Suriye’deki iç savaş ve ateşkesin görüşüldüğü Astana’da Suriyeli Kürtlere özerklik teklif edildiği iddiaları yer aldı. Sadece bu değil Iraklı Kürtlere de farklı zamanlarda bu tür vaadlerde bulunulmuştu. Yani Ortadoğu coğrafyasında yaşayan emperyalist hedefler ve petrol için kullanılan Kürtler her zaman gündemde olmuştur. Emperyalist güçlerin çıkarları uğruna bugünkü Ortadoğu’yu şekillendirdikleri Sykes-Picot ile başlayan mücadeleleri hala aynı hızla devam etmektedir.

Ortadoğu devletlerinin sahip oldukları yer altı kaynakları ve siyaseten zayıf olmaları, emperyalist devletlerin bu bölge üzerinde paylaşım ve kontrol hesaplarını alabildiğince yoğunlaştırmış görünüyor. Fazla tarihi derinliğe inmeden kısaca bir değerlendirme yapmakta fayda görüyorum.

Peki Batının Kürtlere karşı bu yakınlığının sebebi nedir?

Bilindiği gibi Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Kürtler, uzun bir süre Osmanlı idaresinde beylikler halinde vergilerini ödeyerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesinin imzalanması ile Kürtlerin yaşadığı coğrafya, İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarını kapsayacak şekilde bölünmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürt Politikası

1800’lerden beri Ortadoğu’ya yönelik misyonerlik faaliyetleri yürüten ABD, I. Dünya Savaşına katılmasıyla birlikte bölgeye ilgi duymaya başlamış ve II. Dünya Savaşından sonra bölgede en etkili güçlerden biri haline gelmiştir. Savaş sonrası blokların kurulması ile Ortadoğu’da iki süper gücün, ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin ekonomik ve siyasal amaçlara dayalı ilgileri hissedilir biçimde artmaya başlamıştır.

ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik iki stratejik hedefi vardır. Birincisi jeostratejik amaçlı, Basra Körfezinin güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması ikincisi ise jeoekonomik amaçlı, bölgedeki petrolün güvenliği ve petrol akışının sürekliliğinin sağlanmasıdır.

ABD, bu hedeflerini
gerçekleştirmek için bölgede özellikle kültür eksikliği, mezhep farklılıkları, kişisel çıkar kaygıları ve etnik milliyetçilik gibi konuları etkili bir şekilde kullanmak suretiyle kendisine bağımlı topluluklar oluşturmaya çalışmıştır.

ABD ile Kürtlerin ilk ilişkileri SSCB’nin 1972 yılında Irak’taki BAAS Rejimi ile Dostluk Paktı anlaşmasını imzalanmasından sonra başlamıştır. SSCB’nin siyasi çıkarları gereği Kürtlere verdiği desteği kesmesi ile Irak’ın bu şekilde açık bir Sovyet müttefiki haline gelmesi, birdenbire Kürtlerin bölgedeki stratejik önemini arttırmıştır. Kürtler ile olan ilişkiler ABD Temsilciler Meclisinin onayı olmadan başlatılmış ve CIA kanalıyla yürütülmüştür.

ABD, bölgede sürekli kontrollü krizler yaratarak, Kürt kökenlilerin “kendi geleceklerini belirleme hakkı” olduğunu açıklayarak, onlara bu konuda büyük destek vermiştir. Kısacası ABD’nin 1997 yılında imzalanan “Yeni Bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi”ne göre kendi petrol kaynaklarının tükeneceğinden özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgedeki kaynaklara ulaşmak, yaşamsal çıkarlarından biridir.

Hatta Astana görüşmelerinden çok daha önce George Bush döneminin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Hürriyet’e yaptığı açıklamalarda Suriye’de Kürt özerk bölgesi kurulacağı vurgusu yapmıştı. (Hürriyet, 25 Kasım 2013) Tabii ki amaç, “Basra’dan Akdeniz’e Kürt Koridoru” planını uygulamaya geçirmek.

Rusya’nın Kürt Politikası

Kürtler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB tarafından çıkarları doğrultusunda her an ABD’nin kontrolüne girebilecek bir lider olarak görülen Saddam Hüseyin ve Baasçılar üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Hatta, Kürt Lider Molla Mustafa Barzani, 1946 yılında Rusya’nın desteği ile “Mahabad Cumhuriyeti”ni kurmuş, yaklaşık 11 yıl Rusya’da kalan Molla Mustafa Barzani’ye SSCB tarafından general rütbesi verilmiştir. 2010 nüfus sayımına göre Rusya’da yaşayan Kürt sayısı 23.232’dir. Rusya’nın, Kürtlere ve Kürt sorununa yaklaşımı jeopolitik çıkarları gereği olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Örnek olarak Ruslar yüzyıllık “sıcak denizlere ulaşma stratejisi” …

Günümüze gelindiğinde ise, ABD’nin, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesine karşılık  Rusya, yeni düzenin kurulması benden de sorulur diyerek ABD’nin bölgede istediği gibi at koşturmasına izin vermiyor. Bölge hâkimiyetini elinde bulundurmak için bu ülkelerdeki Kürtlerle yakından ilgilenmiştir. PYD’ye verdiği destek ve PYD’nin Moskova’daki ofisi herkesin malumu. 

İngiltere’nin Kürt Politikası

İngiltere’nin Kürt politikası, bölgeyi Osmanlı’dan koparmak, Türk nüfuzunu kırmak, Ortadoğu petrollerine sahip olmak, Hindistan yolunu emniyet altına almaya yönelikti. Öyle ki, XIX. yy.dan itibaren başlayan ve günümüzdeki “Kürtçülük” ideolojisi de İngilizler tarafından oluşturulmuştur. İngiliz yetkililer arasında yapılan yazışmalara baktığımızda Kürtlere yaklaşımları daha net anlaşılabilmektedir:

Mr. Hohler’den Mr.C. Kerr “Kürtlerin durumu bizi ilgilendirmez; Kürt meselesine verdiğimiz ehemmiyet Mezopotamya bakımındandır.”

Mr. Kitson’dan Sir E. Crowe’a: “Kürtlere inanmasak da, kullanmamız menfaatimiz icabıdır.”

Yüksek Komiser Amiral Sir E. De Robeck’ten Lord Curzon’a: “Tarih, Kürtlerin güvenilmez olduğunu göstermiştir. Hükümetimizin niyeti, Türkleri ne olursa olsun zayıf düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena bir fikir değildir.”

Sonuç olarak, İngiltere’nin Musul petrol hâkimiyetini pekiştirmek için geliştirdiği en önemli proje “Büyük Kürdistan” projesidir. Kürtlere “adalet” sağlanması gerektiğinden bahsederek, bugün petrol uğruna kan döktürdüklerini de açıkça görebiliyoruz.

Fransa’nın Kürt Politikası

1850’lerden sonra, bölgede Fransızların çalışmalarını görmekteyiz. Uzun bir süre Kürtler üzerinde araştırmalar yapmış, sonrasında da Kürt enstitüleri ve araştırma merkezleri kurmuşlardır. İlerleyen tarihlerde bölgeyi Türklerden koparmak amacıyla İngiltere, Musul için Şeyh Sait isyanını nasıl desteklediyse Fransa’da Hatay için Hoybun’u desteklemiştir. (Hoybun, 1927’de Lübnan’da kurulan Kürt milliyetçi örgütü.)

Fransa, Kürtlere (Suriye) özerklik vermese de Kürtlerin siyasallaşmasını sağlayacak faaliyetler yürütmeleri için geniş imkanlar sunmuşlardır. Bu çerçevede Ermenilerle Kürtleri işbirliği yapmak için teşvik etmişlerdir.
Fransızların, Kürtleri destekleme nedeni kısaca, bölgedeki çıkarlarını korumak ve İngiliz hakimiyetini önlemekti. Fransız bilim adamlarının 19 yy. sonlarında zengin petrol hatlarının sınırlarını belirlemesi üzerine günümüzde de devam etmekte olan emperyalist mücadele başlamıştır.

Almanya’nın Kürt Politikası

Almanlar, 1903’de Kürtlerin yaşadıkları topraklarından geçirerek inşa etmeyi düşündükleri Bağdat Demiryolu’nun çevresinde yer alan petrol yataklarını kullanma imtiyazını elde ettiler. İngiltere ve Rusya için sıkıntı yaratan Bağdat Demiryolu hattının yapımı için bir çok proje hazırlanmıştır ve bu projelerin hepsi Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerden geçmesi planlanmıştır. Bugün de, Almanya’nın Ortadoğu’da bir “arka bahçe” oluşturmaya ve bölgeye yönelik hedeflerine ulaşma konusunda Kürtlerle işbirliği yaptığı görülmektedir. Enerji açısından Rusya’ya bağımlı olan Almanya, Kürtlerle ilişkilerini geliştirmek için Erbil’de başkonsolosluk açtığı da bilinmektedir. Ve bir çok Avrupa ülkesi gibi PYD’ye destek vermektedir.

İsrail’in Kürt Politikası

Genel olarak İsrail Devleti’nin Ortadoğu siyasetinin, Nil nehri ile Fırat nehirleri arasında kalan bölgenin “vaat edilmiş topraklar” olduğu inancına göre belirlendiğini söyleyebiliriz. Irak, Türkiye, Suriye ve İran topraklarını kapsayacak yeni bir Kürt oluşumu İsrail’e kutsal toprakların ele geçirilmesi ve bölge kaynaklarının kontrolünde yeni fırsatlar sunmaktadır.
İsrail, düşman tarafından çevrelendiği düşüncesiyle, Müslüman Arap olmayan ülkelerle ve bölgede yaşayan Kürt toplulukları ile sıkı ilişkiler ve ittifaklar kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu doğrultuda zayıflatma stratejisi ile çevresindeki ülkelerde etnik ve dini azınlıklar kışkırtılmış, Kürt hareketine silah ve para yardımı yapılmıştır. Ayrıca bölgede düzenli bir propaganda faaliyeti yürütülerek, burada yaşayan bütün Kürtlerin Yahudi kökenli oldukları empoze edilmeye çalışılmıştır.

Türkiye açısından da önemli konu olan kurulması olası bağımsız bir Kürt devleti, Türkiye ve bölge ülkelerinin istikrar ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyecek ve beraberinde yeni problemler getirecektir. Böyle ciddi bir tehlike bölgeyi yeni bir ateş çemberi haline getirecektir.