Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin başbakan adayı Martin Schulz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın idam cezasını geri getirmek için bir referandum düzenlemesi durumunda Almanya’da yaşayan Türklerin oy kullanmasının ihtimal dışı olduğunu söylemiştir. Bunu “Türk hükümeti idam cezasını yeniden uygulamak için gerçekten bir referandum düzenlerse, şunu açıkça söylemek gerekiyor: Almanya’da yaşayan Türkler için bu tür bir oylama düzenlenemez.” Diyerek belirtmiştir.

Alman Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert da, “Bizim anayasamız ve Avrupa değerlerine aykırı olan bir tedbir konusunda Almanya’da referandum yapılması düşünülemez” demiştir. Seibert, eğer bir devlet Almanya’daki büyükelçilikleri ve başkonsolosluklarında seçim veya referandum yapmak isterse, bunun izne tabi olduğunu açıklamıştır. Yasal düzenlemelere göre başka bir ülkedeki referandum için Almanya’da sandık açılması Alman hükümetinin iznine bağlıdır.

Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel daha önce idam cezasının Almanya’nın kırmızı çizgisi olduğunu söylemiş, idam cezasının geri gelmesi durumunda Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin kesileceğini söylemişti. Başbakan Angela Merkel de Kölner Stadt-Anzeiger gazetesine yaptığı açıklamada, Türk hükümetinin idam cezasını getirmemesi uyarısında bulunmuştur.

Referandum sonrasında hükümet Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteğine rağmen sessizliğini korumaktadır.

Merkel, Gabriel ve Schulz’un tepkileri acaba hükümeti etkilemiş olabilir mi? Çünkü MHP ve AKP TBMM gerekli çoğunluğa sahiptir. Daha önce de yazdığım gibi idam konusu Türkiye açısından çok önemlidir. TBMM’den idam cezası geçerse, Türkiye’nin AB ve Avrupa Konseyi ile ilişkileri donar, Türkiye’de eksen kayması gündeme gelebilir, bunun alternatif maliyeti  yüksek olur.

Başbakan Erdoğan 12 Ağustos 2010 tarihinde Ankara’daki büyükelçilere vermiş olduğu iftar yemeğinde “Türkiye’nin dış politika ekseni değişmemiştir” demiştir. Fakat, 2023 vizyonu tartışılırken, son yıllarda izlenen dış politika sebebiyle Türkiye’nin dış politikasında eksen kayması var mı sorusu gündeme gelmiştir. TÜSİAD’ın Görüş Dergisi Ağustos 2010 tarihli sayısında, dış politikadaki eksen kayması tartışmalarını ele almış ve Sarkaç Doğuya Kayıyor: Türkiye Sürüklüyor mu, Sürükleniyor mu? kapak sloganıyla çıkmıştır. AB ve Avrupa Konseyi ile gerginleşen ilişkiler sebebiyle Türkiye’de eksen kayması tartışmaları gündeme gelse de bu eksen hiçbir zaman Batı dünyasından kopma olarak algılamamalıdır.

ABD Dış İlişkiler Konseyi 8 Mayıs 2012 tarihinde New York’ta, ABD eski Dışişleri Bakanlarından Madeleine Albright ve ABD’nin eski ulusal güvenlik danışmanlarından Stephen Hadley’in eş başkanlığını yaptığı, CFR uzmanı Steve  Cook direktörlüğünde 23 uzmandan oluşan çalışma grubunun hazırladığı  Türkiye-ABD İlişkileri: Yeni Ortaklık (U.S.-Turkey Relations A New Partnership) başlıklı raporu yeni ortaklık kavramına açıklık getirmiş ve Türkiye’nin son  10 yılda dış politikada önemli bir aktör olduğuna dikkati çekmiştir.

Önümüzdeki 50 yıl içinde dünyada, bölgemizde ve Avrupa’da büyük değişikler olacaktır. Bu gerçeği görerek Türkiye yeni bir strateji belirlemek zorundadır. Bu strateji, Batı’dan kopma esasına dayanmamalıdır.  63 yıl önce NATO kurulduğunda hiç kimse 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin çökeceğini, Avrupa’nın iki bloklu yapısının ortadan kalkacağını, Varşova Paktı’nın 1 Temmuz 1991’de dağılacağını,  Savaş sonrası Avrupa’sının iki kutuplu yapısının askeri bakımdan tarihe karışacağını, Polonya, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri, Slovenya, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Bulgaristan gibi eski sosyalist ülkelerin  Türkiye’den önce Avrupa Birliği üyesi olacaklarını tahmin etmiyordu.    

Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden, eğer idam konusu gündeme gelmezse,  bir sapma  söz konusu  değildir. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in  Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektupta önemle üzerinde durduğu husus, “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz”dır.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi  yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan  sonra  yüzünü  Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan  bu yana da  Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir.

Türkiye; laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu, AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Türkiye’nin Avrupa kıtasında olmayan ülkelerden farkı, Batı’nın siyasi ve ekonomik kuruluşlarının tamamına yakınına üye, diğerleriyle de çok yakın ilişki içinde bulunmasıdır. Önemli fark, coğrafi konumu ile ilgilidir. Türkiye bulunduğu bölgede Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Ekonomik İşbirliği Kuruluşu ve İslam Konferansı Kuruluşu’na üyedir, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile yakın ilişkiler içindedir.

Türkiye’nin değişen dünya şartlarına uyum sağlaması için uzun vadeli stratejiler içinde Türkiye’nin Batı dünyasından kopmasına yol açabilecek Avrasya Ekonomik (Gümrük)  Birliği, Şanghay İşbirliği Kuruluşu ya da akademisyen kökenli Eskişehir Milletvekilinin (Prof. Dr. Emine Nur Günay) önerdiği Altay Birliği yer almamalıdır.

Avrupa Birliği ile ilişkilerde çeşitli faktörlerin etkisiyle meydana gelen olumsuz gelişmeler sebebiyle Türkiye’nin son 200 yıldır Batı’ya dönük yüzünü, Şanghay İşbirliği Kuruluşu ve Avrasya Gümrük Birliği gibi Rusya ve Çin’in siyasi ve ekonomik etkinliğinde olan kuruluşlara yöneltmesi bir alternatif olarak değerlendirilemez.

Özellikle, Avrasya Ekonomik Birliği gündemde hiç olamaz. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Pamukkale’de 15 Aralık 2014 tarihinde  düzenlenen Çalıştay’da yaptığı konuşmada Türkiye’nin Avrasya’yı  unutmaması gerektiğini belirtmiştir: “…Avrasya, Gümrük Birliği’ni göz ardı ederse çok büyük hata yapar …Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız.”  Bakanı Zeybekçi,  23 Ağustos 2016 tarihinde de “AB ile Gümrük Birliği’ne sadık kalarak Avrasya Gümrük Birliği’ne de dâhil olmak istiyoruz. Tabii ki bu birliğe de katılmak istiyoruz, ancak bu bizim AB’ye tam üye olma çalışmalarımızı ve Avrupa Gümrük Birliği şartlarını etkilemeyecek şekilde olacaktır” açıklaması yapmıştır.

Türkiye, AB ile gümrük birliği içinde olduğundan Ankara Anlaşması ve Katma Protokol anlaşmaları yürürlükte olduğu sürece bu Birliğe giremez. Bu iki anlaşma fesh edilse bile 23 Aralık 2014 tarihinde Kırgızistan ve Ermenistan’ın üye olduğu Avrasya Gümrük Birliği’ne hiç giremez. Ermenistan’ın içinde bulunduğu bir birliğe Türkiye’nin girmesi, Ermenistan’a uygulanan ambargoların kalkması ve Ermenistan’ın Türkiye aleyhine tüm dünyada yürüttüğü sözde Ermeni soykırım iddialarının kabul edilmesi anlamına gelir.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin talebiyle 8 müzakere başlığının 2006 yılında dondurulmasının  sebebinin Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile gümrük birliğini gerçekleştirmemesi olduğu unutulmamalıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in  Moskova’da düzenlenen Avrasya Ekonomik Yüksek Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, “Kırgızistan ve Ermenistan’ın Birliğe katılmalarının bu ülkelerin temel ulusal çıkarlarına cevap verdiğine ve sosyo-ekonomik kalkınmaları için geniş ufuklar açtığına eminiz”  açıklamasını  iyi anlamak gerekir.

Türkiye istese bile, Rusya Türkiye’yi Avrasya Gümrük Birliği’ne almak istemez. Avrasya Ekonomik (Gümrük) Birliği ülkelerinin şu anki toplam nüfusu 183 milyondur. 79 milyonluk (2017) bir Türkiye’nin Birliğe katılması Birlik içindeki nüfus ağırlığını  değiştireceği ve Türkiye’nin etkinliğini arttıracağı için Rusya bu üyeliğe sıcak bakmaz. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin nüfusu, büyük bölümü Özbek ve Kırgızlardan oluşan Tacikistan da dahil 65 milyondur. Türkiye’nin nüfusuna bu nüfus da eklenirse 144 milyonluk Türk nüfus 183 milyonun etkinliğini  önler.

Aslında Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Avrasya Gümrük Birliği’nde Rusya’ya karşı Türkiye’yi bir denge unsuru olarak değerlendirdiği için bu Birliğe girmesini istemektedir. Bu konuya Nazarbayev 14 Aralık 2012 tarihinde Kazakistan: 2050 Stratejisi: Olgunlaşan Devletin Yeni Siyasi İstikameti başlıklı ulusa sesleniş konuşmasında üstü örtülü olarak değinmiştir. Nazarbayev aslında bir Kazak milliyetçisidir ve Kazakistan devletinin uzun dönemde bağımsızlığından yanadır. Şu sözler O’na aittir: “Jeti atasın bilmeytin er jetesiz, jeti gaşır tarihin bilmeytin el jetesiz” Türkçesi: Yedi atasını bilmeyen kişi yaramaz, yedi asır geçmişini bilmeyen halkın geleceği olmaz.  

Avrasya Gümrük Birliği’ne Türkiye’nin girmesini isteyen Nazarbayev bu görüşünü, Esengül Kafkızı’nın Abdülvahap Kara tarafından çevrilen ve Türkistan gazetesinde 14 Kasım 2013 tarihinde yayınlanan Ankara Gümrük Birliği’ne Katılmayı Gerçekten İstiyor mu? Kazakistan Cumhurbaşkanın Teklifi Üçlü Gümrük Birliği’nde Görüşlerin Farklı Olduğunu Ortaya Çıkarmış Gibidir başlıklı makalesinde ortaya koymuştur.

Son yıllardaki tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye Batı dünyasından kopmamalıdır. Avrasya ile ilişkiler geliştirilmelidir fakat Rusya’nın egemen olduğu kuruluşlara girme hiçbir zaman bir alternatif olarak değerlendirilmemelidir.

Başbakan Ahmet  Davutoğlu 28 Ocak 2015 tarihinde  Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin stratejik bir hedef olduğunu ve kararlılıkla devam ettirileceğini söylemiştir.  Massachusetts Institute of Technology’de  iktisat profesörü Daron Acemoğlu, Hürriyet Gazetesi’nde 2016 yılında yayınlanan röportajında Avrupa Birliği’nin Türkiye için bir çapa olduğunu belirtmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun  Türkiye ile üyelik müzakerelerini  geçici olarak dondurma kararını nasıl karşıladınız sorusuna Acemoğlu şu cevabı vermiştir: “Avrupa Birliği, Türkiye’nin kurumları için önemli bir çapadır. Bu çapayı elimizden kaçırmak üzereydik. Şimdi tamamen kaçırdık. Türkiye için iyi bir sonuç olmadı. Ayrımın büyümesi, hem ekonomik hem siyasi anlamda çok kötü.”

Türkiye iyi kötü 60-70 yıldır Batı ittifakının parçası. Cumhuriyet’in yönü Batı’ydı. Şimdi Avrupa Birliği’ne, hatta NATO’ya alternatif olarak Şanghay Beşlisi işaret ediliyor. Bunu ekonomik ve siyasi açıdan nasıl okuyorsunuz? sorusunu şöyle cevaplandırmıştır: “Çok kötü okuyorum. Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi hiçbir zaman sorunsuz değildi. Bir adım geri, bir adım ileri gidiyordu. Avrupa’yla yakınlaştığımız dönemler hep iyi netice verdi.”

Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin çifte standartlarına, benim ifademle Bobon kriterlerine  (Bo Bizden olanlar, Bon Bizden olmayanlar) rağmen Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi Batılı olmayan bölgelerde seslendirdiği eleştiriler Türkiye’nin bir ortak değil, rakip güç olarak algılanmasına yol açmaktadır. Ortadoğu’daki Batı karşıtı aktörlerle ilişkileri, Türkiye’nin Avrupa’da ne tür bir ortak olacağı konusunun sorgulanmasına sebep olmaktadır.

Eksen tartışmalarının doğmasına zemin hazırlayan bu gelişmeler, Türkiye – AB ilişkilerinin çıkmaz sokağa girmesidir. Bu sebeple 2013 yılında yayınlanan 838 sayfalık kitabımın adını Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak olarak koydum. Kamuoyu artık  ülkemizin bir gün AB üyesi olacağına inanmamaktadır. Kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacak, bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye’de bir eksen kayması bu durumda olabilecektir.

Bu durumda bile geçen hafta Aydın Üniversitesi’nin düzenlediği Batı Platformu’da söz alan Prof. Dr. Kamil Veli Nerimanoğlu’nun  açıkladığı gibi Rusya, Ukrayna ve Estonya gibi  ülkeler alternatif olamaz. Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Dr. Mustafa Aydın’ın da üzerinde durduğu gibi “Türk insanın yüzü Orta Asya’dan beri Batı’ya dönüktür. Bundan  vazgeçemeyiz. Avrupa bizim için olmazsa olmazdır.”

Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde (Türkistan, Kazakistan) 26 Nisan 2017 tarihinde sunduğum Avrupa Birliği, Şanghay İşbirliği Kuruluşu, Avrasya Ekonomik Birliği ve Türkiye başlıklı bildirimde de belirttiğim gibi, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye için bir stratejik hedeftir.  Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden bir sapma söz konusu değildir. Çünkü 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır.

Türkler Batı’ya yönelmiş bir ulustur.  Lucius Annaeus Seneca “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) derken haklıydı. Çünkü, yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgâr eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir. 

Büyük Önder Atatürk 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte tercihini yapmıştır: “Kabul etmelisiniz ki, doğuda yaşamayı seçmeye mecbur olduğunuz için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıyı bir yerleşim yeri seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”

Bu vesileyle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği gündemin en son sıralarına düşmüş olsa da, tüm okurlarımın 9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun.