Alacakaranlıkta Türkiye-ABD ilişkileri

Bıçak sırtında diplomasi…

Tayyip Erdoğan’ın Nükleer Güvenlik Zirvesi için gittiği ABD’deki temaslarına ilişkin değerlendirmeler, ağırlıklı olarak içerik ve arka plan bilgisi üzerinden değil, sembolik değer taşıyan unsurlar üzerinden yapıldı. Ziyaretin ve yapılan temasların stratejik/diplomatik boyutu üzerinde fazla durulmadı.

Oysa gerek küresel güçlerin, özelde Suriye genelde Ortadoğu üzerindeki hesapları, gerekse bölgede başta terör ve radikal eğilimler olmak üzere ortaya çıkan çok yönlü tehdidin Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarını tehdit edici boyuta ulaşması, bundan sonraki süreç bağlamında Erdoğan’ın ABD’deki temaslarını oldukça önemli kılıyordu.

Ancak, ziyarete ilişkin tartışmalar iç politika kaygısının ötesinde ele alınamadığı için Türkiye’nin Atlantik ötesi ilişkilerindeki fay hatlarının hızla kırılmaya başlamış olduğu da dikkatlerden kaçtı.

Ziyaret öncesinde kamuoyu algısı, Obama’nın Erdoğan ile görüşüp görüşmeyeceği üzerine odaklandı. Oysa son dönemdeki soğuk yaklaşımına karşın Obama için -ABD’nin bölgedeki çıkarları gereği – Erdoğan’la bir araya gelmesi diplomatik bir zorunluluktu. Obama’nın, Erdoğan’a ilişkin kişisel tercihlerini, ABD çıkarlarının önünde tutmayacağı, ikisinin arasında bir denge kuracağı zaten biliniyordu.

ABD’nin dış politikadaki pragmatizminin iyi okunamaması ya da eksik okunması ve ağırlıklı olarak sembolizm üzerinden şekillendirilen iç politikadaki retorik, Erdoğan’ın ABD ziyaretinin kamuoyunda hakkıyla değerlendirilememesine neden oldu.

Bu noktada ABD’deki güncel tabloyu mercek altına alıp değerlendirmek gerekiyor. Obama, gelecek yılbaşında Beyaz Saray’dan ayrılıyor. ABD’de, iki dönem Başkanlık yapan bir isim, üçüncü kez aday olamadığı için, Obama bundan sonraki yaşamına “eski Başkan” sıfatıyla devam edecek.

Bu yılın kasım ayında yapılacak seçimler, ABD açısından kritik önemi haiz olacak. Başkanlık bir dönem daha Demokratlarda mı kalacak yoksa iktidar Cumhuriyetçiler mi geçecek? Obama’dan sonra Beyaz Saray’ın yeni ev sahibi kim olacak?

Bu soruların yanıtı, ABD’nin Ortadoğu özelinde bölgesel hesapları açısından olduğu kadar Washington yönetiminin küresel politikaları açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü Cumhuriyetçiler ile Demokratların seçim kampanyasına bakıldığında, ABD tarihinde belki de ilk kez taraflar arasındaki makas bu kadar açılmış durumda.

ABD’nin ulusal çıkarları söz konusu olduğunda, her iki partinin de kolayca ortak bir zeminde buluştuğu yönündeki sosyal/siyasal ön kabulün bu kez çok fazla dillendirilmiyor olmasını da not etmek gerekiyor.

Bu durum, adayların kişiliği ile bağlantılı olduğu kadar bölgesel ve küresel dinamikler ile yakından ilgili. Özellikle, Arap Baharı ile başlayan süreçte, diplomasideki gri alanların giderek azalmasına, sosyal/siyasal polarizasyonun artmasına neden olan terörün küreselleşmesinin, bu anlamdaki tehdidin hızla büyümesinin ve kontrol edilebilir olmaktan çıkmasının, siyasal oyun kurucuların yaklaşımlarını, önceki dönemlere göre önemli ölçüde farklılaştırmalarına neden olduğu biliniyor.

Son dönemde küresel dengesizlikler, bölgesel istikrarsızlar ile iç savaşlar nedeniyle ortaya çıkan yoğun göç hareketlerinin de bu duruma çarpan etkisi yaptığını eklemek gerekiyor.

Bu çerçeveden bakıldığında, görev süresi sona eriyor olsa da, Obama’nın bugün ortaya koyduğu yaklaşımın, ABD seçmeni açısından belirleyiciliği bulunuyor. Yapılacak küçük bir hatanın faturasının Demokratlara çıkacağını bilen Obama’nın, bugün attığı her adımda kuyumcu terazisi kadar hassas davranmakta olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Obama yönetiminin, bu hassasiyet ile ABD’nin dış politikadaki çıkarları arasında bir denge kurmak için yoğun mesai harcamakta olduğu zaten biliniyor. En temel protokol uygulamalarından, yapılacak açıklamalarda seçilecek cümlelere kadar, hemen her noktaya büyük hassasiyet gösterildiği sır değil.

İşte, Erdoğan’ın ziyaretini bu arka plan ile birlikte okumak gerekiyor. Ziyaret öncesinde Erdoğan’ın Obama ile olan randevusunun gündemi tamamen Suriye, terör ve güvenlik konularını kapsayacak şekilde belirlenmişti. Taraflar, bu başlıklardaki diplomatik pozisyonlarını da birbirlerine iletmişti. Dolayısıyla, bilinenin ve kamuoyu gündemine yansıyanın dışında sürpriz konu başlığı ortaya konmamıştı. Pazarlık siyasi olarak yapılacaktı.

Ziyaret öncesinde Beyaz Saray, görüşmenin resmi olmadığını açıklayıp Ankara’ya ince bir mesaj gönderse de, bu Ankara için çok fazla bir anlam ifade etmedi.

Peki, Obama-Erdoğan randevusundan ne çıktı?

En kısa ve basit anlatımıyla Obama, Beyaz Saray’da Erdoğan’la yaptığı görüşmede, Washington yönetiminin bölge politikalarını bir anlamda yeniden tahkim etmiş oldu. Görüşmenin perde arkasından sızan bilgiler, Erdoğan’ın özellikle PYD konusunda Obama’yı ikna edemediği yönünde. Üstelik Erdoğan’ın PYD yerine, Türkmenler, Araplardan oluşacak bir gücün savaşması önerisine de Obama’nın “hayır” yanıtı verdiği, Menbiç pazarlığıyla ilgili olarak Türkiye’nin YPG’nin ilerleyişine yönelik söyleminin yumuşattığı da yine sızan bilgiler arasında.

Yani, Obama-Erdoğan görüşmesinden Türkiye stratejik açıdan yaşamsal önemi haiz konularda istediği hiçbir şeyi alamadığı gibi, YPG ve ‘Kürt Koridoru’nun engellenmesine yönelik diplomatik pozisyonundan da geri adım attı. ABD ise IŞİD terörü ile mücadele konusunda Ankara’nın desteğini teyit etti, Türkiye’nin bölgeye tek taraflı müdahale etmeyeceğinin güvencesini aldı.

Peki, Dışişleri Bakanlığı Erdoğan için Obama’dan randevu isterken ABD’nin ikna edilemeyeceğini, hatta Türkiye’nin geri adım atmak zorunda kalabileceğini bilmiyor muydu? Özellikle ABD ile ilişkilerde kılı kırk yaran deneyimli diplomatların bunu bilmemesi söz konusu değilse, Erdoğan neden Obama ile görüşmek için ısrarcı oldu?

Obama, Erdoğan ile görüşse de görüşmese de, ABD’nin PYD ve Menbiç konularında geri adım atmayacağı hesap dahilindeydi. Buna rağmen, Türkiye randevu konusunda ısrarcı oldu. Çünkü iç politikada artık irrasyonel olarak kullanılan sembolizm burada da devreye girdi. Obama ile verilecek tek bir kare fotoğrafın Erdoğan için Türk kamuoyunda “dünya lideri” algısı yaratacağını düşünen siyasal oyun kurucular, Washington yönetiminin bir sonraki adımını hesap edemeyip stratejik bir hataya düştü.

Obama, Beyaz Saray randevusundan, yani Erdoğan’a istediğini verdikten hemen sonra, Washington yönetiminin hassasiyetle hesap ettiği dengeyi kurabilmek için Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü konusunu gündeme taşıyıverdi.

Konu, Obama’nın Nükleer Güvenlik Zirvesi sırasında düzenlediği basın toplantısında gündeme geldi. AFP haber ajansından Andrew Beatty, Merak ettiğim, (Erdoğan’ı) kendisini bir otoriter olarak görüyor musunuz” şeklindeki sorusuna karşı Obama şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye’de benim rahatsız olduğum bazı eğilimlerin olduğu sır değil. Ben basın özgürlüğüne güçlü bir biçimde inanan biriyim. Dini özgürlüklere güçlü bir biçimde inanan biriyim. Hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye güçlü bir biçimde inanan biriyim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın demokratik bir süreçle üst üste seçildiğine şüphe yok. Ama basına karşı benimsedikleri yaklaşımın, Türkiye’yi çok rahatsız edici bir yola sürükleyebileceğine inanıyorum. Onlara tavsiyede bulunmaya devam edeceğiz. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyledim. Ona, göreve demokrasi vaadiyle geldiğini ve Türkiye’nin tarihsel olarak modernlik ve açıklıkla yan yana yer alan derin bir İslam inancının yaşandığı bir ülke olduğunu hatırlattım. Ve (Erdoğan’ın) enformasyonu baskılama ve demokratik tartışmayı engellemenin de dâhil olduğu bir strateji yerine izlemesi gereken miras bu. Bunu söylerken, (Türklerin) işbirliklerinin birçok uluslararası ve bölgesel konuda önemli olduğunu da vurgulamak isterim. Öyle olmaya da devam edecek. Birçok dost ve ortağımız için geçerli olduğu gibi onlarla çalışır, işbirliği yaparız, çabalarına minnettar oluruz ve bazı farklılıklar olur. Farklılıklar neredeyse söyleriz. Burada da bunu yapmaya çalıştım.”

Obama, Erdoğan’ın istediği fotoğraf karesini verdi. Ancak bunun faturasını da hemen ortaya koydu. Obama, bu eleştirisi ile uluslar arası kamuoyunun gözünde basın ve ifade özgürlüğünü yok sayan, gittikçe otoriterleşen, bir siyasi figürü sert bir dille eleştirip, özelde kendisinin Demokratların genelde de ABD yönetiminin siyasi tavrını göstermiş oldu.

Bu noktada kısa bir parantez açıp, Obama’nın Erdoğan’a yönelik eleştirilerinde haklı olsa bile bunu uluslar arası kamuoyu önünde ve sert bir dille yapmasının diplomatik teamüllere de ABD-Türkiye ilişkilerinin ruhuna da uygun düşmediğini not etmek gerekiyor.

Gösterdiği tepki dikkate alındığında belli ki Erdoğan ve kurmayları, Obama’nın basın toplantısında şapkasından tavşan çıkaracağını hesap edememişti. Obama, HDP/YPG politikasında geri adım atmamış, basın ve ifade özgürlüğü konusunu da gündeme taşıyıp Türkiye ile ABD arasındaki siyasi cepheleşmenin alanını genişletmeyi tercih etmiş, Ankara’nın kırmızıçizgilerini yok saymayı sürdürmüştü.

Oysa bu noktada ABD’nin, değil stratejik işbirliği yürütmesi ya da “model ortak” olması, Türkiye ile tam bir cepheleşme içine girmiş olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Görünen o ki, içerikten ve ‘asıl’dan çok sembolizmin damgasını vurduğu Türkiye-ABD ilişkileri alacakaranlık içinde sürmeye devam edecek.