Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Devletin temel modeli olarak kuruluş sırasında ulus devlet yapılanması benimsendiği için, Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen ulus devletleri arasında yer almaktadır. Ne var ki, Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk anlayışına bağlı kılınmamış, ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış ve ülke rejiminin temel dayanak noktası olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir. Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman diliminde beraberce benimsenmiştir. Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik, Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir. Fransız devrimi sonrasında  Avrupa’da ulus devletler doğarken milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya  taban oluşturmuş, milliyetçi hareketlere karşı  tepki olarak ortaya çıkan halkçılık hareketleri de,  Rusya’da bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı  aracılığı ile ortaya çıkmıştır. Türkiye  böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk konumunda bulunması nedeniyle, Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek, iki ayrı dünya arasında bir köprü oluşturmaya çalışırken, yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak  kabul edilmişlerdir.

Ulus devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi, milliyetçilik hareketleri ile gerçekleşme aşamasına gelmiş bir ideolojik imparatorluk olarak modern dünyayı belirlerken, Avrupa’nın doğusunda yer alan büyük imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de halkçılık eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı. Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı çerçevesinde gelişmeler göstererek, siyasi tarihin belirleyici unsurları arasında yerlerini alıyorlardı. Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus devletlere giden yolu açarken, diğer yandan insan topluluklarının ortak bir ülkede aynı tarih, dil ve kültürü paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu açıyordu. Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan ülkelerde, uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy ulus devletler dönemine geçiliyordu. Avrupa’da kralların merkezi otoriteye sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken, ulus devletlerin çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu. Böylesine yaşanan bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa ulus devletlerinin ana felsefesi konumuna geliyordu. Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya bölgelerinde yaşanmadığı için, milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte, belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle birlikte de halkçılık cereyanları Asya kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı.

Avrupa bölgesindeki krallıklara karşı gelişen ulusçuluk hareketleri Fransız devrimi sonrasında bütün kıtaya yayılırken, doğuya doğru da gelişmeler göstererek kıtanın doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir. Avrupa’daki karışıklıklar on sekizinci yüzyılda Rus Çarlığının sınırları içine girerken, bu büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde, Moskova merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde yer almasını sağlamıştır. Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile sarsılmaya doğru kayarken, ayaklanmalar ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü sahnesinde gün ışığına çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken, benzeri bir ulusal devrim yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki eylemler daha çok halkçılık olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon oynuyordu. İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan Rus Çarlığı, Avrupa’daki isyan hareketleri ile birlikte terör ve benzeri sokak hareketlerine sahne olmaya başlayınca, Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını görmüştü. Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı, yeni başlayan halkçılık hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere, devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu. Rusya devletinin siyasal güçleri, sokak hareketlerine karşı bir baskı politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu.

Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen Çarlık rejimi, devlet terörü yaratarak sokağa çıkan, ulusçuluk yaparak bölücü girişimleri gündeme getiren oluşumları önlemeye çalışmış ve bunun sonucunda da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin vermemiştir. Devlet eli ile yaratılmış olan halkçılık hareketleri sayesinde, ülke çapında terör yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet gücü ile önlenebilmiştir. Rusya böylece ulusçuluk akımlarının parçalama tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli Japon ordularının Pasifik kıyılarından Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını önleyememiştir. Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı gösterememiştir. Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığının egemenliğine son verirken, hiçbir batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir. 1905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş dönemi yaşamıştır. On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin parçalanmasına izin verilmemiştir. Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik önlenirken aynı kitleleri üzerinde halkçılık öne çıkarılmıştır. Rusya gibi çok geniş topraklara sahip bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda eylem yapmalarına engel olunmamıştır. Ne var ki, Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve terör estirerek örgütlediği devlet halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı ulusalcı oluşumlara denetim getirerek, çağ değişimi aşamasında Rus devletinin ülkesinin Osmanlı devleti gibi parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır.

Halkçılık hareketlerini devlet eli ile örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu gibi bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış, Fransız devriminin yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur. Avrupalı emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır. Bir anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında kazandıran bu gibi gelişmeler, daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine doğru sıçrama göstermiştir. Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak, büyük imparatorlukların dünya haritasından silinmesine giden yolu açmışlardır. Ulusçuluk ya da ulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir çıkış göstermiştir. Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca, ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma hakkını elde etmiştir. Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan savaşı çıkmıştır.

Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır. Ulus devletler milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken, halkçılık akımları devlet merkezli olarak geliştirilerek milliyetçilik cereyanlarının önünü kesiyordu. Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince, halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık kazanıyordu. Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek örgütlenmesi, Rusya’da devrime giden yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus Çarlığının topraklarında bir devrim ile gerçekleştiriliyordu. Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus devletlerin sayısının artmasına neden olurken, Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık böylesine bir oluşuma izin vermiyordu. Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her bölgesinde yaygınlık kazanırken, devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu. Bir avuç aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu yapıyordu. İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu. Rusya’da on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken, yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek, çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu.

İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik oluşumu bir Avrupa modeli olarak yaygınlık kazanırken, halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu. Halk kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen bir yol olarak Rusya’da devletçi halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü kesiliyordu. Sonraki yıllarda milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu görülmüş ve böylece yeryüzündeki  devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru ilerlemiştir .Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra gündeme gelmişlerdir. Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken, halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide gelişmelere aracı olmuşlardır. Bu açıdan dünyanın her bölgesinde benzer sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için halkçı politikalar devreye sokulmuştur. Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir.

Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda ortaya bir Türk modeli koymuştur. Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin hazırlamış olduğu Sevr planı, Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere, Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır. Balkan bölgesindeki milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken, emperyalizmin Asya topraklarına girmesini önlemek üzere bir makro milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu. Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro milliyetçiliğe izin verilmeyerek, bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı ahalisi bir ulusal toplum olarak kabul edilmiştir. İmparatorluktan ulus devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her Türkiye insanı, yeniden  tarih sahnesine çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak  ilan edilmiştir. Bu noktada Balkanlar’daki gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş aksine yurt düzeyinde  makro bir milliyetçilik ile  ülkenin her bölgesi ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir . Eski Osmanlı halkı bir araya getirilirken, ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken halkçılık anlayışı temel alınmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı çıkan bir halk mücadelesi olarak yapılırken, geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat edilmiştir.

Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulurken, devletin temel olarak dayandığı esas Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir. Buna göre, ”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”, biçimindeki tanımlama ile Türk devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmiştir. Böylesine bir tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, içeride dayandığı halk gücü esas kabul edilerek halkçı yapıda bir cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Rus modelinde halkçılık ilkesi milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken, Atatürk ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır. Eski deyimi ile milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak benimsenmiştir. Ulusçuluk kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi olarak öne çıkarken, devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda ulusal kavramı ile açıklanmıştır. Bu açıdan ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir. Dışa karşı milli devlet olarak ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır. Burada, Türk modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi tutumunun sentezi görülmektedir. Atatürk Türk ulus devletini kurarken, halkın etnik ya da dinsel kökenini değil, bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir. Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için kullanırken, Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir. Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin temel taşı haline getirilmiştir.

Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir. Kurduğu devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen Atatürk, siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur. Avrupa ile Rusya arasında bir köprü konumundaki topraklar üzerinde halkçı bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken, Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli koymuştur. Buna göre, devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır. Buna göre uluslaşan bir halk topluluğunun yeni devletin toplumsal yapısını oluşturması istenmiştir. Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine uygun olarak kurulurken, benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki devrimden de yararlanılmıştır. Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış olduğu devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak benimsenmiştir. Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel ilkeleri olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır. Uygulama alanında her iki ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde uygulama alanına aktarılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ortalama yoldan oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim dengesini koruyacaktır.

Ne var ki, bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri arkada kalırken, batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli kılmaya çalışmaktadır. Özellikle Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü, Türkiye’yi gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile yönetmek istemekte, sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında, Türkiye’nin geleceğini kendi kontrolleri altında tutmaya öncelik vermektedirler. Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları Türkiye koşullarına ters düştüğü için, sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir projeyi gündeme getirmektedirler.  Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat çizgide, halkçı ve halklarcı partilerin ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir araya getirilmesiyle, dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş planlanmaktadır. Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye empoze etmektedirler. Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır. Şimdi rejimin yeni döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki partili demokrasi üzerinde hassas bir biçimde durmaktadırlar. Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken, güneydoğu halkını ülkenin bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır. Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan güdümlü bir plan doğrultusunda birleştirilerek ve halkçılıktan halklarcılığa geçiş sağlanarak, Atlantik emperyalizmi ile İsrail siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya çalışılmaktadır. Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken, Atlantik emperyalizminin Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme döneminde dahil olan halklarcılık hareketi, bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır. Balkanları Osmanlı’dan kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi imparatorluğunu ortadan kaldıran İngiltere, günümüzde Atatürk’ün ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına dönerek, Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli grupları kışkırtarak Atatürk’ün yarattığı Türk ulusu gerçeğini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir. Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak halklarcı anlayış ile ifade etmeye çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun eyaletleri konumuna dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bölgesel federasyon planları doğrultusunda orta dünya Balkanizasyon çıkmazına doğru sürüklenirken, Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen rüzgarlar doğrultusunda eyaletlere bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar. Halklarcılık anlayışı Irak ve Suriye savaşları sırasında da görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe, Suriye ise beş eyalete doğru zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin parçalanmasına yardımcı olarak, ikinci Balkanizasyon projesine önemli ölçülerde katkı sağlamıştır. İslam’ın birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada, halklarcılık anlayışının genişletilmesiyle birlikte çok parçalı bir federasyon tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri olarak merkezi alanda kurulmaya çalışılmaktadır. Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla birlikte eski Osmanlı hinterlandı  Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin  denetimine verilmektedir .

Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak, Atatürk’ün partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter yapısı açısından korunması gerekirken, bölücü çevrelerin desteklediği  halklarcılık  anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine, bugünkü halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli yaşamını sürdüren her Türk vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir. Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma düzeni kuran Atatürk‘ün, halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı açısından günümüz koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, üniter ve merkezi bir yapıda kurulmasını sağlayan Atatürk ilkelerinin Anayasanın giriş kısmında yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu, parçalanmak istenen Türk ulusunun bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır. Orta Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır. Bölgenin değişik ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma düzeninin güvenlik ve yardımlaşma ekseninde acilen oluşturulması zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır. Bu aşamada, Türk halkı diğer ülkelerin halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları bozabilir. Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı, ancak bölge devletlerinin bir araya gelerek bölgesel güvenlik doğrultusunda bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir. Ne var ki , böylesine bir halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona sürükleyebilir. Bu nedenle üniter, ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken, Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugün de korunması, iç ve dış güvenlik açısından zorunlu görünmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti bir yüzyılı geride bırakırken, sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir. Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen çok kutuplu dünya konjonktüründe eski emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene eskisi gibi hegemonyalarını merkezi coğrafyada sürdürmek istemektedirler. Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı, Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her türlü soruna karşı ortak bir dayanışma içinde hareket etmelidir. Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türk vatanının bütün bölgelerini, her türlü yerel maceradan uzak tutularak başkent ile bütünleşen bir doğrultuda yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır. Daha sonraki aşamada ise, Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir. Türkiye böylece içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak, bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde karşı çıkabilecektir. Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki jeopolitik güç boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir. Tek bir dünya devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin,  yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli dönemeci kendi potansiyeli ile geçebilmelidir. T.C. Anayasasının giriş kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı ile belirtilmiştir. Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile anayasada belirtilmiştir. Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir. Bu nedenle temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı değişikliğe gidilmemelidir. Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla yerel yönetimler üzerinden eyalet sistemi ve federasyona doğru giden yeni yapılanma girişimleri, Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir. Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr ve Siyonizm haritalarını terör, savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken, halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir. Atatürk halkçılığı bütün bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir. Şimdi gelinen noktada ise bu zaferin ortadan kaldırılması için Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir. Emperyalizmin Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip çıkılmalıdır.