Organik dünya, 500 milyon yıl öncesine dek yumuşak dokunun (pelte ve buğu, kas ve sinir) hâkimiyetindeydi. O noktada hayatı oluşturan etli madde-enerji birikiminin bir bölümü ani bir mineralleşme süreci getirdi ve canlı yaratıkların oluşumu için yeni bir malzeme ortaya çıktı: Kemik. Kemik, omurgalılar olarak bizlerin de ait olduğu hayvanlar kolunun karmaşıklaşmasını mümkün kıldıysa da, mineral kökenlerini hiç unutmadı. Kemik en kolay taşlaşan, kayalar dünyasına geri giden eşiği en çabuk aşan canlı maddedir. İnsanın iç iskeleti de bu kadim mineralleşmenin birçok ürününden biridir. Yaklaşık 8 bin yıl önce insan nüfusu kentsel bir dış iskelet geliştirerek yeniden mineralleşmeye başladı: Güneşte kurutulmuş kilden yapılmış tuğlalar evlerin yapı malzemesi oldu, evler de taş anıtları ve koruyucu surları çevreledi, onlar tarafından çevrildi. Bu dış iskelet, iç iskeletinkine benzer bir amaca hizmet ediyordu: İnsan etinin kent surları içine ve dışına hareketini kontrol etmek. Özellikle de birçok kentin ve kasabanın merkezinde kurulan pazarlar motor işlevi görüyorlardı: Yakın ve uzak bölgelerden insanları ve malları düzenli aralıklarla yoğunlaştırıyorlar, sonra da çeşitli ticaret çevrimleri doğrultusunda yeniden harekete geçiriyorlardı. Bitkiler fotosentez yoluyla güneş enerjisini şekere çevirdiğinden, tarım insan toplumlarına geçen güneş enerjisi miktarını arttırmıştır. Önemli olan tek başına tarım değildir, önemli olan toplumun içindeki madde-enerji akışında gözlenen büyük artış, bunun yanı sıra bu yoğun akışın mümkün kıldığı kent hayatındaki dönüşümlerdir. Kentler, madde-enerji akışından doğmuşlardır ama bir kasabanın mineral alt yapısı ortaya çıktığında, bu alt yapı söz konusu akışlara tepki vermiş, onları yoğunlaştıran ya da engelleyen yeni bir dizi kısıtlama yaratmıştır.

İslam dünyasında ve Çin’de kentleşme patlaması, Avrupa’dan 200 yıl önce yaşanmıştı. Sanılanın tersine parasal sistemlerin kökeni ticari değil siyasidir. Parasal sistemler, tarımsal fazlalara el koymayı ve vergileri arttırmayı kolaylaştırmak üzere merkezi hiyerarşiler tarafından geliştirilmişlerdir. Ortaçağ pazarları büyüdükçe, karmaşıklaştıkça işlem maliyetleri de buna bağlı olarak artmıştır. Metropol merkezlerin nüfusları ülkeler arasındaki sınırları aşar ama başkentler bu sınırların çevrelediği toprakların ve bu sınırların bekçileri, koruyucularıdır. Dolayısıyla metropoller deniz kenarında ortaya çıkarken, başkentler genellikle denize uzak iç bölgelerdedir, arka bölgelerine bağlıdır. 1400’lerde Çinli elitlerin deniz seferlerini durdurmaları yeni kıtanın keşfini Avrupalılara bırakmıştır.

İngiltere’nin kömür üretimi yapılan bölgeleri, 1829’da icat edilen roket lokomotifi benimsenerek ilk demiryolu sistemini doğurmuştur. Böylelikle Liverpool- Manchester demiryolu, 1830’da açıldı. ABD yenilikçi inşaat tekniklerine başvurmanın yolunu açan 1871’deki büyük yangının etkisiyle Chicago, çelik ve elektriğin inşaat sanayine girmesine öncülük etti. 1890’lara gelindiğinde Chicago, dünyanın gökdelenler başkentiydi, New York’da hemen peşinden ikinci sırada yer alıyordu. 1860’ların başında Amerikalılar dünyanın ilk modern savaşında birbirlerini top ve tüfeklerle öldürürken, Çinlilerde dünyanın son geleneksel savaşında kılıçlar ve kargılarla aynını yapıyordu. 1750 sonrası nüfus artışının Avrasya’nın her iki ucunda farklı etkileri oldu. Çin’de refahı kutuplaştırır, siyasi krizleri besler ve yenilikçiliği caydırırken, İngiltere’de yeni fabrikalara ucuz emek sağladı. Doğu dağılıp çökünce Batı Çin’in yapması gereken sanayi devrimini yaptı, devrim Çin’de değil de İngiltere’de olduğu için Dünya mirasını Batı devraldı.

Günümüzde Ukrayna olan yerdeki çobanlar (Kıpçak Türkleri) M.Ö. 4 bin civarında atları evcilleştirmişlerdi, 2 bin yıl sonra günümüzde Kazakistan olan yerdeki at terbiyecileri de bu güçlü hayvanlara koşun vurarak hafif, iki tekerlekli savaş arabalarına koşmaya başladılar. Savaş arabalarının avantajları, dönemin düzenli orduları karşısında çok açık bir avantaj sağlamıştır. İyi eğitimli savaş arabası askerlerinden bir birlik kurmak, tamamen piyadeden oluşan orduların hiyerarşi düzeninde kaos yaratarak tümüyle yeni bir seçkinler grubunu güçlendirecekti ve kudretini arttırmıştır.

Sibirya ve Hazar Medeniyetleri

Türklerin ilk anayurdu Altay – Sayan dağlarının kuzeybatısı, Tanrı dağlarının kuzeyi, Hazar Denizi’nin doğusu, Sibirya steplerinin güneyi olarak belirlenmiştir. Orta Asya, günümüz itibarıyla denizlerden uzak olduğu için karasal bir iklime sahip olsa önceden bir iç deniz konumunda bulunup, oldukça verimli topraklara ev sahipliği yapmıştır. Orta Asya’da yapılan kazılar sonucunda M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanan kültürlere rastlanmış ve bölgede kurulan Türk devletleri bu kültürlerden etkilenmekle birlikte kültürü oluşturmuşlardır.

Anav kültürü (M.Ö.4500–M.Ö.1000)

Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anav bölgesinde ortaya çıkarılmıştır. Orta Asya’nın en eski kültürü olan Anav bölgesinde yapılan kazılar sonucunda insanların, Yerleşik hayata geçtikleri, Tuğladan yapılmış evlerde oturdukları, Dokumacılığı, topraktan ve bakırdan eşya yapmayı bildikleri, koyun, keçi, sığır ve deve besledikleri, Tarımla uğraştıkları tespit edilmiştir.

Afanasyevo Kültürü (M.Ö. 3000 – M.Ö. 1700)

Altay ve Sayan dağlarının kuzeybatısındaki bozkırlarda gelişmiş en eski Türk kültürüdür. Bölgede yaşayan insanların, avcılık, hayvancılık faaliyetleriyle uğraştıkları, taştan ve bakırdan eşyalar yaptıkları tespit edilmiştir. Bu kültür çevresi geniş bir alanı etkileyerek Orta Asya uygarlığının temelini oluşturmuştur.

Andronova Kültürü (M.Ö. 1700 – 1200)

Altay – Tanrı dağları, Güney Sibirya ve Hazar’ın doğusuna kadar uzanan bölgede gelişmiş bir kültür çevresidir. Afanasyevo kültürüne benzeyen ve daha ileri bir seviyeye ulaşan Andronova kültüründe bakır araçların yanında tunçtan ve altından yapılmış araçlara da rastlanmıştır. Eşyalarını hayvan figürleriyle süsleyen bu kültür çevresinde yaşayanlar atı evcilleştirmişlerdir.

Karasuk Kültürü (M.Ö. 1200 – 700)

Bu kültür adını Yenisey ırmağının kollarından biri olan Karasuk nehrinden almıştır. Orta Asya uygarlığında demir ilk defa bu bölgede işlenmiştir. Keçeden dokunan çadırlarla örtülü dört tekerlekli arabaların kullanıldığı tesbit edilmiştir.

Tagar Kültürü (M.Ö.700–100)

Abakan bölgesinde ortaya çıkarılan bu kültür çevresi, bölgedeki kültürlerin en gelişmiş olanıdır. Bu kültür bölgesinde, iki yüzü keskin hançerler, ok uçları, iğne, bilezik, küpe ve tarak gibi eşyalara rastlanmıştır. Türklerin atı evcilleştirmeleri ve tekerleği kullanmaları çok uzak bölgelere göç etmelerine yardımcı olmuştur.

Tarihi değiştiren tek bir dâhinin eylemlerinden çok, çaresiz insanların en iyi çözüme ulaşana kadar karşılarına çıkan her fikri denemeleri olarak görülmektedir. Ya merkezileşeceklerdi ya da yok olacaklardı; yerel reisleri denetim altına almayı başaramayan hükümdarlar, başarabilenler tarafından ezildi.

960’da bugünkü Özbekistan’da 200.000 aileden oluşan Karluk Türkleri toplu halde Müslüman oldular.[1] Karluklar kendi Karahanlı İmparatorluğunu kurarlarken, bir diğer Türk boyu olan ve göç sonrası Müslümanlığa geçen Selçuklular, İran’ı, Bağdat’ı ele geçirip Bizanslıları Anadolu’nun tamamından Batı Anadolu’ya sürüp, Fatımileri de Suriye’den çıkardılar. Vikinglerin soyundan gelen Normanlar Fransa’da şefleri Rollo’nun 912’de Hıristiyanlığı benimseyerek kendisini bugün Normandiya olarak bilinen bölgenin kralı ilan etti. Ceneviz tüccarların desteğinde 1099’da Kudüs’te birleşen Fransız ve Norman şövalyelerinin ittifakı kutsal kent Kudüs’ün surlarını yardı.[2] Avrupa’yı kısmen birleştiren Habsburg Hanedanı veya Batı Türkleri olan Osmanlılar Avrupa’ya tam anlamıyla hükmedebilseydiler sanayi devrimi asla olmayacaktı. Elbette ki 1600’de Peru’daki bir yanardağ patlamasının atmosferde oluşturduğu kül tabakası nedeniyle küresel soğumaya veya serinlemeye meyleden dünya iklimsel bir baskının altında savaşların artması, tarımsal üretimin düşmesiyle yoğun bir gıda ve üretim maddelerine ihtiyaç duymuş fakat bu ihtiyaçlar tedarik edilemeyince devletler nezdinde krizler meydana gelmiştir. 1640’lar neredeyse her yerde hükümdarlar açısından kâbustu. Mutlakıyetçilik karşıtı isyanlar Fransa’yı felç etti ve İngiltere’de parlamento saldırgan kralıyla savaşa gidip onun kafasını kesti. Osmanlı’da Yeniçeriler din adamlarıyla ittifak kurarak 1648’de padişah Deli İbrahim’i idam ettiler. Yeniçeriler 1622’de de padişah II. Osman’ı gene din adamlarıyla ittifak kurarak öldürdüler. 1644’te Pekin düştü, son Ming İmparatoru sarayının arka tarafındaki bir ağaca kendisini astı. Romanov’lar, 1917’de iktidardan inmiş ve 1918’de Bolşevikler hepsini vurmuştu. Almanya’nın Hohenzollern’leri ve Avusturya’nın Habsburg’ları ellerini çabuk tutarak, Romanov’ların kaderinden ancak kendi yurtlarına kaçarak kurtulabildiler. Türkiye’de Osmanlılar ancak 1922’ye kadar direnebildiler. 1.Dünya Savaşı Avrupa’nın arkaik hanedan imparatorluklarını temizleyerek ve Çin’i her zamankinden de zayıf bırakarak Batı hâkimiyetini pekiştirdi. Galipler Fransa ve İngiltere gözüküyordu. İngiltere, Alman sömürgelerini bünyesine katarak bir yandan okyanus imparatorluğunu Afrika, Pasifik ve eski Osmanlı İmparatorluğunun petrol yataklarına doğru daha da uzaklara genişletirken bir yandan da Doğulu müttefiki Japonya’ya kabadayılık ederek Japonların ele geçirdiği Alman sömürgelerinin çoğunu devralmıştı. 1919’a gelindiğinde dünyanın kara kütlesinin üçte birinden çoğu ve nüfusunun neredeyse üçte biri ya Londra ya da Paris’ten yönetilir olmuştu. 1929’a gelindiğinde ABD 15 milyar doları aşan yabancı yatırıma sahipti. Bu miktar 1913’te Britanyalıların sahip olduğu kadar bir miktardı ve küresel ticaretleri neredeyse yüzde 50 daha fazlaydı. Kapitalist sanayi 1928-1937 arasında çökerken Stalinli Sovyetlerin çıktısı dört katına kadar yükseldi. Japonya’nın ekonomisi 1930’larda yüzde 72 büyüdü, çelik çıktısı 18 katına çıktı fakat maliyetleri yüksek oldu. Hitler, Napolyon’un bir yankısıyla Manş denizinden Moskova’nın karlarına ve Mısır’ın çöllerine yöneldi.  Nitekim enerjisi bitti ve petrol kaynakları tükenince tarihteki yerini aldı. Washington’ın İsrail’i vekil devleti haline getirmesi Arap devletlerini Sovyetlere yanaşmaya itti. İsrail 1973’te Arap saldırısını püskürttüğü zaman Arap petrol ambargoları ve fiyat yükseltmeleri büsbütün yeni bir durum olan eş zamanlı durgunluk ve enflasyon anlamına gelen stagflasyon canavarını ortaya saldı ve uygarlık tarihi milenyumla birlikte Amerika’nın yazmaya başladığı bir kitap haline geldi.

Toplumsal gelişimin kişi iradesinden ve inanç sistemlerinden bağımsız olması, düşünce üzerindeki baskıyı, bu baskıyı uygulayan kişilerin etkisini, inanç sistemlerini ya da hukuk düzenini elbette önemsiz kılmayacaktır. Gerçek belirleyici, toplumsal gelişimin bağımlı olduğu ekonomiye dayalı nesnel kurallardır. Batı toplumlarına yön veren belirleyici unsur, din ya da ona bağlı inanç sistemleri değil, ekonomik ilişkilerin biçim verdiği sosyal zorunluluklardı. İnanç sistemleri toplumsal düzeni değil, toplumsal düzen inanç sistemlerini belirledi. Avrupa’da 2 bin yıl içinde, mezhep ve tarikatlarıyla üç tür Hristiyanlık ortaya çıktı. Köleci dönemde barışçılığa ve eşitliğe, feodal dönemde mutlak kilise despotizmine, kapitalist aşamada ise sermaye ve ticaretin kutsallığına dönüşen bir Hristiyanlık yaşandı. Doğudan Batıya giden bilim doğuya teknolojik tehdit olarak dönerken, doğunun zenginlikleri serbest ticaret karı olarak Batıya akmaya başladı. Doğu için yoksulluk bilimsizliği, bilimsizlik geriliği üretti.

Reform hareketi, bir inanç sorunu değil, inanç üzerinden yürütülen bir sınıf mücadelesidir. Burjuvaların feodalizmi temsil eden Katolik düşüncesine karşı, kendi çıkarlarını temsil eden yeni bir Hristiyan inancına gereksinimi vardı. Protestanlık (Alman), Calvinizm (Fransa), Anglikanizm (İngiltere) ile birlikte böyle ortaya çıktı ve bu sürece ‘ Dinde yenilenme-Reform-‘ adı verildi. Reform hareketinin özü, kilise var olmalı ancak burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına uygun davranmalıydı.

1689 yılında İngiliz kralı III. William dinsel hoşgörü yasası ile kiliseye, Haklar Bildirisi ile burjuvaziye ayrıcalıklar vererek batı aydınlanması sürecine yeni bir ivme kazandırmıştır. İngiltere ve Almanya’da anti feodal mücadele, çatışmalı dönemler içermesine karşın ağırlıklı olarak evrimci bir yol izlerken, Fransa’da aristokrasiye ve feodalizme karşı işçilerin ve diğer halk kesimlerinin toplumsal ve siyasal mücadeleye katılmış olmaları nedeniyle devrimci bir nitelik kazanmıştır. Fransız siyasi sistemi ve partileri, 1789 devrimi ile başlayan 1830-1848, 1870 ayaklanmalı ile süren ve bu ayaklanmaların ezilmesinin yarattığı birikim üzerine kurulmuştur. Karl Marx ve Frederick Engels kendilerinden önceki düşünürlerden farklı bir özelliğe sahiptiler. Sistemin korunup geliştirilmesi değil, değiştirilmesi yönünde düşünceler ileri sürüyorlardı. 17. YY’da, 350 devletçiğe bölünmüş olan Alman toplumu tam bir tarikatlar toplumu durumundaydı. 1618-1648 yılları arasında 30 yıl süren din çatışmaları neticesinde toplumun yüzde 40’ı savaş ve salgın hastalıklar yüzünden ölmüştür. 1648 yılında yapılan Westfallen Antlaşması ile dünya sistemi yeni bir evrime doğru yol almıştır.

1807 yılında demokratik yenileşme atılımının sınırlarını belirleyen Nassau Bildirisi kabul edildi ve aynı yıl bildirinin maddelerini uygulamaya sokan Ekim Buyruğu açıklandı. (Bu gelişmelere sebep 1806 yılında Almanya’nın (Prusya) Fransa’ya yenilerek savaş sonucunda imzalanan Tilsit Antlaşmasıyla topraklarının yarısını yitirerek Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun çöküşü gerçekleşirken, Prusya Kalkınmasının da başlangıcı meydana gelmiştir.) Prusya, kendi çevresinde bir gümrük birliği (Zollvereim) oluşturdu. 1818-1833 yılları arasında 20 eyalet devleti bir araya geldi ve Alman ulusal birliğinin Ekonomik- siyasi dayanağı oluşturuldu.  Ekonomik alanda liberal, siyasi alanda ulusal olan Mart 1848 devrimi ile Alman sanayi sermayesinin gücünü arttırırken, Alman burjuva da demokratik devrimini daha ileri bir noktaya taşıdı.

Buharlı makinenim bulunuşuyla başlayan 1. Sanayi Devrimi, 95 yıl sonra doğru akımla çalışan ve elektromanyetik makineleri geliştiren kolektörün bulunması, iki yıl sonra ilk dinamonun geliştirilmesi ve bu makinelerin sanayi üretiminde kullanılması ile 2. Sanayi Devrimi adı verilen döneme geçmiştir. Sanayi sermayesinin olağanüstü güçlenmesine yol açan bu dönemlerden sonra bilgisayarlarla robotların üretimde kullanıldığı ve 3. Sanayi Devrimi adı verilen son dönemi de içine alarak hala devam etmektedir. 1. Sanayi Devrimi ekonomik liberalizme dayanarak burjuva demokratik açılımları gerçekleştirirken, 2. Sanayi Devrimi demokrasiyle çelişen tekelleşme sürecine hız kazandırdı. 19. Yy. da geçerli olan liberal ilişkilerin yarattığı serbest ticaret ortamında aynı dalda üretim yapan şirketler rakipleriyle eşit koşullarda yarışıyordu. Ayakta kalmak için yarışmak, yarışı kazanmak için güçlü olmak, güçlü olmak için de teknolojiye sahip olmak gerekiyordu. Dünya 20. Yy. ile birlikte her üretim dalında az sayıdaki büyük şirketin egemen olduğu bir arenaya döndü, liberalizmin yerini emperyalizm aldı. Burada artık söz konusu olan bilim değil kâra bağımlı teknolojiye hizmet eden bilimdir.

Dünya’da uygarlığın ölçütü yalnızca sosyal ya da sanatsal gelişkinlik değil, bunlarla birlikte silah teknolojisi ve askeri örgütlenmede sağlanan gelişkinliktir. Kendini koruyacak askeri gücü yaratamayan toplumlar yeterince uygarlaşamamış demektir.

Tarihi, güncel siyasi yarar peşinde koşmadan tam bir nesnellik içinde ve bir bütün olarak ele almak, varılan her sonucu özellikle eski çağlar için kanıtlamak zor bir iştir; bilgi sabır ve emek ister. Tarihi irdeleyenlerin en önemli görevi yaşadığı toplumdaki önyargılardan kurtulmaktır. Batı merkezci tarih anlayışı için uygarlık; şimdi, geçmişte ve her zaman Avrupa’ya ait bir olgudur. Batı merkezci anlayışa göre uygarlık Yunanistan’da doğmuş, Roma’da gelişmiş ve Avrupa’ya yerleşerek burada kök salmıştır. Doğu uygarlıklarını ele almak, Türklerin bu uygarlıklar üzerinde yaptığı etkiyi incelemek ve bu incelemeden günümüze yönelik sonuç çıkartmak yalnızca bir görev değil, zorunluluktur.

Asıl Çin günümüzdeki Çin topraklarının yarısından azını oluşturan ve Kuzeyde büyük set, Güneyde Vietnam, Batıda Tibet, Doğuda Çin Denizi ile çevrilen bölgeydi. Çinliler buraya Orta İmparatorluk adını veriyorlardı. Bugünkü Mançurya, Mongolya, Çin Türkeli ve Tibet gibi asıl Çin içerisinde yer almayan ancak bugünkü Çin içerisinde kalan yerel topluluklar tarihin hemen her döneminde, gerilim ve çatışmaların kaynağı olmuştur. Çin’in siyasi tarihi M.Ö. 3 binlerde başlar ve 800 yıllık ilk dönemi M.Ö. 2200 de sona erer. Bu döneme Beş İmparatorluk Dönemi adı verilir. İlk Çin devletini kuran İmparator Fuhi ile kız kardeşi Niyü-Kua, Türklerin M.Ö. 5 binlerde gelip yerleştiği ve varlıklarını günümüzde de sürdürdükleri Batıdaki Kansu ilinden gelmişlerdi. M.Ö. 2200’lerden sonra üç imparatorluk dönemi denilen yeni bir dönem başlar. Bu dönemin önemli özelliği, yönetici liderin ‘’Millet Uluları’’ adı verilen bir kurul tarafından seçilmesi ve iyi işleyen bir yönetim yapısının kurulmasıydı. 3 İmparator dönemini başlatan Hiya, Yin ve Çeu ile T’sin sülaleleri, eski Çin kaynaklarına göre Batıdan, yani Türkistan’dan gelen Türklerdi. İki bin yıl süren üç sülale dönemi M.Ö. 249’da sona erdi ve 20. Yy.’a kadar süren imparatorluk dönemi başladı. İmparatorluk dönemini başlatan İmparator Çeng, İçinden çıktığı T’sin sülalesi Çin tarihçilerinin mutabık olduğu üzere halkın çoğunun Türk olduğu Kansu bölgesinde yaşıyordu ve bu bölgede yaşayan Türkler Yueşi Türkleriydi.

Hint uygarlığının diğer uygarlıklarda olmayan en belirgin özelliği, toplumun hemen hemen tüm kesimlerine yayılmış olan kast toplumu ve Hint inancının çileci anlayışa verdiği sıra dışı önemdir. Kast düzeni; doğal olarak Hindistan’ın tümünü kapsayan, bütünlüklü ve merkezi bir siyasal sistemin oluşmasına izin vermiyordu. Bu nedenle kastların resmen kaldırıldığı 1947 Türklerin egemenlik dönemleri dışında Hindistan’da gerçek bir siyasi birlik oluşturulamadı. Kent yönetiminde en yüksek yetki Raca’ ya aittir. Raca tanımı küçük bir kent yöneticisinden, bölge ve ülke yöneticisine dek her büyüklükteki yönetim birimini içine alır. Bu tanım Hindistan’daki Türk egemenliği döneminde Tımar sahibi Müslüman Türkler için de kullanılmıştır. Raca’lar bir tür Hint Feodalleridir. 1971 yılında yapılan nüfus sayımına göre 1652 ana dil ve 67 öğrenim dili saptanmıştır. Hindistan, Büyük İskender’den İngiliz egemenliğine dek 2374 yıl boyunca sayısız işgal yaşamıştır. M.S. Hindistan’a gelen ilk Türk boyu Yueşilerdir. Türkler Hindistan’a İngilizler gibi ele geçirdikleri zenginlikleri ülkelerine götürmek için değil, Hindistan’ı yurt edinmek için gelmişlerdir. Yueşi’lerin kurduğu imparatorluğun adı Kuşhan İmparatorluğu’dur. Hindistan’daki Gazneli egemenliği, Oğuzlar ve daha önce birlikte oldukları Kara Hitay Türklerinden gelen Gurlular tarafından 1187’de sona erdirildi. Gurluların Hindistan egemenliği, Gur ordusunda komutan olan Kıpçak Türkü Kutbettin Aybek adlı bir Türk tarafından yıkıldı. Aybek’in 1206’da kurduğu Delhi sultanlığı 1290’a dek hakim oldu, 1526 yılında kadar hepsi Türk olan 5 hanedan Delhi’de hüküm sürdü. 1388’de Timur Hindistan’a girdi ve 1527 yılına kadar farklı Türk sülaleleri egemen olurken Timur’un soyundan gelen Babür[3] 1527’de Hindistan’daki Türk varlığını İmparatorluk aşamasına getirmiştir ve Babür İmparatorluğu 1857 yılına kadar hakimiyetini sürdürmüştür. Tıpkı Roma ve Çin’de olduğu gibi Hindistan’da da Orta Asya Türklerindeki tımar sistemi uygulanmıştır.

İlk İraniler Güneybatı Orta Asya’nın dağlık bölgelerinden gelen Turani Anzanit Türkleri idi. Anzanitler, Türkçe’nin Oğuz lehçesini konuşuyordu. Türkçe adlar kullanıyorlardı. İlk İran hükümdarları Okus (Oğuz), bir diğer hükümdarlarının adı da Kodaman’dı. İran’ın 7 bin yıl öncesine giden bilinen tarihi göçlerin tarihi gibidir. Orta Asya kökenli Med’ler, İndus kökenli Persler, birbiri içine giderek, yarattığı uygarlığı sürekli geliştirerek İran’ı günümüze kadar getirdiler. Gerçek Persler Türk akınları sonucunda göç ederek bugünkü Hindistan bölgesine yerleşmişlerdir. İran’da ilk büyük devlet M.Ö. 2000’lerde Elam bölgesinde Sil Haha’lar tarafından kuruldu. Hanedan temeline dayanan bu devletin en büyük ve güçlü kişisi büyük hükümdar olarak tanınıyor, diğer beylikler ona bağlı olarak varlıklarını sürdürüyordu. Türk yönetim anlayışının Orta Asya’ya özgü bu biçimi, On-Ok’larda, Büyük Hun Devleti’nde bunlarla aynı kökten inen Tukyu ve İran Part’larında ve tabi ki Selçuklu ve Osmanlılarda fazla bir değişikliğe uğramadan aynen kullanıldı.

Avrupa, Ortaçağ karanlığını yaşarken Bağdat ya da Semerkant sokakları birkaç dil bilen insanlarla doluydu. Büyük uyanışın öncülüğünü yapan düşünürlerin büyük çoğunluğu Müslümandı. Kuzey Afrika ve İspanya’ya bilim Doğu’dan gelmişti. Endülüs Emevi devletini kuranlar, önemli oranda Kuzey Afrika’ya yerleşen Berber Hazar boylarıydı, Endülüs’ü fetheden komutan Tarık Bin Ziyad, Türk’tü. İslam Uygarlığı bir merkezden doğmamıştır. Merkezi devlette tüm yetkileri toplayan halifelerin başkenti bile İslam uygarlığının doğum yeri olmamıştır. Bu uygarlık Doğu ve Batı İran, Mezopotamya, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Tunus ve İspanya’da yaratıcılığın doruğa ulaştığı ve sürekli olarak birbirini etkileyen pek çok ocaktan doğmuştur. Bu uygarlığın içinde Orta Asya’nın önceliğini görmemek bilime haksızlık olacaktır. Şam, Kahire, Semerkant, Kurtuba, Merv’deki kütüphanelerin her birinde 1 milyona yakın kitap vardı. Irak’ın küçük kasabası Necef kütüphanesinde 40 bin kitap vardı. Kahire kütüphanesinde felsefe üzerine 18 bin, matematik üzerine 6 bin 500 kitap bulunuyordu. Bugün Berlin ulusal Kütüphanesi’nde 1 milyon 230 bin, Roma ulusal Kütüphanesi’nde 677 bin kitap olduğu düşünülürse bin yıl öncesinin İslam medeniyetindeki kitap sayılarının ne anlam ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır. Doğu aydınlanmasına 500 yıl yön veren ve inancı akılla birleştirerek kaderciliği reddeden Mutezile Felsefesi ‘’Türk illerinden’’ getirilen aydınlar tarafından yaratılmıştır.

Türk Uygarlığı

Tarihte hiçbir toplum, Türkler kadar dünyaya açılıp geniş alanlara yayılmadı, hiçbir toplum kendisini ve ilişki kurduğu toplulukları Türkler kadar değiştirmedi, hiçbir toplum tarihin akışı üzerinde Türkler kadar etkili olmadı, dönemine ve geleceğine yön vermedi. Eriştiği ekonomik güçle, son iki yüzyılda dünya egemenliğine yönelen Batı için Türk karşıtlığı, politik gereksinimlerin yol açtığı, bilinçli ve çıkar amaçlı bir eylemdir. Batı tarihinin büyük bölümü, Türklerle çatışmanın ve mücadele etmenin tarihidir. Batı için Dünya tarihi Avrupa tarihidir. Uygarlığın merkezi Avrupa’dır. Bu uygarlık, beyaz Avrupalı ırkın üstünlüğüne, Grek ve Roma’nın mirasçılığına ve Hristiyanlığın yüksek erdemlerine dayanır. Aşkabat yakınındaki Anav’da arkeologların yaptığı çalışmalar sonucunda neolitik uygarlığın (Orta Taş ve madencilik arasındaki Cilalı Taş Dönemi) M.Ö. 9 binde, hayvancılığın M.Ö. 8 binde, madenciliğin ise M.Ö. 6 binde yani madencilikte bilinen en eski merkez olan İran’daki Sus’ tan bin yıl önce burada başladığını açıklamışlardır. Kuzey Orta Asya’daki Uluken Vadisi Sülyek Köyü’nde bulunan M.Ö. 7 bine ait yazıt, bugüne dek bulunan en eski yazıttır. Ön Türk dilinin ilk kez burada oluştuğunu ortaya çıkartan bir belge niteliğindedir.

Türk tarihi bir anlamda devlet kurmanın tarihi haline gelmiştir.[4]  Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti İstanbul’a getirmesiyle, Türklüğe olan yabancılaşma hızlanmış, bu tarihten sonra Türk kimliğini devlet değil, devlete rağmen halk yaşatmıştı. [5] 18. Yy. dan sonra gelişen milliyetçilik akımları imparatorluk içindeki tüm etnik toplulukları önlenemez biçimde uluslaşmaya götürürken, yalnızca Türkler, üstelik kendi devleti tarafından bu gelişmenin dışında tutulmuştu. Türkçülüğe verilen önem Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk İstiklal Savaşı’nın zafer ile tamamlanmasından sonra, bilimsel çerçevede bir bilinçle yayılmıştır. Atatürk’ün önderliğinde eğitim çalışmaları, müze çalışmaları, arkeolojik kazılar yapılmakla birlikte, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi kuruldu. Türk Tarih Tezi kabul edildi. Türkçü ideolojide bir eğitim sistemi oluştu. Tanzimat Batıcılığından Arap Ümmetçiliğine dek, ulus karşıtı her çeşit siyasi eğilim varlıklarıyla çelişen uluslaşma gelişimine karşı çıkarak bu gelişimin simgesi olan Atatürk’le çatışmaktadır. Atatürk, ulusal varlığı koruyan ve onu ayakta tutan bir eylemi gerçekleştirmekle kalmamış, Batı’nın her zaman rahatsızlık duyduğu Türk tarihini, gerçek boyut ve bilimsel kanıtlarıyla ortaya çıkartmaya çalışmıştı. Batı’da devlet, köleciliğe dayalı üretim ilişkileri ile birlikte ortaya çıktı. Devletin amacı köle sahiplerini korumak, bunun için de köleleri baskı altına almaktı. Batılı devlet önce içinden çıktığı topluma şiddet uyguladı. Türk toplumlarında devlet gücünü şiddet aracı olarak içe değil, Boy, Budun ya da Kavmin haklarını korumak için dışa karşı kullandı. Toplumun tümünü, genel çıkarlarını savundu.  

Osmanlıların İmparatorluğa adını veren 1.Osman Selçuklu Hakanı 3.Alaattin’in Halefi olarak kabul edilmiştir. Nitekim Selçukluların geliştirdiği Türk Tımar sistemi sürdürülmüş, ırsi askeri tımar işleyişi devam etmiş, denizcilik ve donanma hizmeti tımarları ile askeri yapılanma ve ordu işleyişi korunmuş; yönetim sistemi, hukuk, eğitim ve vergi düzenleri geliştirilerek sürdürülmüştür. Doğan Avcıoğlu Türklerin Tarihi adlı kitabında Anadolu’yu hızla kalkındırmayı amaçlayan Selçuklu tutumuyla Atatürk’ün politikaları arasında anlayış olarak örtüşme olduğunu söylemiştir. Şu iyi bilinmelidir ki Anadolu’yu Selçuklular ve Osmanlılar Türkleştirip İslamlaştırdılar.

Oğuz Türkleri, Uygurlarla birlikte Tunguz etnik boyundan biridir. 6.yy’da Göktürk İmparatorluğu içinde yer almışlardır. Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, Göktürk içindeki Kıpçak Aristokrat ve kurmaylarının Hazar Hanlığı bünyesine katılmasıyla, Hazarların içerisinde yer almışlardır. Bir kısmı da Uygur Devleti içerisinde bulunmuştur. 10.yy’da Hazarlar ile Uygurların zayıflamasıyla Hazar Denizi’nin batısında ayrı bir devlet olarak mücadelelerini sürdürdüler.

Fetihçi Selçuklu Devlet Kültürü’nün altyapısı Batı Karahanlılarda atılmıştır. İlk eyalet ve Hassa Ordu Sistemi Batı Karahanlılarda denenmiş, Selçuklu ve Osmanlı bünyesinde profesyonel anlamda uygulanmıştır. Kıpçak Türkleri, burada oğuzları seçmişlerdir. 1000 yılında Selçuk bey, Kıpçak Türklerince seçilerek güneye gönderiliyor ve 1041 sonrası bayrak Selçuklu Devleti’ne geçmiştir. Ve Selçuklular Fetih hareketlerine başlamışlar. Karahanlı-Selçuklu çizgisinde gelişen islam temelli devlet kültürü, devlet merkezinin Anadolu’ya taşınması ile burada gelişerek yeni bir etnos oluşuyor. Özetle Kıpçak Türkleri, Oğuz devleti içerisinde bir devlet kültürü’nün temellerini atmaya başlıyorlar, Batı Karahanlı bünyesinde bilimsel ve sanatsal altyapısını tamamladıkları devlet kültürünün Selçuklular bünyesinde fetih hareketleri gerçekleştirerek Anadolu’ya taşımışlardır. Kıpçak kurmaylığı ile yürüyen Moğollar, 1215’de dünyanın üç payitaht’ından Pekin’i alırken, 1243’te de Selçuklu üzerine yürüyerek diğer payitahta İstanbul’a yürümeyi denemiştir. Bu Kıpçak merkezli Tunguz destekli Türk Devlet Kültürü, Osmanlı ile birlikte Balkanlara yürüyerek, İstanbul’dan sonra dünyanın bir diğer Payitaht’ı olan Roma’nın Fethi için (Payitaht fethi Kıpçak hedefidir) Balkanları ileri harekat üssü olarak yurt edinmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Şehzade Mustafa ile Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa, Roma’nın fethi için yetiştirilmiştir.

[1] İlk Müslüman Türk Kralı, Bulgar Kralı Akmeniş’tir. (Bir Kıpçak Prensidir)

[2] Güncel bir çalışma için National Geographic Türkiye Aralık 2008 sayısına bakılabilir.

[3]Güncel bir çalışma için NTV Tarih Sayı 12 Ocak 2010 sayısına bakılabilir.

[4]Güncel bir çalışma için 21.Yüzyıl DergisiOcak 2014 sayısına bakılabilir.

[5] Tunguz Türkleri ‘Önce Devlet’, Kıpçak Türkleri ‘Önce Millet’ der.