Ülkemiz, kurulduğu 1923 yılından günümüze kadar pek çoğunun kaynağı dış emperyalist güçler olan birçok sorun yumağı ile mücadele etmek zorunda kaldı. İlk yıllarında çeşitli isyanlarla baş etmek durumunda bırakılan devletimiz, sonraki yıllarda ve özellikle 1970’li yıllardan itibaren terör örgütlerinin hedefi haline geldi. Bu dönemde sağ ve sol akımlardan devşirebildiklerini terörize ederek kendini gösteren bu örgütlerin yanına, 1980’den sonra Ermeni ASALA, 1984’den itibaren de bölücü PKK terör örgütleri eklendi.

2000’li yılların başına gelindiğinde ise devletimizin etkin mücadelesi neticesi ASALA terör örgütünün yok edildiği, aşırı sol örgütlerin büyük oranda eylem yapamaz hale getirildiği, PKK Terör Örgütünün ise yurt içinden tamamen temizlendiği ve Irak Kuzeyine çekildiği, yurt içerisinde büyük oranda huzur ve güven ortamının sağlandığı bir döneme girdik.

Tam da bu dönemde 2003 yılının 15 ve 20 Kasımında bu defa dini maske olarak kullanan yeni bir terör akımının hedefi olduk. Bu tarihten sonraki dönemde ise listeye sözde dini esaslara dayalı terör örgütleri de dâhil oldu. El –Kaide, Hizbullah, son dönemde de IŞİD, FETÖ Terör örgütleri.

2005 yılından itibaren ise yurt dışına çekilmiş PKK, tekrar yurt içinde eylemlerine başlarken, Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere bu örgütlerle mücadele eden Güvenlik kuvvetlerimizin mücadele azmini kırmayı amaçlayan ve bugün kumpas olduğu her kesim tarafından anlaşılan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalar sürecini yaşamaya başladık.

Bu süreçte, bu örgütlerle kahramanca mücadele eden nice değerin itibarsızlaştırıldığını, görevlerinden edildiğini, yerlerine ise büyük oranda FETÖ terör örgütü mensuplarının yerleştirildiğini gördük.

Diğer teröristlerden farklı olarak Devlet üniforması giyen ve çeşitli güç odaklarından destek alarak bürokraside hızla makam sahibi olan, kendisi terörist olan bu örgüt mensuplarının sözde terörle mücadele adı altında Devletle mücadele ettiğine şahit olduk. Nihayetinde 15 Temmuz 2016 gecesi eli kanlı bu örgütün diğerleri ile anlaşarak Devleti ele geçirme planını askeri, polisi, sivili, doğulusu, batılısı bütün Türk milleti olarak bozmayı başardık.

Ülkemizin mücadele etmek zorunda kaldığı belli başlı terör odakları ile ilgili kısaca hafızamızı tazeledikten sonra, hatırlamak istemesek de terörün başvurduğu en çirkin, soysuz ve kalleş yöntem olan intihar saldırılarına da kısaca değinmek istiyorum.

Türkiye, intihar saldırıları ile ilk olarak 30 Haziran 1996 tarihinde Tunceli merkezde bir Cuma akşamı bayrak töreninde askeri bandonun içerisine hamile kılığında dalan bir canlı bombanın kendisini patlatması ile tanıştı. Saldırıda maalesef 9 askeri personel şehit olurken, 29 personel de yaralandı. Örgüt PKK idi.

Bu saldırı ile birlikte terörle mücadelede yeni bir dönem başladı. Son derece kalleşçe, masumları da hedef alan, ülkenin sadece belirli bölgesini değil, tamamını hedef alan bir dönem.

1996-2014 yılları arasında PKK tarafından 19, DHKP/C tarafından 4, El-Kaide tarafından 3 olmak üzere yüzlerce değerimizin hayatını kaybetmesi, binlerce değerimizin yaralanması ile sonuçlanan 26 eylem gerçekleştirildi.

2015 ve 2016 yılları ise bu eylemlerin zirve yaptığı dönem oldu.

1996 yılından 2015 yılına kadar bütün örgütlerce toplam 26 olay gerçekleşmişken sadece son iki yılda tamamı PKK ve IŞİD tarafından 2015’te 5, 2016’da 27 olmak üzere toplam 32 ( IŞİD 9, PKK 23 ) eylem yapıldı. Düşünebiliyor musunuz sadece 2016’da 27 eylem. Güzel ülkemiz 2016 yılının her ayında iki eyleme maruz kaldı. 2017 yılı ise daha ilk haftasında iki büyük terör hadisesi ile 2016’dan beter olacağının sinyallerini şimdiden vermeye başladı.

Değerli okuyanlar,

Yüzlerce canımızın yitirildiği, binlerce canımızın yaralandığı bu olayları rakamlardan ibaret birer istatiksel veri gibi yazmak, bu örgütlerle yıllarca mücadele etmiş biri olarak inanın çok ağırıma gitti. Yazarken ellerim titredi, gözlerim yaşardı. Eminim sizler de okurken bir taraftan öfke, bir taraftan nefret, bir taraftan hüzün duygularına kapıldınız. Ancak, maalesef bu olaylar üzerinden bir tespit ve sonuç çıkarmak zorundayız. Bir daha bu acıların yaşanmaması için Devlet ve toplum olarak yapmamız gerekenleri doğru analiz etmek durumundayız.

Türkiye, 2015 ve 2016 yıllarında, tarihinde hiç olmadığı kadar PKK’nın taşeron örgütü TAK ve IŞİD tarafından gerçekleştirilen canlı bomba eylemlerinin hedefi oldu.

Ne oldu da 1996’dan 2015’e kadar 26 eylem olurken son iki yılda 32 eylem gerçekleşti.

Bu eylemler üzerinden kimler ne mesaj veriyordu?

Kimin ne çıkarı veya beklentisi vardı?

Terör örgütlerinin, terör eylemlerinden elde etmeye çalıştıkları kazanımlar şöyledir böyledir gibi detaylara girmeyeceğim. Somut olaylar ve örnekler üzerinden durumu analiz etmeye çalışacağım.

Her eylemden sonra, kimimiz istihbarat zafiyetine, kimimiz siyaset kurumunun yetersizliğine, kimimiz dış mihrakların emellerine dem vurduk ve yorumlarımızı da baktığımız pencereden yaptık.

Ancak, bana göre doğrusu, bütüncül bir yaklaşımla her bir pencerenin ayrı ayrı irdelenmesi halinde bütünün anlaşılabileceğidir.

İstihbarat penceresi;

İstihbarat, belirti ve izleri doğru analiz ederek ileride gerçekleşmesi muhtemel bir olay ve eylemin tespit edilmesi, önlem alması gereken makamlara zamanında bildirilmesidir. İstihbaratta asıl olan bilginin/ verinin doğru analizidir. İyi bir çoban, gökyüzünden ve rüzgârdan elde ettiği veriyi doğru analiz ederse sakin bir havada bile az sonra çıkacak fırtınayı görür, sürüsünü güvenli bir yere götürür.

Konumuz terör eylemleri olduğu için diğerlerine girmeden kolluk istihbaratını irdeleyeceğim. Ülkemizde emniyet ve asayiş konularında istihbarat yetkisi Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığındadır. 15 Temmuz hain kalkışması sonucu hepimiz gördük ki, her iki kurumun da istihbarat kadroları büyük ölçüde FETÖ Terör örgütü ve dolayısıyla hizmet ettiği Atlantik cephesinin kontrolünde imiş.

Üstelik bunlar yıllardır buralarda yuvalanmış ve kendilerinden başka kimseye müsaade etmemiş. Kendilerinden olmayanları da çeşitli kumpaslarla sistemin dışına itmiş. Maalesef istihbarat ve analiz konusunda yetişmiş personelin büyük çoğunluğu bu örgütün elemanlarıymış.

Bu adamların tedbir makamlarına sağlıklı ve doğru analizler yaptığı söylenebilir mi?

17 / 25 Aralık 2013 sonrası Emniyet ve yargı teşkilatında, 15 Temmuz 2016 sonrası TSK, Jandarma  ve diğer kurumlarda yapılan temizlik sonucu bunların yerine gelen personelin (iyi niyetlerinden ve vatan sevgilerinden hiçbir şüphem olmamasına rağmen ) analiz tecrübesi ve bilgisi yeterli midir?

Peki, ülkemizde cirit atan yabancı ülke istihbarat servislerinin elemanları ve etki ajanlarına yönelik yeterli ve etkin tedbir alınıyor mu, takip ediliyor mu? Sanırım olaylar bize cevabın ne olduğunu söylüyor.

İç ve Dış Politika;

ABD 2003 yılında Irak’ı işgal ettiğinde fiilen sınır komşumuz oldu. Ardından Tunus, Libya ve Mısır’da Arap baharı adı verilen hareketler sonucu bu ülkelerde yönetimler değişti.

Sıra Suriye’ye geldi. 2011 yılında bu ülkede de isyanlar baş gösterdi. ABD, Beşar Esad’ı diktatör ilan ederek yönetimden çekilmesi gerektiğini savundu.  Türkiye’de ABD gibi Esad’ın gitmesini savunan ülkeler arasında yerini aldı. Esad bir anda Esed oldu. 2015’te Rusya’nın askeri birliklerini doğrudan Suriye’ye göndermesi Esad’ın da kaderini değiştirdi ve ABD bu tarihten sonra Esad’lı çözümleri deklere etmeye başladı. Bu süreçte Türkiye maalesef bu esnekliği gösteremedi, eski politikalarında kaldı.

ABD, diğer taraftan da Suriye’de PKK’nın Suriye kolu olan YPG kartını oynamaya başladı. Kuzey Suriye’de bizimle olan sınır boyunca bir PKK koridorunu hayata geçirmeye çalıştı. 2014 yılında IŞİD Kobani’yi ele geçirip bu koridoru engellediğinde, Peşmerge adı verilen Kürt silahlı grupları tam da 29 Ekim 2014 günü Türkiye’nin desteği ile topraklarımızdan geçerek Ayn el Arap’ı (Kobani) işgal etti.  Ardından da sınırımız boyunca batıya, Hatay ilimizin doğusunda bulunan Afrin’e doğru ilerleyerek koridoru tamamlamaya çalıştı.

Türkiye, bu duruma şiddetle karşı çıktı ve güvenli bölge tezini bölgedeki aktörlere kabul ettirmeye çalıştı. Destek göremeyince 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı harekâtını başlattı.

Bütün bunların yanında bir de 24 Kasım 2015’te hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağı düşürüldü ve Rusya ile ilişkiler de tam bir krize dönüştü. Tekrar normale dönülmesi neredeyse bir yıl sürdü.

Sonuç olarak Suriye krizi bizim ülkemiz için de bir kriz haline dönüştü. Bu krizde oyun kurucu olarak yer alma çabalarımız bize iç karışıklık olarak geri döndü. Masaya oturmak istiyoruz, her defasında başka biri altımızdaki sandalyeyi çekip bizi düşürmeye çalışıyor. Tabiri caiz ise Suriye politikasında “Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamadık”.

Yurt içinde ise siyaset kurumu, birçok kesimden gelen “silah bıraktırılmadan terör örgütü ile çözüm olmaz” uyarılarına rağmen süreci devam ettirdi. Sonrası hepimizce malum; hendekler, Dolmabahçe Mutabakatı, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri.

7 Haziran 2015 seçimleri sonrası siyasi irade yanlıştan döndü ve terörle etkin mücadele etme kararı aldı.

Diyarbakır Sur’dan başlayarak diğer şehirlerde icra edilen şehir operasyonları sonucu PKK, o çok güvendiği hendeklerine gömüldü. Son iki, üç aylık süreçte de başta İnsansız Hava Araçları olmak üzere teknolojinin her türlü imkânları kullanılarak gerçekleştirilen operasyonlarda bine yakın terörist etkisiz hale getirildi.

PKK ve hamileri şunun farkına vardılar. Eğer operasyonlar bu hızda devam ederse ve devlet bir şekilde çözüm masası dedikleri masaya tekrar oturmazsa 2017 örgüt açısından bitiş yılı olabilir. Suriye’de de PKK koridoru olmazsa bağımsız Kürdistan hayalleri suya düşer.

Diğer taraftan Ortadoğu özelinde cereyan eden fosil kaynaklı enerji savaşları ve bu savaş üzerinden ülkeleri dizayn etme çabalarının da önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerekir.

Gelinen bu aşamadan sonra, yurt içi ve dışı kaynaklı sorunlarla nasıl başa çıkacağız?

Ülkemizde huzur ve güven ortamının tesisi için ne tür tedbirler almamız gerekir?

İstihbarat kurumlarında FETÖ mensuplarının yarattığı tahribat süratle tamir edilmelidir. Kurumlar arası koordinasyon ve bilgi paylaşımını en üst düzeye çıkaracak tedbirler alınmalıdır. Bu konuda en ufak direnç gösterenlere asla müsamaha gösterilmemelidir. Analiz ve değerlendirme konularında zafiyet varsa geçmişte bu birimlerde görev yapmış güvenilir uzman personelden danışman olarak faydalanılabilir.

Kayseri saldırısında aynı plakalı aracın aynı anda hem Kırıkkale hem de Kayseri’de MOBESE sistemlerinde görüldüğü hususu medyada yer aldı. Güvenlik Kuvvetlerinin birbirinden bağımsız kullandığı teknolojik imkanlar entegre edilmeli, kayıtlar tek bir merkezde toplanmalı, bu merkezde uzman ve liyakatli personel istihdam edilerek derlenen verilerin sağlıklı analizi sağlanmalıdır.

İstihbarat kurumları da benzer şekilde yeniden organize edilmelidir.

Arama kontrol noktalarında görev yapan kolluk personeli özel farkındalık eğitiminden geçirilmelidir. Öyle ki, bu personel muhatap olduğu kişinin ses tonundan, duruşundan, bakışından anlam çıkarabilecek yetkinlikte olmalıdır.

Vatandaşımız maalesef ihbar ve haber verme sistemini yeterince çalıştırmıyor. Hala toplumun büyük kesiminde ihbar edersem başım derde girer mantalitesi yaygın.

Akademik çevreler, Sivil Toplum Örgütleri, Düşünce Kuruluşları gibi kurumlar, sanatçılar, kanaat önderleri gibi aktörlerin işbirliğinde yoğun bir farkındalık kampanyası başlatılmalıdır.

Bu noktada ev sahiplerine, gayrimenkul danışmanlarına, bina yöneticilerine, muhtarlara ve tüm vatandaşlara büyük sorumluluk düşmektedir. Kimlik bildirme kanunundan kaynaklı yükümlülükler eksiksiz yerine getirilmelidir.

Bunun yanında, millet olarak genetik özelliğimizden kaynaklı olsa gerek son dönemde gördüğümüz şüphelileri kendimiz yakalama hatta cezasını hemen sıcağı sıcağına uygulama gibi linç girişimine varan hareketler söz konusu. Şüpheli gerçekten teröristse hayati risk, suçsuzsa sonradan vicdan azabı ile karşı karşıya kalınmaktadır. Ayrıca suçsuz yere sadece benzerlikten kaynaklı bu tür muameleye maruz kalanların şikayetçi olması durumunda suçlu konumuna düşülebileceği unutulmamalıdır.

Devletimizin terörle mücadelede haklılığını ve terörle mücadele ederken sivil halkın zarar görmemesi adına gerekirse canını ortaya koyan güvenlik kuvvetlerimizin kahramanlıklarını ortaya koyan örnekler her türlü argüman kullanılarak etkin ve yoğun bir şekilde uluslararası platformda anlatılmalıdır.

Son olarak karar vericiler tarafından milli güç unsurları doğru analiz edilmeli, hayal peşinde koşmadan gerçekçi ve uygulanabilir politikalar takip edilmelidir.

Henüz vakit varken bu tedbirlerin süratle uygulanması hayati önemdedir. Aksi takdirde çok daha büyük hadiselerle mücadele etmek zorunda kalacağımız aşikârdır.

Dursun ÖZKARA