Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekim ayı Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunarak Suudi Arabistan’a net mesajlar vermiştir: “Bu 18 kişi Cemak Kaşıkçı’nın kimler tarafından öldürüldüğünü biliyor. Fail bunların içinde. Aslında fail belli… Kaşıkçı’yı öldürenleri Suudi yetkililer açıklayacak…Araştırmalar bizi Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürüldüğü sonucuna götürdü. Suudi yetkililerden yapılan açıklamalar bizi farklı endişeye sevk etti.

O da Kaşıkçı’nın konsolosluktan çıktığı ifadesiydi burası komikti. Çıkarak da dışarıda bekleyen nişanlısını almayacak. Bu çocukça açıklamalar devlet ciddiyeti devlet adamlığı ile uyuşmaz. Bu 18 kişi Cemak Kaşıkçı’nın kimler tarafından öldürüldüğünü biliyor. Fail bunların içinde. İçinde değilse o zaman yerli işbirlikçi kim bunları açıklayacaksınız. Açıklamadığı sürece Suudi Arabistan bu zandan kurtulamaz…. Kullandıkları ifadeler çok çok enteresan mesele sıradan bir mesele değil. Aslında fail belli.”

Cumhurbaşkanının  “Fail bunların içinde. İçinde değilse o zaman yerli işbirlikçi kim? bunları açıklayacaksınız”  sorusuna  cevap veren olmamıştır. Suudi Arabistan Başsavcısı  Suud Muceb, Cemal Kaşıkçı cinayetinin planlı işlenmiş bir cinayet olduğunu  açıklamasına rağmen sanki bu soru kendilerine sorulmamış gibi sessizliklerini korumaya devam etmektedirler. Ama nereye kadar?

Bu süreçte dikkatimi çeken Rusya’nın çıkışı olmuştur.  Çünkü Kremlin Sözcüsü Peskov, Kaşıkçı cinayetine ilişkin olarak “Kral’ın (Selman bin Abdülaziz el Suud) resmi açıklaması var, Veliaht Prens’in (Muhammed bin Selman) resmi açıklaması var. Onlara inanmamak için prensipte kimsenin bir sebebi olmamalı” demiştir.

Peskov, Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesinin, Rusya lideri Vladimir Putin’in Suudi Arabistan’a planlanan ziyaretinin hazırlıklarını etkilemediğini de  söylemiştir. Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgal eden, 1944 yılında yüzbinlerce Kırım Türkünü sürgüne göndererek bir insanlık suçu işleyen Rusya’nın  açıklaması bana hiç inandırıcı gelmemiştir.

Rusya Suud yönetimini kollarken, Avrupa Parlamento’su  ilk defa Türkiye’yi destekleyici bir karar almış,  Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesini kınamış ve Türkiye’ye bu konuda destek vermiştir.

Avrupa Parlamentosu üye ülke vatandaşlarını temsil eder, yasama ve karar alma süreçlerine katılır, AB  kurumları üzerinde demokratik denetim mekanizması oluşturur. Doğrudan halk tarafından 5 yılda  seçilen milletvekillerinden oluşur.  Ülkelerin partileri seçimlere katılamazlar. Partilerin Avrupa partisi olarak seçimlere  girebilmesi için en az beş farklı ülkede örgütlenmiş olmaları gerekir.1 başkan, 750 vekilden oluşur.

Parlamento’da 8 siyasi grup (1 bağımsız ve 7  siyasi grup), 23 komite, 44 heyet  vardır. Üyeler ülkelerine göre değil siyasi görüşlerine göre grup oluşturur. Milletvekilleri ülkelerini değil partilerine oy veren vatandaşları temsil ederler. Türkiye aleyhine sözde Ermeni soykırımını tanıması için 4 karar almıştır. Kararlar bağlayıcı değil, tavsiye niteliğindedir ama AB ülkelerinin vatandaşlarını temsil ettiği için  kararlar önem taşır.

Parlamento, Kaşıkçı cinayetinin  veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın bilgisi dışında gerçekleşmiş olamayacağı gerçeğinden hareketle  Avrupa Birliği ülkelerinin yaptırım uygulamaya hazır olması gerektiğini  kararlaştırmıştır.

Kararda  “Muhammed Bin Selman’ın kontrolü altında olan güvenlik görevlilerinin bunu tek başlarına yapmış olamayacakları” vurgulanmıştır. Cinayet; gazeteciler, avukatlar ve akademisyenleri de kapsayan insan hakları savunucularına yapılan bir saldırı olarak değerlendirmiştir.  Karar Genel Kurul’da 1 hayır oyuna karşılık, 325 evet oyuyla kabul  edilmiştir.

Kaşıkçı’nın öldürülmesine ilişkin bağımsız ve tarafsız  uluslararası soruşturma başlatılması  çağrısında  da bulunulmuştur. Parlamento,  sorumluların tespit edilmesi halinde Suudi yetkililere yaptırım uygulanması  çağrısında bulunmuştur. Yaptırımlar, ilgili Suudi kişilere yönelik vize yasağı ve mal  varlığının dondurulması şeklinde olabilecektir.

Suudi yetkililere Kaşıkçı’nın cesedinin yeri hakkında bilgi vermesi çağrısı  yapılırken, “adam kaçırma ve yargısız infazın” insanlığa karşı suç olduğu   açıklanmıştır. İnsanlığa karşı işlenen suçlar,  Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7’nci maddesinde  düzenlenmiştir.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman‘ın bilgisi olmadan  bu cinayetin işlenemeyeceği  açıklanmış, AB Konseyi’nden, Suudi Arabistan’a  silah ambargosu  uygulanması için ortak tutum belirlemesi talep edilmiştir. Ayrıca Suudi Arabistan’a temel haklar konusunda açılım yapması çağrısında  bulunulmuş, üye ülkelerden 5 Kasım’da Cenevre’de  yapılacak  Birleşmiş Milletler  İnsan Hakları Konseyi toplantısında Suudi Arabistan’ın insan haklarına  ilişkin sicilini gündeme getirmesi talep edilmiştir.

Bu süreçte bana  cinayetle ilgili  bazı fotoğraflar ve bir video  gönderilmiştir. Videoda  Arapça yazılar da  vardır. Fotoğrafları gören bazı arkadaşlarım bunların gerçek olmadığını söylemişlerdir ama bana göre  gerçektir. Çünkü bunlardan ikisi CNN Türk’te  yayınlanmıştır. Soruşturma tamamlandığında bunların gerçek olup olmadığı ortaya çıkacak, yayınlansa bile sansürlenecektir. Çünkü korkunçtur, özellikle küçüklerin görmesi çok sakıncalıdır. Resmi makamlar eğer ilgilenirse, fotoğrafların gerçek olup olmadığı anlaşılır.

Sedat Ergin’in 20  Ekim’deki  yazısında  belirtmiş olduğu gibi, Kaşıkçı’nın asistanı İstanbul’da kaybolduğu haberinin duyulduğunun ertesi günü 3 Ekim’de  daha önce  bırakmış olduğu  yazısını Washington Post’taki editöre göndermiştir.

Gazetenin Küresel Görüşler Editörü Karen Attiah, Kaşıkçı’nın  güvenli bir şekilde geri döneceği umuduyla yazının yayınlanmasının  ertelendiğini açıklamıştır. Washington Post, olayın aydınlatılmasını beklemiş ve  17 Ekim’de Kaşıkçı’nın  cinayete kurban gittiğini varsayarak  yazısını yayınlamıştır:

“Şimdi kabul etmeliyim ki Kaşıkçı geri gelmeyecek. Bu, onun için  yapacağım son görev. Bu sütun, Arap dünyasındaki özgürlüğe olan bağlılığını ve tutkusunu mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor. Kaşıkçı  Arap dünyasındaki basın özgürlüğü konusunda  ülkesini şiddetle eleştirmiştir. Arap dünyası, dış aktörler tarafından değil, iktidar için mücadele eden iç güçler aracılığıyla dayatılan bir Demir Perde’nin  esiridir. Arap dünyası, eski ulus ötesi medyanın modern bir versiyonuna ihtiyaç duyuyor. Böylece  Araplar  küresel olaylar hakkında bilgilendirilebilir. Daha da önemlisi, muhalif sesler için bir platform sağlamalıyız.”

Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz ise  “Trump’ın samimiyetine inanmıyorum” demiştir: “Trump, Amerika’ya davet ettiği sürecin ilk günlerinde, sonrasında yaptığı açıklamalar birbiriyle zıttı, tamamen kamuoyunun sempatisini kazanmak için yaptığı açıklamalardı… Trump’ın davetinden birkaç gün sonra Mike Pompeo aradı, bunları kendisine söyledim. Şu ana kadar hiçbir şey bilmediklerini, konuya vakıf olmadıklarını söyledi, açıklamaları çok siyasiydi… Aramaları, sanırım Trump’ın konuşmalarından sonra ciddi olduklarını göstermek içindi. Amerika’ya gitmeyi düşünmüyorum. Cemal Bey’in defin için Medine vasiyeti vardı.”

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr’in  “Kaşıkçı cinayetinde şüpheliler Suudi Arabistan’da yargılanacak”  açıklaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kaşıkçı  olayı   sebebiyle  suçlanan 18 kişiyi yargılamak üzere Türkiye’ye iade etmesini beklediği açıklamasına olumsuz bir cevaptır. Cumhurbaşkanı, “Öldürüldüğü kabul edilen bir kişinin cesedi niçin halen ortada yok?…Böyle bir meseleyi birkaç güvenlik mensubu üzerine yıkmak ne bizi ne uluslararası vicdanı tatmin eder. Emri verene değin herkesten hesap sorulmasıyla rahat edilecektir”  çıkışı  yerine ulaşmamıştır.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ayrıca  “Kaşıkçı cinayeti histerik bir hal aldı. Soruşturmalar zaman alır gerçekler soruşturma devam ettikçe ortaya çıkacaktır”  açıklaması  cinayeti örtmeye yöneliktir. Histerik, latince histeron kelimesinden türemiştir ve özellikle kadınlar için kullanılır. Eğer Bakan Cübeyr kullandığı kelimenin anlamını bilmiyorsa  ve Türkiye’nin gerçekleştirdiği araştırmalar için kullandıysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin buna   cevap vermesi gerekir. Çünkü Cubeyr, Kaşıkçı’nın İstanbul’daki başkonsolosluk binasında hayatını kaybetmesinin “büyük ve ağır bir hata” olduğunu söylemiş ve bunun sorumlularının cezalandırılacağını  daha önce açıklamıştı.

Cübeyr Suudi Arabistan ve  ABD ilişkileriyle ilgili olarak, ilişkilerimiz demirle örtülü. Obama yönetimi ile zor zamanlar yaşamıştık ancak Trump yönetimi daha gerçekçi bir dış politika izliyor”   ifadesi de Hatice Cengiz’i doğrular niteliktedir. Aşağıdaki fotoğraf her şeyi açıklamaktadır.

Kaşıkçı’nın Washington Post’ta yayınlanan son yazısının Türkçe çevirisi  aşağıdadır.

“Cemal Kaşıkçı: Arap Dünyasının En Çok İhtiyaç Duyduğu Şey İfade Özgürlüğü (Jamal Khashoggi: What The Arab World Needs Most Is Free Expression)

Özgürlük Evi’nin (Freedom House)   son yayınladığı Dünyada Özgürlüğün Durumu 2018 raporunu okurken  kötü bir gerçekle karşılaştım. Arap dünyasının    tek  özgür ülkesi Tunus. Ürdün, Fas ve Kuveyt ise kısmen özgür. Diğer  Arap  ülkelerinin hepsi  özgür olmayan  ülkeler sınıfında. Bunun sonucunda bu ülkelerdeki Araplar  cahil bırakılmış ya da yanlış bilgilendirilmiş.  Günlük  yaşantılarını  ve dünyayı etkileyen  sorunları  anlamaları mümkün değil. Bu  sorunları  kamuoyunda  tartışabilmeleri çok kısıtlı. Arap toplumunun zihnine  devletin yönlendirdiği görüşler hakim. Çoğu Arap  inanmasa da, toplumun çok büyük  bir kısmı bu yönlendirmenin etkisinde. Üzücü olan, bu durumun  yakın gelecekte değişmesinin mümkün olmadığıdır.

Oysa Arap dünyası 2011 baharına umutla uyanmıştır. Gazeteciler, akademisyenler ve halk, ülkelerinde parlak ve özgür bir Arap toplumunun beklentisine inanıyordu. Hükümetlerinin baskısından, basın  üzerindeki  ağır sansür ve baskılardan  kurtulmayı bekliyorlardı. Fakat beklentileri kısa sürede bitti. Araplar ya eski baskıcı  duruma geri  döndüler ya da geçmişten daha da sert  bir ortamla karşılaştılar.

Sevgili arkadaşım  Suudi yazarı Saleh el Şeyhi, Suudi basınında  en ünlü yazılardan birini  yayınladı. Maalesef şimdi Suudi  düzenine  ters düştüğü öne sürülen görüşleri sebebiyle  haksız bir şekilde verilen 5 yıllık hapis cezasına çarptırılmıştır. Mısır’ın El Masry El Youm  gazetesinin basılı nüshalarına el koyması meslektaşlarda bir  tepki yaratmadı. Bu  eylemler artık uluslararasında  kuvvetli bir tepkiye  yol açmıyor. Bunun  yerini sessizliğe bırakan kınamalar  oluyor.

Sonuçta medyayı  baskı altına almaya devam edebilmeleri için Arap hükümetlerinin eli serbest bırakıldı.  Geçmişte  gazeteciler şuna inanıyorlardı. İnternet; bilginin, yazılı basınla ilişkilendirilen  sansürden  kurtulmasını sağlayacaktı. Fakat  var oluşları bilginin  denetimine dayanan hükümetler, maalesef  interneti engellediler ve  yerel  gazetecileri tutukladılar, bazı yayınların gelir kaynaklarını engellemek için  reklam verenlere baskı yaptılar.

Arap baharının ruhunu yaşatmaya devam eden birkaç vaha  kalmıştır.  Komşularının eski Arap düzenini ayakta tutmak için bilgi üzerinde  denetimi sürdürme çabalarının aksine Katar, uluslararası habercilik faaliyetini desteklemektedir. Basının kısmen özgür olduğu Tunus ve Kuveyt’te bile medya Arap dünyasının karşı karşıya olduğu  sorunlara  değil, iç  sorunlara odaklanıyor. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda Arap dünyasının en gözde ülkesi olan Lübnan bile İran yanlısı Hizbullah’ın etkisine  girmiştir.

Arap dünyası günümüzde  yabancı aktörlerin değil, iktidar için mücadele halindeki iç güçlerin dayattığı bir Demir Perde ile karşı karşıyadır. Soğuk Savaş döneminde, Özgür Avrupa Radyosu  yıllarca  özgürlüğe duyulan umudun cesaretlendirilmesi ve canlı tutulabilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Arapların da  buna benzer bir  girişime  ihtiyacı var.

1967 yılında New York Times ve Washington Post, International Herald Tribune gazetesini satın aldılar.  Bu gazete zamanla dünyanın her bir tarafından seslerin ifade edildiği bir platforma dönüşmüştür. Yayın kuruluşum Washington Post, yazılarımı Arapçaya çevirerek yayınlayarak  bir  çıkış yapmıştır.  Bu sebeple onlara  müteşekkirim. Arapların, ABD ve Batı’daki demokrasinin gelişimini  ve zorluklarını anlayıp tartışabilmeleri için bu  olayları kendi dillerinde okuyabilmeleri gereklidir.  Bir Mısırlı, Washington’daki bir inşaat projesinin gerçek maliyetini gün ışığına çıkartan bir yazıyı okuyabilirse, o zaman kendi toplumundaki benzer projelerin içyüzünü de anlayabilir.

Arap kamuoyunun  küresel olaylar hakkında bilgi sahibi olabilmeleri için, Arap dünyasının  sınır ötesi bağımsız bir medyaya  ihtiyacı var. Araplar seslerini duyurabilmeleri için bir platform oluşturmalıdır. Yoksulluktan, kötü yönetimden ve yetersiz eğitimden,  nefret yayan  hükümetlerin etkisinden arınmış bağımsız bir uluslararası forum yaratılabilirse, Arap dünyasındaki sıradan insanlar da yaşadıkları toplumlarının karşı karşıya olduğu  sorunları konuşup tartışmaya başlayabileceklerdir.”

(https://www.washingtonpost.com/opinions/global-opinions/jamal-khashoggi-what-the-arab-world-needs-most-is-free-expression/2018/10/17/adfc8c44-d21d-11e8-8c22-fa2ef74bd6d6_story.html?noredirect=on&utm_term=.1b0bf6b328af )

Cemal Kaşıkçı  Türklere  yabancı  biri değildir. Murat Bardakçı ve Yıldıray Ogur   Kaşıkçıların  soy ağacını  yazmışlardır. Kaşıkçılar 1900’lerin başında İttihat ve Terakki’ye katılmış, Medine’nin muhtesipi (vergi toplayıcısı) olmuşlar, Medine’de Hz. Muhammed’in türbesine hizmet etmişlerdir. Kaşıkçı ismi zamanla Arapçalaşıp  Kaşogi  (Khashoggi) olmuştur. (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/495235)  1983 yılında atalarının izlerini bulmak için  Türkiye’de  magazin basında tanınan Adnan Kaşıkçı’nın oğlu Muhammed Kaşıkçı  atalarının izini sürerek Kayseri’ye  gelmiştir.

Kaşıkçılar hakkında Avrupa’da yapılan bazı araştırmalarda ailenin aslının Türk değil Çerkes, asıl vatanlarının da Karadeniz’in kuzeyinde Müslümanlaşmış grupların yaşadıkları Kaşgan bölgesi olduğu, Rus Çarlarından gördükleri baskılar sonucunda Medine’ye gittikleri yazılıdır.

Adnan Kaşıkçı, 25 Temmuz 1935  tarihinde Mekke’de doğmuştur. İskenderiye’de öğrenim görmüş, 17 yaşında  Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde  daha sonra  Stanford Üniversitesi’nde eğitim almıştır.  Adnan Kaşıkçı, 1980’lerde dünya jet sosyetesinin önde gelenlerindendi. 86 metrelik Nabila adlı yatı çok meşhurdu. Bu yat 1983 yılında  çevrilen Never Say Never Again isimli James Bond filminde kullanılmıştır.

Yatı önce Brunei Sultanı, daha sonra da ABD Başkanı Donald Trump satın almış ve  ismini Princess olarak değiştirmiş, 1991’de 20 milyon dolara satmıştır. Kaşıkçı, 6 Haziran 2017 tarihinde  Londra’da vefat etmiştir. 16 Nisan 1980 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki habere göre Adnan Kaşıkçı Türkiye’ye gelerek dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile görüşmüştür. Gazeteci Ufuk Güldemir bu haber ile Bülent Dikmener Ödülü’nü  kazanmıştır.

Osmanlı döneminde Kaşıkçılardan İttihat ve Terakki’ye yakın olan Abdullah Kaşıkçı,  Medine’de görevliyken Şerif Hüseyin’in tahrikiyle Arap isyanı başlamış, Kaşıkçı ailesi Medine’yi koruyan Fahrettin Paşa ile birlikte şehirden çıkmamıştır. Kardeşlerden Muhammed Halid Kaşıkçı 1925 yılında Vahabi Suud Ailesi’nin Hicaz’ı Şerif Hüseyin’den almasından sonra Mekke’ye dönmüş Suudi Arabistan’ın kurucusu olan Kral Abdülaziz İbni Suud‘un doktorluğunu yapmıştır.

Vahabilik, islamiyetten önceki Arapların olumsuz yönlerini içinde barındıran İslam mezhebidir. Hazreti Muhammed’in ailesinin mezarını tahrip ettikleri için Osmanlı padişahı (Halifesi) tarafından sapkın ilan edilmiş, şimdiki kralın büyük amcası verilen bir fetva ile öldürülmüştür.

Muhammed Halid Kaşıkçı’nın babası Türk, annesi Suudidir. Samira, Soheir, Essam, Ahmet ve Adnan Kaşıkçı’nın babasıdır. Muhammed Halit Kaşıkçı’nın kardeşleri Mescid-i Nebevi’de dini hizmetlerde bulunmuşlardır.

Cemal  Kaşıkçı,  Muhammed Halid Kaşıkçı’nın  oğlu  Ahmet Kaşıkçı’nın çocuğudur. 13 Ekim 1958’de Medine’de doğmuştur. 1985 yılında ABD’deki Indiana State University’den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başlamıştır. İngiltere ve ABD’de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki bin Faysal al Suud’un  medya danışmanlığında bulunmuştur. Adnan Kaşıkçı amcasıdır.

Muhammed Halid  Kaşıkçı’nin üç kızından biri olan Samira Kaşıkçı’nın oğlu Dodi el-Fayed halasının oğludur.  Samira Kaşıkçı Mısırlı milyarder Muhammed El Fayed ile evlenmiş, daha sonra  boşanmıştır. Fayed Ailesi Londra’da Harrods Mağazaları’nı alınca Londra’da yaşamaya başlamış, Prenses Diana’yla aşk yaşadığı ortaya çıkınca Paris’te bir araba kazasına (aslında cinayetine) kurban gitmiştir.

Suudi Arabistan kralı  Faisal bin Abdulaziz al Saud  Türk kökenli  İffat al-Thunayan (İffet)  ile (ikinci eş)  evlenir ve Turki bin Faisal al Saud  (15.02.1945) dünyaya gelir. Prens Türki bin Faisal’ın  annesi  İffet hanım  İstanbul doğumlu yarı Türk’tür. Babası Osmanlı ordusunda subaydır ve  Çanakkale savaşında  şehit olmuştur. Akyazılı olan annesi Asiye Hanım  Türk’tür. İffet Hanım’ın İstanbul doğumlu kardeşi Kemal Adham Kral Faysal tarafından yetiştirilmiş ve 1965’te Suudi istihbaratını kurmuştur.

Prens Türki reformcu olduğundan Cemal Kaşıkçı’yı  Londra ve Washington elçiliği sırasında basın danışmanı olarak yanında götürmüştür. Cemal Kaşıkçı Suudi reformistlerin Al Watan  gazetesinin  genel yayın yönetmeni olmuş, Selefi imamı İbn-i Teymiye El Kaide’nin terör saldırılarını meşrulaştırdığı cihatta, gerekirse Müslüman sivilleri de öldürme ruhsatı veren fetvasını eleştiren yazısının ardından görevden alınmıştır.

2016’da Trump’ı eleştirdiği için televizyonlara çıkması yasaklanmış, Katar ablukası ve  Yemen savaşını eleştirmesi  iktidarın hoşuna gitmemiştir. Prens Selman’ın  yönetimi devir alması  sonrasında  farklı düşünen, eleştirel yazar, işadamı, ekonomistlere yönelik tutuklama dalgasından kurtulmak için  2017 Eylül’ünde Suudi Arabistan’ı terk edip Amerika’ya gitmiş, Washington Post’ta eleştirilerini sürdürmüştür.

Bu eleştiriler, kendisini Batı’ya reformcu gibi göstermeye çalışan Prens Selman’ın  rahatsız etmiştir.  Ortadan kaybolmasından üç gün önce BBC radyosuna verdiği röportajda anlattıkları  bardağı taşıran son damla olmuştur: “Ülkemde tutuklanan yazarlar, ekonomistler muhalif de değillerdi sadece bağımsız kafalardı. Kendime de muhalif demek istemiyorum. Ben sadece bir yazarım. Fikirlerimi söylemek ve yazmak için özgür bir ortam istiyorum.”

Kaşıkçı’nın İstanbul’da  cinayete kurban gitmesinden sonra 19 Ekim 2018 tarihinde  Newsweek’ten Rula Jebreal,  Kaşıkçı ile yapmış olduğu gizli röportajı yayınlamıştır: Cemal Kaşıkçı’nın  Gizli  Röportajı: Suudi Gazeteci’nin İslam, Amerika ve Reformist Prensin Kaşıkçı’nın Cinayeti’ne Bulaşması (Jamal Khashoggi Secret Interview: The Saudi Journalist’s Views of Islam, America and the ‘Reformist’ Prince Implicated in His Murder) Bu röportajda Cemal Kaşıkçı hayatı için korktuğunu söylemiştir:

 “Suudi Arabistan’da Newsweek için bir kapak hikayesi  hazırlıyordum ve gizli bir şekilde konuşuyorduk: Bu  röportajın  şimdiye kadar yayınlanmasına izin verilmemesinin bir nedeni de buydu. Diğer nedense hala hayatta olduğunu umduğumdur. Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın ve onun rejiminin aşırı acımasızlığının büyük işaretlerine rağmen, yakında Jamal’ın ölümüne yazacağımı hayal edemezdim.

Suudi Arabistan’ın geleceği ve yakın geçmişiyle ilgili ayrıntılı olarak konuştuk. Cemal sakindi: ‘Kendimi bir muhalefet olarak görmüyorum’ dedi. Sadece reform istiyordu, ‘daha iyi bir Suudi Arabistan’ istiyordu. Bu çok zordu… MBS’nin ‘eski moda bir aşiret lideri’ olmasına rağmen ondan umudunu kesmemişti. Ama bana,  prensin etrafındaki ‘haydut’ adamlar hakkında açık sözle konuştu. Onlara meydan okuyorsan, hapishaneye girebilirsin. (https://www.newsweek.com/jamal-khashoggi-secret-interview-saudi-murder-prince-mbs-islam-america-1178489)

Kayseri Germir’de başlayan, Medine Savunması sırasında Osmanlılarla birlikte hareket edince sürgün edilmiş, Mescid-i Nebevi’ye müezzinler yetiştirmiş bir aileden gelen bir  aydın  acaba  atalarının geldiği ülkeye geri dönemeden  Türkiye’de mi gömüldü? Adalet ve fikir özgürlüğü istediği için barınamadığı ülkesinin İstanbul Konsolosluğunun kapısından girdi ama bir daha oradan çıkamadı.

Yıldıray Ogur’a göre onu o kapıdan girmek zorunda bırakan da o Germir türküsündeki gibi yine bir gönül meselesiydi.  Fakat Abdurrahman Dilipak Kaşıkçı olayının ‘Sıradan bir aşk hikayesi, sıradan muhalif bir gazetecinin başına gelen olaylarla ilgili bir olay’ olmadığını belirtmiştir.

Kayseri’nin Gesi Bağları türküsü kadar Germir Bağları türküsü de meşhurdur.  Şimdi ikisi de Melikgazi ilçesinin mahalleleri olan Gesi ve Germir’deki bu aşk türkülerinden Germir’de geçeni bir rivayete göre ağanın kızını seven köyün delisinin acıklı hikayesini anlatmaktadır.

Yine yeşillendi Germir

Bakarım erimez dağların karı

Bergüzar yollamış ellerin yari

Saçımı boynuma dolar ağlarım

Verseler yarimi güler oynarım

Ben bu yola baş koydum

Seni gelecek diye

Sol yanımı boş koydum

Saçımı boynuma dolar ağlarım

Verseler yarimi güler oynarım

Gesi bağlarından dolanıyorum

Yitirdim yarimi amman aranıyorum

Bir çift selamına güveniyorum

Gel otur yanıma hallarımı söyleyim

Halımdan bilmiyor ben o yari neyleyim

Gesi bağlarında üç top gülüm var

Hey Allahtan korkmaz sana bana ölüm var

Ölüm varsa bu dünyada zulüm var

Atma garip anam beni dağlar ardına

Kimseler yanmasın anam yansın derdime

Kaşıkçı’yı  korkunç bir cinayete götüren önemli sebeplerden biri, Özgürlük Evi’nin (Freedom House) son yayınladığı Dünyada Özgürlüğün Durumu 2018 raporunu okurken  kötü bir gerçekle karşılaştım” cümlesidir.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un  16 Ocak 2018’de yayınladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu’nda 195 ülke yer almaktadır.  Özgür olmayan ülkeler kategorisinde 49 ülke  vardır. Bu ülkeler arasında Suudi Arabistan  aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi 100 üzerinden  0-10 puan ile en alt sıradadır.

Bu sıralamadaki ülkeler  dünya nüfusunun yüzde 25’i kadardır. 88 ülke  özgür olan ülkeler kategorisindedir. Listenin en altında Suriye, Güney Sudan ve Eritre yer almaktadır. Rapor’da Türkiye,  kısmen özgür kategorisinden özgür olmayan ülkeler arasına alınmıştır.

Türkiye ayrıca son 10 yılda 34 puan kaybederek, özgürlüklerin en çok gerilediği ülke olmuştur. Demokrasi Son On Yılların En Büyük Krizinde  başlığı ile  başlayan raporda, 2017’de siyasi haklar ve bireysel özgürlüklerin 10 yıldan uzun bir süredir en kötü  olduğu  açıklanmış, özgür ve adil seçimlerin, azınlık haklarının, basın özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğünün saldırı altında olduğuna dikkat çekilmiştir.

 Adsız

Son 10 Yılda Özürlüklerdeki Gerilemeler: Ülke Bazında

Kaynak: https://freedomhouse.org/report/freedom-world/freedom-world-2018

Türkiye’nin özgür olmayan ülkeler kategorisine alınmasında, siyasi haklar ve bireysel özgürlüklerde yaşanan gerileme gerekçe olarak gösterilmiştir: “Basına, sosyal medya kullanıcılarına, protestoculara, siyasi partilere, yargıya ve seçim sistemine yapılan ve gittikçe artan saldırılar, ve gittikçe bozulan iç ve bölgesel güvenlik ortamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın devlet ve halk üzerinde kendi şahsi kontrolünü empoze etmeye çalışması nedeniyle, Türkiye’nin notu 2014’ten bu yana düşüyor.”

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr’in  “Kaşıkçı cinayetinde şüpheliler Suudi Arabistan’da yargılanacak”  açıklamasından sonra Türkiye’nin yapacak bir şeyi kalmamıştır. Büyük bir olasılıkla cinayeti işleyenler az bir ceza ile kurtulacaklardır. Keşke Türkiye zanlıların çıkışına izin vermeseydi. O zaman Kaşıkçı’nın  cesedinin nerede olduğu hemen anlaşılır, Türkiye’nin bunca gündür cesedi bulmak için zaman harcamasına gerek kalmazdı.

Aslında konsolosluk binaları ile başkonsoloslar tam dokunulmaz değildir. 1963 Sözleşmesi’nin 41’nci maddesine göre ağır cezalık suçlarda konsolosluk memurlarının gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları mümkündür.  Fakat bu konuda bence bir yorum hatası yapılmış, kuş kafesten uçmuştur. Açıkçası atı alan Üsküdar’ı geçmiştir

Şüpheliler Türkiye’ye verilmeyecek, ceset bulunamadığından defin için Medine vasiyeti de gerçekleşmeyecektir. Bu durumda Suudi Başsavcı neden Türkiye’ye gelmiştir? Neyi araştıracaktır? Bekleyip göreceğiz.