file

Görsel hafızaya, fotoğrafın çarpıcı etkisine ve geleceği doğru kurgulayabilmek adına geçmişin çok iyi irdelenmesi gerektiğine inanan birisi olarak siyah beyaz, sararmış, eski fotoğrafları incelemeyi severim. Aralarında bazen bir toplumun kader anını, dönüm noktalarını tüm açıklığıyla gösterenlere rastlamanız mümkündür.

Yukarıdaki fotoğraf 1934 yılında İtalya’da gerçekleştirilen ve bir nevi referandum niteliği taşıyan seçimlerden önce Mussolini’nin faşist partisinin genel merkezinde çekilmiştir. Uygulanan olağanüstü önlemler ve yasaklar sonucu sadece Mussolini’nin partisinin girebildiği ve Sİ (evet) mührü basılarak %99 gibi bir oranla iktidarının onaylandığı bu seçim/ referandum bir anlamda İtalya için sonun başlangıcı olmuştur. 

1920’li yıllarda büyük umutlarla İtalya’nın başına gelen ve ülkenin imarı, yapılanması konusunda önemli atılımlar gerçekleştiren(özellikle güney İtalya’da hala onun döneminde yaptırılan binalar ve ulaşım ağı konuşulur) Duçe bu siyah beyaz fotoğraftaki seçimle tüm muhalefeti tasfiye ederek yetkileri kendinde toplamış ve İtalya’yı, müttefiki Hitler ile birlikte tüm dünyayı sarmakta olan savaş ateşinin içine atmıştı. 

Tarihsel gelişime baktığımız zaman tek adam iktidarlarının ancak demokrasinin oturmadığı, kapalı, gelişmemiş, kabile türü toplumlarda ya da endişe ile söylüyorum ki büyük savaşların, ekonomik krizlerin arifesinde gündeme geldiğini görmekteyiz. İçinde yaşadığımız coğrafyada ve dünyayı her geçen gün içine çeken ekonomik kriz bataklığında  bu tarz bir sisteme geçişin ileride topluma çok ciddi sıkıntılar yaşatması kaçınılmazdır. Hepimiz hissediyoruz ki adı konmamış, üstü kapalı bir dünya savaşının başlangıcındayız. Dünyanın dört bir yanında sular ısınıyor. Kapitalizmin vahşi sömürüsü altında yaşanan Ekonomik çöküntüler, kıt kaynakların adaletsizce paylaşımı insanları farklı çareler aramaya yönlendiriyor. Önlenemeyecek boyuttaki Göç dalgaları, bölgeselden neredeyse evrensele uzanan savaşlar, her yeri saran terör ve güvenlik sorunları radikal çözüm arayışlarını körüklüyor. Giderek toplumlar içindeki ve arasındaki hoşgörü azalıyor. Toplumlar uygarlıklarını koruyabilmek adına sert tedbirler alıyor. 

Dünyadaki bu gelişmelere baktığımızda Huntigton’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin giderek güç kazandığını söylemek mümkün. Avrupa’daki çeşitli seçim sonuçları ırkçılığın ve ayrımcılığın giderek ivme kazandığını gösteriyor. Son seçimlerde Yunanistan gibi bir ülkede bile aşırı sağ önemli oranda oy aldı. Son ABD seçimlerini ve Trump şokunu yazmaya bile gerek yok sanırım. Bu anlamda yaklaşmakta olan bir medeniyetler savaşına Türkiye’nin kendini taraf olarak hazırladığını varsaymak ve son günlerde açıkça ifade edilen ‘haç- hilal savaşı’ söylemini çok ciddiye almak gerekir. Mevcut Cumhurbaşkanı ve iktidarın var gücüyle ‘İslam’ üzerinden bir güç dengesi oluşturmaya çalıştığı muhakkaktır. Anadolu’nun kendine özgü, hoşgörüye dayalı inanç anlayışının giderek sistemli bir şekilde  radikalleştiğini gözlemlemekte mümkün. İslam coğrafyasına liderlik yapma ülküsü ve hevesi ile Orta Doğu üzerine birbirinden sert, temelsiz ve tribünlere oynayan söylemlerle/ eylemlerle rol kapmaya çalışıldığı da bir gerçek. 

Diğer yandan Avrupa’da yaşayan soydaşların yakın zamana kadar ortak paydası milliyetçilik ve Türklük iken son dönemde islamcılık adeta pompalanıyor. Bunun etkisi olarak Fransa, Almanya gibi ülkelerde kız çocuklarının okula gönderilmemesi, kuran kurslarında artış ve radikal yapılanmalar dikkat çekiyor. Avrupa’da yakılan islamcılık ateşi ve Hollanda ile yaşanan olaylarla yaratılmaya çalışılan gergin ortam bu bölgelerde yaşayan diğer müslüman kökenli azınlıkların da gururunu okşuyor. Öte yandan Hiç kimsenin ve hiçbir yerin güvende olmadığı algısı için dünyayı kana bulayan IŞİD/DAEŞ gibi örgütlerin Türkiye ile ilişkileri sorgulanıyor.

Peki böyle bir ortamda, kendi içinde ciddi yönetsel sorunları olan, yakın dönemde büyük bir badire atlatmış, liyakat dengeleri  bozulmuş, ekonomik anlamda tam bir darboğazda olan bir Türkiye neden bir kişiyi tek yetkili ilan etmek için bu kadar sınırları zorluyor?

Yoksa bu bir tuzak mı?

Bu sorunun yanıtı net bir şekilde ‘evet’ olarak gözüküyor. Yaratılmaya çalışılan algının aksine ‘evet’in tam olarak çok bilinmeyenli, emperyalist temelli bir oyunun, bir tuzağın parçası olduğunu düşünmek mümkün. 

Türkiye’nin kuralları belirsiz, sonuçları öngörülemeyen bir medeniyetler çatışmasına taraf olması, körüklemesi, ilahi önderliğini yapması hayalinin ülkeyi çok tehlikeli bir maceranın içine doğru sürükleyeceğini ve bundan hangi iç/dış güçlerin yararlanacağını, maddi/manevi işine geleceğini tahmin etmek çok zor değil. Kurallarını belirleyemediğin bir çatışmada hiçbir şartta kazanmak mümkün değildir.

Hele ekonomik anlamda ödenecek bedellerin çok ağır olması muhtemeldir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye ticaretinin ve turizminin kalbini oluşturan Avrupa devletleriyle son dönemde yaşanan kavga ve çatışmanın aslında ticaret çevrelerini tedirgin ettiği görülmektedir. Evet çıkması halinde Avrupa Birliğine rest çekileceğinin açıkça ifade edilmesi, referandum sonrası muhtemel ekonomik durum ve ilişkilerin geleceği hakkında yeterli ipuçları vermektedir. 

Bu şartlar altında İktidar yanlılarınca diriltilmeye çalışılan bir Osmanlı özentisi ile ‘İslamın son ordusu’ diye adlandırılan (düşünün ki Kayseri’de askerlere karşı gerçekleşen terör saldırısından sonra ‘İslam ordusunun başı sağ olsun’ mesajları paylaştılar) ama Türk halkını ve Cumhuriyetini  korumakla mükellef Türk ordusunun Cumhurbaşkanının nerdeyse sınırsız yetkilerle donatılmış olması ciddi toplumsal endişeleri beraberinde getirecektir. 

En önemli özelliği olan tarafsızlığını referandum sürecinde tamamen yitiren, makamının saygınlığını yitirmek pahasına toplum içerisinde sert ve ayrımcı bir söylem geliştiren bir Cumhurbaşkanının tüm yetkileri eline aldıktan sonra adil ve sağduyulu davranmasını beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Geçmişten gelen siyah beyaz fotoğraflara bakarsanız, onlar bunu rahatça yalanlar.

Sonuç olarak Türkiye’nin dışında gelişen ve senaryolarla, projelerle dayatılmaya çalışılan bu sözde yeni dünya düzenine karşı elbette ve asla kayıtsız kalınmamalıdır. Ancak çatışmadan uzak, sağduyulu hareket edilerek acilen bu ülkenin vazgeçilmez önderi ve yön göstericisi Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ ilkesine ve Cumhuriyetin kuruluş ayarlarına dönmesi sağlanmalı, Tarafsızlık ilkesinden asla ödün verilmemesi için çalışılmalı ve dünyaya yaklaşan fırtına öncesi hazırlıklı olunmalıdır. 

Bunun gerçekleştirilmesi ve iktidarı elinde tutanlara bir mesaj verilmesi adına en büyük görev ise yine Türk insanına düşmektedir. Anadolu insanının o kendine münhasır karakterini ve duyarlılığını göstererek bu tuzağı bozması ve dünyayı şaşırtacak sağduyulu adımları atması en büyük inancımız ve umudumuzdur. Şunu bilmek gerekir ki referandum sonucu evet veya hayır, ne olursa olsun sosyo- ekonomik anlamda toplum olarak zor bir süreçten geçileceği kesindir ve kimsenin elinde başta ekonomi olmak üzere bulunduğumuz şartları düzeltecek bir sihirli değnek olmadığı muhakkaktır. Ancak Atatürk’ün büyük öngörüsünde olduğu gibi yine ‘çok çalışarak’, toplumsal barış ve güçbirliği içerisinde tüm güçlüklere direnmek mümkündür. Bunun aksi gelişmeleri, toplumsal ayrışmaları ve çatışmaları düşünmek bile istemiyorum. 

Ekonomik ve toplumsal sorunlar karşısında Önemli olan doğru ve sağduyulu kararı verebilmek ve yıllar sonra eski, sararmış fotoğraflara bakarken kendinle gurur duyabilmektir. 

foto 2

Yazıyı yine İtalya’dan bir foto/örnekle bitirelim, bu sefer esprili bir şey olsun. İtalya’da geçtiğimiz aralık ayında gerçekleşen ve İtalya anayasasında köklü değişiklikler yapılmasını içeren referandum öncesi yukarıdaki fotoğraf sosyal medyada sıklıkla paylaşılmıştı. Benzer bir şekilde çok şatafatlı bir paketle sunulan anayasa değişikliğine, malum güçlerin ‘ülkedeki tüm dış yatırımları çekeriz’ tehditlerine rağmen İtalyanlar ‘Hayır’ dediler 

Altyazıda şöyle diyor: 

“Siz Yine istediğiniz gibi oy verin ama son kez ‘Evet’ dediğinizde başınıza neler gelmişti hatırlayın”

Hayırlısı olsun…