En eski inanç sistemlerinde, en ilkel olarak nitelendirilen dinlerde bile bir sistematik  vardır ve bu sistematik birbirine bağlı kurallar zinciri içinde bütünlük ortaya koyar. Kökleri unutulmuş, belki semavi bir dine ya da gönderilmiş bir peygamberin koyduğu kurallara bağlı olan bu inanç zinciri, zamanla, değişmiş, başka etmenlerle yenilenmiş, aslını yitirmiş ancak yine de derinde bir yerlerde, köküne uygun ritüelleri barındırmıştır.

Uluslar zamanla din değiştirseler dahi bu ritüellerin bir kısmını gelenek olarak muhafaza ederler ve yeni dinlerine taşımaktan geri durmazlar.

 Acunun en kadim milleti olan Türklerin, bilinen en eski inanç sistemleri içinde çok etkili, geçerli ve bütün hayatlarını etkileyen yapıları muhafaza ettiği, yok olmayan, yok edilemeyen töreleri, belki bir zaman bir yerlerde ortaya çıkan kırılmalara rağmen, korudukları, taşıdıkları, bilinen bir gerçektir. Son Peygamberin alemleri şereflendirmesi ile Tanrı inancını, yeni din ve kitap ile yeni bir yola sevk eden Türk ulusu, çok eski, töreselleşmiş inançlarının pek çoğunu muhafaza ederek yeni dinine taşımakta sakınca görmemiştir.

 Benim en beğendiğim ve benimsediğim adı ile “Gök Dini” ya da genel kabul görmüş adlar, “Gök inancı”, “Tengricilik” bazılarının anlamsız bir şekilde savundukları şekilde, birden bire yok olmamış, atalarımız, eski inançlarını, dini ritüellerini bir anda terk etmemişler, hatta inatla yaşamayı sürdürmüşlerdir. Galiba ulus olarak kalmanın, ulus olarak varlığını sürdürmenin bir yolu da buydu. Buna zorunluydular.

 İnançlar, töreler, bütün bunların ortaya koyduğu bütünlük, yaşam sistemi olarak adlandırılan ve ulusu var eden yapıyı, tamamen terk etmenin ulusal bir yıkıma neden olacağı açıktır. Evet, yeni ve gerçek din, geçerli medeniyet sizi içine doğru çekerken, maalesef genetik yapımızda bulunan, kabul etme ve bağlanma duygusu ile İslam’ın ilk kabul merkezinin hakimlerinin yaşantılarını, geleneklerini İslam’ın içinde yoğurarak dinin yeni mensubu olan uluslara, din diye sokuşturmaları nasıl kaçınılmazsa, töreli kadim ulusların buna karşılık koruyucu ulusal kavramlarını, törelerini ve köklü geleneklerini birer koruyucu kalkan olarak kullanmaları da kaçınılmazdır.

Yönetenler nasıl inanırsa inansınlar, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, ulusu oluşturan geniş halk kitleleri, bu koruyucu kalkanı çok iyi kullanırlar. Hatta onun uğrunda cezalandırılmayı bile göze alırlar. Başkaldırırlar, ölürler; işkenceler görürler; yine de vazgeçmezler.

Dilimizi; güzelim Türkçemizi o en gündoğusundan gelip, en günbatısına kadar ulaşan inanılmaz uzaklıkta; bütün baskıcı kültürlere rağmen, koruyan, kollayan, inatla savunan, yönetim baskısına, Arap, Fars ve sonrasında Avrupa hayranı yönetenlerin göstermelik bağlılıklarına rağmen yok olmaktan koruyan da yine aynı ulustur. Bugün bile inatla yok edilmek istenen, İngilizceleştirilmeye çalışılan Türkçemizi ulus korumaktadır. Ne yabancı dil eğitimi, ne emperyalist markalar, ne gözümüze gözümüze sokulan tabelalar bu yapıyı yıkamaz, yıpratamaz.

İnanca dönelim:

Türklerin nasıl Müslüman oldukları konusu fikir yapısı en sağdan en sola büyük bir yelpaze içinde olan bütün meraklıları ilgilendirmiş, onlar da inandıkları düşünce sistemine göre sonuçlara ulaşmışlardır. Bir kısmı bu işin “Zorla” olduğunu iddia ederken bir kısmı da “Severek ve koşa koşa” olduğu konusunda iddialarda bulunurlar. Bu büyük ulusu tanımayanların saçmalamalarından başka bir şey değildir bu iddialar.

Türk ulusu İslamiyet’i kabul etmiştir. Çünkü öyle istemiş, öyle uygun görmüştür. Bu ne zorla olmuştur, ne de koşa koşa. Olması gerektiği gibi olmuştur. Türk’çe olmuştur. Bir medeniyetten başka bir medeniyete geçiş, bütün ussal unsurların değişmesi, temellerin sarsılması, yaşananların inkar noktasına gelmesi öyle ne zorla olur ne de koşa koşa. Tanrı çok sevdiği Türk ulusunun, acında güvendiği ve bu nedenle görevlendirdiği, acuna düzen verecek tek ulusun İslam olmasını istemiştir. Bu büyük kabulün zorla olamayacağı o kadar açıkken, hiç bir şeyi ama hiç bir şeyi kadim ulus yaşamı boyunca zorla kabul etmeyen bir millet için o kadar açıktır ki! Yine aynı şekilde töresine tutkun, Gök’e sevdalı bir ulusun inançlarını koşarak kabul etmesi de onca anlamsız bir beklentidir.

Türk Gök’ü sever. Çünkü çağlar boyu onun altında, açıkta, üzerinde yalnızca bir tek keçe engel olarak ki o keçe engeli de tündükle Gök’e açarak yaşamıştır.

Türk Gök’ü sever. Çünkü onu en büyük çadır bellemiş, altındaki her yeri yurt tutmuş ve güneşe de bayraklığı uygun görmüştür.

Duasını Gök’e yapan ve ne isterse Gök’ten isteyen bir ulus, benzer bir dua ile ellerini Gök’e açıp dua eden insanların inancına elbette yakın olacaktır.

Kadim tarihimizde, bugün yeri hala belli olmayan doğum yerimiz, varoluş merkezimiz Ötüken Yış denilen kutlu toprakların varlığı üzerine destanlarla karışık gerçekler işaret edilirken, Ötüken Yış’in Gök’le haberleşilen ve hatta Gök’le karışık bir yer olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Türk’ü anlatan Çin tarih kayıtlarında “Kutlu Türk İli” olarak adlandırılan Ötüken Yış’ın, o çağda, en çok irtibatta bulunduğumuz Çinlilerce bile tam olarak bilinmediği, çok geniş bir coğrafya içinde adlandırıldığı, bugün de yerinin tahmin edilemediği gerçeğini unutmayalım.

İşte bizi İslam’ı kabule iteleyen bir gerçek daha.

Yine Kadim Çin tarih kaynakları der ki:

“Ötüken Yış’ta Türklerin ‘Atalar mağarası’ dedikleri bir kutlu mağara vardı. Yılda bir kez yalnızca kağan ve Türk soyluları bu mağarada toplanır, kurbanlar keser ve…”

Buyurun!

Bir kutlu mağara…

Bu mağaraya bir tek yabancı giremediği gibi kağan ve Türk uruğunun soylu begleri dışında da kimse giremez.

Yılda bir kez!

Kurbanlar kesilir…

Soru: Acaba bu mağara neden bu kadar önemliydi?

Bu mağarada ne oldu?

Bu mağarayı kutsallaştıran gerçek nedir?

İlk kim, neden kutsadı?

Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Elbette tahminlerim, elde ettiğim bazı sonuçlar var; ama böyle çok kişinin okuyacağı bir sayfada açıklamaya kendimi yetkin görmüyorum.

İşaret etmek istediğim konu, benzerliklerdir. Benzerlikler, inançları birbirine çeker ve birleşmeyi sağlar.

Çok yakın bir zamanda, tarihi kaynaklarda doğruladığım bir başka konuyu paylaştığım yakın dostlarım bana öylesine büyük itirazlarda bulundular ki!

“Olur mu hiç? O büyük komutan, o büyük insan böyle bir tavır içinde bulunur mu?”ydu. Oysa kaynak, aynı çağda yaşamış, olanları bire bir anlatan kişiydi. Doğrulara inanmakta zorlanan dostlarım, bugün o çağa ait en doğru kaynak olarak gösterilen o kaynağı dahi inkar ederek, “Olmaz” diretmesindeydiler. Çünkü ne tarihi kavrayabiliyorlardı ne de uluslarını tanıyorlardı.

Nasıl da görülmemeye çalışılır gerçekler?

Nasıl da anlayıp, anlatmakta zorlanırız?

Evet! İslam’ın kılıcı ve koruyucusu olmuş bir ulusun bugün yaşayan erleri, atalarına ilahi bir buyruk geldiğini, bir anda gerçekleri gördüklerini ve koşarak Müslüman olduklarını, hatta en koyu, en taassup sahibi, en…

Haydi canım!

Bu nasıl bir us?

Peki, İran’da Safevi Türk hareketi güçlendiğinde, Anadolu’ya göç eden Türkmenler, neden aynı hızla geriye göçe doğruldular? Osmanlıyı terk edip…

Bu göçü çok zor önledi Osmanlı.

Neden? Ne çekti Türkmeni?

Sah İsmail ne vadetti?

Türkmen Osmanlıdan neden kaçmaya çalıştı?

Düşünmek gerek!

Elbette son peygamber adı güzel Muhammed!

Elbette en doğru din İslam!

Elbette Müslüman olmak en doğru yol!

Ancak!

Bunu yaparken ulus bilincinin, Türk olarak kalmanın gereği de unutulmamalı.

Türk ulusu bunu sağladı, sağlamakta. Siz bakmayın zaman zaman esen Arap, Fars rüzgarlarına! Siz bakmayın yönetenlerin zorlamasında, onlara yalaklanmak için edata yeni bir dizayna soyunan asalaklara!

Bu ulus zorlamaya gelmez.

Kimse onu zorla Müslüman yapmadı, yapamadı! Bugün de zorla koyu taassubun  kuytularına çekemeyecek.

Hiç bir zaman başarı kazanamadı bunu özleyenler, gözleyenler.

Siz bakmayın moda bellenen yönelmelere ve Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” öngörüsünü asla unutmayın.

Türk ulusu istediği, usuna uyduğu  ve inandığı için Müslüman oldu.

Ne zorla ne de koşa koşa!

Zaten “Kahramanlığı” çok seviyordu.

Savaşı, uruşu çok seviyordu.

Almayı, fethetmeyi, yönetmeyi çok seviyordu.

Bunu bir inanç yolu olarak karşısında görünce…

Peygamberine sevdalanınca…

Şehitlik ve gazilik idealine kavuşunca…

“Allah, Allah” nidalarının coşkun havasını tadınca…

Daha ne istesin?

Miraca çıkan, yedi kat arşa yükselen bir peygambere nasıl bağlanmasın, Gök’e sevdalı Türk?

Hira dağındaki kutlu mağarada gelen kitaba nasıl inanmasın, Ötüken Yış’ta atalar mağarasında kağanının Gök’e kurbanlar kestiği Türk?

Kabe’ye ve kutsal topraklara nasıl kalkan olmasın Ötüken Yış’ta var edilmiş Türk.

Attan vazgeçmesi zordu.

Vazgeçmesi gerekmiyordu.

Vazgeçmedi!

Gök’ten vazgeçmesi zordu.

Vazgeçmesi gerekmiyordu.

Vazgeçmesi!

Kurbanda, adaktan vazgeçmesi zordu.

Vazgeçmesi gerekmiyordu.

Vazgeçmedi!

Kutlu Gök erleri kamlar vardı, inandığı güvendiği.

Benzerlerini oluşturması zor olmadı.

Bir tek kımız…

Ondan vazgeçmesi zordu.

Ama haramdı artık. Vazgeçmeliydi!

Vazgeçti mi dersiniz?

Bu yazı, aslında yazılması gereken, yazılmasına başlanılmış çok zorlu ancak gerekli bir kitabın, oldukça uzun bir zamandır süren ön çalışmasını tanıtmak için yazılmış bir önsöz niteliğindedir. Türk’ü çok iyi tanıdığını iddia eden yazar, elbette inanç konusunda, onun yaşadıklarını, hissettiklerini, sıkıntılarını ve bulduğu çözümleri çok iyi bilmektedir. Çünkü özbe öz Türk olan yazar, aynı sıkıntılara kendince çözüm üretmeye çalışarak, bütün sorularını cevaplayıp, açık kapıları birer birer kapatarak almıştır bunca yolu.

Elbette  kendisini Türk olarak yaratan yüce yaratana şükretmiştir hayatının her anında.

Galiba en önemli inanç da bu postulat üzerine çözümlenince gerçeğe ulaştırmaktadır kişiyi…

İnsana “Kişioğlu” diyen bir kadim ulusun bu sözcüğün de bile nice yücelik olduğu bir anlaşılsa..