Amaç slogan atmak ve olmayana inanmaksa, hemen başarırsınız bunu.
Çok seveniniz, çok alkışlayanınız olur. 
Aslında bunu mevcut erke bağlı olarak yaparsanız, daha da başarılı sayılırsınız.
Ancak…
Ne zaman ki yalnızca doğruları yazar, doğruları söylersiniz; tepkilere uğrar, kötülenirsiniz.
Seçim size aittir.
Slogancılık ve ezbercilik mi?
Yoksa doğrular ve gerçekler mi?
 
Gelecek, doğruları ve gerçekleri söyleyenleri alkışlar.
Slogancıları ve ezbercileri ise unutur!
 
Türk’ün dokunulmaz bellediği, bu nedenle yanlış yaptığı konulardan biridir ordu konusu. Bu konuda slogancılık, ezbercilik, olmayanı kabul garip bir etkinlik olarak egemendir. Gerçeklerden uzak kalmak bile önemli değildir bu konuda. Tarihi yanlışa yorumlamak, gerçekleri saptırmak sıradandır. Olmayanları kabul etmek mutluluk kaynağıdır. 
Oysa yanlışlarda direnmek, geleceği karartmaktadır. 
Yanlışların sürmesine neden olmaktadır.
Oysa Milliyetçilik ve Türkçülük doğrular üzerine kurulur. Yoksa yürümez. Emekleme dönemini bir türlü aşmaz. Yerinde sayar durur.
Oysa doğruları seslendirir, yanlışların düzeltilmesine çalışırsanız belki de geleceği değiştireceksinizdir.
 
Ordu, Türkçe bir sözcüktür. Ata armağanıdır ve çok önemlidir. 
Kadim Türk devletlerinde ORDU denildiğinde savaşabilecek her erin hatta gerektiğinde kadınların katıldığı birlik gelirdi. 
Göçer yaşam bu tanıma uygundu. Herkes savaşçıydı. Atının üzerinde, en önemli silahı olan yayı ile…
Savaşçı ve at birbirine yapışık gibiydi. Hiç ayrılmazlardı. Yağıların çokluğu, sayısal olarak budun azlığı bunu gerektiriyordu. Her Türk budunun, boyunun ayrı yerlerde yurt tutması, geçimleri olan gezer hayvancılığı sürdürmesi bunu gerektiriyordu.
Ordu, Türk budun yaşamının bir gerekliliği içinde herkesi kapsıyordu.
 
İlk Hun Tanhusu olarak anılan, pek çok tarihçi için ilk Türk devletinin kurucusu kabulünü gören Teoman zamanında, Hun budunları birleşmeye başladılar. Böylece başkenti olan etkin, yağıları tarafından kabul gören, anlaşmalar imzalanan, zamanın en güçlü devleti olan Çin’in dikkatini çekebilen bir devlet yapısı oluşturdu Teoman Tanhu. 
Sonrasında ise Mete Tanhu bu devleti pek çok Türk ve başka budunların katılması ise (Kendi demesi ile 24-26 budun) imparatorluk durumuna getirdi. Sınırlarını belirledi. Töresini koydu. Bayrağını imledi.
Önemli konu:
İlk Türk Profesyonel birliği diyebileceğimiz, Hun Kartal Savaşçları Birliği’nin temelleri Teoman Tanhu zamanında atıldı. Bu birlik Mete Tanhu zamanında geliştirildi ve sayısı artırıldı. 
Yani, devlet olunması ile birlikte PROFESYONEL orduya ihtiyaç duyuldu. Her zaman pusatlı, her zaman vurmaya hazır, her zaman tanhunun yanında bulunan ve savaşçılıktan başka iş yapmayan bu ordu bütün acuna örnek oldu.
Mete Tanhu, kalabalık ancak düzensiz Hun ordusunu daha etkin kullanmak için onlu sistemi yaşama geçirdi. On, yüz, bin, beş bin ve on bin (Tümen) sistemi ile devleti yöneten uruğun buyruğuna verdiği ve tümen birimi üzerine oluşturulan sistemi bütün devlete yaydı. Her bir yönetenin gücüne ve orununa göre devleti böldü. Orunları keskinleştirdi ve anlamlandırdı. 
Bu sistemin çok yararı oldu.
Savaş zamanında, akın gerektiğinde yalnızca bir buyrukla bir anda bütün ordu kolayca toplanıyordu.
Bu yapı ordu-millet genel anlayışına uyduruldu. Barış zamanı sürülerinin başında göçer yaşamı sürdüren budun, savaşa seslendiğinde işini gücünü bırakıp bağlı olduğu yönetenin buyruğuna koştu. Yanına atını, yedek atlarını, pusatlarını, yiyeceğini alarak. 
Ancak yine her yönetenin kendi profesyonel ordusu vardı. Bütün ihtiyaçlarını kendisinin karşıladığı ve savaştan başka hiçbir iş yapmayan…
 
O zaman, Çin ordusu, tamamen profesyoneldi. Bir ara Hun sistemini uygulamaya çalışmış, köylüleri sınırlara yerleştirerek ordu-budun yapısını yerleştirmeye çalışmış ancak bünyesine uymamıştı. Üstellik Çin ordusu organizeydi. Yani savaşanların ihtiyaçlarını giderecek ek birimler de kurulmuştu. Hunlarda olduğu gibi her savaşçı kendi ihtiyacını kendisi karşılamıyordu. Geri hizmette bir sürü kişi görevliydi. Yani Çin ordusu bugün kullanılan ordu yapısına daha yakındı. Ancak bu durum onu ağır ve hantal yapıyordu. Atlı Hun savaşlarının hareketliliği karşısında asla başarılı olamıyorlardı.
Hun imparatorluğu 600 yıl kadar sürdürdü varlığını. Müthiş gücü ve yapısıyla tarihe geçti. Türk’ün en büyük övünçlerinden oldu.
 
Sonrasında devlet kuran bütün Türk budunlar Hun devlet sistemini ve Mete Han’ın kurduğu ordu yapısını örnek aldılar. Bir yanda profesyonel kuvvetlerden oluşan daimi ordu, diğer yanda ordu-budun yapısı…
 
Gök köklü Türk devletini yöneten Türk uruğu devlete ad verip, bu ad genel bir kabul olup bütün Türk budunlara miras kalıp, büyük bir devlet kurma çabası, ardı ardına kurulup yıkılan iki Gök köklü Türk devletinin varlığı ile sürdü.
Gök köklü Türklerde de Hun ordu-budun yapısı sürdü. 
Sonrasında da…
 
Ancak, Türk budunlar yüzlerini günbatısına dönüp, başta İran, diğer budunlarla ve kentlerle karşılaşınca, zaman gelişmeleri içinde meslekleşme gereği doğunca, yaşananlar, gerçekleri zorlayınca, Türk ordusu profesyonel kimliğe bürünmeye başladı. Ki bu zamanın koşullarında kaçınılmazdı. 
Yönetimde çok farklı budunlar vardı. Eken, biçen, ticaret yapan, üreten budunlar.
Türk, ağırlıklı olarak savaşçılığı seçmişti ve yönetendi. Bunun karşılığında da geçimini sağlamak için ücretli savaşçılık yapıyordu. Bu ücret genelde akınlardan, savaşlarda elde edilen doyumluk ve ulcadan (Ganimet) bunun dışında da yönetenin düzenli olarak ödediği ücretten oluşuyordu. Bunun da kaynağı yönetilen budunlardan alınan salmaydı (Vergi).
Karahanlılarda, Gaznelilerde, Selçuklularda ordu profesyoneldi.
Yöneten uruğun kendi erleri ordunun ana iskeletini oluşturur, diğer savaşçılar ise orduya katılımlarla sağlanırdı. Başıboş dolanan ve bağlanmak için devlet arayan Türkmenler, önce özellikle duruma bakarlar, sonra da ücret karşılığı savaşçılık yaparlardı ki bu profesyonel orduda başka budunlardan savaşçılarda olurdu. Bunların çoğu barış döneminde, savaşlarda elde ettikleri ulca ile yurtlarına döner, savaş zamanı yine çağrılır, ancak ağırlıklı olarak asıl ordu hep savaşa hazır olurdu. 
İlginç bir örnek olarak şunu hatırlatalım: 
Tuğrul ve Çağrı kardeşler zora düştüğünde, yanlarında savaşacak savaşçı bulamadıklarında, bir karar aldılar. Çağrı Bey, yanın alacağı kendi budunlarından 3000 savaşçı ile para bulmak üzere batıya, Anadolu’ya geçecek, Tuğrul Bey ise yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ile çölde onu bekleyecek.
Çağrı Bey Anadolu’da ve Azerbaycan’da 3 yıl kadar kaldı. Bol ulca elde etti. Bununla geri döndü. İki kardeş bu para ile büyük bir ordu kurdular. Sonra da devlet olmak için harekete geçtiler.
 
Bundan sonra ordu yapısı hep böyle olacaktı.
Aslında bütün acun bu durumdaydı. Batıda da savaşçılık profesyonel bir meslekti. 

Osmanlı, profesyonel ordunun o çağa göre en gelişmişini kurmuştur. 

Yeniçerile, Sipahiler ve Tımarlı Sipahiler, profesyonel ücretli savaşçılardı. Savaş zamanı gerektiğinde bağlı devletlerden yine hazırda bulunan profesyonel askerler istenir, ya da budundan orduya katılmak istenenler cüretle savaşa çağrılırdı.
Bu durumdan ayrı olan AKINCILAR ise kendi gelirlerini kendileri elde eden, yaptıkları akınlarda elde ettikleri gelirin beşte birini devlete gönderen, diğerini kullanan, bu yolla içlerinde çok kişinin zengin olduğu bir yapıydı. 
Savaşçılık seçkin bir meslekti ve bu mesleğe girmek isteyenler seçilirdi. 
Yani savaşçılığı seçmek yetmezdi. Savaşçı seçilmek de gerekiyordu.
 
Sonunda ulus devlet yapısına yeniden dönülmeye başlandığında, bütün acunda olduğu gibi Osmanlıda da askerlik yapısı değişti ve zorunlu askerlik uygulaması başladı. Yani yaşı gelen her genç belli bir zaman için askere alındı. Hem de bedelsiz olarak. Bu bir vatandaşlık görevi durumuna getirildi. 
 
Bugün durum yeniden değişti. 
Silah teknolojisinin gelişmesi, daha az ancak kalifiye askere ihtiyaç duyulması nedeni ile bütün acun yeniden profesyonel askerliğe dönmek zorunda kaldı. Askerlik anlayışı değişince, Türkiye de bu durumdan ayrı kalamadı. Çünkü büyük sıkıntılar doğuyordu. Eğitim sistemi, silahlar, acundaki yapı, çağın gerekleri ister istemez TSK’yı profesyonelliğe itti. Bugün büyük oranda artan profesyonellik, gelecekte ordumuzu oluşturan tek sistem olacak ve bugün neredeyse laf olsun diye uygulanan 6-12 ay olarak düzenlenen, zaman zaman bedelli uygulamalarla yok sayılan askerlik, tamamen profesyonel ordunun kurulması ile sonuçlanacaktır ki, bugün iç güvenlik açısından en önemli unsur olan jandarmanın İçişleri bakanlığına bağlanması ve tamamen profesyonel olması, bu işin ilk adımlarıdır.
Doğrusu da budur.
Askerlik her bünyeye uygun olmayan bir meslektir. Bazıları asker olarak doğar. Bazıları da asker olmamak için doğarlar. Asıl olan her kişinin bünyesine uygun olan işi yapmasıdır. Bu iş sloganlarla çözülmez. 
Türk ordusu profesyonel olunca, millilik özelliğini yitirmez. Tam tersine seçilecek milli düşünceli savaşçılarla daha da milli olur.
 
Türk Silahlı Kuvvetleri, Osmanlı’nın son zamanlarında, Enver Paşa’nın üzerinde özellikle durarak modernleştirmeye çalıştığı, bu konuda Alman, İngiliz, Fransız hatta İtalyan askeri uzmanların görevlendirildiği, sonunda Alman sistemi be Alman uzmanlarında karar kılınan, böyle bir yapı ile I. Dünya Savaşı’na girmiş bir ordunun devamıdır.
Osmanlı ordusunun son dönemini içeren bu yapı, sonrasında da uzun bir zaman sürmüştür.
Acun ordu tanımını ve düzenini Türklerden öğrenmiş, ancak sonrasında durum tersine dönmüş, Osmanlı ordusunu Almanlar eğitmiştir. O zaman bütün zabit ve küçük zabit mekteplerinde, Harbiye’de, Erkan-ı Harbiye’de Alman askerlik sistemi öğretilmiştir. Çünkü zamanın en iyisi olarak o görülmüştür. Enver Paşa Berlin’de askeri ateşe olduğunda, Almanya’nın varsıllığını, askeri gücünü, silahlarını gördüğünde, başka bir çare olmadığını düşünmüş, Harbiye Nazırı olduğunda hem orduyu gençleştirmiş, imanlı ve Türkçü düşünceli genç zabitleri göreve getirmiş, hem de orduyu en modern Alman silahları ile güçlendirmeye çalışmıştır. Neredeyse yok olmuş durumdaki donanmamızın yalnızca iki Alman gemisi ile (Yavuz ve Midilli) Karadeniz’de, güçlü Rus donanmasına karşı koyabilecek güce erişmesi rastlantı değildir. Üstelik bu donanmayı da bir Alman Amiral yönetmiştir. 
 
Türk Ordusunu yeniden kotarmak ve milli bir yapıya kavuşturma çabası Atatürk’ün en büyük amacı olmuştur. Atatürk Almanları sevmezdi. I. Dünya Savaşı sırasında, başında görevlendirilen her Alman Kumandan ile sorunlar yaşaması, onlarla mücadele etmesi ve görevden alınmaları için Enver Paşa’ya defalarca başvurması onun Türk milletine olan inancının en önemli göstergesidir. Türk Kurtuluş Savaşı hazırlıklarında, yokluktan bir ordu kurma çabası ise destandır. Evet, o zaman ne gerekiyorsa onu yapmıştır. Nerden para alınabilecekse oradan almış, nereden silah bulunabilecekse oradan bulmuştur. Bu eşsiz lider sıfırdan yeni bir milli ordu kurmuş, ordu-budun yapısı ruhunu yerleştirmiştir. 
Böylece büyük zafer kazanılmıştır. 
Böylece milli Türk ordusu doğmuştur.
 
Ancak yoksulluk, yokluk ve nüfus eksikliği, sonrasında, büyük sıkıntılar ortaya çıkarmış, acun yeni bir savaşa hazılanırken, Atatürk bu savaşa girilmemesi gereğini defalarca söylemiştir. Çünkü Türk ordusunun savaşacak gücü yoktur. I. Dünya Savaşı’nda yapılan yanlışı yapmayı, yine birileri ile ittifak yapmayı, başkasının parası ve silahı ile savaşia girmeyi asla düşünmemiştir.
Sonrasında da İsmet İnönü bu vasiyeti tutmuş, büyük zorluklara karşı Türk devletini Dünya Savaşı’na sokmamıştır. 
 
Acun gelişti.
Sanayii korkunç boyutlara ulaştı.
Acun iki parça oldu.
Komünistler ve Kapitalistler zaman zaman sıcak, ama çoğunlukla soğuk bir savaşın içine girdiler.
Türkiye aradı kaldı. 
Çok düşündü, çok hesaplar yaptı.
Sonunda yönetenler, bunun sebeplerine girmeyeceğim, kapitalist dünyayı yani ABD’yi seçti.
NATO çok güçlüydü.
Bizi içine almak istemiyordu. Ancak bu bir zorunluluk olarak görülüyordu çünkü ortada bir Sovyet tehdidi vardı. 
Kore Savaşı’nda Mehmetçiği yurdundan çok uzaklara göndermeyi göze alanlar, NATO’ya kabulü hak ettiler. 
Böylece TSK için yeni bir dönem başladı. 
 
Şimdi…
Başka ordumuz yok.
Başka güvencemiz yok.
Bir Türkçü için ordu her şeydir.
Ancak…
Gerçekleri, doğruları yazmamak, kafamızı devekuşu gibi kuma gömmek kimseye bir şey kazandırmaz.
Acı gerçekleri duymak belki birilerine zor gelecektir.
Durum budur.
 
NATO’ya giriş ile TSK’yı ABD yönetmeye başladı.
“Bizim çocuklar” hainliğine tutsak oldu ordumuz.
Neden?
Çünkü ABD TSK’ya silah veriyordu.
Önce 2. Hatta 1. Dünya savaşlarında kullanılmış, hurdaya ayrılmak üzere olan ABD silahları Türkiye’ye yardım olarak gönderilmeye başlandı. 
Tanklar, toplar, tüfekler, kariyerler, Reolar, Jeepler…
Uçaklar…
Hurdaları dayadılar bize.
Biz de kendimiz üretemediğimiz, paramız olmadığı için başkasından satın alamadığımız bu silahları sevinçle kabul ettik. 
Eski dergileri karıştırın.
Bu hurdaların gelişlerinde nasıl büyük törenler yapıldığını görün. Bu acı, gözyaşı dökülecek utanç tablolarının ogün utku gibi gösterildiğini ve buduna alkışlatıldığını öğrenin. Ezbere konuşmayın. Boşa slogan atmayın.

ABD ordusu Türk ordusunun eğitimine el attı. 
Bütün talimnameler değiştirildi.
Zaten Alman talimnameleri uygulanıyordu, onların yerini tercüme edilmiş ABD ordu talimnameleri aldı.

Eğitim sistemi NATO standardı ayaklarına ABD yapısına çevrildi. 
ABD generalleri NATO ayağına, bizim ordumuzu denetleme, yönetme ve yöneltme görevleri aldılar.
 
 Kıbrıs’ta sıkıntı başladığında, TSK’ya ait uçaklar Rusm mevzilerini bombaladığında, ABD Başkanı Johnson’un “Kimin uçağı ile kimi vuruyorsun? Kimden izin aldın?” içerikli ünlü mektubunu okuyun ve ibret alın. 
 
Amaç tekti:
Komünizm Mücadelesi.
TSK’ya bu durum tek hedef olarak kurgulandı. Ordu yapısı buna göre kuruldu. 
Çok asker, kalabalık ordu teması işlendi.
Boş yere “Çok güçlü ordu. Nato’nun ikinci büyük ordusu” sloganları kafalara yerleştirildi.
Türk topraklarına gizlice ABD nükleer silahları yerleştirildi. hedef haline getirildi. Sonra da yine bir kısmı gizlice götürüldü. Bizim haberimiz olmadan Sovyet Rusya ile bizi ortaya atan pazarlıklar yapıldı.
ABD filolarına bağlı gemiler, başta ünlü 6. Filo olmak üzere limanlarımızı serbestçe ziyaret etti. İStediği yerde yerleşti.
ABD üsleri kuruldu. ABD dinleme ve radar istasyonları kuruldu ki çoğu bugün hâlâ duruyor. 
Sonra…
ABD orduyu kullanarak yönetime karışmaya başladı.
Ordu içindeki milli güçleri ezdi.
Kullanılacak kişileri görevde tuttu ve onlara darbeler yaptırıp kendi milletini ezdirdi. 
 
Bu konular utanç duyacağımız, ama bilmemiz gerekn kötü günlerdir.

Ya çok yakın zaman!

Ordumuz üzerindeki oyunları, Balyoz, Ergenekon vs. kumpaslarını yeniden anlatmaya gerek var mı?
Ya sonra FETO’nun ele geçirme çabalarını ve darbe girişimini…
 
Şimdi bakalım ordumuz geneline.
Kabul etmesi zor acı gerçekleri ağlayarak sırasıyla yazalım!
 
1. Acunda sözümüz geçmiyor. 
2. Bulunduğumuz bölgede sözümüz geçmiyor. 
3. Çünkü güçlü ve varsıl olanın sözü geçmiyor.
4. Tanklarımız demode ve ABD malı.
5. Uçaklarımız yetersiz, demode ve ABD malı.
6. Helikopterlerimiz yetersiz ve ABD malı.
7. ABD isterse silah veriyor isterse vermiyor.
8. Hâlâ yerden havaya hava savunma sistemimiz yok. Gök’ümüz füze saldırılarına açık. 
ABD ne satıyor, ne de satana izin veriyor.
9. Yakın geçmişte İnsansız Hava Araçları ihtiyacımızı İsrail ve ABD’den karşılamak zorundaydık. Çok şükür kendimiz yaptık.
10. Yakın geçmişte F16’lara uygun bütün bombaları ABD’den almak zorundaydık. Vermedi, çok şükür kendimiz yaptık.
11. Bir uçak gemimiz yok.
12. Bir nükleer denizaltımız yok.
13. Deniz kuvvetlerimiz kumpaslarda büyük darbeler aldı, komuta sistemi bozuldu.
14. Ne yapılması gerekiyorsa yapmaya çalışıyor, ancak ehr seferinde de ABD-Rusya-Ab üçlemesinin engeli ile karşılaşıyoruz.
15. Sürekli üretilen iç yağılarla, hainlerle savaş halindeyiz.
 
Bu maddeler çoğaltılabilir.
Amacımız duruma im koymaktı yaptık.
Şimdi de bir gerçeği açık edelim.
“Her şeye rağmen yurt ve millet için ölmeye hazır milyonlarca Türk var ve Milli Ordu’nun kurulması ve güçlü olması için gerekli insan gücüne sahibiz çok şükür!”
 
Çok çalışmalı, üretmeliyiz.
Çok çalışmalı, gelişmeliyiz.
Çünkü her zaman büyük bir savaş içinde olacağımız kesin.
Bir ve birlik olmalıyız.

Türk olmalıyız!

Acı gerçekleri asla unutmamalıyız.
Çalışırsak, inanırsak mutlaka başarırız.

 
 
 Yazarımızın 19.09.2016 tarihli yazısı olup orjinaline http://ahmethaldunterzioglu.com/makaleler/191-turk-ordu-tsk.html adresinden ulaşılabilir.