Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Ünlü İngiliz yazar W.Shakespeare’in “to be or not to be” (olmak veya olmamak) söylemi maalesef şu anda Türkiye için geçerli gibi görünüyor. Türkiye’nin içi ve dışı karışık bir durum içerisinde bulunuyor. Bu durum birdenbire ortaya çıkmadı. Uzun bir süreç içerisinde oluştu. Geçen yıl yaşadığımız 15 Temmuz kalkışması ve bunun arkasındaki düşünsel alt yapı Türkiye’ye çok büyük bir darbe vurdu. Çeşitli devlet organlarına nüfuz etmiş olan FETÖ ve “devletten hangi ölçüde temizlendi?” sorusu hepimizi meşgul eden önemli sorunlardan birisi olarak önümüzde duruyor. Görevlerinden alınan çeşitli devlet kurumu ve özel sektör mensupları “hangi ölçüde bu örgüte bağlıydılar” sorusu, yargıyı, güvenlik güçlerini ve bütün toplumu meşgul etmeye devam ediyor. Görevden alınan veya tutuklanan kişilerin ne ölçüde bu örgüte mensup oldukları ve bu örgüt adına ne gibi faaliyetlerde bulundukları meselesi kolay çözülecek bir mesele gibi görünmüyor.

1960’lı yıllarda 27 Mayıs sonrası Harp Okulu talebeleri ile ihtilal yapmaya kalkan Talat Aydemir kalkışması ders alınacak önemli bir örnek olarak önümüzde duruyor. O zamanki Başbakan İsmet Paşa, birinci girişimde Talat Aydemir’i affetmiş, ikincisinde ise en ağır şekilde cezalandırmıştı. Talat Aydemir ile birlikte hareket eden Harp Okulu talebeleri okuldan atılmış ancak affedilerek sivil hayatlarına devam etmişlerdi. Bu eski Harp Okulu öğrencileri, sivil hayatta Türkiye’ye hizmet etmişler, topluma geri kazanılmışlardı. Şimdi de yapılması gereken aynen İsmet Paşa’nın Talat Aydemir olayında yaptığı gibi 15 Temmuz 2016 kalkışmasını planlayan ve yürüten üst kadroları tespit etmek ve cezalandırmak, ancak alt seviyedeki kişileri, emir-komuta sistemi içinde emir alan erleri, askerleri, öğrencileri ve benzeri sivilleri affetmek suretiyle toplumsal yaraları sarmak gerekmektedir. Aksi taktirde bölünmüş bir toplumla karşı karşıya olacağız.

Tabiki cevap verilmesi gereken en önemli sorulardan bir tanesi de, “nasıl olup da general, yargıç, savcı, polis amiri, üniversite hocası, bürokrat ve özel sektör müteşebbisi olan eğitimli kişilerin, ‘cennete gitme vaadi’ ile FETÖ’ne tabi olabildikleri” sorusudur. “Öbür dünyamı (ahiretimi) güvence altına almak için FETÖ Örgütü’ne tabi oldum. Böylece cennete girmeyi garantiledim” diyebilen yetişkin ve okumuş insanların durumu ortaçağda Katolik Kilisesi’nden cennete giriş kâğıdı alanlardan hiçbir farkı yoktur. Bu eğitilmiş kişilerin düşünce âlemlerinde bir eksiklik olduğu kesindir. Martin Luther tam 500 yıl önce 1517’de İncil’i Almancaya çevirmek suretiyle, Katolik Kilisesinin akla aykırı “cennete giriş kağıtları” dağıtmasına karşı çıkarak “Protestan Kilisesini” kurmuş, böylece Avrupa’da reformun ve aydınlanma çağının önünü açmıştır. Bu yıl bütün Protestan dünyasında Martin Luther anılmaktadır. Nedense Türkiye’de bu önemli olay üzerinde hiç durulmamaktadır. Halbuki FETÖ ile yaşadığımız olay veya benzeri diğer tarikatların halen süregelen uygulamaları, Luther’in Katolik Kilisesine karşı çıkmasına neden olan durumlara çok benzemektedir. Bizde de Atatürk, Cumhuriyet düşüncesiyle birlikte “laiklik” prensibini getirerek, tekke ve zaviyeleri kapatmış, eğitim prensibi olarak aklı ön plana çıkaran bilimsel eğitimi işaret etmiş ve üzerinde durmuş, Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye çevirtmiş, dini, hurafelerden temizlemek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuş ve Martin Luther’in 500 yıl önce Hristiyan dünyası için yaptığını Türkiye ve İslam Dünyası için başlatmıştır. Türkiye böylece Cumhuriyet döneminde “aydınlanma” sürecine girmiş, bu şekilde ekonomik ve bilimsel kalkınması gerçekleşmeye başlamıştır.

Üzüntü verici olan, Siyasi İslam işareti altında bir tarikat şeyhinin 500 yıl önceki Katolik Kilisesinin durumunda olması ve insanları etkileyebilmesidir. Bu konu üzerinde çok düşünmemiz ve din-devlet ilişkisini, eğitim sistemimizi gözden geçirmemiz gerekmektedir. Atatürk’ün koyduğu esaslara tekrar geri dönmek şarttır; başka bir çözüm görünmemektedir. Yani, Laiklik, Kur’an’ın Türkçeye çevrilip anlaşılması, akılcı ve bilimsel eğitim, Diyanet İşleri’nin hurafeleri ayıklaması, tarikatların engellenmesi, ve böylelikle kul-Allah ilişkisinin insanlar tarafından kişisel olarak düzenlenmesi.

Maalesef tasfiye olunan FETÖ mensuplarının yerini başka tarikatlar ve mensupları almaktadır. Bu da Türkiye Cumhuriyeti için tehlikenin devam ettiği anlamına gelmektedir. FETÖ ve mensupları devletin organlarından temizlenirken, bir yandan da bu yerlere başka tarikatların ve mensuplarının yerleştirimesi çabaları görülmektedir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde pek çok kuvvet merkezi oluşmuş durundadır. Yani bir şekilde Osmanlı Devleti kurulmadan var olan beylikler sistemine benzer bir durumdayız. Bu üzüntü vericidir. Bir şekilde tek bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmalıyız. Bu da tarikatların ve mensuplarının hâkimiyetine son vermekle olabilir. Bu çerçevede tarikatlara bazı menfaat gruplarını da dâhil edebiliriz. Maalesef tarikatların ve menfaat grupların bir kısmı bazı yabancı istihbarat örgütleriyle ilişki içerisindedir ve bilerek veya bilmeyerek yabancı istihbarat örgütlerinin ve onların bağlı olduğu devletlerin ve güç odaklarının oyuncağı haline gelmektedir. Bu da yabancıların Türkiye üzerinde oynadıkları “hâkimiyet oyunu”nun devam ettiği anlamına gelmektedir.

Bu örgütler, terör örgütleri olarak da vasıflandırılabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, içeride ve dışarıda bu bölücü ve yıkıcı örgütlerle mücadele halindedir. Bu mücadele yalnız güvenlik güçlerimizin yapacağı bir mücadele değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti olarak bu mücadeleyi topyekûn yürütmek ve kazanmak mecburiyetindeyiz.

Varlığımız -ki bazıları bunu “beka sorunu” olarak ifade ediyor- Türkiye Devletine karşı bölücü ve yıkıcı örgütlere karşı durmamıza bağlıdır. Atatürk’ün ve Türk Milleti’nin 1. Dünya Savaşı’nda karşı karşıya olduğu durumla şu anda bizim karşı karşıya olduğumuz durum birbirine çok benzemektedir. Bölücü ve yıkıcı örgütlere karşı verilen mücadele bir iktidar mücadelesi değil, bir varlık veya yokluk mücadelesidir.

Türkiye içeride PKK ve kolları, FETÖ, DAEŞ ve benzeri örgütler ile mücadele ederken, dışarıda özellikle Suriye ve Irak’ta cereyan eden iç savaşlar ve bundan kaynaklanan göçler ve Türkiye’ye gelen büyük sayıda mülteci sorunları ile boğuşmak zorundadır. Bu, Türkiye’ye oradan da Orta Avrupa’ya yönelen mülteci akınları önümüzdeki dönemde artarak devam edeceğe benzemektedir. Türkiye mevcut durumda aldığı ağırlıklı Suriye kökenli mültecileri barındırmak, eğitmek, Türkçe öğretmek, sağlık hizmeti vermek ve iş bulmak zorundadır. Sayıları 4 milyon civarında olan mülteciler konusu kendi haline bırakılarak çözülecek bir sorun değildir. Ama acilen bir “Mülteci Bakanlığı” kurulmalı ve bu patlamaya hazır, sosyal bombayı etkisiz kılacak tedbirler paketleri hazırlanmalıdır.

Tarihi sürece baktığımızda ise Avrupa'nın nüfusu 1900'de takriben 400 milyon iken, Afrika'nın nüfusu 100 milyon civarında idi. Sonuçta nüfusu fazla olan Avrupa Afrika’ya akarak Avrupa'nın kolonisi haline getirmiştir. Nüfus da yukarıda bulunan suyun aşağı aktığı gibi, yüksek potansiyelden alçak potansiyele akar. Şu anda Avrupa’nın nüfusu 600 milyon civarında iken, Afrika'nın nüfusu 1 milyar civarındadır. Şimdi Afrika nüfusu Avrupa akıyor; Libya üzerinden, İspanya üzerinden ve Türkiye üzerinden. Yani Türkiye de göç yolu konumundadır. 2050 yılında ise nüfus gerilemesi yaşayan Avrupa’nın nüfusu 500 milyona düşerken, Afrika'nın nüfusu 2 milyar olacaktır. Yani Afrika nüfusu artarak Avrupa’ya akacaktır. Bu Avrupa'nın en büyük problemidir. Şimdi Libya'da Kaddafi'yi devirerek ne büyük hata yaptıklarını anlamış görünüyorlar. Libya’da kamplar kurarak, Avrupa'ya gelecek Afrikalıları seçmeye çalışıyorlar ama esas çözüm, Afrika'nın kalkınmasında, huzur içinde bir yer olmasındadır ve böylece insanların göç etmeye ihtiyaç duymamalarındadır.

Türkiye ise, bir göç yolu olarak doğudan gelecek göç hareketleriyle de karşı karşıyadır. Örneğin, Afganistan'ın nüfusu 1960’ta 10 milyon iken bugün 30 milyon civarındadır. Nüfus artışı yılda %3 arttığına göre, 20 yıl sonra Afganistan'ın nüfusu 60 milyon olacaktır. Afganistan'daki artış devam ettikçe bu nüfus batıya doğru hareket edecektir. Yani 30 milyon insan, İran ve Türkiye üzerinden ağırlıklı olarak Avrupa'ya yönelecektir. Diğer bir tabirle büyük göç hareketiyle karşı karşıyayız. Sınıra duvar örerek bu problemi çözemeyiz. Sınırlarımızı güvence altına almalıyız. Türkiye de, İran da göç tehdidi altındadır.

ABD ise, okyanusun öbür tarafında olduğu için ve kimse okyanusu küçük tekneler ya da yüzerek geçemeyeceğinden dolayı göç tehditlerinden uzak durumdadır. Yani ‘tuzu kurudur’. Bizim durumumuz bu konuda çok farklıdır.

Bir başka doğu ülkesi Pakistan'ın ise şu anda 160 milyon civarında olan nüfusu 2050’de 300 milyonu bulacaktır. Pakistan'ın güvenliği ve refahı sağlanamaz ise bu nüfus da İran ve Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya doğru hareketlenecektir.

Bu konuda en yakın tehdit olarak güney komşularımız Suriye ve Irak’ta süregelen karışıklıklar ve çatışma ortamının yarattığı göç dalgaları devam etmektedir. Bunun önüne geçebilmek için Suriye ve Irak iç savaşı biran önce bitirilmeli ve bu ülkelerin toprak bütünlüğü ve güvenliği sağlanmalıdır. Bu Türkiye’nin bir numaralı meselesidir. Türkiye'nin İran, Rusya, Irak ve Suriye ile yapacağı işbirliği, bu iç savaşları bitirmeye yönelik olmalıdır. Ama maalesef müttefikimiz ABD, İsrail ile birlikte bu iç savaşı bitirmek istememektedir. Çıkarlarımız bu noktada terstir. Biz kendi çıkarlarımıza uygun olan politikalar yürütmek zorundayız. Örneğin; “Fırat Kalkanı” harekâtı ile Türkiye'nin kontrol ettiği bölgede tayin edilen kaymakamlarımız ve emniyet müdürlerimiz o bölgede güvenliği sağlamışlar ve ekonomik hayat yavaş yavaş yoluna girmiş görünmektedir. Ancak “Fırat Kalkanı” bölgesinin elektrik ve suyu Membiç’ten sağlanmakta, burası da maalesef PYD yani PKK tarafından kontrol edilmektedir. ABD'nin itirazına rağmen Membiç’in kontrolünü de sağlayabilseydik eğer, şu anki belirsizliğin bir kısmını bertaraf etmiş olabilir, konumumuzu güçlendirebilirdik.

Membiç dışında, “Fırat Kalkanı” bölgesinin batısında kalan Afrin bölgesi ve İdlib’in önemi giderek artmakta, Türkiye için tehdit bölgesi olma potansiyeli taşımaktadır. Tıpkı Afganistan'ın Pakistan’ı tehdit ettiği gibi Türkiye de, Suriye ve Irak sınırında benzeri bir durumla karşı karşıyadır. Yani güney sınırımızın, Pakistanlaştırılması tehdidi söz konusudur. Buna ön almak zorundayız.

Görüldüğü gibi Türkiye hem içeride, hem de dışarıda birçok tehdit ile karşı karşıyadır. Biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti olarak bu tehditleri etkisiz kılmak zorundayız.

Bu “OLMAK VEYA OLMAMAK” söylemi ile de ifade edilebilir.