıldığı rahatlıkla ileri sürülebilmektedir. Bugün için üye devletlerin birçoğunda, referanduma gidilmesi halinde Lizbon Anlaşması’nın reddedileceği de genel olarak kabul görmektedir. Pandora’nın kutusu, korkulduğu gibi, Fransa ve Hollanda referandumları ile açılmış, tehlike İrlanda referandumu ile göz ardı edilemez hale gelmiştir. Demokrasi açığını, demokratik meşruiyet eksikliğini, AB ile vatandaşları arasındaki uzaklığı kapama çabaları artarak sürmek zorundadır. Güçlük, bu yönde atılan adımların, yapılmak istenen reformların Avrupa halklarında paradoksal biçimde daha da büyük bir olumsuz tepkiye yol açmasıdır. Dolayısıyla, AB mevcut krizden çıkmak için hangi yolu seçerse seçsin, bundan sonra yapması gereken, etkili işleyen ve somut sorunları çözen, katılıma, hesap verebilirliğe ve saydamlığa ağırlık veren, Avrupa vatandaşlarını belli bir yöne sürükleyen değil, onların iradeleri ile şekillenen bir yapı olmaya, en azından kendini böyle izah etmeye ağırlık vermek olmalıdır. Öyle görünüyor ki, Avrupa halklarının güveni, sadakati, desteği ve aidiyeti ancak böyle temin edilebilecektir. Gerçek anlamda bir siyasi liderlik sergilenmesi bu krizden çıkışın da anahtarı konumundadır ( Baykal, 2008). Ancak 11 Aralık 2008 tarihinde yapılan Brüksel Zirvesi’nde alınan; “İrlanda şu anki AB Komisyonu’nun görev süresinin sonuna kadar Lizbon Antlaşması’nın onaylanmasına çabalamalı” şeklindeki karar önümüzdeki süreçte Lizbon Anlaşması’nın kabulünü isteyen AB üyesi  ülkelerin saydamlığa  ve katılıma önem vermekten ziyade İrlanda halkını olumlu oy vermeye ikna için çabalarını yoğunlaştıracakları izlenimini vermektedir.

 

Tüm çabalara rağmen İrlanda’nın ve/veya Çek Cumhuriyeti’nin kararları ret yönünde çıkarsa AB’nin mevcut hukuki statüsünde  retçi ülkeleri AB’nin karar mekanizması dışına çıkaracak yeni değişikliklerin gündeme gelmesi kaçınılmaz hale gelecektir.

 

Krizden Türk yönetim kadrosunun ve Türk halkının da çıkarması gereken önemli bir ders vardır. AB sürecini iç politika aracı olarak kullanmayı alışkanlık haline getiren siyasetçiler ve medya tarafından Türk halkına AB sürecinin ileride alabileceği şekil izah edilmeli ve bırakın Türkiye gibi adayların üyeliğini, mevcut üyelerden AB reform anlaşmasına karşı çıkanların bile ileride AB’ye üyelik statülerinin yeniden gözden geçirilebileceği ve karar mekanizmaları dışına çıkarılabilecekleri gerçeği anlatılmalıdır. Böylece Türk halkının AB sürecinde tam üyelik gibi hayali beklentiler içine girmesi ve beklentileri gerçekleşmediğinde hayal kırıklığına uğramasının oluşturacağı sıkıntıların da önüne geçilmiş olacaktır.

 

KAYNAKÇA

AB Reform anlaşması imzalandı, Abhaber, http://www.abhaber.com/, ( 13.12.2007)

 

AB Zirvesinin 3 Kritik Gündem Maddesi, Abhaber, , htpp//www.abhaber.com, (11.12.2008)

Almanya anayasası değişiyor, http://www.abhaber.com,( 26.10.2008)

Akgüner, Tayfun,  AB Anayasası,

http://www.haber24.tv/yazarDetay.asp?GuvenlikID=64O65O73O&yazar, (16 . 06. 2005)

ALTINBAŞ, Deniz, Lizbon Anlaşması İmzalandı, Avrupa’da Demokrasi Sallantıda, (18.12. 2007)

ALTINBAŞ, Deniz. “AB Reform Anlaşması Onaylandı, Ama Tehlike Bitmedi”, (23.10. 2007) http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=1808&kat1=2&kat2

ARAL Berdal, AB’nin Geleceği Anayasasına Bağlı, ( 01.11.2004) http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=33448&l=1

ARSAVA, Ayşe Füsun (1985), Avrupa Toplulukları Hukuku ve Bu Hukukun Ulusal Alanda Uygulanmasından Doğan Sorunlar, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara,

Avrupa Anayasası Yine Masada”, http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/ _eu_cons titution.shtml, (07. 01. 2007)

BAYKAL, Sanem, İrlanda’nın Lizbon Anlaşması Referandumu ve AB’nin Yeni Krizi,   A. Ü. Hukuk Fakültesi, Baykal@Law.Ankara.Edu.Tr, (23.06.2008)

 

BOZKURT, Enver, TEZCAN, Mehmet , KÖKTAŞ Arif (2008), AB Hukuku, Asil Yayınları, Ankara.

Brussels European Council 21/22 June 2007 Precidency Conclusions, 11177/1/07 REV1, Brussels, (20 July 2007),                     http://www.consilium. europa.eu/ueDocs/cms_Data/docs/pressData/en/ec/94932.pdf,

Eobserver, (2008), http://www.euobserver.com,(12 12 2008)

Final agreement on great EU reform at Lizbon summit, http://www.wieninternational.at/en/print/5439?SESS88d3916a5a538ac67daaf1cded7e82f4=283f70b092c10f296ddc8a926519d659, (24.10.2007)

“Fransa Lizbon Anlaşması’nı Onayladı”, http://www.euroacademic.org/tr/index.php?act=show&code=guncel&resume=0&id=105&id_page=0, (18.02.2008)

GÜNUĞUR, Haluk. AB’nin Hukuk Düzeni. Ankara: Avrupa Ekonomik Danışma Merkezi Yayınları, 2007.

İKV,  Abtarihce ,  (29 Kasım 2008), http://www.ikv.org.tr/.php, (06.12.2008)

İrlandalılar Lizbon Anlaşması’nı Reddedebilir,  http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/article/, (3.3.2008)

KALEAĞASI, Bahadır. “AB Karar Sistemi Değişiyor”, http://www.gundem.be/printer_friendly.php?go=30e0950, (04.12.2007)

KARLUK, Rıdvan.( 2005), AB ve Türkiye, Beta Yayınları, İstanbul

MARSDEN, Chris  Hollanda: Avrupa anayasası oylaması kesin bir “hayır”la sonuçlandı,( 15.06.2005)     http://www.wsws.org/tr/2005/jun2005/holl-j15.shtml

PALABIYIK, M. Serdar ve Ali YILDIZ. (2007), AB, ODTÜ Yayınları, Ankara

PEKÖZ, Mustafa : “ 50. Yılında AB Anayasa Sözleşmesi” htpp://www. Gokyuzu9@aol.com , ( 8. 04. 2007)

Protocols and Annexes I and II Annexed to the Treaty Establishing a Constitution for Europe, CIG 87/04 AD 1 REV1, Brussels,                          (13 October 2002), 13-18. http://www.unizar.es/euroconstitucion/library/constitution_29.10.04/ protocols_annexes_EN.pdf,

SARAÇLI, Murat: AB Anayasası ve Reform Antlaşması (2008), Uluslar arası Hukuk ve Politika Dergisi, Cilt 4, Sayı 14,  ss. 79-97

ŞAFAK, Erdal: “Roma’dan Lizbon’a”, (20.10.2007), http://www.sabah.com.tr/2007/ 10/20/haber,A95B3A0DAD6C4981A54D2FB4D325E842.html , (20.10.2007)

TEZCAN, Ercüment, AB Anayasa Taslağı ve ÖngördüğüYenilikler (2003),  Stradigma.Com. Aylık Ekonomi ve Strateji e Dergisi   , Sayı 8, (01.12.2008)

TEZCAN, Ercüment.( 2005), AB Kurumlar Hukuku, USAK Yayınları, Ankara

TEZCAN, Ercüment. “Reform Antlaşması Tamam, Sıradaki Gelsin”, http://www.stratejikgundem.com/yazarlar.php?id=818&type=12,             (05. 11.2007)

TEZCAN, Mehmet. “AB Anayasası’nın AB Kurumsal Yapısı Üzerine Etkileri”,  http://www.usak.org.uk/junction.asp?docID=351&ln=TR, (01.02.2005)

Treaty Establishing A Constitution For Europe, 20 June 2003, The European Convention ( 21.12.2008)

TUSAM Ulusal Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezi , Avrupa (17.06.2005), Siyasi Bütünleşmenin Sınırlarına Dayandı, (06.12.2008)

ÜNAL, Şeref.( 2007), AB Hukukuna Giriş, Yetkin Yayınları, Ankara

WEİZSACKER , Richard von,  BASIC LAW for the Federal Republic of Germany, 17 August 1993, HTML version by Richard Kimber.