Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

ATATÜRKÇÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın önde gelen modern devletlerinden birisi konumuna getiren siyasal birikime Türkler Atatürkçülük adını vermektedirler, çünkü Türk ulusu Atatürk’ün önderliğinde bir ulusal kurtuluş savaşı vererek dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi düzeyine gelebilmiş ve bu statüsü ile de bugünün dünyasının en önemli devletlerinden birisi olabilmiştir. Türk devletlerinin en son halkası olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın tüm siyasal gelişmeleri dikkate alınarak kurulmuş ve böylesine bir büyük girişimin başarıyla sonuçlanması üzerine yirmi birinci yüzyılda da yoluna devam edebilme şansını elde etmiştir. Kurucu iradenin ortaya koyduğu devlet modeli yine kurucu önder Atatürk’ün adı ile tanımlanarak, Atatürkçülük ulusal kurtuluş savaşından ileri gelen bir siyasal ve sosyal birikim olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecek kuşaklarına armağan edilmiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan ve tamamen Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih sahnesine çıkış süreci ile ilgili olan böylesine bir birikimin yüz yıl sonra geçerliliğini sürdürmesi ve bu yönü ile de Türk devletinin siyasal yönlenişinde etkin olması, büyük Atatürk’ün ne derece gerçekçi bir lider olduğunu ve onun Türk ulusuna armağan etmiş olduğu Atatürkçülük birikiminin Türkler açısından ne kadar büyük bir yaşamsal öneme sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Türkiye bir anlamda kurucu önderden gelen inisiyatif ile Ata-Türkiye olarak da görülebilir ve bu doğrultuda değerlendirmelere konu olabilir.

Atatürk’ün kurucu önderliğinde bir Türk devleti olarak tarih sahnesinde yerini alırken geçmişten gelen büyük Türk birikiminden de olabildiğince yararlanmıştır. Geriye dönük bir biçimde Türklerin on bin yıllık tarihleri ele alındığında, tarihin her döneminde devlet kuran bir topluluk olarak her dönemde çeşitli siyasal oluşumlara Türk boyları öncülük etmişler, sahip oldukları güç ile Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının çeşitli bölgelerinde Türklerin egemen olduğu çeşitli devletler kurmuşlardır. Türk tarihi Anadolu yarımadasına sığdırılamayacak kadar köklü ve geniş olduğu için Çin’den Avrupa kıtasının ortalarına ya da Rusya’dan Orta doğu ve Kuzey Afrika’nın çeşitli bölgelerine kadar geniş bir coğrafyada her dönemde devlet kurarak varlığını sürdürmeyi başaran Türk boyları bir anlamda dünya tarihinin ana aktörleri olmuşlardır. Milattan önce onbinli yıllarda başlayan bir tarih serüveni bugün de devam etmekte ve başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere diğer Türk devletlerine ciddi anlamda yol göstermektedir. Anadolu ve Orta Doğu’daki Türk egemenliği dönemi de genel Türk tarihinin bir parçası olarak görülmektedir. Bugün Anadolu merkezli bir alanda bağımsız bir cumhuriyet olarak varlığını sürdüren Türk devleti hem tarihin bir uzantısı hem de Türk ulusunun siyasal varoluş mücadelesinin bir ürünüdür. Ural-Altay dağları arasında yer alan Orta Asya steplerinde tarih sahnesine çıkmış olan Türkler, her dönemde seferler düzenleyerek Asya ve Avrupa kıtalarının çeşitli bölgelerinde devletler kurmuşlar ve böylece yaygın bir alanda Türklerin egemenliğini geçerli kılmışlardır. Bugün Anadolu üzerinde tam bağımsız bir devlet olarak yoluna devam etme kavgası veren Türkiye Cumhuriyeti ,geçmişten gelen böylesine zengin bir birikimin sonucudur. İşte Atatürk zengin tarih bilgisi ile bu durumu belirlemiş ve bu bilgi birikimini ulusal kurtuluş savaşı süreci içerisinde siyasal birikime dönüştürerek, dünyanın tam ortasında Türklere bağımsız bir devlet kazandırmıştır. Atatürk’ün arkasında var olan zengin Türklük birikimi ,yeni kurulan devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olarak belirlenmesine yol açmış ve bu çağdaş Türk devletini kuran kurucu öndere de Atatürk adını kazandırmıştır. Bu açıdan, Atatürkçülüğün arkasında Atatürk üzerinden tarihten gelen Türkçülük birikiminin olduğu görülmektedir.

Atatürk adı, Türklerin atası anlamında, Türk ulusu tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal’e, Türk ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilmiştir. Antiemperyalist doğrultuda her türlü emperyal baskı ve saldırıya karşı büyük bir özgüven ile direnen ve batının önde gelen emperyal güçleri ile savaşarak Türk ulusuna bağımsız bir devlet kazandıran Mustafa Kemal kendisine olan büyük özgüvenin sonucunda “Öz”adını soyadı olarak almağa hazırlanırken , Türk ulusu kendisine olan şükranlarını Türkiye’nin kurucu babası Mustafa Kemal’e Atatürk adını vererek sunmak istemiştir. Soyadı kanunu sırasında , Mustafa Kemal’e verilen Atatürk adı sonraki dönemde , Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanının resmi adı olmuştur. Bu aşamadan sonra Türkler kadar bütün dünya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderine Atatürk adı ile bakmış ve böylece Türk siyaset sahnesinde Atatürk adı kurumlaşarak yerleşmiştir. Atatürk sahip olduğu kimliği ve gerçek kişiliği ile Türklerin gerçek anlamda atası olmuş, cumhuriyetin yeni kuşaklarına babalık yaparak yeni devletin ülkesi ve ulusu ile kaynaşmasına öncülük etmiştir. Türklerin atası olarak Atatürk tarih sahnesine çıkarken, Türkçülük Atatürk’ü en büyük Türk önderi olarak dünya sahnesindeki yerini almasına yardımcı olmuştur. Bu çerçevede Atatürk ile Türk dünyası ve Türkçülük akımı arasında kopmaz bir siyasal bağlantı bulunmaktadır. Tarihten gelen Türklük birikimi olmasaydı, bugün dünya sahnesinde bir Türk ulusu olmayacağı gibi Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ulus devlette kurulamazdı. Bu gerçek dikkate alınırsa, geçmişten gelen Türkçülük birikimi sayesinde, Türk ulusu kendi ulus devletini Atatürk’ün önderliğinde kurabilmiştir. Tarihsel süreklilik, Anadolu ve Trakya coğrafyasında geçmişten farklı bir tablonun ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde Türklerin orta Asya’dan gelerek Ön Asya bölgelerine yerleşmeleri sırasında çok dinli ya da çok uluslu geniş imparatorluk alanlarına hükmeden Türk hanedanları, ulus devletler çağına girildiği aşamada, tarih sahnesinden çekilerek yerlerini Türk ulusunun gerçek temsilcilerinin oluşturduğu bir ulusal egemenlik düzenine terk etmişlerdir.

Atatürk’e Türklerin babası anlamında bir ismin verilmesinin gerçek nedeni de merkezi alanda Türk ulusal egemenliğinin bir ulus devlete dönüştürülmesidir. Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak ilan edilirken, kurucu önder Atatürk Türk tarihinin getirdiği siyasal birikimi çağdaş bir cumhuriyet yapılanmasına dönüştürüyordu. Bu çerçevede, Türk devletinin önemli bir siyasal sentez girişimi olduğu görülmektedir. Normal koşullarda, bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama şansı elde eden bütün Türk vatandaşlarının Türk dünyasının ve de Türk ulusunun bir parçası olduğu kabul edilmesi gerekirken, dış baskılar sonucunda gündeme getirilen isyanlar ve karşı çıkış hareketleri, Türkçülüğü bir siyasal akım olarak gündeme taşımıştır. Yedi yüzyıllık bir imparatorluğun dağılması sonrasında geri kalan ahalinin merkez ülke Anadolu topraklarına gelerek dışa karşı direnişe geçmesiyle sürdürülen ulusal kurtuluş savaşı, merkeze gelerek direnen çeşitli halk topluluklarının Türk üst kimliği altında birleşerek orta boy güçlü bir devletin koruması altına girişlerine yol açmıştır. Eski Osmanlı ülkelerinden göç ederek gelen eski Osmanlı ahalisinin bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı olmalarına rağmen, Türklüğü kabul etmeyerek geçmişten gelen eski etnik ya da dinsel kimliklerini korumak istemişlerdir. Toplam nüfus içerisinde beşte birlik bir oran doğrultusunda yer alan bu gruplar, sonraki aşamada ulus devlete geçerken problem olmuşlar, farklı devlet modellerine angaje olarak emperyal devletlerin dış desteği ile Türk ulus devleti yerine başka tür devlet oluşumlarına yönelmişlerdir. Ne var ki, o dönemin koşullarında istediklerini elde edemeyenler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kalarak tutumlarını sürdürmüşler, alt kimlikçi ya da emperyal devletler ile işbirlikçi veya gayrimüslim yapılanmalar doğrultusunda oluşumlara kalkıştıklarında, Türk kimliğine, Türklüğe ve Türkçülüğe karşıt bir çizgide yeni siyasal arayışların öncüsü olmuşlardır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra demokrasiye geçilmesiyle beraber, farklı devlet modelleri gündeme getirilmeğe çalışılmış ve bu yoldan Atatürk tarafından Türkçülüğün birikimi kullanılarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletine son verilmek istenmiştir.

Normal koşullarda, Atatürk’ün büyük mücadeleler sonucunda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlanmış olan insanların Türklüğü benimsemeleri ve Türkçü olmaları beklenir. Ne var ki, yaşanan siyasal süreç içerisinde bu böyle olmamış, tamamen tersi gelişmeler ile karşılaşılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma noktasına geldiği ikinci meşrutiyet döneminde, birçok etnik, dinsel ve kültürel örgüt kurulmuş bunların bir kısmı dernek ya da vakıf statüsünde sosyal etkinlikler sürdürmeğe çalışırken, bazı merkezlerde siyasal partiler oluşturarak, Osmanlı sonrası dönem için merkezi coğrafya da kendi çıkarlarına uygun düşen farklı devlet modelleri peşinde koşmuşlardır. Osmanlı gibi büyük bir Türk hanedanının yönetimindeki merkezi imparatorluğun parçalanması üzerine, ulus devletler çağına girilirken, çeşitli topluluklar kendi ulus devletlerini kurma yoluna yönelmişler ama hiç birisi Türkler kadar geçmişten gelen büyük bir birikime sahip olamadıkları için istedikleri sonuca ulaşamamışlardır. Osmanlı ahalisinin büyük çoğunluğunun Asya topraklarından gelen Türkmen ve Yörük boylarından oluşması nedeniyle, imparatorluk sonrası aşamada, merkezi otorite boşluğunu dolduracak ulusal inisiyatif, Türkçülük akımının getirmiş olduğu birikim sayesinde elde edilebilmiştir. Osmanlı Hanedanının, Hazar devletinin uzantısı olan Türk boyu olan Oğuzlardan gelmesi, Hazar ve Selçuklu gibi iki büyük İmparatorluk sonrasında Türklük meselelerinin sürekli olarak tartışılması, Osmanlı devletinin bu tartışmaların ortasından çıkması ve merkezi coğrafyaya yedi asır egemen olarak bir düzen ve güvenlik sağlaması dikkate alındığında Türklük ve Türkçülük birikimlerinin Osmanlı sonrasına taşındığı görülmektedir.

Türklük on bin yılı aşkın bir birikimin ürünü olmasına rağmen, Türkçülük Fransız devrimi sonrasında eski Hazar coğrafyasında gündeme gelen milliyetçilik cereyanlarının bir ürünüdür. Bu devrim sonrasında Fransa krallıktan cumhuriyete geçerken aynı zamanda monarşiden ulus devlete de geçiş yapmıştır. Frank krallığının eski ahalisi, devrim ile beraber bir ulusal irade oluşturarak ve bunu bütün ülkede geçerli kılarak hem Fransız ulusu haline gelmişler hem de bu vesile ile ulusal egemenlik modelinin önünü açmışlardır. Fransa7da başlayan ulusçuluk akımları kısa zamanda bütün Avrupa kıtasına yayılınca ,en köklü ulusal dönüşümlerden birisi Rusya’da yaşanmış ve bir hanedanın yönetiminde on beşinci yüzyıldan bu yana bir çeşit imparatorluk olan Çarlık rejimi altında yaşamakta olan Rusya ahalisi hızla Rus milliyetçiliğinin kontrolü altına girerek, ulus devlet yolunda ilerlemeğe başlamıştır. Asyalı bir toplum olan Rusların katı savaşçı tutumları yüzünden Rusya’da Yahudi yerleşim merkezlerinde toplu katliamlar gündeme gelmiş ve daha sonraki aşamalarda Rus milliyetçiliği, Rusya’nın Müslüman ahalisi ve Rus olmayan topluluklara yönelik katliam benzeri soykırım uygulamalarına yönelerek bu büyük ülkede çok büyük iç gerginlikler ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu aşamada hazar döneminden geride kalan Tatar toplulukları harekete geçerek, Rusya Müslümanlarını arkalarında toplamış ve Rus milliyetçiliğine karşı, Ural-Altay bölgesiyle Kafkasya üzerinden Orta Asya steplerinde yaşamakta olan bütün Türk ve Müslüman boyları ve diğer toplulukları içine alacak düzeyde kapsayıcı bir Türkçülük akımı on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlatılmıştır. Fransız devriminden yüz yıl sonra, Rusya topraklarında gündeme gelen Türkçülük akımı bir anlamda Türk milliyetçiliği olarak hızla gelişmiş ve Türk boyları ile Müslüman ahalinin yoğun yaşadığı bölgelerde Rus milliyetçiliğinin emperyal baskılarına karşı denge sağlayıcı bir gelişme olarak öne çıkmıştır. Tarihin derinliklerinden gelen Türklük boylar ve kavimler üzerinden varlığını sürdürürken, milliyetçilik cereyanlarının hız kazanması üzerine bir de Türklüğe Türkçülük akımı da eklenerek daha güçlü bir Türk yapılanmasının önü açılmıştır. Batı ülkelerinde eğitim görmüş aydın Tatar bilim ve düşünce adamları, Avrupa tipi bir milliyetçiliği Avrupa ülkelerinde tanıyınca, Türk ve Müslüman kesimleri Yahudiler ile beraber yok etmek isteyen Rus milliyetçiliğine karşı daha gelişmiş bir milliyetçilik türü olarak Türkçülüğü geliştirmişlerdir.

Batı Avrupa’dan gelen milliyetçilik rüzgarları bütün Avrupa kıtasını altüst ederken, Fransa kaynaklı örgütlenmeler kıtanın doğu bölgelerine de yayılarak Doğu Avrupa’da yer alan üç büyük imparatorluk olarak Osmanlı, Rus ve Avusturya-Macaristan devletlerini etnik kavgalara ve bölünmelere doğru sürüklüyordu. Avrupa devletleri zaman içinde krallıklardan ulus devletlere geçerken, her devletin vatandaşı kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda milliyetçiliğe yöneliyor ve bu doğrultuda ulusçuluk akımları daha da hız kazanıyordu. Bu gelişmelerin sonucunda, etnik milliyetçiliklerin güç kazanması ile Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı imparatorluğu Balkanlardaki üstünlüklerini yitiriyorlardı. Balkanizasyon adı verilen etnik milliyetçilik iki büyük Doğu Avrupa imparatorluğunu yok ederken, Rusya’ya da sıçrıyor ama güçlü Rus devleti bir yandan etkili bir Rus milliyetçiliğini örgütleyerek ülkenin parçalanmasını önlüyor, diğer yandan da Rusya sınırları içerisindeki etnik grupların ayaklanmağa yönelmemeleri için devlet gücüyle baskıcı bir halkçılık uygulamasını ülke düzeyinde geçerli kılmağa çaba gösteriyordu. Narodnik hareketi denilen halkçılık akımının terörist metotlar kullanarak ülkede iç karışıklıklar yaratması, Rus olmayan toplumlarda korku yaratarak, Balkanizasyon sürecinin Rusya sınırları içerisine girmesini önlüyordu. Böylece Rusya hem kopmaları önlüyor hem de bu yoldan ülke topraklarının büyüklüğünü koruma şansını elde ediyordu. Osmanlı devletinin başaramadığı bu yöntemleri iyi kullanan Ruslar, Osmanlı imparatorluğu yıkılırken, yirminci yüzyılda da büyük devlet olma şansını koruyabiliyorlardı . Yahudi ve Müslüman katliamlarının durdurulabilmesi için güçlü bir Türkçülük akımı örgütleniyor ve böylece Rusya Müslümanları daha sonraki aşamada Rusya Türleri konumuna geliyordu.

Rusya’dan batı ülkelerine giderek eğitim alan Tatar aydınlarının öncülüğünde başlayan yenilikçilik girişimleri daha sonraki aşamada Cedit hareketi olarak örgütleniyordu. Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde hızla gelişen Cedit akımı çağdaşçı, laikçi ve aydınlanmacı içeriği ile Rusya Müslümanlarını Türkçülük akımı çatısı altında bir araya getirirken geleceğin Türk dünyasının da önünü açıyordu .Hazar devletinin çöküşü sonrasında dünyaya dağılan Türk boyları, Orta Doğu ve Avrupa topraklarında çeşitli devletler kurmağa yönelirken, Türklük dünya hegemonya yarışında öne geçiyordu. Hazar sonrasında Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları Türk hegemonyasını merkezi coğrafyada geçerli kılıyordu. Ne var ki, iki büyük devletin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Türk dünyası alt üst oluyor ve batılı emperyal güçler Avrasya bölgelerinde cirit atmağa başlıyorlardı. Osmanlı son yüz yılında çöküş süreci hızlanırken, bir yandan da toparlanma girişimleri birbiri ardı sıra devreye giriyordu. Rusya’dan batı ülkelerine okumağa giden Türk aydınlarının  önce Cedit daha sonra da Türkçülük akımlarını Rusya’da   gündeme getirmeleri gibi, İngiltere ve Fransa’ya okumağa giden Osmanlı gençleri de önce Genç Osmanlı akımını  gündeme getiriyorlar, Osmanlı milliyetçiliği ile Osmanlı devletini kurtaramayacaklarını anladıkları aşamada da Jön-Türk akımını başlatıyorlardı, Böylece, batıdan esen milliyetçilik cereyanlarına karşı hem Rusya’da Türkçülük, hem de Osmanlı  topraklarında Jön-Türkçülük akımları birbiri ardı sıra devreye girerek, imparatorluklar sonrası yeni dönemin biçimlendirilmesi sürecinde etkili olmağa çalışıyorlardı. Rus ve Osmanlı devletleri yıkılırken, Türkçülük akımları birer siyasal inisiyatif olarak hem Rusya hem de Osmanlı topraklarında kendiliğinden devreye giriyorlardı. Ceditçi Tatarlar Rus devleti sonrasında yeni bir Hazar devletini Kazan-kırım ve Kafkasya üçgeninde kurabilmek doğrultusunda çalışmalarını yürütürken, Avrupa’dan dönen Jön-Türker de Osmanlı topraklarında   tutmayan Osmanlı milliyetçiliği yerine Türkçülük akımını başlatıyorlardı.

ABD destekli Japon ordusu 1905 yılında Rusları arkadan vurarak Rus Çarlığını çökertince, tatarların öncülüğünde  Rusya Türkçülüğü harekete geçerek, Türkçülük  akımını hızla örgütleyerek yeni bir Hazar devleti kurmak için girişimlerde bulunuyorlardı. Kırım-Kafkas-Kazan üçgeninin tam ortasında yer alan Oka nehri üzerinde gitmekte olan bir gemide, dünya tarihinin ilk Türkçülük kongresi düzenleniyordu. Rus devletinin polis rejiminden gizlenmek için, nehirde giden bir gemide ilk kongrelerini yapan Rusya Türkçüleri daha sonraki üç kongrelerini ülkenin çeşitli kentlerinde birbiri ardı sıra yaparak bir an önce devletlerini ilan etmeğe çalışıyorlar ama bu hedef doğrultusunda başarılı olamayınca Petersburg üzerinden ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlardı. Rus polisi Rusya’nın bütünlüğü açısından tehlike olarak gördüğü Cedit hareketi öncüleri ile, Türkçülük kongreleri düzenleyen yeni Hazarcıları sınır dışı ederek bunları Rusya’dan kovuyordu. Rusya’dan kovulan önde gelen Türkçülerin bir kısmı Avrupa ülkelerine dağılıyor bir kısmı da Osmanlı topraklarına gelerek eski bir Hazar hanedanı olan bir Türk imparatorluğunun topraklarında Rusya’da kuramadıkları Türk devletinin kuruluşu için çaba gösteriyorlardı. Avrupa’ya dağılan Türkçüler İsviçre’yi merkez seçerek bu ülkede eğitim ve tahsil çalışmalarını tamamlamağa çalışıyorlar ve bu arada Rusya’daki Türkçülük kongrelerinin devamını tarafsız bir ülke olan İsviçre kentlerinden birisinde yapmağa çalışıyorlardı. Rusya’dan Türkçüler kovulurken, Osmanlı devleti gibi bir büyük Türk devleti dağılırken, Türklerin geleceği ile ilgili büyük bir kongre toplamak için çaba sarf ediyorlardı.

Rusya’da toplanan dört Türkçülük kongresi sırasında, Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeninde yeni bir Hazar devletinin ülkedeki bütün Türk asıllı toplulukları kapsayacak biçimde kurulabilmesi için karar alınıyordu. Geleceğin ulus devletler çağında Türklerin de bir ulus devletleri olabilmesi için, Türk boyları arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Türk boylarının yeni bir devlet çatısı altında toplanabilmesi için gerekli adımların atılması karara bağlanıyordu. Ne var ki, Rus polisinin katı bir tutum izleyerek Türkçüleri Rusya sınırları dışına atması üzerine, beşinci Türkçülük kongresi, tam Birinci Dünya Savaşı öncesinde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılıyordu. Rusya’dan kovulan ve kaçan Türkçüler ile, Osmanlı devletinden gelen Jön-Türklerin birlikte örgütlediği beşinci Türkçülük kongresi sırasında alınan kararlar, Türk dünyasının geleceğe dönük yapılanmasında önemli adımları gündeme getiriyordu. Batılı ülkelerin desteklediği Balkanizasyon süreci sonucunda Türkler ve Yahudiler Avrupa kıtasından atılırken, Yahudiler ile Türklerin ulus devletlerini nerede kuracakları ciddi boyutlarda tartışılıyordu.  I898 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede Yahudiler Filistin’i anavatanları olarak ilan ederek yarım asır sonra o topraklarda dünyanın ilk Yahudi devletini ilan ediyorlardı. Anadolu’dan ve Rusya’dan gelen Türkçüler de bu toplantıdan on beş sene sonra İsviçre’nin Cenevre kentinde beşinci Türkçülük Kongresini düzenleyerek, Anadolu’yu Türklerin anavatanı ilan ediyorlar ve bu ülkede bağımsız bir Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı. Bu toplantıda yer alan Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mahmut Esat Bozkurt ile Yusuf Kemal Tengirşek gibi Türkçüler, sonraki aşamada bu kongrede alınan kararları Osmanlı Genel Kurmayı üzerinden Atatürk ve arkadaşlarına ulaştırıyorlardı. Böylece, Avrupa’dan kovulan Türkler, bu kıtanın yanı başında yer alan bir büyük yarımadayı Türklerin ana vatanı ilan ederek ,bu ülkede ilk bağımsız Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı. Rusya’da izin verilmeyen Türk devleti böylece Osmanlı devletinin merkez ülkesi konumundaki Anadolu toprakları üzerinde kurulmak isteniyordu. Rusya’dan kovulan Türkçüler İstanbul’a gelerek Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi ulusalcı ve Türkçü örgütleri kurarak, yıkılmakta olan Osmanlının merkez alanında Türkçülüğü hızla örgütlüyorlar ve ayakta kalan eski Osmanlı ahalisinin, Türkçülük bayrağı altında bir araya gelmesi için çalışıyorlardı. Rusya’da kurulamayan Hazar devleti ile, Kafkasya’da kurulamayan Kafkas devleti ve Makedonya’da kurulamayan Balkan devletinin boşluklarını doldurmak üzere, geleceğe yönelik bir Türk devleti tüm bu bölgelerden göç ederek merkeze gelen eski Osmanlı ahalisini kapsayacak bir biçimde, Anadolu yarımadası üzerinde kuruluyordu. Avrupa’dan, Rusya’dan ve Kafkasya ile Orta Asya’dan kovulan Türklerin; Türkçülerin öncülüğünde dünyanın merkezi bölgesinde yeni bir Türk devleti kurmaları, Türklüğün tarih sahnesinden silinmesi çabasını önlediği gibi, Türklere de geleceğe dönük yeni bir ufuk açıyordu.

Anadolu topraklarında verilen ulusal kurtuluş savaşı sırasında , hem Rusya’dan gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler, batının emperyalist ordularına karşı sırt sırta savaşmışlar, emperyalizmin merkeze egemen olmasını önledikten sonra, yeni Türk devletinin kuruluşunda önemli roller almışlardır. Kuvay-ı Milliye’nin öncü kadrosunda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yönetiminde ve daha sonra oluşturulan bakanlıklar ile kamu kurumlarının çoğunda hem Hazar bölgesinden gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler önde gelen görevleri üstlenmişler ve çok kısa bir sürede çağdaş bir cumhuriyet devletinin ortaya çıkışında etkili olmuşlardır. Macaristan’dan gelen Türkologlar ile iş birliği yapılarak dünyanın tam ortasında çağdaş bir Türk devleti geçmişin birikimleri üzerine inşa edilmiştir. Türk asıllı olan Macarların Avrupa kıtasının ortalarında 8.ve 10. Yüzyıllar arasında bir Türk imparatorluğu kurması gerçeği dikkate alınarak Budapeşte merkezli Türkoloji biliminden fazlasıyla yararlanılmış ve bu kaynaklardan sağlanan desteklerle, yeni Türk devletinin başkenti Ankara’da ilk yüksek öğrenim kurumu olarak Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi oluşturulmuştur. Yeni kurulan devletin hukuk düzenine kavuşabilmesi için ikinci olarak Ankara Hukuk Fakültesi, yine önde gelen Türkçülerin önderliğinde açılarak cumhuriyetin hukukçularını yetiştirmiştir. Böylece Atatürk’ün kurucu önder olarak, oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti siyasal yapılanmasının arkasında ciddi bir Türkçü birikimin yer alması sağlanmıştır. Rusya’da çıkan Türkçülük ile Avrupa’da gelişen Jön-Türkçülük anavatan Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Atatürk’ün yanı başında yerlerini alıyorlar ve sahip oldukları bütün siyasal birikimi bu yeni Türk devletinin gerçeklik kazanması için seferber ediyorlardı. Kurucu önder Atatürk’ün liderliğinde Türkçülük ve Atatürkçülük akımları bir araya gelerek birbirlerini tamamlıyorlardı.

Atatürk daha ulusal kurtuluş savaşı yıllarından başlayarak, Anadolu’yu adım adım gezerken ,nerede bir Türk Ocağı şubesi varsa orada resmi bir ziyaret yaparak çeşitli konuşmalar yapmıştır. Kurtuluş savaşı günlükleri incelendiğinde Atatürk’ün Türk Ocakları örgütlenmesini esas alarak Anadolu ve Rumeli kentlerini teker teker dolaştığı göze çarpmaktadır. Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolda Türk Ocakları önemli bir merkez ve köprü konumu sağlamış, imparatorluğun kaybı sonrasında çağdaş bir ulus devlete geçişin gerçekleştirilmesinde kurucu önder Atatürk ve kadrosuna önemli katkılar sağlamıştır. Emperyal devletlere karşı güçlü ve büyük bir merkezi devletin oluşturulmasında, Sovyet devrimi sonrasında Sovyetler Birliğinin merkezi coğrafyaya girişinin önlenmesinde Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir tampon devlet olarak ortaya çıkmış ve bölge için barış ile güvenlik üreterek savaşların sona ermesini sağlamıştır. Adriyatik’ten Çin seddine, Finlandiya’dan Kore’ye kadar çok geniş bir alana yayılan Türk dünyasının tam ortasında bağımsız bir Türk devletinin kurulmasında Avrupa, Rusya ve Asya bölgelerinden gelen Türkçülük akımı ve birikiminin son derece önemli etkileri olmuştur. Tarihi ve coğrafyayı iyi bilen Türkçüler ile birlikte hareket eden Atatürk ,merkez ülkede bağımsız Türk devletinin kurarken Türkçülük birikimini en üst düzeyde değerlendirmesini bilerek hareket etmiştir. Türkçülük kongrelerini düzenleyen Türkçü önderlerin Atatürk’ün hükümetlerinde bakan ya da danışman olarak yer alması bu durumu göstermektedir. Yusuf Akçura hem milletvekili hem de Tarih Kurumu kurucu başkanı olarak, Atatürk’ün yanında yer almıştır. Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Kemal Tengirşek, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi Türkçü liderler de hem milletvekili hem de bakan olarak yine Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşları olmuştur. Bir anlamda Atatürk’ü yaratan ve onun üzerinden Atatürkçülüğü, Türk ulusunu ve cumhuriyetini var eden siyasal birikim haline dönüştüren, tarihten gelen Türkçülük akımı olmuştur. Türkçülük birikimi Türk devletini yaratmış ve Atatürk bu siyasal birikimin kurucu önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Böylesine iç içe geçmiş bir birliktelik, Türkçülük ve Atatürkçülük akımlarını yan yana getirmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında iç içe geçmiş olan Türkçülük ve Atatürkçülük akımları, daha sonraki aşamada içine girilen soğuk savaş koşullarında birbirinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Rusya’da sosyalist bir rejimin kurulması üzerine, Türkçülük akımı Rusya karşıtı emperyal devletlerin etkisi altına girmiş ve geçmişten gelen Rus düşmanlığı üzerinden bir Sovyet ve sosyalizm karşıtlığına dönüşmüştür. Atatürkçülük ise, daha çok Jön-Türklerin ve Balkan göçmenlerinin etkisiyle, laik devlet bekçiliğine dönüşerek Müslüman millet tabanından uzaklaşmış ve zaman içerisinde bir devlet ve millet karşıtlığı çelişkisine sürüklenmiştir. Aynı devlet ve milletin ulusal çıkarları doğrultusunda kuruluş aşamasında yan yana olan Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının soğuk savaş koşullarında birbirinden uzaklaşmasıyla Türkiye çok şey kaybetmiş, antiemperyalist çizgide olması gereken Türkçülük akımı anti-sosyalist bir çizgiye kaymış, Atatürk’ün temel ilkeler olarak belirlediği altı ok anlayışından Türkçülük uzaklaşarak daha milletçi bir yaklaşım ile Müslüman tabanın içinden sağ uca doğru kayma eğilimleri göstermiştir. Atatürkçülük ise, laik kadrolar aracılığı ile Müslüman kitlelerin uzağına taşınmış, devletçi bir sosyalizmin etkisi altına girerken askeri rejimler üzerinden darbeciliğin simgesi konumuna sürüklenmiştir. Türkiye’yi birlikte yaratan Türkçülük ve Atatürkçülüğün dış müdahaleler ve emperyal politikalar yüzünden karşı karşıya geldiği durumlar olmuş, Türkçü kadrolar bazen laiklik ilkesi ile ters düşmüş, Atatürkçü yönetimler ise Müslüman milletin hassasiyetlerinin dışında hareket ederek toplum içinde gerginliklerin yaratılmasına sebep olmuşlardır. Ülke iç savaş amaçlı terör oyunlarına sürüklenirken Türkçü ve Atatürkçü kadrolar karşı siyasal kamplara itilmişler ve iç çatışmalarda birbirleriyle mücadele etmek gibi çok büyük yanlışlara sürüklenmişlerdir. Türk devletini yaratan iki ana akımın karşı karşıya getirilmesiyle, Türk devletinin önce zayıflatılması sağlanmış sonra da bölünme süreci dıştan kumandalı bir biçimde hızlandırılmıştır.

Tarih sahnesine çıkış süreçlerinin ortaya koyduğu gibi , Atatürkçülük ve Türkçülük akımları ilk aşamada emperyalizme karşı Türklerin, Türk boylarının ve sonunda Türk ulusunun kendini koruması ve savunması doğrultusunda gündeme gelmiş olan iki ana siyasal akımdır. Emperyalizmin eskisinden daha güçlü bir biçimde bir anlamda süper emperyalizm olarak dünya uluslarının üzerine küreselleşme maskesi altında saldırdığı yeni dönemde, Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının artık cumhuriyetin kuruluş yıllarında olduğu gibi birlikte ve beraber hareket etmesi gerekmektedir. Solda Atatürkçülük sağda Türkçülük ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yerlere gidemeyeceği aksine, güç kaybederek dağılmaya doğru sürükleneceği son yıllardaki gelişmeler ile doğrulanmıştır. Türk toplumunun sağ kanadının liberal politikalar ile, sol kanadının ise sosyal demokrat görünümlü neo-liberal politikalar ile teslim alınmasının önüne, ancak eskisi gibi bir Türkçü ve Atatürkçü birlikteliği ile geçilebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalabilmesi için, artık Türkçüler Atatürkçü, Atatürkçüler de Türkçü bakış açısını anlamak ve bir ulusal dayanışma içerisinde her türlü emperyal dış müdahaleye karşı ortak hareket ederek ciddi anlamda bir vatan savunması yapmak zorundadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ayakta kalabilmesi , bütün Türk dünyası için bir bağımsızlık güvencesi olacaktır.