Bir milletin bütünlüğünü sağlayan ve onu diğer milletlerden ayıran yegâne unsur ‘‘kültür ölçüsü’’dür.

Geçmişten günümüze kuşaktan kuşağa taşıdığımız değerlerin tümü millî kültürümüzün yapı taşlarıdır. Mimari ve sanat eserlerimiz, şarkılar, türküler, hikâyeler, yiyecek ve içecekler, geleneksel kıyafetler, halk oyunları, edebi eserler ve inançlar, millî kültürümüze verilebilecek örneklerdir.

Örneğin, sözleri ve bestesiyle her daim en önemli millî değerlerimizden biri de bilindiği gibi İstiklâl Marşı’mızdır. Ne zaman bir bayram yapsak, ne zaman bir millî heyecan duysak hemen İstiklâl Marşı söyleriz. Onu söylerken de tüylerimiz diken diken olur, millî birlik ve bütünlük adına yol gösterir bize bu vatan için.

Millî kültürümüz evrenseldir. Biz, kendimize has sandığımız çoğu güzellikler, zaman ve mekân bakımından çok uzaklarda Orta Asya’dan, en azından 1500 sene evvel geriden ve tarihin derinliklerinden gelmiştir.

Mesela, Anadolu da yaşayan yaşlı insanlar, bugün dahi Orta Asya’da Türklerin kullandıkları hayvan takvimi ile mevsimleri değerlendirirler. Aynı şekilde, kirvelik, yas tutmada saç kesilmesi ve yüz yırtılması, erkek çocuğa altın küpe takılması, davul zurnalı toplu oyunlar, kurt köpeğinin uğurlu, tavşanın uğursuz sayılması, değnek (cirit) oynama ve altın, gümüş, para serpme, kıymetli misafirlere koyun başı ikram edilmesi gibi âdetler Orta Asya’dan gelmedir. Aynı şekilde, kızını evlendiren aile, başına kırmızı bir bez bağlaması geleneği, günümüzde evlenen kızın beline kırmızı kurdele bağlanması şeklinde devam etmektedir. Yine ortak geleneklerimizden, cenazenin arkasından ağıt yakılması, cenaze çıkan evde bir kaç gün yemek pişirilmemesi, komşuların ikramı ile yetinilmesi gibi gelenekler, verilebilecek diğer örneklerdir.

Söz konusu örf adet ve gelenekler, eski Türk topluluklarından alınarak yaşatılmış ve günümüze kadar taşınarak kendi kültür ögemiz yapılmıştır. Türk toplumu olarak bizi güçlü kılan şey de budur. Tarihteki bütün yüksek uygarlıkların temeli, kendi özgün kültürleri ile bağlarını koparmayan ulusların, örf adet gelenek ve göreneklerini koruyarak ve yüz yıllar boyunca nesilden nesile aktararak yaşatmasından ibarettir.

Diğer taraftan, önemli millî ve evrensel kültür değerlerimizden biri de dilimizdir.

Genel bir eğilim olarak dil, bir toplumun etnik kökeninin en önemli göstergelerinden biri olmakla birlikte, kültürün de en önemli parçasıdır ve onun taşıyıcısı olarak kabul edilir. Bu eğilim haklı bir eğilimdir. Dil, kültürün yapıtaşıdır veya eski tabirle mütemmim cüzüdür. Dillerin farklılığı menşelerin (köklerin) farklılığına delalet etmez.

En önemli kültür değerlerimizden biri sayılan İstiklâl Marşı’mızın Türkçe yazılmış olması, Türkçeyi millî varlığımızın tapusu ve ana sütü kadar ak kılar bize.

Millî kültürümüzde bugün erozyon yaşandığı ve tabiri caizse, gün geçtikçe yozlaştığı/yozlaştırıldığı yadsınamaz bir gerçektir.

Bu süreç içinde iç siyasetin de etkisiyle, diğer yabancı kültürlerle,  -hiç olmaması gerekirken- ne yazık ki alışverişimiz olmuştur ve olmaktadır. Bazen olumlu, bazen olumsuz. Bazılarımız batı hayranı bazıları Arap hayranı. Mesela Arap kültüründeki pek çok olumsuzluk ve hoşnutsuzluğun, adeta bir virüs gibi Türk bünyesine bulaştığını üzülerek müşahede ediyoruz. Özellikle kadına ve çocuğa bakış açısı bakımından. Galiba günümüzdeki kültür anlayışında toplumda yaşanan tartışmalar, hoşnutsuzluklar ve olumsuzluklar bunlardan kaynaklanıyor.

Bugün en büyük gayreti kültürümüze göstermeliyiz. Çünkü bugün, kendi kültürümüzde olmayan birçok şey maalesef kendi kültürümüzmüş gibi yansıtılmaktadır. Millî kültürümüzle ilgisi olmayan şeyler, kendi millî ve öz kültürümüze zarar vermektedir. Oysa bizi ayakta tutan en önemli unsur, kendi millî ve evrensel kültür değerlerimizdir.

Sonuç olarak, millî ve evrensel kültür dediğimizde, geniş kapsamlı değerler bütünü akla geliyor. Günümüzde, kültürel dünyamız gitgide yozlaşıyor. Buna izin vermemek gerekiyor. Anadolu kültürünün çok zengin bir yapıya sahip olduğu bilincinde ve farkında olmalıyız. Bu zenginliği baltalayıp yok etmek yerine, geliştirip güçlendirmemiz ve nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarmamız tarihi, insani ve ahlâki bir zorunluluktur.

KAYNAKÇA:

(*) Osman ARARAT -Doğu ve Güneydoğu Anadolunun Türklüğü- ANKA Strateji Dergisi 8. Sayısı