Ülke gündemi adeta bugünlerde Irak ve Suriye’nin kuzeyinde yaşanan sıcak konu ve olaylar üzerine odaklanmış durumda. Suriye ile ilgili yapılan emperyalist plânlamalar ve Menbiç üzerindeki tartışmalar yoğun olarak sürerken birden karşımıza Kandil operasyonu çıktı.

Önce özet olarak Kandil’den bahsedelim.

Kandil’in gündemde olması, önemli ve kritik bir arazi kesimi haline gelmesi 1. Körfez Savaşı sayesinde oldu. Anılan savaşın en önemli sonucu, bizim açımızdan Bölücü Terör Örgütü’ne (BTÖ) bahşettiği imkân ve kabiliyetler oldu. Bu imkân ve kabiliyetler içinde en önemlisi de, savaştan sonra palazlanan ve savaşın ganimetlerinden en üst düzeyde istifade eden örgütün Kandil’e yerleşmesi ve buradan sevk ve idare edilmesi oldu.

Türkiye’nin güney sınırına kuş uçuşu yaklaşık 100 km.lik bir mesafede olan ve İran sınırına yakın olması nedeniyle adı geçen ülke ile de zaman zaman sorun haline gelen Kandil, yıllarca örgütün beyni oldu. Bu dönemde ABD tarafından Saddam’a karşı oluşturulan ‘’Çekiç Güç’’ ten en çok BTÖ yararlandı. Amerikalılar yine aynı dönemde PKK militanlarına bu bölgede eğitim, silah ve lojistik destek verdi.

Türkiye’ye güneyden tehdit teşkil eden Kandil Dağı bölgesinin önemi ve kritikliği, 2. Körfez Savaşından sonra daha da arttı. BTÖ bu işten de faydalandı. Türk Ordusu 2. Körfez Savaşına kadar, yani 1 Mart Tezkeresinin reddedildiği 2003’e kadar defalarca Kuzey Irak’ta konuşlu örgüt kamplarına operasyon yaptı. Kandil Dağı ve bölgenin Türkiye’ye yakın konumda olan örgüt kampları sayısız olarak havadan bombalandı. 2. Körfez Savaşından sonra ABD Kuzey Irak’ı Türk Ordusuna kapattı, operasyon yapılmasına izin vermedi. 2003’te meşum ‘’çuval olayı’’ yaşandı. 2007 yılının sonbaharında canımızı yakan Dağlıca ve Aktütün karakollarına yapılan baskınlardan sonra, sadece 2008 yılının Şubat ayında Kuzey Irak’ta ‘’Güneş Harekâtı’’ icra edilebildi. O da ABD’nin kontrolünde ve mahdut ölçüde yapıldı.

Amerika artık Irak’ın kuzeyinde etnik temele dayanan alt yapıyı tesis ederek istediğini elde etmiş ve neredeyse ‘’Doğu Kürdistan’’ın temellerini atmıştı. Nitekim bu süreç, geçen yıl Eylül ayında Mesut Barzani’nin Kuzey Irak’ta bağımsızlık referandumu yapacak noktaya getirmişti.

Dönelim daha batıya ve Suriye’nin kuzeyine. Bu bölgede Türkiye’ye karşı yıkıcı ve bölücü unsurların oluşturduğu ve giderek artan tehdit, IŞİD’e karşı 2016 yılının Ağustos’unda ‘’Fırat Kalkanı’’ harekâtını, bu senenin başında da PYD/YPG/PKK’ya karşı ‘’Zeytin Dalı’’ harekâtının icrasını zorunlu hale getirdi.

Şimdi de, kafalarda birçok soru işareti taşıyan Kandil’e operasyon yapılıyor. Kuzey Irak’ta varlığını ve etkinliğini halen sürdüren ABD’nin buna niçin ve neden müsaade ettiği merak konusu. Oysa açık kaynaklardaki bilgelere göre, PKK/PYD Kandil’den uzaklaşarak, başta Şengal/Sincar bölgesi olmak üzere Irak ve Suriye sınırı boyunca mevzilenmiş durumda. 1. Körfez Savaşından sonra Kandil’e yerleşen ve örgütü buradan yöneten PKK artık Kandil’de değil.

Diğer taraftan, Menbiç konusunda sözde anlaşmaya varan Türk ve Amerikan Dışişleri, yapılan anlaşmalar çerçevesinde Menbiç’ten Fırat’ın doğusuna gönderilecek olan PYD güçlerinin akıbetini nedense hiç konuşmuyorlar. Bu bölgede sayıları 50-60 binlerle ifade edilen silahlı bir gücün varlığından söz ediliyor. Bu güçlerin burada nasıl, ne için ve ne şekilde tertipleneceği konusu hâlâ belirsizliğini koruyor. PYD/YPG’nin Menbiç’ten çıkarılmasına sevinen Türkiye, Fırat’ın doğusunda Suriye toprağının %30’unu kontrol eden ve Suriye’nin enerji kaynaklarının hemen hemen yarısına sahip bölgede ki PYD/YPG/PKK varlığını adeta görmezden geliyor. Bizim terörist diye nitelendirdiğimiz PYD/YPG, bu bölgede Amerikalılar tarafından himaye ediliyor. Anılan bölgedeki terör unsurlarına orijinal Amerikan malı her türlü silah ve lojistik desteğine devam ettiği biliniyor. Suriye’nin kuzeyinde bugün, ABD tarafından yönlendirilen sözde ‘’Demokratik Suriye Güçleri’’ (DSG) olarak isimlendirilen, aslında PYD’nin, dolayısıyla bize göre PKK’yı temsil eden ve birlikte hareket eden silahlı unsurları giderek güçleniyor ve bölgedeki hâkimiyetleri artıyor. Bu durumda Kandil’e operasyon düzenlemenin Türkiye’ye ne fayda sağlayacağı sorusu ise zihinleri kurcalıyor. ‘’Hedef’’ kavramının, stratejinin başlıca anahtarı olma özelliğine sahip olduğu bilindiğine göre, ABD Türkiye’ye sanki hedef şaşırtıyor gibi.

Gelinen bu aşamada görünen o ki, Suriye’nin kuzeyinde ve Fırat’ın doğusunda. 550-600 km.lik bir alanda 50-60 binin kişilik terör ordusunun, Türkiye’nin güney komşusu olarak asıl tehdidi teşkil ettiği kaçınılmaz bir gerçek. Türkiye’nin bu fotoğraf karşısında, öncelikli olarak bu tehdidi karşılayacak adımları atması ve önlemleri alması gerektiği de çok açık olarak ortada. Bu kapsamda, her ne kadar Kobani’yi de içine alan bölgeye operasyon yapılması elzem gibi gözükse de, Kandil’e operasyon yapılmasına izin veren ABD’nin, Kuzey Suriye’de söz konusu bölgeye operasyon plânlamasına izin vermeyeceği de aşikâr. İdlib, Cerablus, El-Bab, Azez ve son olarak Afrin ve Menbiç’te söz sahibi olan ve bu bölgeleri kontrol eden Türkiye, turpun büyüğünü teşkil eden Fırat’ın doğusunu ne yazık ki kontrol edemiyor. Kendi insiyatifini kullanarak hareket edemiyor. İşte sorunun can alıcı noktasını da bu bölge oluşturuyor.

Kuzey Suriye’de Amerikan varlığının kabulü, aslında meselenin en başından beri, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin bir ayağı olan Suriye’nin kuzeyinde ‘’Kürt Özerk Bölgesi’’nin, diğer bir ifade ile ‘’Batı Kürdistan’’ın tesis edilmesinde işin sonuna gelindiğine işaret ediyor. US’rail’in başını çektiği Siyonist İdeolojiye göre, ‘’Büyük İsrail Devleti’’ Nil’den Fırat’a kadar uzanacak bir bölgeyi kapsıyor. Bize göre asıl sorun PYD/YPG değil. Bunlara doğrudan destek veren US’rail ve diğer müttefikleridir. Türkiye’nin milli güvenliği, bekası, toprak bütünlüğün korunması ve idame ettirilmesinin yolu, Kandil’den ziyade hâlihazırda Suriye’nin kuzeyinde aranmalıdır. Çünkü tehlike çanları bugün Suriye’de çalıyor. Türkiye sıklet merkezini (ağırlıklı güç) Suriye’nin kuzeyine kaydırmalıdır. Irak gibi Suriye de etnik temelli federasyona doğru sürüklenirse ileride kendi milli-üniter yapımızı nasıl savunacak ve koruyacağız?