Son günlerde Türk medyasında hükümete yakınlığıyla bilinen bir gazetede ABD’li bir uzmanın çalışmasına referans yaparak Suriye’yi 3’e bölecekler diye haber yapıldı, aynı gazetede daha sonra da başka bir haritaya dayanarak 5’e böleceklermiş şeklinde başka bir haber daha yapıldı. Günaydın. Biz bunu yıllardır, son dönemlerde ise sıklıkla ve yoğunlukla söylüyoruz. Ve yine uzunca süredir yazdığımız yazılarda, televizyonlarda bunu dile getiriyoruz.

Bizim söylediklerimizi son bir iki gündür hem ABD’li hem Rus yetkililer de dile getiriyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry Suriye’de ateşkes yürümezse “B” planımız (Suriye’nin bölünmesi) var derken Rus Dışişleri Bakan Yraımcısı Suriye’de federal bir yönetim olabilir açıklaması yaptı. Aslında bu haberler hem içerik hem de öngörüler bağlamında eksik. ABD ve Rusya’nın aklında olanları da deşifre ederek hem eksikleri hem de öngörülerimizi şöyle açıklayalım.

Öncelikle bizim aylar önce yaptığımız ancak Türkiye’de yeni konuşulan şu tespiti tekrar hatırlatalım. Ortadoğu’da ve Irak/Suriye özelinde yeni dengeler konusunda ABD ile Rusya anlaşmıştır. Benim tanımlamama göre  “1916 Sykes-Picot dengesinden 2016 Kerry-Lavrov dengesine” gelinmiştir. Tabi ki bunu yüzde yüz bir anlaşma olarak görmek mümkün değildir. Bunun birbiriyle mücadele halinde olan iki büyük gücün çerçeve anlaşması olarak görmek gerekir, sahada ve detaylarda birbirlerini zora sokacak, tuzağa düşürecek anlaşmazlık noktaları mutlaka vardır. Bunu da yazının devamındaki açıklamalarda göreceksiniz. 2005-2009 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Condoleezza Rice’ın 2003’te söylediği gibi  BOP bölgesinde 23 ülke “dönüştürülecektir”. Türkiye de bunlardan biridir maalesef. Yani Suriye’deki olaylar Türkiye ile, Türkiye’deki PKK terörüyle ve Türkiye’nin bekasıyla yakından ve doğrudan bağlantılı. Yani sıra Türkiye’ye de geliyor maalesef.

3 Güvenli Bölge, 1 Ateş Serbest Bölgesi

AKP hükümeti 2013’te çözüm sürecini başlattığında bilerek ve/veya bilmeyerek PKK’nın Suriye kuzeyine gidip burada oluşturulacak Batı Kürdistan için çatışmalarının önünü açtı. Sonrasında Kobani’nin öne çıktığı süreçte yine Peşmerge koridoru ve ABD’nin havadan askeri yardımına “Evet” denilerek süreç devam ettirildi. PYD’nin lideri siyasi bir muhatap olarak Türkiye’de ağırlandı. Sonrasında önce ABD’nin PYD için IŞİD’e karşı sahadaki tek ortağımız dediğini, bilahare Rus uçağının düşürülmesi üzerine Rusya’nın Türkiye’nin canını acıtacak bir hamleyle Türkiye’nin kırmızı çizgi ilan ettiği Fırat’ın batısında PYD’ye açıkça destek verdiği görüldü. Bütün bunlar kuzeyde PYD bölgesinin (ya da Kürt koridorunun ya da ABD-İsrail koridorunun) önünü açtı. Ve Suriye’de oluşan birinci bölge oldu.

Rusya’nın Eylül 2015’te askeri olarak bölgeye gelmesiyle birlikte Suriye’de var olan ikinci bir bölgenin daha net olarak ortaya çıktığını görüyoruz. O da Esad’ın bölgesi. Bunun kabaca ilk etapta Halep-Hama-Humus-Şam-Dera hattının batısı ve tüm sahil şeridini kapsayan bölge olması hedefleniyor. Çünkü Rusya’nın ilk hedefi Esad yönetimini iktidarda tutmak ve çevre emniyetini sağlamaktı. Nitekim öyle de oldu. Rus uçağının düşürülmesiyle birlikte de Rusya, Kürt koridorunun oluşumunda fiilen yer aldı. Böylece Suriye’de iki bölgenin oluşumu neredeyse kesinleşti.

Suriye’de şimdilik geçici olan üçüncü bir bölge daha oluştu. O da sözde ılımlı muhaliflerin kontrol ettiği bölgeler. Mevcut durumda bu bölge diğer bölgeler kadar net ve derli toplu değil ve hemen hemen çoğu yukarıda tanımladığımız Esad kontrolünde kalacak diye belirttiğimiz ikinci bölgenin içindedir. IŞİD ile Suriye ordusunun arasında sıkışmış olduğu gibi bu bölgedeki silahlı grupların hepsi de ılımlı muhalifler olarak görülmüyor. Özellikle El Nusra’nın da bu bölgede olması durumu ve ateşkes uygulamasını zorlaştırıyor. Nitekim Suriye’de orduların ve silahlı grupların kontrol ettiği bölgeleri gösteren ABD ve Rus kaynaklı haritalar özellikle ılımlı muhaliflerin bulunduğu bölgeler açısından farklılık göstermektedir. ABD kaynaklı haritalarda ılımlı muhalif bölgesi olarak gösterilen yerlerin çok önemli bir bölümü Rus Savunma Bakanlığının haritalarında El Nusra bölgesi olarak gösterilmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz söz konusu üç bölge dışında kalan ve halen IŞİD kontrolünde kalan bölge ise Suriyedeki dördüncü bölge.

İşte 27 Şubat’ta ABD ve Rusya liderliğinde uygulamaya sokulan ateşkes yukarıda belirtilen ilk üç bölgede uygulanacak ve mümkünse birer güvenli bölge haline getirilecek. IŞİD’ın kontrol ettiği dördüncü bölge ise ateşkese dahil değil. Ayrıca ılımlı muhaliflerin bulunduğu söylenen üçüncü bölgede El Nusra terör örgütünün bulunduğu alanlar da ateşkes dışı. Bu bölgelerde ABD liderliğindeki koalisyonun ve Rusya/Suriye ordularının operasyonları devam edeceği için IŞİD ve El Nusra bölgelerini ateş serbest bölgesi olarak da adlandırabiliriz.

Sonuç olarak ateşkes uygulamasıyla, Suriye’nin sonunda 3’e bölünmesine yol açacak şekilde, önce “3 güvenli bölge ve 1 ateş serbest bölgesi” oluşturulması hedefleniyor. Böylece güvenli bölgelerde özellikle kuzeydeki PKK’nın ilan ettiği üç kantonu kapsayan PYD bölgesi ve batıdaki (Halep-Hama-Humus-Şam-Dera batısı) Esad bölgesinde yönetimler kendi bölgelerindeki hakimiyeti konsolide etmeyi hedefleyeceklerdir.

Tabi bu kadar karmaşık, küresel ve bölgesel güçlerin yanısıra irili ufaklı çok sayıda silahlı grubun bulunması, aslında tek bir harekat alanına dönüşmüş Irak-Suriye harekat alanının Suriye kısmında güvenli bölgelerin tam olarak oluşturulabilmesini yani ateşkes sürecini çok kırılgan hale getirmektedir. Bununla birlikte ilk etapta 2 hafta süreli olarak düşünülen ateşkesin bu kısa sürede elde edilecek tecrübelerle yeniden dizayn edilmesi ve önümüzdeki dönemde yeniden denenmesi mümkün olabilecektir. Ya da ateşkeste anlaşılamadığı ve uygulanamadığı için çatışmaların daha da şiddetlenmesi söz konusu olabilecektir.

Diğer taraftan üçüncü yani ılımlı muhaliflerin kontrolündeki bölgelerdeki durumun ise daha farklı gelişmesi beklenmelidir. Çünkü bu bölgeler aslında Şam yönetiminin mutlaka kontrol etmek istediği bölgelerdir ve batıdaki bölgenin konsolide edilip güvenliğinin sağlanabilmesi için rejim kontrolü altına geçmesi gereken bölgeler olarak gözükmektedir. Aynı zamanda Rusya ve Suriye açısından bu bölgeler El Nusra kontrolündedir ve ateşkese dahil değildir. Bu bağlamda önümüzdeki dönemde Rus destekli Suriye ordusunun bu bölgelerde kontrolü ele geçirmek için operasyonlarını sürdürmesi beklenmelidir.

IŞİD’i bırak El Nusra’ya bak!

Ancak ABD’nin 2016 Yılı Küresel tehdit raporunda yer aldığı gibi son günlerde Amerikan düşünce kuruluşlarının raporlarına ve Amerikan medyasına da yansıyan bilgilere göre El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra’nın IŞİD’ten sonra bölge ve dünya güvenliğini tehdit edecek daha tehlikeli bir terör örgütü olacak şekilde yapılanmasını gerçekleştirdiği, Suriye’de ılımlı muhalif diye adlandılan silahlı grupların ve Sünni kesimlerin içine sızdığı hatta kontrolü ele geçirdiği, IŞİD’in bertaraf edilmesini sabırsızlıkla beklediği belirtiliyor.

Bu noktada Türkiye’yi bekleyen bir tehdidi vurgulamak gerekiyor. ABD’nin 2016 Yılı Küresel tehdit raporunda yer alan Türkiye ile ilgili kritik bir husus henüz Türk kamuoyuna yansımadı. Söz konusu tehdit değerlendirmesinde 2016 yılında artan El Kaide tehdidine dikkat çekiliyor ve El Kaide’nin Afganistan, Pakistan, Suriye ve Türkiye’deki yapılarının yeni saldırıların planlamasına kaynak teşkil ettiği ifade ediliyor. El Kaide’nin yapılanmaya ortam bulduğu dört ülkeden biri olarak Amerikan tehdit raporunda yer alması önümüzdeki dönemde Türkiye’yi bekleyen tehdidi ortaya koyması açısından çok önemlidir. Bu ifadenin perde arkasında El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra’nın Suriye’de gittikçe kök saldığını ve Türkiye sınırına yakın bölgelerde üslendiği, Türkiye’ye giriş-çıkışlar yapabildiği, Türkiye’deki alt yapılarını kullandığı değerlendirmesine dayandığını söyleyebiliriz.

Tabi bu arada PYD’nin de Amerikan üst aklının ürünü Demokratik Suriye Güçleri (DSG) maskesi altında meşhur 98 km.lik hattı yani Cerablus-Azez hattını kontrol altına alması beklenmelidir. Bu ilk etapta hemen Türkiye-Suriye sınırının dibinden itibaren olmayabilecektir. Türkiye’nin ilan ettiği kırmızı çizgiler ve buna rağmen PYD/YPG’nin kırmızı çizgileri geçmesine karşılık vermesi üzerine halihazırda ABD ile kriz yaşanmaktadır. Krizde ABD tercihini PYD/YPG’den yana kullanmıştır. Ancak Türkiye’yi de tamamen dışarı bırakmış izlenimi yaratmamak için konjonktürel ve Türkiye’nin iç politikasında hükümet lehine algı oluşturacak şekilde kısa vadeli adımlar atılmasına göz yummaktadır. Örneğin, bu kriz nedeniyle PYD/YPG’nin daha güneyden yani Menbiç-Mare hattının güneyinden Kobani ile Afrin’i birleştirmek üzere her iki yönde (hem Fırat’ın batısından (Menbiç’ten) Mare’ye doğru hem de Mare’nin hemen güneyinden Menbiç’e doğru) IŞİD’le mücadele ediyor görüntüsü altında ağırlık Rusya’nın olmak üzere ABD/Rusya ikilisinin hava desteğinde operasyon yaptığını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Böyle bir durumda Menbiç-Mare hattı ile Türkiye sınırı arasında kalan küçük bölge (90×15 km) sanki Türkiye’nin önerdiği güvenli bölge olacakmış gibi bir algı yaratabilir, hatta buraya ÖSO öncülüğünde sözde ılımlı muhaliflerin girdiğini görebiliriz ancak bu sonuç alıcı ve kalıcı olmayacaktır. Çünkü bu bölgede kontrolü ele alacak ılımlı muhaliflerin bir süre sonra PYD/YPG ile çatıştığını ve bölgeyi terke zorlanacağını ya da PYD/YPG ile işbirliği yaparak PYD kontrolüne gireceğini görebileceğiz.

Bu bağlamda söz konusu küçük bölgede kalan IŞİD’lilerin ya Menbiç-Mare hattı kapanmadan güney doğuya Rakka’ya doğru ancak daha büyük olasılıkla Türkiye’ye doğru kaçtığına şahit olacağız. Çünkü Menbiç-Mare hattı birleştiğinde bu hattın kuzeyi ile Türkiye sınırı arası tam bir ateş serbest bölgesi olabilecek ve İŞID teröristleri koalisyonun yoğun hava saldırılarına maruz kalabileceklerdir. Eğer o 98 km.lik hatta yeterli ve gerekli önlemler alınmadıysa ve IŞİD’lilerin girip-çıktığı henüz bulunamayan delikler varsa o bölgeden Türkiye’ye kaçacak IŞİD’liler, yukarıda belirttiğimiz El Nusra tehdidinin yanında, Türkiye içinde çok vahim güvenlik tehdidi oluşturacaktır.

Mücadelenin yeni merkezi Rakka’yı kim kontrol edecek?

İşte bu bağlamda Suriye’de şuanda ateşkes kapsamına alınan ve güvenli bölge olarak öngörülen bölgelerde (üçüncü bölge) ateşkes kapsamına alınmayan El Nusra’ya (ve onun tarafında yer alıp ateşkesi tanımadığını açıklayan diğer gruplara) karşı Rusya/Suriye’nin operasyonlarının sürmesini ve yoğunlaşmasını beklemeliyiz. Bu operasyonlar sonucunda, şuanda ılımlı muhaliflerin kontrolündeki üçüncü bölgenin de Şam yönetiminin kontrolüne geçmesi büyük olasılıktır. Böylece bu süreç sonunda Suriye toprakları PYD, Esad rejimi ve IŞİD kontrolünde kalan üç bölge haline dönüşecektir.

Ama bütün bu gelişmelere rağmen henüz IŞİD yok edilememiştir. Ve bunun sonrasında Suriye’deki hedef ise Rakka yani IŞİD’in başkenti ilan ettiği şehir olacaktır. 2016 yılıyla birlikte Suriye bağlamında en çok konuşulan konulardan birini Suriye’de yapılacak kara harekatı oluşturmuştur.  Bu konuda daha önce bu sitede yayımladığımız yazıda (Suriye’ye kim girecek; Türk Ordusu mu Suudi Arap Ordusu mu?) ABD’nin güdümünde S.Arabistan liderliğinde oluşturulacak bir Arap ordusunun bu maksatla hazırlandığını ve harekatın zamanlama meselesi olduğunu belirtmiştik. (Bu Arap ordu önceki yazımızda belirttiğimiz gibi 100.000 kişilik bir güç olmasa da Suudi Arabistan ve Körfez Arap ülkelerinin özel kuvvet birliklerinin ve söz konusu ülkelerce eğitilmiş paralı askerlerin (özel ordu) bu operasyona katılması daha büyük olasılıktır.).

Ateşkesin konuşulduğu son iki haftada her ne kadar kara harekatı söylemleri azalsa da bir iki günde ABD’den gelen “B” planı açıklaması ve sonrasında S.Arabistan’tan tekrar gelen kara harekatına hazırız ifadeleri bunun halen olsasılığı yüksek bir seçenek olarak masada olduğunu gösteriyor. Sünni Arap ordusunun kara harekatı yapacağı fikrine Rusya/Suriye/İran cephesinden tepki gecikmedi ve karşı çıkılarak gerekirse müdahale edileceği ifade edildi. Bununla birlikte aynı zamanda Suriye ordusunun Rakka operasyonuna hazır olduğu açıklandı.

Böylece Rakka bağlamında tam bir Şii-Sünni mücadelesinin başladığına, eğer tarafların söyledikleri gibi Rakka operasyonuna girişmesi halinde bunun Müslümanların 30 Yıl Savaşına dönüşebileceği konusundaki uyarımızı burada bir kez daha yapmalıyız. Çünkü bu senaryo gerçekleştiğinde ABD ve diğer Batı ülkelerinin söylediği gibi onlarca yıl sürecek bir sözde IŞİD’e karşı ama gerçekte tam bir mezhep savaşına tanık olacağız. Böyle bir durumun Batı’nın (Haçlı savaşı, medeniyetler savaşı vs) İslam dini ile hesaplaşması bağlamında Müslümaları birbiriyle savaştırarak İslam coğrafyasındaki devletleri bertaraf etmesine de hizmet edeceğini ve Batı’nın böyle bir mezhep savaşını el altından desteklemekte olduğunu da burada not edelim.

Peki Rakka neden önemli?

Rakka şuanda IŞİD’in Suriye’de konrol ettiği bölgenin merkezidir. IŞİD’in bu bölgeden kovulması sonrasında Sünni Arapların yaşadığı bu bölgenin bir Sünni bölgesi (Sünnistan) olarak ortaya çıkması büyük ihtimaldir. Bu bölgenin yönetiminde etkin olacak güçler ise üçüncü güvenli bölge dediğimiz bölgeden kaçan ılımlı muhaliflerden ve bazı eski IŞİD’liler olacaktır.

Eğer Rakka önce Suriye ordusu tarafından ele geçirilirse bu bölgenin Şam yönetimine (her ne kadar Suriye’nin artık eski Suriye olmayacağı ve tam olarak parçalanmadan önce Suriye’de belli bir süre federal bir yönetim olacağı herkes tarafından kabul edilmişse de) daha sıkı bağlanması ve Suriye’nin parçalanmasını bir süre daha geciktireceğini öngörebiliriz. Böylece Tahran-Bağdat-Şam arasındaki Şii hattın muhafazası da sürdürülmüş olacaktır. Eğer önce Suudi Arap ordusu Rakka’yı kontrol altına alırsa IŞİD sonrası Suriye topraklarındaki federal yönetimin Irak’takine benzer gevşek bir yapıya dönüşmesi ve Suriye’nin parçalanması ana meselesi olabilecek şekle getirilecektir.

Tabi bu gelişmelere paralel olarak Irak’ta da rolünü tamamlayan IŞİD’in Musul’da sıkıştırılarak bertaraf edilmesi beklenmelidir. Musul’un kurtarılması için Irak Ordusunun  Musul çevresine yığınaklanması devam etmektedir, kuzeyden Peşmergenin de katılacağı çevreleme harekatıyla IŞİD’in Musul içinde sıkıştırılıp imha edilmesi planlanmaktadır. Musul kurtarıldıktan sonra asıl sorun Musul’u kim yönetecek sorusu olduğunu herkes kabul etmektedir. Bunun cevabını da Sünnistan oluşumunda bulacağız gibi gözüküyor. Zaten parçalanma noktasına gelmiş Irak’ın Şii, Kürt ve Sünni devletçiklere ayrılmasının alt yapısı hazırlanmıştı. Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetimiyle Suriye kuzeyindeki PKK/PYD yönetiminin (ayrı bir çalışma konu olan Barzani-Talabani-Goran-PKK/PYD, diğer Kürt partiler arasında birleşmesinin de bir çok zorlukları olduğu konusunu burada not düşerek) birleştiğini (Güney ve Batı Kürdistan), Suriye’nin batısında da Akdeniz’e çıkışı tamamen kontrol eden bir Esad devletinin ortaya çıktığını göreceğiz. Irak’ın Sünni bölgesi olan Ninova/Anbar vilayetleriyle Suriye’nin Rakka merkezli Sünni bölgesinin birleşerek bir “Sünnistan” oluşturması da artık kaçınılmaz olacaktır.

Sünnistan’ın rolü

Bugünkü Irak ve Suriye’den koparılacak topraklar üzerinde oluşturulacak Sünnistan IŞİD bahanesiyle bölgeye gelen büyük güçlerin mücadelesinin odak noktasını oluşturan kuzey-güney ile doğu-batı enerji hatlarının kontrolü için kritik bir mevkide önemli bir role sahip olacak. Büyük doğal gaz rezervlerine sahip Katar’ın Batı’ya satacağı doğal gazın deniz yoluyla değil de (Sünni) boru hattıyla (Katar/S.Arabistan-Ürdün-Sünnistan-Kürdistan-Türkiye) Avrupa’ya ulaşması hem Katar/S.Arabistan’ın  Hürmüz ve Bab el Mendeb boğazlarına bağımlı olmadan ticaretine inanılmaz katkılar sağlayacak hem de Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını ya da önceliğini önemli oranda ortadan kaldıracaktır.

Müstakbel Sünnistan sadece bu boru hattı mücadelesiyle değil aslında barındırdığı petrol kaynaklarıyla da bizzat değerlidir. Mevcut bilgilere göre şuanda Suriye’de IŞİD’in kontrol ettiği bölge Suriye’nin bilinen toplam petrol kaynaklarının yüzde 80’ini oluşturuyor. Bu haliyle bile Sünnistan’ın eğer bir şekilde denize ulaştıracak bir imkan bulabilirse kendi kaynağının şimdiden hazır olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde Sünnistan’a dahil edilmesi öngörülen Irak’ın Ninova ve Anbar vilayetlerinin de keşfedilmemiş petrol rezervlerine sahip olduğu ABD kaynaklarında ifade edilmektedir. (Türkiye’nin güneydoğusu gibi!)

Eğer ABD onayıyla, S.Arabistan/Katar/Türkiye’nin desteğiyle bir Sünnistan oluşturulamaz ve Tahran-Bağdat-Şam hattının coğrafi bütünlüğü ya da sıkça kullanılan ismiyle Şii hilali oluşturulursa bu sefer İran’dan çıkıp İran’ın Basra bölgesinden geçip Suriye’den Akdeniz’e ulaşacak bir Şii boru hattı (buradan da boru hattıyla Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaşması) söz konusu olabilecektir. Her ne kadar (Şii) boru hattının maliyeti Sünni boru hattına göre daha maliyetli olacaksa da Rusya’dan ya da deniz yoluyla doğal gaz tedarikinde sıkışan Avrupa için yine de kritik bir alternatif oluşturacaktır.

“A2/AD – Geçit Vermeme / Bölge Tutma” Stratejilerinin Çarpışması

Bölgede gittikçe büyüme ve yayılma eğilimi gösteren savaşı sadece Sünnistan ve boru hatlarıyla açıklamak mümkün değildir. Yukarıda kısaca anlattığımız adeta “boru hattı savaşı”na dönüşmüş mücadelenin tabi ki başka yönleri de var. Bölgede oluşturulmakta olan yeni güç dengelerini ve yeni sınırların çizilmesini (bu bağlamda Suriye ve Irak’ın bölünmesi ve ortasında bir Sünnistan kurulması-kurulmaması mücadelesini) büyük güçlerin bir başka stratejisinin çarpışması olarak gerçekleşmekte olduğunu görüyoruz.

Dünya genelindeki güç mücadelesini takip edenler yakından bilmektedir ki güç merkezleri bir kaynağı ya da bölgeyi kontrol etme, kullanma eğiliminde iken ve kendisi kontrol edip kullanmasa bile karşı gücün de kaynaklara ve bölgeye askeri, siyasi, ekonomik, sosyolojik, coğrafi olarak ulaşmasını, kullanmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu basit tanımlama günümüzde askeri anlamda A2/AD (Anti-Access/Area-Denial)” yani “Geçit Vermeme-Bölge Tutma” stratejisi olarak bilinmektedir. Aslında günümüzde bu strateji askeri anlamından daha ileri geçere büyük güçler tarafından uygulanan bir A2/AD politikasına dönüşmüştür.

Pasifik’teki ABD-Çin mücadelesinde Çin’in Güney Çin Denizi’nde başarıyla uyguladığı bu stratejinin Rusya tarafından önce Karadeniz’den Kuzey Kutbu’na kadar alan hat üzerinde ve çevresinde, Eylül 2015’ten itibaren de Suriye’de askeri anlamda çok çabuk ve başarılı bir şekilde hayata geçirdiğini görüyoruz. Askeri anlamdaki bu uygulamaların yukarıda boru hatları savaşı dediğimiz konu aslında ABD ile Rusya arasındaki daha büyük ölçekli A2/AD politikaları savaşının parçasından başka bir şey değildir. Irak ve Suriye’nin bölünerek yeni devletçikler yaratılmasının ve bunların kontrolünü elde tutma gayretlerini bu bağlamda ele almakta fayda var.

Büyük Kürdistan’ın rolü ve Türkiye

Irak ve Suriye’nin parçalanmasından sonra oluşturulması öngörülen devletçiklerin hepsinin büyük güçler açısından Geçit Vermeme – Bölge Tutma politikaları bağlamında ayrı bir önemi var. Bunlardan Sünnistan’ı yukarıda açıkladık. Esad devletçiği ya da Alevistan Akdeniz’e çıkış kapısını tutması açısından önemli. Rus etki alanı da olacak böyle bir devletin Rusya açısından Ortadoğu’ya açılan kapısı olacağı gibi Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki muhtemel politikaları ve operasyonları için sağlam bir kıyıbaşı rolü de oynayacaktır. Peki ya Büyük Kürdistan?

Her zaman söylediğimiz ve somut örnekleriyle açıkladığımız gibi Irak kuzeyindeki Barzanistan ile Suriye kuzeyinde Büyük Kürdistan’ın batı parçası olarak oluşturulacak PKKistan’ın birleşeceği aşikardır. Türkiye içinde 1984’ten buyana terörle toprak koparmaya çalışan PKK Arap Baharı nedeniyle oluşan konjonktürle birlikte Suriye kuzeyinde özerk bölge oluşturulmasını Türkiye’dekinden öne çekmiştir. Suriye’de kendi lehinde gelişen ortamı bir başarı hikayesine dönüştürüp Türkiye’de altın bir vuruşla hedefine ulaşmayı planlamaktadır.

Suriye’de gelişen durum nedeniyle Suriye kuzeyinde ABD ve Rusya’nın PYD bölgesinin (Kürt koridoru) oluşumuna açıktan destek verdiklerine şahit olduk. Haziran 2015’te yayımladığımız yazılarda diplomatik ilişkileri olmayan İsrail ile S.Arabistan arasında yaklaşık 2 sene süren gizli görüşmelerde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak koparılarak Büyük Kürdistan kurulması konusunda anlaştığını yazmıştık.

İşin ilginç yanı Katar boru hattının Avrupa’ya ulaşmasında ya da Rusya güdümündeki Tahran-Bağdat-Şam Şii ittifakı karşısında oluşturulan ve perde arkasında İsrail’in olduğu ABD güdümündeki S.Arabistan-Katar-Ürdün-Kürdistan ittifakında son nokta olarak Türkiye’de yer almaktadır. Ne acıdır ki bu ittifak içindeki diğer ülkeler Türkiye aleyhinde Türkiye’den toprak koparılarak Büyük Kürdistan kurulmasını planlamaktadır. Yani Suriye kuzeyinde oluşturulacak PKKistan’ın devamında Türkiye’nin güneydoğusunda da toprak koparılması vardır.

Yine işin ilginç tarafı Rus uçağının düşürülmesiyle Türkiye’yi cezalandırmaya çalışan Rusya’nın PYD kartını oynamasıyla birlikte Kürt koridorunun Akdeniz’e çıkış noktası Hatay üzerine yönlendirilmiştir. Yani Türkiye’den koparılacak toprak sadece güney doğu değil, Büyük Kürdistan’ın denize çıkacağı Hatay, İskenderun ve hatta Mersin limanlarını da içerecek şekilde genişleyecektir. Tabi ki bunlar bir zamanlama meselesidir ve daha da önemlisi Türkiye’nin bu tehdidin hayatiliğinin farkındalığına varmış olarak PKK terör örgütünü tamamen ortadan kaldıracak tedbirleri almasına bağlı olarak bölgede oluşacak haritalar başka şekil alabilecektir.

Ancak henüz bu yönde hareket edemeyen Türkiye’nin kendi elleriyle destek verdiği böyle bir oluşum sonucunda ortaya çıkacak Büyük Kürdistan (ya da bu gerçekleşinceye kadar Irak-Suriye kuzeyinde oluşacak Kürt koridoru) Türkiye’nin Ortadoğu’ya ulaşımına, ilişki kurmasına, ticaret yapmasına, askeri müdahalelerde bulunmasına kısaca söz sahibi olmasına set çekmekten başka bir şey değildir. (Bakınız, yukarıda ifade edilen A2/AD politikaları/stratejileri).

Bütün bunların tek sonucu da Türkiye’nin bölünmesinden başka bir şey değildir. Yani Türkiye öngörüsüz dış politikaları nedeniyle Ortadoğu’dan kovulmuş, Ortadoğu’ya müdahil olmasına yönelik manivelalarını (Irak ve Suriye Türkleri (Türkmenler), Süleymanşah Türbesi, Kerkük, caydırıcılık, arabuluculuk, tarafsızlık vs) kaybetmiş, Ortadoğu bataklığının ayrıştırıcı, mezhepçi anlayış tuzağına düşmüş, aynı tehdidi topraklarının içine kadar getirmiştir. Kendi içinde PKK terörüyle mücadelesini de müzakereye dönüştürerek Türkiye’nin bölünme sürecine adeta benzin dökmüştür.

Sonuç olarak;

Büyük güçler Birinci Dünya Savaşı sonrasında yarım kalan işlerini bitirmek üzere Ortadoğu’ya yeniden dönmüşlerdir. Gelişmeler göstermektedir ki artık 1916 Sykes-Picot dengesinden 2016 Lavrov-Kerry dengesine gelinmiştir. Büyük güçler binlerce km uzaktan gelip bölgeyi dizayn etmeye çalışmaktadırlar. Tabiri yerindeyse (futbol terimleriyle açıklarsak) büyük güçler deplasmanda oynamaktadır, deplasman sahasında sorun/olay çıkarsa kendi yerine dönmekte sonra yeni maç yapmak için tekrar gelmektedirler (Bakınız ABD 2003’te Irak’a geldi, 2011’te çekildi, 2014’te tekrar geldi…). Gerektiğinde uzun toplarla kendi sahalarından çıkarak hücum yapmaktadırlar (Bakınız, Rusya Hazar Denizi’nden 1500 km mesafeden attığı füzelerle Suriye’deki hedefleri vurdu….). Dolayısıyla olan bu bölgede yaşayanlara olmaktadır.  İşte bu gelişmeler Türkiye’yi de “dönüştürecek” (bakınız Condoleezza Rice’ın 2003’te söylediklerine) sonuçlar yaratacaktır. Çünkü çoktan iç içe geçmiş sorunlar yumağına Türkiye’de sarılmış, karışmıştır.  

Büyük güçler “A2/AD Geçit Vermeme-Bölge Tutma” politikaları bağlamında Ortadoğu’da haritaları yeniden çizerken Türkiye aynı ittifakta yer aldığı müttefiklerinin perde arkasında çevirdiği dolaplara, bunlar kamuoyuna yansımış olmasına rağmen, daha önceki yanlış ve öngörüsüz politikaları nedeniyle içine düştüğü sıkışıklık ve alternatifsizlik nedeniyle karşılık verememektedir. Irak ve Suriye’nin bölünmesinden sonra sıranın domino taşı etkisi gibi kendisine geleceğini görmezlikten gelmektedir.

Bu açmazdan çıkış için elinde kalan belki de tek seçeneği (Rusya ve onunla birlikte hareket eden Tahran-Bağdat-Şam ile işbirliği) de en baştan buyana yok saymaktadır. Türkiye milli güç unsurlarını hareket geçirerek, binlerce yıllık geleneğinde mevcut kurumsal karar alma mekanizmasını kullanarak bu seçeneği şekillendirip denemeden önünü açamayacaktır. Çünkü mevcut politikalar Türkiye’yi de bölünme sırasına sokmuş, şimdi de o noktaya gelinmiştir. Gelişmeler Türkiye’nin Ortadoğu’daki mevcut pozisyonun Türkiye’nin aleyhine olduğunu, bekasını yakın tehdit altına soktuğunu göstermektedir. Türkiye’yi yönetenler Türkiye’yi bu pozisyondan kurtarmak ve Türkiye’nin başarısız devlet (failed state) durumuna düşmesinden kurtarmak için derhal harekete geçmeli, yok saydığı seçenekler üzerinden yeni politikaları hayata geçirmelidir.