Yirminci yüzyıl geride kaldıktan ve yirmi birinci yüzyılın ilk on yılını tamamladıktan sonra, gerçekçi bir ulus devlet ve ulusal egemenlik değerlendirmesi yapmak gerekmektedir. Bütün dünyanın bir çağ değişimi yaşadığı, bir yüzyılın son on yılında yepyeni bir dönem ile karşı karşıya kalındığı ve nelerin olduğu tam olarak ortaya çıkmadan yeni yüzyılın ilk yıllarını geride bırakmağa başlamak, bugün içinde bulunulan durum ve geleceğin yeni koşullarını ve yapılanmalarını açıklığa kavuşturmak açısından daha gerçekçi görünmektedir. Bu çerçevede, dünya ve insanlık, bugünkü yapılanmasından nasıl bir geleceğe doğru yol almaktadır sorusuna getirilecek en iyi yanıtlardan birisi; yirmi birinci yüzyılda ulusal egemenlik düzenlerinin nasıl bir gelişme geçireceğinin ortaya konulmasıyla verilebilecektir. İnsanlığın içine girmiş olduğu elektronik uzay çağında değişimin hızı herkesin başını döndürürken, yakın geleceği görebilmek ve bunun üzerine düşünce üretebilmek giderek zorlaşmaktadır. Ne var ki, gene de geçmişten gelen bilimsel bilgi birikimi ve yaşanmış siyasal olayların ortaya koymuş olduğu siyasal deneyimlerin, böylesine bir harekete kalkışabilmek açısından yeterli destek sağlayıcı olduğu söylenebilir. Hızlı değişim süreçlerinin yaratmış olduğu baş döndürücü ortamın olumsuzlukları ancak geçmişin bugüne taşıdığı siyasal ve bilimsel bilgi birikiminin sağlamış olduğu olanaklar ile aşılabilecektir.

Yeni bir çağda ulusal egemenlik kavramını ve bunun getirmiş olduğu siyasal düzenlerin çeşitli yönlerini ele alarak açıklamaya çalışabilmek için, öncelikle dünya tarihinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış olan siyasal gelişmeleri birbirini izleyen bir devamlılık içerisinde ele almak ve neden sonuç ilişkilerinden hareket ederek, hangi olayların ne gibi gelişmelere yol açtığını görebilmek gerçekçi değerlendirmeler yapabilmek ve bilimsel sonuçlara varabilmek açılarından ciddi katkılar sağlayacaktır. Bu doğrultuda gerilere doğru gidildiğinde uluslaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı ve ulusal toplumların ulusal egemenlik oluşumları doğrultusunda nasıl gündeme geldiği, uluslaşma süreçlerinin getirmiş olduğu ulusal egemenlik düzenlerinin daha sonraki aşamada nasıl ulus devletlere dönüşmüş olduklarını öncelikle ele alarak incelemek gerekmektedir. Konuya dünya tarihi açısından yaklaşıldığında, ilk uygarlıkların Asya’da gündeme geldiğini, daha sonraki aşamada bugünkü dünya uygarlığını yaratan siyasal birikimin Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler sonucunda belirginlik kazandığı, Mezopotamya uygarlığının günümüzdeki dünya uygarlığının ilk tohumlarının yeşermiş olduğu bölge olduğunu anımsamakta yarar bulunmaktadır. Göçebe toplum yaşayışından yerleşik toplumsal düzene geçiş Mezopotamya döneminde gerçekleşince, daha sonraki siyasal oluşumlarda toplumsal düzenler belirleyici olmağa başlamıştır. Toplum düzenine göre yaşam biçimleri ve devlet modelleri ortaya çıkmıştır. Siyasetin tabanında var olan toplumsallık gerçeği, insanlık tarihi boyunca birbirini izleyen siyasal olayların meydana gelişinde ve yönlenmelerinde birinci derece etkinlik sağlamıştır. Bu çerçevede, insan toplumlarının uluslaşmasına ve bir uluslaşma sürecinden geçerek ulusal yapıya sahip olmasına kadar ciddi anlamda bir ulusal egemenlikten söz edebilmek mümkün değildir.

İlk çağlardaki küçük nüfus yapılanmalarının Orta Çağ sonrasında hızla büyümeye başlamalarıyla, insan toplumlarını yönlendirme ve yönetme sorunları ortaya çıkmıştır. İlkel ve geri kalmış toplumlarda nüfus arttıkça çekişme ve çatışma da tırmanmış, geniş halk kitlelerinin toplu bir halde düzen içerisinde yaşama şansı giderek ortadan kalkmıştır. İşte bu sürecin başlangıcında dünya sahnesine tek tanrılı dinler çıkmış ve kitlelerin hem yönlendirilmesinde, hem de belirli bir otoritenin öncülüğünde düzenli bir yaşama kavuşturulmalarında etkili olmuştur. Yahudilerin Mısır’dan kovulmaları sırasında Musa Peygamber’in ortaya çıkarak ilk tek tanrılı dini ortaya koyması yeni bir başlangıç olmuştur. Böylece ilk din devletine giden yolda İsrail bir din devleti olarak Milattan Önceki yıllarda Orta Doğu’da kurulmuştur. Puta tapan pagan Roma İmparatorluğu, bu ilk tek tanrılı dine dayanan İsrail devletini yıkarak Yahudileri bütünüyle yok edeceği sırada, Hıristiyanlık bir Yahudi asıllı din adamı tarafından ikinci tek tanrılı din olarak gündeme getirilmiştir. Romalılar bunun üzerine yeni tek tanrılı din olan Hıristiyanlık ile uğraşırken, Yahudiler Akdeniz kıyılarına dağılarak geleceğin ticaret kolonilerini ve ekonomi kentlerini kurmuşlardır. Daha sonraki aşamada Hıristiyanlık kuzeyden Avrupa’ya girerek bütün kıtaya yayıldığı aşamada ise Yahudiler Avrupa kıtasından dışlanmağa başlamışlar ve bu aşamadan sonra içine girilen Orta Çağ döneminde Avrupa kıtası bin yıl süre ile Hıristiyan Kilisesinin dine dayalı baskı yönetimi altında kalmıştır. Karanlık Orta Çağ, Avrupa kıtasında Hıristiyan ve Yahudi çekişmesine neden olmuş, Hıristiyanlık bütün Avrupa kıtasını ele geçirerek bir Kilise egemenliği oluştururken, Yahudiler hedef alınarak sinagoglara Avrupa’da yer verilmemiştir. Hıristiyanlık bütün Avrupa’yı ele geçirirken, daha önceki tek tanrılı dinin mensubu olan Yahudiler yokedilmeğe çalışılmıştır.

Üçüncü tek tanrılı din olan Müslümanlık henüz Orta Doğu’da yayılmadan, Kuzey Afrika üzerinden İberik Yarımadası’na geçerek, Orta Çağ döneminde Hıristiyan Avrupa kıtasına karşı, Avrupa’nın batısında İslam-Yahudi ittifakına dayanan Endülüs İmparatorluğu kurulmuştur. Hıristiyan Avrupa kıtası İberik Yarımada’sı üzerinden Endülüs’ün Müslüman askerleri tarafından zorlanırken, Kuzey bölgesinde bugünkü Rusya topraklarında kurulu bulunan Hazar İmparatorluğu üzerinden, Türk kavimlerinin göçleri gündeme getirilmiş ve bugünkü Macaristan, Bulgaristan ile Finlandiya ve Estonya nüfuslarını oluşturan Türk kavimleri göçü gene yedinci yüzyılda Avrupa kıtasına yönelmiştir. Avrupa kıtasındaki Hıristiyan-Yahudi çekişmeleri yüzünden kıtanın doğusuna Türk göçleri ve batısına da Müslüman göçleri yönlendirilerek, kıta içerisinde Hıristiyan ağırlığına karşı Yahudiler hem Türk boyları, hem de İslam kavimleri ile bir karşı denge sağlamağa çalışmışlardır. Böylece; Orta Çağ döneminde üç büyük din arasındaki çekişmeler tırmanmış ve giderek çeşitli savaşlara dönüşmüştür. Bu durumda, giderek artan ülkelerin nüfusları dinler aracılığı ile kontrol edilmeğe çalışılmış, azınlıkta kalan Yahudiler sürekli olarak bulundukları ülkelerde ve genel olarak bazı bölgelerde her zaman için Hıristiyan ve Müslüman dengelerine dikkat ederek, kendi varlıklarını koruyabilmek ve ele geçirmiş oldukları ekonomik zenginlik düzenlerini koruyabilmek için çeşitli yöntemleri geliştirmişlerdir. Doğudan gelen göçler ile nüfusu fazlasıyla artan Avrupa kıtası o dönemde dünyanın merkezi olma düzeyine gelince, üç büyük din arasındaki çekişmeler ve savaşlar tarihin belirleyici unsuru olarak öne geçmiştir. Hıristiyanlara karşı Müslümanları, Müslümanlara karşı da Hıristiyanları desteklemek her zaman için azınlıktaki Yahudilerin izlediği bir yöntem olmuş ve böylece Orta Çağ Avrupa’sında yeni bir denge düzeni tek tanrılı dinler aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Rönesans ve Reform daha sonraki yeni dünya düzeninin başlangıcı olmuştur. Avrupa kıtasında matbaanın keşfi ile bir aydınlanma hareketi başlamış, Hollanda ve İngiltere üzerinden bütün kıtaya yayıldığı aşamada, artık Avrupa dönemi geride kalırken, Avrupa merkezli yeni bir dünya düzenine yönelinmiştir. İtalya Rönesans ve Reform hareketlerinin merkezi olmaya başlayınca, Orta Çağ düzeni bütünüyle çökmüştür. Bilim ve endüstri devrimleriyle insanlık daha gelişmiş yeni yapılanmaya doğru yöneldiğinde yaşam biçimi değişmiş ve insanlık Avrupa’nın dışında yeni kıtalara yönelerek bütün dünyayı keşfe yönelmiştir. On beşinci yüzyılın sonlarına doğru bu gelişmelerin etkisiyle İberik Yarımadası’ndaki Kastilya Krallığı bütün yarımadayı ele geçirerek, Müslümanları ve Yahudileri Avrupa kıtasından kovup, Endülüs İmparatorluğu yerine İspanya Krallığını kurmuştur. Endülüs’ün yıkılışı sonrasında Müslüman Araplar yeniden Afrika kıtasına sürülürken, Musevi Yahudiler de gemilere binerek okyanus ötesi kıtalara açılmışlar ve böylece dört büyük kıta ile dünya denizleri ve adalarının keşfi dönemi başlamıştır. Üç yüz bin civarında Yahudi de gemilere binerek Akdeniz üzerinden Osmanlı İmparatorluğu topraklarına gelmiştir. Seferad adı verilen bu Yahudiler Endülüs’ün yıkılışı ile batı Avrupa’dan kovulunca kıtayı terk etmemişler bu kez de Doğu Avrupa’ya göç ederek Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında yaşamağa başlamışlar ve bu büyük Müslüman devletini, Hıristiyan Avrupa devletlerine karşı desteklemişlerdir. Bu nedenle altı yüz yıllık Osmanlı tarihi sürekli olarak Hıristiyan Avrupa devletleriyle yapılan savaşlar ile dolu geçmiştir. Azınlıktaki Yahudiler, Müslüman Endülüs’ü Hıristiyan Avrupa’ya ve Vatikan’a karşı kullanamayınca bunun üzerine Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nu sürekli olarak Hıristiyan Avrupa kıtasına karşıTanrının Kılıcıadı altında kullanmışlardır. Bir anlamda Yahudilerin Avrupa kıtasında yaşamlarını ve ekonomik etkinliklerini sürdürebilmelerinin güvencesi Osmanlı devleti olmuştur.

Orta Çağ sonrasında Avrupa tarihini belirleyen olgu yine dinler savaşı olmuştur. Üç büyük tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ya da Yahudilerin Hıristiyan-Müslüman dengelerini arayan yeni yaklaşımları öne geçtikçe,  dinler arası çatışmalar çıkmış ve bu doğrultuda Avrupa tarihini belirleyen olaylar birbiri ardı sıra tarih sahnesinde kendisini göstermiştir. Roma İmparatorluğu döneminden kalma Roma merkezli bir Katolik yapılanması Avrupa kıtasında öne geçince ve yine Yahudilere olan baskılar artınca bu kez, Almanya’da Luther ve Fransa’da Calven isimli iki Yahudi asıllı din adamının öncülüğünde Kiliseye karşı protesto hareketleri ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da Protestanlık yeni bir Hıristiyan mezhebi olarak Katolikliğe karşı örgütlenmiştir. Katolikler Macaristan’da, Yahudileri kırım ve kıyama başladıklarında Osmanlı imdatlarına yetişerek, bu ülkeyi fethetmiştir. Osmanlı yönetiminde Macaristan’da Protestanlık geliştikten sonra, Osmanlı yönetimini dünya ekonomisini yönlendiren Yahudiler geri göndermişlerdir. Avrupa’nın kuzeyinden başlayarak Protestanlık yayıldıkça bu kez Avrupa kıtasında mezhepler üzerinden ikinci dönem din savaşları başlamıştır. Daha önceki aşamada dinler savaşırken bu kez mezhepler savaşmaya başlamış ve Yahudilerin desteklediği Protestanlar ile Katolikler arasında çok kanlı din savaşları yaşanmıştır. Otuz yıl, kırk yıl daha da ileri giderek elli yıl süre ile devam eden bu Katolik-Protestan çekişmeli din savaşları sonucunda Avrupa’da çok insan ölmüş, bir gecede yapılan büyük katliamlar sonucunda dinci kesimler çok insan zayiatı vermiştir. Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı güçler dengesi altında Protestanlık Avrupa’da yayılırken, katı ve fanatik Katoliklik önlenmiş ve geleceğe dönük yeni bir denge bu kez Hıristiyan mezhepleri arasında oluşturularak, Avrupa’da diğer din mensuplarının da yaşayabileceği bir denge ortamı yaratılmak istenmiştir. Ne var ki, dinler savaşı ile geçen zaman içerisinde Avrupa devletlerinin karşı karşıya gelmesi, güney ülkeleri Katolik alanı olarak varlıklarını korurken, kuzey ülkelerinin Protestanlığın yayılma alanları olarak yeni yapılanmada yer almaları yeni bir çatışma ortamına Avrupa kıtasını sürüklemiştir.

İşte bu duruma son vermek için, toplanan büyük Avrupa devletleri 1648 yılında geleceğin Avrupa’sına yön vermek üzere Vestfalya Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşma ile krallık devletlerinin sınırları kesin olarak belirlenmiş ve kral merkezli bir yönetim sağlanarak, geleceğe dönük bir süreçte krallıkların kendi toplumları ile bütünleşerek ayrı bir ülkesel yapılanmaya yönelmeleri sağlanmıştır. Böylece, her krallık devletinin merkezinde yer alan başkente bağlanan kentler bir devletin sınırları içerisinde uzun süreli kalıcı bir birlikteliğe yöneltilerek her devletin kendi toplumu ile sahip oldukları ortak ülke koşullarında ve özelliklerinde bütünleşebilmelerinin yolu açılmıştır. Bu süreç, krallık devletlerine bağlı olarak yaşamakta olan insan topluluklarının zaman içerisinde halk topluluğundan ulusal topluma geçişini sağlayan bir etki yaratmıştır. Sürekli olarak aynı ülkede birlikte yaşayan, ortak devletin çatısı altında tek bir yönetime bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kitleler giderek ortak özelliklere sahip olmağa başladıklarında ulus gerçeğinin dünya sahnesine çıktığı görülmüştür. Ulusal egemenliğe ve daha sonraki aşamada da ulus devlete giden yol, halk kitlelerinin uluslaşmasıyla başlamıştır. 1648 Vestfalya Antlaşması ile yönü çizilen bu oluşum 1789 Fransız Devrimi bir patlama noktasına ulaşmış ve bir ulusal devrim ile krallıklardan ulus devletlere geçiş başlamıştır. Ulus devlete giden yol Vestfalya Antlaşması ile çizilirken, Fransız Devrimi bir patlama noktası olarak tarih sahnesine çıkmış ve daha sonraki hızlı uluslaşma sürecinin başlangıcı olmuştur. Eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle beraber ele alınan kardeşlik ilkesi, Fransız Devriminin farklı etnik kökenden gelen insanları bir kardeşlik anlayışı içerisinde ulusal bir toplumun çatısı altında birleştirebilmesinin esası olmuştur. Kardeşlik anlayışı ve yaklaşımı, farklı kökenden gelen insanların eşitlik ve özgürlük ortamında özgürce bir araya gelebilmelerini sağlamış, aynı ülkedeki ortak devletin çatısı altında geçmişten gelen ve geleceğe yönelen bir yaşam düzeni içerisinde benzerliklerin kaynaşmasıyla ulusallaşma başlamıştır. Bir buçuk asır sonra Fransız Devrimi ile patlama noktasına gelen uluslaşma süreci, daha sonraki dönemde de devam ederek, batının önde gelen büyük ulus devletlerinin üç yüz yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde uluslaşabildiklerini ve bu aşamadan sonra çağdaş ve modern bir ulus devlete sahip olabildiklerini göstermektedir.

İlkel toplumdan modern çağa büyük bir değişim geçiren insan toplumları, önce dinler aracılığı ile yönlendirilmek ve yönetilmek istenmiş daha sonraki aşamada da din savaşlarının büyük katliamlara yol açması ve giderek artan dünya nüfusunun yeni bölgelerde farklı devlet yapıları içerisinde yaşamlarının sağlanmak istenmesi üzerine, Fransız Devrimi ile beraber ulusçuluk akımları hızla gelişmiş ve böylece çeşitli ülkelerdeki halk topluluklarının uluslaşma aşamasına gelmelerine giden yolu açmıştır. On beşinci yüzyıldan sonra dünyaya açılma gündeme geldiğinde büyük imparatorluklar kurulmuştur. Yirminci yüzyıla girerken yeryüzünde yirmi devlet vardı. Yirminci yüzyıl biterken yeryüzünde ikiyüz ulus devlet oluşmuştur. Önce dinler alanındaki krallıklar imparatorluklara dönüşürken aynı zamanda uluslaşma sürecini de beraber yaşamışlardır. Böylece din devletlerinden ulus devletlere geçiş aşaması yaşanmış ve krallıklar zaman içerisinde Fransa’da olduğu gibi ulus devletlere dönüşmüştür. Birinci Dünya savaşı sonrasındaki aşamada büyük imparatorluklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında birçok sömürgelerin bağlı oldukları imparatorluklardan koparak,  bağımsız ulus devletlere yöneldikleri görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında benzeri yeni bir süreç yaşanmış ve Birleşmiş Milletlerin kurulması üzerine bütün eski sömürgeler ulus devletler olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanmışlardır. Son olarak soğuk savaşın sona ermesi üzerine Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonları dağılınca yirmi iki tane yeni ulus devlet dünya haritası üzerinde bağımsız siyasal yapılanmalar olarak yerlerini almışlardır. Böylece, dünya düzeni yirminci yüzyıldan çıkarken iki yüz civarında ulus devlete sahip olan bir yapılanma kazanmıştır. Önceleri dinler aracılığı ile yönetilen insan toplumları, nüfusun giderek artması ve bütün dünya kıtalarına yayılması üzerine yeni ulus devletlere gereksinme doğduğu için, bugünün dünyasında iki yüz civarındaki ulus devlet sahip oldukları ulusal egemenlik düzeni içerisinde kendi ülkelerinde varlıklarını sürdürmektedirler. Artan nüfus ve kıtalar üzerine yayılma yeni yeni ulus devletleri dünya sahnesine çıkarmış ve bu yüzden günümüz dünyasında giderek çok uluslu ve devletli bir süreç giderek artan bir boyutta gündeme gelmiştir.

John Naisbith adında küreselleşme filozofu bir ABD‘li, bugünün iki yüz ulus devletli yapılanmasını eksik görmekte, insanlık için iki yüz devletin yeterli olamayacağını, gelecekte insanlığın gereksinmelerinin karşılanabilmesi için en az iki bin devlete gereksinme olduğunu “Global Paradoks” isimli kitabında açıkça yazabilmektedir. Yirminci yüzyılda yaşanan üç kuşak ulus devletler sürecinin ortaya çıkardığı iki yüz devletli dünya yapılanmasını yeterli bulmayan küresel emperyalizm merkezleri, John Naisbith gibi kendi düşünürleri aracılığı ile iki bin devletli bir yapılanmayı dünya kamuoyunun önüne bir hedef olarak koymaktadırlar. Böyle, bir davranış da küresel emperyalizmin sonuna kadar zorladığı böl ve yönet metotlarını yeniden devreye sokmakta, bütün ulus devletler dışarıdan gelen küresel emperyalizmin baskı ve tehditleri karşısından dağılmak zorunda kalmaktadırlar. Küresel emperyalizmin patronlarının bütün dünyaya dayatmış olduğu bu plan yüzünden bütün dünya devletleri dağılma ve parçalanma tehdidi altında kalmaktadırlar. Bugünün yeryüzü haritasında yer alan büyük ve orta boy ülkelerin tamamı bölünme ve parçalanma tehditleri ile karşı karşıyadır, çünkü iki bin devlet yaratma projesi batının emperyal merkezleri tarafından bütün dünya devletlerine zorla ve baskı yöntemleriyle dayatılmaktadır. Yirmi devletten iki yüz devlete çıkan dünya yapılanmasında iki bin devletin zorlanması yüzünden yerkürenin her köşesinde etnik ve dinsel çatışma sahneleri yaşanmakta ve bu yüzden küresel güvenlik çok ciddi tehditler altında kalmaktadır. Ulus devletleri parçalamayı amaçlayan küresel emperyalizmin ana hedef noktasında ulusal egemenlik düzeni bulunmaktadır. Ulus devletleri şimdiye kadar ayakta tutan bu egemenlik anlayışından verilecek en küçük ödünler hızla beraberinde yeni küçük devletçiklerin dünya sahnesine çıkmasına yol açmakta ve bu yüzden de devlet sayısı sürekli olarak artmaktadır.

Siyonist lobilerin elinde toplanan küresel sermayenin güdümündeki küresel emperyalizm, Siyonizm’in ulus ötesi yaklaşımı çerçevesinde uluslara karşı çıkan bir yaklaşımı giderek tırmandırdıkça bütün ulus devletler dağılma tehlikesine doğru sürüklenmektedirler. Siyonizm’in temelinde ırk ve din anlayışı olduğu için ve kesinlikle bir ulusal öz bulunmadığı için, böylesine bir küresel emperyalizmde uluslar ve onların egemenliği başlıca hedef tahtasına oturtulmaktadır. Uluslararası kapitalizmin merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki küçük devlet yapılanması olarak eyalet sistemi öne çıkarılmakta, bir anlamda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş için uluslararası düzen zorlanmaktadır. ABD’den elli devlet çıkarken, Rusya’dan, Çin, Brezilya ve Hindistan gibi büyük alanlı devletlerden de ellişer eyalet devleti çıkarabilmenin hesapları yapılmaktadır. Sadece beş büyük devletten iki yüz elli civarında eyalet devletinin çıkartılması, küresel emperyalizmin iki bin devletli dünya projesine uygun düşmektedir. Bu arada, Meksika Türkiye, İran, Endonezya, Mısır, Arabistan ve Nijerya gibi orta boy ülkelerden de on ile yirmi arasında eyalet devletçikleri çıkarmak aynı proje doğrultusunda gündeme getirilebilecektir. Avrupa’nın büyük devletleri de sahip oldukları vilayet ya da eyaletleri bu doğrultuda bağımsız yapılar olarak kabul ederse, iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devletine geçiş daha da kolaylaşacaktır.  Dünyanın geri kalan kıtalarında yer alan her ülkede benzeri doğrultuda merkezden kopan eyalet devletçikleri yaratılırsa iki bin rakamına ulaşmak kolaylaşabilecektir. Singapur ya da Malta gibi küçük adalar ayrı devlet sayılabiliyorsa, Türkiye’nin bir vilayeti kadar genişliğe sahip olan beş yüz bin nüfuslu eski Yugoslavya eyaleti Karadağ da ayrı ve bağımsız bir devlet olarak kabul edilebilecektir. Aynı doğrultuda Ermenistan ve Azerbaycan arasında çekişme konusu olan Karabağ’da devlet sayılabilir, Kosova sonrasında ortaya çıkan Abazya ve Osetya gibi minyatür devletçikler de, yeni eyalet devletleri döneminde, bağlı oldukları ülkelerden koparak bağımsız siyasal yapılanmalar statüsünde uluslararası alanda varolabileceklerdir. Yerleşik devlet yapılarını ve dünya düzenini bütünüyle sarsacak derecede radikal yaklaşımlar ile gündeme getirilen bu tür politikalar önümüzdeki dönemde bütün dünyayı bir kaosa sürükleyecek kadar tehlikeli görünmektedir.

Küresel emperyalizmin patronu bir avuç zengin işadamıdır. Bunlar her yıl düzenli olarak yaptıkları toplantılarda, Bilderberg, Trilatral Komisyon, Dış İlişkiler Komisyonu, Dünya Ekonomi Forumu ve İlliminatü gibi yapılanmalar çerçevesinde emperyal planlarını yürütmeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda hem Amerika Birleşik Devletleri’ni, hem Birleşmiş Milletleri, hem de diğer uluslararası kuruluşları kullanarak, Siyonist bir lobinin merkezinde olduğu bir yenidünya düzeni yaratabilmenin ardında koşmaktadırlar. Bir avuç aşırı zengin insanın merkezinde bulunduğu bu ırkçı ve saldırgan emperyalist yapılanma bütünüyle ulus gerçeğini inkâr ettiği için, yeryüzündeki bütün ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerine de uluslararası kuruluşlar üzerinden ciddi bir savaş açmışlardır. Ulus devletlerin kendi ülkelerinde uygulamağa çalıştıkları ulusal egemenlik düzenleri üç yönden aşındırılarak ortadan kaldırılmak istenmektedir. Öncelikle ulus devletlerin bazı yetkilerinin uluslararası kuruluşlara devredilmesi ulusal egemenlik düzenlerini kökünden sarsmakta ve tüm devletleri uluslararası bir egemenliğin boyunduruğu altına sokmaktadır. Tepeden uluslararası kuruluşlar aracılığı ile budanan ulusal egemenlik düzenleri yandan da sivil toplumculuk çalışmaları ile çevrelenmekte, ulus devletlerin elinde olan birçok yetki ve alan sivil toplumculuk adına dışarıdan finanse edilen emperyalizmin Truva atı konumundaki sivil toplum kuruluşlarına devredilmektedir. Böylesine bir emperyal amaçlı tasfiye operasyonu emperyalizmin papağanları tarafından gerçek demokrasi ya da çağdaş sivil toplumculuk olarak savunulmakta, ulusal toplumun içerisinden tepki olarak ortaya çıkabilecek karşı duruşları, ulusal refleksleri ortadan kaldırarak önlemek istemektedirler. Bu plan doğrultusunda çok para dağıtılmakta, toplum önderleri projeler yolu ile zenginleştirilerek satın alınmakta, sivil toplum kuruluşu görünümündeki emperyalizmin örümcek ağı örgütler dıştan finansmanlar yolu ile satın alınarak küresel emperyal projelerde ulus devletlere ve ulusal egemenlik düzenlerine karşı kullanılmaktadır. Ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerini tasfiye edecek üçüncü girişim de yerelleşme adı altında devreye sokulmakta ve böylece başkentlere bağlı ulusal egemenlik düzenleri yerine, devlet merkezinden uzak ve kopuk bir biçimde yerelleşme politikaları ile yapılanmaları desteklenmektedir. Avrupa Birliğinde uygulanan yerel yönetimler özerklik şartı gibi uluslararası belgeler, yerel yönetimleri merkezi yönetimden koparmak ve ulusal egemenlik düzeni yerine yerel egemenlik düzeni getirmek gibi bir  büyük oyun gene  Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu üzerinden bütün ulus devletlere karşı tezgahlanmaktadır. Küresel emperyalizm döneminde  ulus devletlerin egemenlik düzeni üstten uluslararası kuruluşlar, yandan sivil toplum kuruluşları ve alttan da yerel kuruluşlar aracılığı ile budanmağa çalışılmaktadır. Bu çerçevede küreselleşmenin tam anlamıyla bir ulus devlet ve ulusal egemenlik düzenlerinin tasfiyesi operasyonuna dönüştüğünü söylemek mümkündür. Bu aşamada bu tür dıştan güdümlü politikaları kendi ulus devletlerine karşı uygulayacak liberal, sosyal demokrat ya da dinci görünümlü siyasal kadrolar küresel emperyalizmin emir erleri olarak siyaset sahnesinde kullanılmakta ve ulusların kendi ulus devletlerine ya da ulusal egemenlik düzenlerine sahip çıkabilecekleri alternatif ulusal hareketlerin ya da partilerin önü kesilmektedir. Tam anlamıyla bir çıkarcı düzen emperyal merkezler ve onların yerli işbirlikçileri aracılığı ile yürütülüp gitmektedir.

Ulusların ellerinden devletleri ve egemenlik düzenleri alınırken, ekonominin yönetimi bütünüyle piyasaya terk edilmekte, uluslararası kuruluşlar üzerinden ekonomik ilişkiler yürütülürken uluslararası tekelci şirketler piyasa üzerinden bütün ülkelere komuta etme şansını elde etmektedir. Çok uluslu tekeller ulus devletlerin ülkelerine girerlerken, uluslararası kuruluşların desteği ile hareket etmekteler ve ulus devletin elinden alınan ekonomi düzenlerini kendi çıkarları doğrultusunda hiçbir sınır tanımadan uygulayabilmektedirler. Çok uluslu tekeller sınırsız büyürken ve ulus devletlerin kendilerine çıkardıkları zorlukları, engelleri, vergileri ve kontrolleri kolayca aşarken, devletler ekonomik krizlere sürüklenmekte, halk toplulukları ve uluslar büyük bir çöküntü içerisine girmekte, orta tabakalar çökerken, yoksulluk ve işsizlik hızla yüksek oranlara tırmanmaktadır. Dünya zenginlikleri çok uluslu tekeller üzerinden bir avuç zenginin ya da Siyonist lobilerin elinde toplanırken, halk kitleleri yoksulluğu ve işsizliğe mahkûm edilebilmektedir. Bir yandan dolar milyarderlerinin sayısı tırmanırken, öte yandan yoksulların ve işsizlerin sayıları anormal derecelerde artmakta ve bu koşullarda, ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetebilme şansı ortadan kaldırılmaktadır. Aklı başında hiç kimsenin kabul edemeyeceği, doğru dürüst hiç bir ulus devletin uygun göremeyeceği biçimde ulusal egemenlik düzenlerini tahrip eden olumsuz gelişmeler dıştan destekli ve emperyal işbirlikçi bir çizgide sürüp giderken, hem uluslar dağılmakta, hem de ulusal egemenlik düzenleri ciddi biçimlerde sarsıntı geçirmektedir. Soğuk savaş sonrasında başlamış olan ulus devletlerin tasfiyesi günümüzde de devam etmektedir. Dünya Bankası ve İMF destekli programlar uluslararası kapitalist sistemi güçlendirirken, ulus devletlerin ekonomilerini ellerinden alarak, çok uluslu tekellerin çıkarları doğrultusunda bir ekonomik yapılanmaya doğru kullanmaktadırlar. Dünya halklarının daha kötü durumlara sürüklenmesi, çok uluslu tekellerin öncülüğünde Dünya Ticaret Örgütünün Birleşmiş Milletlerin yerine geçmesi gibi olumsuz gelişmeler batı zorlamalı küresel emperyalizmin devam ettirilme çabaları olarak günümüzde de gündemdedir. Ne var ki, artık yolun sonuna gelinmiştir. Eskisi gibi ne ABD, ne İMF ne de Dünya Bankası kendi programlarını dünya ülkelerine zorlayamamaktadırlar. Yirmi yıllık uygulamalar sonucunda bir doyum noktasına gelinmiş ve bir dönemece sürüklenilmiştir.

Küresel emperyalizm, ilk on yılda işini bitirmek durumundaydı. İki bin yılına gelindiğinde ulus devletleri devre dışı bırakan bir küresel düzen çok uluslu tekellerin istediği biçimde kurulamayınca,  araya 11 Eylül olayları sokulmuş ve bu aşamadan sonra terör bahane edilerek dünya ülkelerine karşı savaşlar açılmıştır. İyilik ve güzellikle istedikleri çıkar düzenlerini kuramayanların, terör ve savaşı dayatması iyice tepki yaratmış ve dünya ülkeleri bir araya gelerek alternatif bir kürselleşme düzenini uluslararası dayanışma içinde gerçekleştirmek için çalışmalara başlamışlardır. Küreselleşmenin ilk onyılı anlaşılmadan geçmiş ikinci on yılı ise terör ve savaşlarla fazlasıyla gürültülü geçerek ulus devletleri rahatsız etmiştir. Bunun üzerine bütün uluslarda ve ulus devletlerde kendini koruma doğrultusunda kendiliğinden bir ulusal refleksin ortaya çıktığı görülmektedir. Artık hiç bir ulus devlet kendi ulusal egemenliğini tehlikeye sokacak derecede dışarıya, yabancı ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara angaje olmamaktadır. Küresel saldırılar üzerine yarım kalan uluslaşma süreçlerini tamamlamak üzere bütün ulus devletlerde yeniden uluslaşma süreci gündeme gelmekte, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonunu ülkelerinden kovan ulus devletler yeniden kendi ulusal ekonomilerini yoksul halk kitleleri ve işsizlerin yaşam haklarını güvenceye alacak doğrultuda yeniden ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda kontrol etmeğe başlamaktadırlar. Bir anlamda son yirmi yılda dış baskılar ve mandacı ve işbirlikçi ilişkiler yüzünden yıkılmış olan ulusal egemenlik düzenleri, yeniden onarılarak ulus devletlerin çok uluslu şirketlere karşı güçlendirilmeleri doğrultusunda geliştirilmektedir. Ulus devletleri her türlü etnik ve dinsel ayırımcılığı dışarıdan destekleyerek eyaletler biçiminde dağıtmayı planlayan küresel emperyalistler, bu planlarını şimdiye kadar gerçekleştiremedikleri için aslında politik alanda kaybetmişlerdir. Ellerindeki para gücü ile teknolojiyi, siyaseti, medyayı ve ekonomiyi yönlendiren bu merkezler iki bin eyaletten oluşan yenidünya düzenini kurmakta çok gecikmişlerdir. Bundan sonraki aşamada bütün ulus devletler kendi içlerine dönerek bir dönem toparlanmak, bir milli idari reform ile devlet ve egemenlik düzenlerini güçlendirmek zorundadırlar. Ancak böylesine bir toparlanma ve ulusal egemenliği yeniden yapılandırma döneminden sonra ulus devletler gene eskisi gibi çok uluslu tekelci şirketlerle karşı karşıya mücadelelerine devam edebileceklerdir. Yirmi birinci yüzyılda, batılı emperyalistlerin planladığı gibi bir ulusal egemenlik düzenlerinin tasfiyesi değil ama ulusal reflekslerin harekete geçmesiyle beraber, ulusal egemenlik düzenlerinin yeniden kurularak güçlendirileceği dönemler olacaktır. Batılı kaynaklarda dile getirildiği gibi: yirmi birinci yüzyılın başlarında ulus devletler ortadan kaldırılamazsa, en az bir beş yüzyıl daha insan toplumları ulusal egemenlik düzenleri çatısı altında yönetileceklerdir. Bu durumda çok uluslu şirketlerin ulus devletleri parçalayarak iki bin eyalet üzerinden gerçekleştiremedikleri küreselleşme olgusu, yirmi beşinci yüzyılda, beş yüz yıllık güçlenme döneminden sonra ulus devletlerin kardeşçe, eşitlik ve özgürlük ortamında bir araya gelmeleriyle, savaş, terör ve sıcak etnik ve dinsel çatışma olaylarının geride bırakılmasıyla mümkün olabilecektir. Böylece batı ve şirket merkezli emperyal globalizm devre dışı kalırken, ulus devletlerin ulusal egemenliklerini koruyarak eşit bir düzeyde bir araya gelerek oluşturacakları uluslar enternasyonali çatısı altında dayanışmacı küreselleşme anlamında bir solidarist globalizm beş yüz yıllık bir birikim sonucunda gerçekleşebilecektir. Yirmi birinci yüzyılda başlayacak ulusal egemenlikleri yenileme ve güçlendirme dönemi, beş yüz yıllık bir geçiş aşamasından sonra ulus devletler kaynaşması ile dayanışmacı bir küreselleşmenin hazırlayıcısı olacaktır. Yirmi birinci yüzyılda başlayan yeniden ulus devletler dönemi, beş yüz yıllık bir dayanışma ve deneme döneminden sonra, tek bir dünya düzeninin kardeşlik ve dayanışma ortamında oluşmasını sağlayacaktır. Çok uluslu şirketler ile ulus devletlerarasındaki savaşı ÇUŞ’lar kaybetmiş ulus devletler kazanmıştır. Yirmi birinci yüzyıl bu nedenle ulusal egemenlik düzenlerinin yenileneceği ve güçlendirileceği bir dönem olacaktır. Tek bir dünya devleti için acele edilmemeli ve batılı emperyalistlerin öncelikle aradan çekilmeleri sağlanmalıdır. Belki o zaman ulus devletler daha rahat bir araya gelerek, bir ulus devletler kardeşliği ve dayanışması çerçevesinde tek bir dünya devletini bir üst yapılanma olarak gündeme getirebileceklerdir. Çok uluslu şirketlerin satın aldıkları işbirlikçi politikacılar aracılığı ile ulus devletleri tasfiye etme dönemi sona ermekte ve yerini yeniden uluslaşma ve ulusal egemenlik düzenlerini öne çıkaracak ulusal iktidarlar dönemi almaktadır. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kurmuş olan Büyük Atatürk’ün söylediği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak sonsuza kadar varlığını sürdürmesi ve gelişerek öne çıkması mümkün olabilecektir.