- Giriş: Tarihin Hafızasında Libya
Libya’nın günümüzdeki tam ismi şöyledir; “el-Cemâhîriyyetu’l- ‘Arabiyyetu’l -Lîbiyyetu’ş -Ş a‘biyyetu’l-ıştirâkiyyetu’l-‘Uzmâ” yani “Büyük Libya Arap Halk Sosyalist Cemâhîriyyesi”. ATürkiye ile Libya arasındaki ilişkiler ise en az bu isim kadar uzun bir geçmişe sahiptir.
Bugün Bingazi’de bir Türk Dışişleri Bakanı’nın, geçmişte Türkiye’nin doğrudan karşısında konumlanan Hafter ile aynı masada müzakere yürütmesi ve Türk savaş gemilerinin Libya’nın doğu limanlarına demirlemesi, sahada değişen askeri-diplomatik güç dinamiklerinin en somut göstergeleridir. Bu diplomatik açılımlara, TPAO’nun uluslararası ortaklıklar aracılığıyla Libya’nın yeni petrol ve gaz sahalarında üstlendiği rol eşlik etmektedir. Aynı süreçte Washington, Başkanın özel temsilcisiyle Trablus ve Bingazi arasındaki kronik siyasi bölünmeyi sona erdirmeye odaklanırken; Kahire, Doğu Libya’yı kendi altyapısına entegre edecek alternatif enerji güzergâhlarını masaya taşımaktadır. Gelinen noktada Libya, yalnızca yerel bir siyasi krizin odağı olmaktan çıkmış; İran krizinin derinleştirdiği küresel enerji darboğazı karşısında, Avrupa’nın birincil alternatif tedarikçisi sıfatıyla jeopolitik haritada yeniden konumlandırılmıştır.
Şüphesiz bu dinamik tablo, bugünden ya da 2019 mutabakatından ibaret bir sürecin ürünü değildir. Türkiye ile Libya arasındaki ilişkilerin asıl tarihsel ve kurumsal kökleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını İtalyan işgaline karşı savunmak üzere örgütlediği Trablusgarp, Bingazi, Tobruk ve Derne cephelerindeki o asırlık ortak direnişe dayanmaktadır.
İstanbul ile Libya arasında tesis edilen ilişkiler, salt siyasi bir angajmanın ötesinde; karşılıklı güven, sadakat ve müşterek mücadele zemininde şekillenmiştir. 1918 yılında İstanbul’da vuku bulan bir gelişme, bu tarihsel bağın sembolik derinliğini açıkça ortaya koymaktadır. Osmanlı tahtına cülus eden VI. Mehmed Vahdettin’in kılıç kuşanma merasimine, İtalyan işgaline karşı Osmanlı saflarında mücadele vermiş olan Senûsî lider Ahmed Şerif es-Senûsî davet edilmiştir. Uzun istişarelerin ardından es-Senûsî’ye yeni padişah için Eyüp Sultan’da düzenlenen kılıç kuşandırma vazifesinin tevdi edilmesi sıradan bir protokol tercihi değildir; aksine bu tercih, hanedanın Senûsî ailesine atfettiği derin itimadın ve Libya’nın Osmanlı siyasi hafızasındaki ayrıcalıklı yerinin kurumsal bir yansımasıdır.
Ancak Libya’nın Türkiye’nin siyasi ve askeri tarihindeki ağırlığı, sadece payitahttaki bu sembolik törenle sınırlı değildir; bu bağın asıl temeli birkaç yıl önce Trablusgarp çöllerindeki sahada atılmıştır. 1911’de İtalyan işgali karşısında yerel direnişi örgütlemek amacıyla bölgeye gizlice intikal eden genç Osmanlı subayları arasında Mustafa Kemal de bulunmaktaydı. Gazeteci “Şerif” takma adıyla sahaya giren Mustafa Kemal, Tobruk’ta İtalyan güçlerine karşı aktif mücadele yürütmüş ve ardından Derne’de doğu cephesinin komutasını üstlenerek yerel Arap aşiretleri ile Senûsî unsurlarını örgütlemiştir. Nitekim 11 Mart 1912’de getirildiği Derne Komutanlığı görevinde, teknolojik ve sayısal üstünlüğe sahip İtalyan kuvvetlerini modern savaş taktikleriyle sahil şeridine hapsetmeyi başarmıştır.
Genç bir kurmay subay olarak edindiği bu Trablusgarp deneyimi, Mustafa Kemal için salt bir askeri operasyonel safha olmaktan öte; beşeri ilişkileri yönetme, yerel güç dinamikleriyle stratejik koordinasyon kurma, merkezden izole ve kısıtlı kaynaklarla asimetrik mücadele yürütme kabiliyetini pekiştirdiği bir jeopolitik staj niteliği taşımaktadır. Nitekim Balkan Savaşları’nın patlak vermesiyle Uşi Antlaşması neticesinde bölgeden ayrılmak zorunda kalsa da, burada kazandığı “halkı ortak bir gaye etrafında birleştirme” yetisi, daha sonra Anadolu’da başlatacağı Millî Mücadele’nin kurucu metodolojisini oluşturmuştur. Senûsî liderliğiyle çölde kurulan bu kader birliği, savaş sonrasında da devam etmiş; Ahmed Şerif es-Senûsî’nin 1920’de Ankara’ye gelerek bizzat Mustafa Kemal ile görüşmesi ve Millî Mücadele’ye açık destek vermesiyle Trablusgarp’ta atılan tarihsel tohumlar Ankara ekseninde yeni bir stratejik ittifaka dönüşmüştür.
Türkiye ile Libya arasındaki asırlık ilişkilerin temelinde yalnızca dönemsel askeri ittifaklar değil, asırlar boyu örülmüş yaşayan bir beşeri köprü yer alır: Kuloğulları. 16. yüzyıldan itibaren Garp Ocakları’na yerleşen Türk yeniçeri ve denizcilerin, yerli kadınlarla yaptığı evliliklerden doğan bu topluluk, Batı Anadolu’dan getirilen yiğitlerin yerel seçkin ailelerle akrabalık kurmasıyla yeni bir sosyal sınıf oluşturmuştur. “Sultan’ın hizmetkarlarının çocukları” anlamına gelen Kuloğlu adını gururla taşıyan bu topluluk, ana dilleri Arapça olsa da babalarının dilini muhafaza etmiş ve kendini hep Türk olarak tanımlamıştır. Bugün Libya’daki Tokatlı, Eskişehirli, Muğlalı gibi soyadları bu asırlık akrabalığın yaşayan belgeleridir.
Bir asır önce Tobruk ve Derne’de Osmanlı subayları ile Senûsîler aynı cephede İtalyanlara karşı mücadele ediyordu. Bugün Türkiye, gecikmiş de olsa Libya’nın hem batısında hem doğusunda aynı anda ilişkiler geliştiriyor. 11-12 Ağustos 2026’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın önce Trablus’a, ardından Bingazi’ye gitmesi bunun belki de en çarpıcı göstergesi oldu. Fidan Trablus’ta Ulusal Mutabakat Hükumeti Başbakanı Dibeybe ve diğer batı Libya kurumlarıyla, Bingazi’de ise Libya Ulusal Ordusunun Başkomutanı Halife Bilkasım Hafter, Saddam Hafter ve doğudaki diğer siyasi aktörlerle görüştü.
- Modern Zamanlardaki Dönüm ve Kırılma Noktaları
Bu görüntü, yüz yılı aşan bir tarihsel hafızanın üzerine kurulmuş bugünkü yeni denklemin güçlü bir sembolü. Ve burada artık yalnızca tarih konuşmuyoruz. Petrolü, deniz yetki alanlarını, üsleri, limanları ve enerji koridorlarını konuşuyoruz. Washington’ın Libya üzerindeki hesaplarını, Kahire’nin güvenlik ve enerji çıkarlarını ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kazanımlarını konuşuyoruz.
Bir asır önce Tobruk ve Derne’de başlayan, 2019’da deniz yetki alanlarıyla yeni bir jeopolitik boyut kazanan Türkiye-Libya ilişkisi, bugün Bingazi’den başlayarak yeni bir güç mimarisine dönüşebilir mi? Çünkü Libya’da artık mesele yalnızca Trablus ile Bingazi’nin birleşip birleşmeyeceği değil. Birleşecekse, ortaya çıkacak yeni Libya’nın siyasi, askeri ve enerji mimarisini kimin şekillendireceği.
Libya Krallığı Dönemi ve İlk Diplomatik Bağlar
24 Aralık 1951’de Libya Krallığı’nın kurulmasının ardından Türkiye, yeni devleti hemen tanıdı ve 4 Eylül 1953’te Trablus’ta ilk büyükelçiliğini açtı. Kral İdris es-Senûsî yönetimindeki bu dönemde Türkiye, Libya’nın devlet teşkilatlanmasına önemli destek verdi; bürokratik, askeri ve ekonomik alanlarda yardımlar sağlandı.
Özellikle 1960’ların başında Libya’da petrol bulunması, iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başlattı. 1950’lerde Türkiye’nin Libya’ya karşılıksız ekonomik yardım yaptığı dönem geride kalırken, 1960’ların sonunda Türkiye Libya’dan indirimli petrol alan bir ülke konumuna geldi. Libya’nın petrol gelirleriyle şehirlerini yeniden imar etme ihtiyacı, Türk müteahhitleri için de yeni fırsatlar doğurdu. Libya’nın yetişmiş personel ve işgücü eksikliğini Türk mühendisler ve işçiler doldurmaya başladı.
Kaddafi Dönemi: Çalkantılı Ama Kopmayan Bağlar
1 Eylül 1969’da Kral İdris’in Türkiye’de tedavi gördüğü sırada gerçekleşen kansız darbeyle Muammer Kaddafi Libya’da iktidarı ele geçirdi. Kaddafi dönemi, Türkiye ile Libya ilişkilerinde inişli çıkışlı bir dönem oldu.
En dikkat çekici olaylardan biri, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında yaşandı: ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uyguladığı bu kritik günlerde Kaddafi, Türkiye’ye ABD yapımı uçaklar için ücretsiz ve sınırsız yakıt desteği sağladı ve ticarette Türk mallarını tercih ederek Türk ekonomisinin ayakta kalmasına yardımcı oldu. Bu destek, iki ülke arasındaki ilişkinin stratejik derinliğini gösteren önemli bir örnek oldu.
Ancak bu tarihsel yakınlık, ilişkilerin sonraki dönemlerde kesintisiz biçimde aynı düzeyde sürdüğü anlamına gelmiyordu. Muammer Kaddafi döneminde Libya, özellikle 1970’lerden itibaren Türkiye’nin Kürt meselesine yönelik politikalarını sert biçimde eleştiren bir çizgiye yöneldi. Kaddafi yönetimi, Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının tanınmasını savunurken zaman zaman Kürt bağımsızlığı fikrine de açık destek verdi; bu yaklaşım Ankara tarafından Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak değerlendirildi. Kaddafi’nin Kürt meselesini uluslararası platformlarda gündeme taşıması, iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerde ciddi bir gerilim unsuru oluşturdu.
Böylece Trablusgarp’ın çöllerinde Osmanlı subayları ile Senûsîler arasında kurulmuş tarihsel yakınlığın üzerine, Soğuk Savaş sonrasında ideolojik ve siyasi ayrışmalar eklendi. Türkiye-Libya ilişkileri 1980’ler ve 1990’larda bu nedenle inişli çıkışlı bir seyir izledi. Ancak 2000’li yıllarda Kaddafi yönetiminin Batı ile ilişkilerini normalleştirmeye başlaması ve Ankara-Trablus arasında ekonomik ilişkilerin hızla gelişmesiyle yeni bir yakınlaşma dönemi başladı.
Dolayısıyla bugünkü Türkiye-Libya ilişkisini kesintisiz bir tarihsel dostluğun devamı olarak okumak da doğru değil. Daha doğru okuma şudur: İlişki; Osmanlı-Senûsî ortaklığından Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında maruz kaldığımız acımasız yaptırımlara direnç göstermemizde Libya’nın sağladığı tarifi imkansız dostluk örnekleri, yine 20. yüzyıl sonlarına doğru yaşanan iki ülke arasındaki siyasi gerilimlere, 2000’lerdeki ekonomik yakınlaşmadan 2011 Libya savaşına ve oradan 2019’daki stratejik ortaklığa uzanan, dalgalı bir seyir izlemiş ve defalarca biçim değiştirmiş bir ilişkidir.
2011 Devrimi ve Sonrası: Eski İlişkiden Yeni Ortaklığa
2011’de Arap Baharı’nın Libya’ya sıçraması, Türkiye-Libya ilişkilerinde yalnızca bir yönetim değişikliğine değil, Ankara’nın Libya politikasında köklü bir yeniden konumlanmaya yol açtı.
Türkiye, Kaddafi yönetimine karşı tutumunu giderek sertleştirdi. Ankara, Kaddafi’ye görevini bırakıp ülkeyi terk etmesini önerirken, 2011 yazında Libya’daki muhalif yapıyla doğrudan temasını artırdı ve Ulusal Geçiş Konseyi’ni Libya halkının meşru temsilcisi olarak tanıyan ülkeler arasında yer aldı. Böylece Türkiye, Kaddafi sonrası Libya’nın siyasi düzeninin şekillenmesinde erken pozisyon alan ülkelerden biri oldu. Türkiye’nin diplomatik varlığı da hızla yeniden şekillendi. Ankara, Trablus’a büyükelçi atayan ilk ülkelerden biri olurken, Libya’nın yeniden inşasında siyasi, ekonomik ve insani alanlarda etkinliğini artırdı.
Ancak devrim sonrasındaki Libya, kısa sürede beklenenden çok daha karmaşık bir güvenlik ortamına sürüklendi. 2014’te ülkede çatışmaların yeniden tırmanması üzerine Türkiye Trablus Büyükelçiliği’ni geçici olarak kapatmak zorunda kaldı. Diplomatik temsilin kesintiye uğraması, Libya’daki devlet otoritesinin parçalanmasının Ankara’nın sahadaki hareket alanını da doğrudan etkilediğini gösteriyordu. Büyükelçilik 2017’de yeniden faaliyete geçti. Fakat artık Ankara’nın karşısında 2011’deki Libya yoktu. İki hükümetin, çok sayıda silahlı grubun ve giderek dış aktörlerin nüfuz alanlarına ayrışan bir Libya vardı.
Ve Türkiye’nin Libya politikasının bir sonraki büyük kırılması tam da bu ortamda gelecekti: 2019’da Ankara, yalnızca Libya’nın siyasi geleceğine değil, Libya ile arasındaki denizlere de ilişkin stratejik bir anlaşma imzalayacaktı.
Böylece tarihsel ilişki, diplomatik ilişkilerin ötesine geçerek Doğu Akdeniz’in jeopolitik denklemine taşınacaktı.
2019 Mutabakatı: İlişkinin Jeopolitik Bir Ortaklığa Dönüşmesi
2019, Türkiye-Libya ilişkilerinde yalnızca yeni bir sayfa değil, ilişkinin niteliğini değiştiren bir dönüm noktası oldu.
27 Kasım 2019’da Türkiye ile Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında İstanbul’da iki ayrı mutabakat imzalandı: Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası. Bunlardan ilki, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tezini Libya ile yaptığı ikili bir anlaşma üzerinden somutlaştırırken, ikincisi iki ülke arasındaki ilişkiyi güvenlik ve savunma boyutuna taşıdı. Böylece Ankara açısından Libya artık yalnızca Kuzey Afrika’da dost bir ülke değildi. Doğu Akdeniz’deki stratejik denklemde Türkiye’nin karşı kıyısındaki ortak haline gelmişti.
Bu dönüşüm, kısa süre içinde askeri bir boyut da kazandı. Libya’daki çatışmaların Trablus hükümetini tehdit ettiği bir dönemde Türkiye, mutabakatın ardından askeri destek sağlama kararı aldı. 2 Ocak 2020’de TBMM’nin kabul ettiği tezkereyle, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının Libya’ya gönderilmesinin önü açıldı.
Ardından Türk askeri danışmanları, eğitim unsurları, hava savunma sistemleri ve İHA/SİHA kapasitesi Libya’daki güç dengesini etkileyen unsurlar haline geldi. Bu müdahalenin sonucu yalnızca Trablus’un askeri açıdan korunması olmadı. 2020’de sahadaki güç dengesi değişti ve Hafter güçlerinin Trablus’u ele geçirme girişimi başarısız oldu. Bunun ardından ateşkes ve siyasi süreç için yeni bir zemin oluştu. Ancak 2019 mutabakatlarının asıl uzun vadeli sonucu askeri sahadan daha genişti.
2022: Deniz Yetki Alanından Enerji Ortaklığına
3 Ekim 2022’de Türkiye ile Libya arasında hidrokarbon alanında işbirliğine ilişkin bir Mutabakat Zaptı imzalandı. Anlaşma; kara ve denizde hidrokarbon arama, üretim, geliştirme, teknoloji transferi, hukuki düzenlemeler, ticaret ve teknik işbirliğini kapsıyordu. Böylece 2019’daki deniz yetki alanları anlaşmasının üzerine enerji ayağı inşa edilmeye başlandı.
Bu hamle, beklendiği gibi Atina ve Brüksel’den tepki gördü. AB, 2019 mutabakatına ilişkin kendi hukuki pozisyonunu yineleyerek, anlaşmanın üçüncü ülkelerin haklarını etkileyemeyeceğini savundu. Ankara ise iki egemen devlet arasındaki enerji işbirliğinin uluslararası hukuka aykırı olmadığını vurguladı.
Ancak bu süreçteki asıl belirleyici olan, 2019 ile 2022 mutabakatları arasındaki organik ve stratejik sürekliliktir. 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’deki sınırları jeopolitik bir dosya haline getirmiş; 2022 yılındaki hidrokarbon mutabakatı ise bu hukuki yetki alanlarını her iki ülkenin de karşılıklı çıkarına hizmet eden somut bir enerji işbirliği iradesi ortaya koymuştur. Bu stratejik sürekliliğin en somut jeopolitik çıktısı; Türkiye’nin Libya sahasında sadece mevcut bir idari yapıyı askeri ve diplomatik olarak destekleyen dışsal bir aktör olmaktan çıkması ve Libya’nın gelecekteki siyasi, askeri ve enerji mimarisini bizzat şekillendirme iddiasını taşıyan asli ve kurucu bir aktör konumuna yükselmesi olmuştur. Bu çerçevede, 2019 mutabakatını, Türkiye ile Libya arasındaki asırlara dayanan ilişkilerin, modern jeopolitiğin gerektirdiği ortak çıkarlar odaklı yapısal bir stratejik ortaklığa evrildiği bir dönüm noktası olarak okumak gerekir.
Somut Çıktı: Hidrokarbon İhalesi
11 Şubat 2026’da Libya’nın 17 yıl aradan sonra gerçekleştirdiği ilk büyük petrol ve gaz lisans ihalesinde TPAO iki blok kazandı:
- C3 kara bloğu: TPAO + Repsol
- O7 deniz bloğu: TPAO + Repsol + MOL
O7 bloğu 10.300 km²’den büyük ve Bingazi’nin yaklaşık 140 km kuzeybatısında, 1.500 metreden daha derin sularda bulunuyor. 16 Haziran 2026’da O7 için üretim paylaşım anlaşması imzalandı. Ortaklık yapısı:
- Repsol: %40 ve operatör
- TPAO: %40
- MOL: %20
İlk çalışma programında 1.500 km 2B ve 2.300 km² 3B sismik çalışma ile bir arama kuyusu bulunuyor. Bu tablo Türkiye açısından son derece önemlidir. Çünkü TPAO artık Libya’da yalnızca “Türk şirketi” olarak değil, İspanyol ve Macar şirketleriyle oluşturulan uluslararası bir konsorsiyumun ana ortağı olarak hareket etmektedir. Bu da Libya enerji dosyasını Türkiye’nin Avrupa enerji güvenliğiyle doğrudan ilişkilendirmektedir.
- 2025: Trablus’tan Bingazi’ye :Yeni Bir Sayfa mı, Eski Bir Hafızanın Dönüşü mü?
2025 yılı, Türkiye’nin Libya politikasında dikkat çekici bir değişimin görünür hale geldiği yıl oldu.
Ankara, uzun süre Libya’da esas olarak Trablus merkezli siyasi yapılarla ilişki kurdu. Bunun temelinde 2019 mutabakatları, 2020’deki askeri işbirliği ve Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek vardı. Ancak Libya’nın doğusunda oluşan siyasi ve askeri gerçeklik, bu politikanın tek başına sürdürülebilir olmadığını giderek daha açık biçimde ortaya koydu.
Çünkü Libya’nın siyasi ve askeri haritası fiilen iki ayrı güç merkezine ayrılmışken, Türkiye’nin çıkarlarını yalnızca bu haritanın bir tarafında güvence altına alması giderek mümkün olmaktan çıkıyordu. Bu nedenle 2025’te atılan adımlar özellikle dikkat çekiciydi. Nisan ayında Saddam Hafter’in Ankara’yı ziyaret etmesi, Türkiye ile Libya’nın doğusundaki en güçlü askeri-siyasi yapı arasında yeni bir iletişim kanalının açıldığını gösterdi. Ağustos ayında ise MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bingazi’de Halife Hafter ile görüşmesi, bu kanalın geçici bir diplomatik temasın ötesine geçtiğine işaret etti.
Bu temasların taşıdığı mesaj, görüşmelerin kamuoyuna yansıyan başlıklarından belki de daha önemliydi. Ankara artık Libya’nın yalnızca bir tarafıyla değil, Libya’nın tamamıyla konuşmaya hazırlanıyordu. Ortaya çıkan yaklaşım, Trablus’taki kazanımlardan vazgeçmek değil; Trablus’u korurken Bingazi’deki gerçekliği de hesaba katmak anlamına geliyordu. Bu nedenle 2025’te başlayan süreci, Türkiye’nin Libya politikasında gecikmiş ama zorunlu bir “çift yönlü strateji”ye geçiş olarak okumak mümkün.
Çünkü mesele artık kimin yanında durulacağından çok, Libya’nın yarınında kimlerin söz sahibi olacağı ve Türkiye’nin bu geleceğin şekillenmesinde, gerektiğinde bazı tavizler vermeyi de göze alarak, etkin bir rolü nasıl koruyacağı noktasına gelmiştir. Bu durum, özellikle enerji boyutuyla daha da önem kazanıyor. Çünkü Libya’nın petrol sahalarının, ihraç terminallerinin ve önemli altyapısının bir bölümü doğuda bulunuyor. Türkiye’nin Libya’daki enerji yatırımlarını genişletmesi ve ülkenin yeniden imar sürecine hazırlanması ise Ankara’nın Bingazi’yi tamamen dışarıda bırakan bir politika izlemesini giderek daha maliyetli hale getiriyor. Dolayısıyla 2025’te başlayan bu yeni yaklaşımın arkasında yalnızca diplomatik pragmatizm değil, sahadaki siyasi güç ve ekonomik etki dağılımını doğru okuma zorunluluğu da bulunuyor.
Ganbot Diplomasisi: TCG Kınalıada’nın Bingazi Ziyareti
Türkiye’nin Libya’nın doğusuna açılımındaki sembolik eşiklerden biri 20 Ağustos 2025’te yaşandı. Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait MİLGEM sınıfı korvet TCG Kınalıada, Bingazi Limanı’na demir attı. Ziyaret sırasında Türk ve Libya askeri heyetleri bir araya geldi. Türk heyeti, Libya Ulusal Ordusu Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter ile görüştü; General Hafter, toplantının ardından gemiyi gezdi. Bu toplantı, büyük denizci güçler tarafından sıklıkla kullanılan “Ganbot Diplomasisi”nin Cumhuriyet dönemindeki önemli uygulamalarından birisi olarak tarihteki yerini alacaktır.
Resmî açıklamaya göre görüşmenin amacı, “Tek Libya, Tek Ordu” hedefi çerçevesinde ortak çalışmaları ele almaktı. Aynı dönemde Türk ve doğu Libya güçleri arasında denizde geçiş eğitimleri gerçekleştirildi.
Bu gelişme, 2019-2020 döneminin paradigması açısından çarpıcıdır. Çünkü Türkiye, 2020’de Trablus hükümetini Hafter’in saldırısına karşı doğrudan askeri desteklemişti. 2025’te ise aynı Türkiye, Hafter ailesinin kontrolündeki Bingazi’de askeri heyet ağırlıyor. Bu bir politika değişikliğidir; ancak bir ittifak değişikliği değildir. Bu daha çok Trablus’u terk etmeden ve Bingazi’yi de dışlamadan iki tarafı da gözeten kapsamlı bir politikayı izlemek.
Peki bu ziyaret neden bu kadar önemliydi? Bir savaş gemisinin bir limana demir atması, her zaman bir mesaj taşır. TCG Kınalıada’nın Bingazi’de liman ziyareti yapması, Türkiye’nin Libya’nın doğusunu artık yalnızca diplomatik değil, askeri olarak da muhatap aldığının göstergesiydi.
2019’da Trablus’u Hafter’e karşı savunmak için gelen Türk askeri, 2025’te Bingazi’nin limanında aynı unsurlarla birlikte eğitim yapıyordu. Arada geçen altı yıl, Libya’daki dengelerin değiştiğini ve Türkiye’nin bu hızlı değişime ayak uydurmak için çabaladığını gösteriyor.
Ve asıl soru şu: TCG Kınalıada’nın Bingazi ziyareti, Türkiye’nin Libya’nın doğusunda kalıcı bir askeri varlık kurma niyetinin ilk adımı mı, yoksa yalnızca sembolik bir jest mi? Bunu zaman gösterecektir.
- Libya’nın Enerji Haritası
Libya’yı anlamanın bir başka yolu da siyasi haritasına değil, hidrokarbon haritasına bakmak. Yaklaşık 48 milyar varillik kanıtlanmış petrol ve 1.5-2 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle Afrika’nın en büyük gaz ve petrol zenginliklerinden birine sahip olan Libya’da, asıl dikkat çekici alan henüz yeterince araştırılmamış kara ve özellikle deniz sahaları. NOC çevresinden zaman zaman 90 milyar varil düzeyinde çok daha yüksek rezerv tahminleri dile getirilse de, bunları kanıtlanmış rezervlerden ayırmak gerekiyor.
Fakat mesele yalnızca petrolün miktarı değil. Petrol nerede? İhracat terminalleri kimin kontrolünde? Yeni sahalar hangi bölgelerde? Ve bu kaynaklardan elde edilecek gelir, gelecekte Libya’daki hangi siyasi yapının gücünü artıracak? İşte bu nedenle Libya’nın siyasi haritası ile enerji haritasını birbirinden ayırmak giderek zorlaşıyor.
TPAO’nun O7 hamlesi
Türkiye’nin 2019’da deniz yetki alanlarıyla başlayan Libya açılımı, 2022’de hidrokarbon işbirliğine, 2025’te sismik araştırmalara ve 2026’da C3 ve O7 bloklarında enerji yatırımlarına uzandı. Özellikle O7 önemli. Çünkü TPAO burada İspanyol Repsol ve Macar MOL ile aynı konsorsiyumda yer alıyor. Bu, Libya enerji denklemine yalnızca Türkiye’yi değil, Avrupa enerji şirketlerini de doğrudan bağlıyor. Üstelik enerji hikâyesi yeni arama bloklarıyla sınırlı değil.
Libya’nın en büyük petrol ve gaz üretim sahalarını kapsayan ve işletme hakları uluslararası enerji şirketleri ile Libya devlet şirketi arasında paylaşılan stratejik petrol arama ve üretim imtiyazları olan, Libya Ulusal Petrol Şirketi’nin (NOC) en büyük üretim kolu olan Waha Oil Company tarafından işletilen sahaların imtiyazları Ocak 2026’da yapılan resmi anlaşmayla 2050 yılına kadar uzatılmıştır( NOC (Libya Ulusal Petrol Şirketi)’un %59,16, TotalEnergies %20,42, ConocoPhillips %20,42 paya sahiptir). Bu düzenlemelerin yanı sıra, Chevron’un Libya’nın henüz yeterince araştırılmamış hidrokarbon havzalarına olan ilgisi ve Tobruk-İskenderiye arasında gündeme gelen petrol boru hattı, birbirinden bağımsız gelişmeler gibi görünse de aynı resmin parçaları olabilir. Libya artık yalnızca elindeki petrolü yeniden üretmeye değil; yeni kaynakları keşfetmeye, üretim kapasitesini artırmaya ve bu petrolü hangi güzergâhlardan dünya pazarlarına ulaştıracağını yeniden tasarlamaya hazırlanıyor.
Tobruk–İskenderiye: Enerji koridorlarının rekabeti mi?
Tobruk ile İskenderiye arasında gündeme gelen yaklaşık 800 kilometrelik ham petrol boru hattı, ilk bakışta Libya ile Mısır arasındaki bir enerji projesi gibi görünüyor. Ancak gerçekleşmesi halinde Doğu Libya’nın petrolünü doğrudan Mısır’ın rafineri ve enerji altyapısına bağlayabilir.
Projenin finansmanı, kapasitesi ve uygulama takvimi henüz kesinleşmiş değil. Bu nedenle bugün için gerçekleşmiş bir yatırım değil, şekillenmekte olan bir enerji koridoru olarak değerlendirilmesi daha doğru. Ancak asıl dikkat çekici olan, projenin zamanlaması.
Tobruk-İskenderiye hattı, Türkiye’nin 2025’ten itibaren Bingazi’ye doğru açılmaya başlamasının, 2026’da TPAO’nun Doğu Libya’daki enerji varlığını güçlendirmesinin ve Ankara’nın Trablus ile Bingazi arasında yeni bir denge kurmaya çalışmasının hemen ardından gündeme geliyor.
- Mekke Paktı Penceresinden Nasıl Görünüyor?
Suudi Arabistan’ın Türkiye ile güvenlik alanında geliştirdiği yeni ortaklık, Riyad’ın Libya’daki gelişmelere doğrudan müdahil olduğu anlamına gelmiyor. Ancak Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin Libya yaklaşımına giderek daha fazla alan açması, Libya’nın geleceğine ilişkin oluşabilecek yeni bölgesel denklem açısından önem taşıyor. Çünkü Libya yalnızca bir siyasi istikrar meselesi değil. 48 milyar varillik kanıtlanmış rezervi, yeni arama sahaları, üretim kapasitesi ve Akdeniz’e açılan enerji altyapısıyla Libya, Körfez sermayesi ve enerji şirketleri açısından da göz ardı edilemeyecek bir saha. Dolayısıyla Riyad’ın önümüzdeki dönemde Libya’da daha görünür bir ekonomik ve diplomatik rol araması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu noktada ilginç bir karşıtlık ortaya çıkıyor:
- Türkiye, Libya’nın doğusuna doğru açılıyor.
- Mısır, Doğu Libya’yı kendi enerji altyapısına bağlamaya çalışıyor.
- BAE, Hafter üzerinden yıllardır kurduğu nüfuzu muhafaza ediyor.
- Suudi Arabistan ise Türkiye ile geliştirdiği yeni stratejik yakınlaşmanın ardından Libya dosyasını daha yakından izlemeye başlıyor.
- Pakistan ise bir yandan Doğu Libya ile 4 milyar doları aşan tarihi bir askeri satış anlaşması imzalayıp Hafter güçlerine 16 adet JF-17 savaş uçağı ve 12 adet Super Mushshak eğitim uçağı tedarik ederken; diğer yandan Trablus ile Bingazi arasında “Libya Yeniden Birleşme Planı” için gizli arabuluculuk yürütüyor.
Bütün bunların üzerinde ise Washington’ın Libya’yı yeniden birleştirme çabası yer alıyor. Bu koşullarda Tobruk–İskenderiye hattını yalnızca bir petrol taşıma projesi olarak okumak giderek güçleşiyor. Belki de asıl mesele şu: Libya’nın petrolü hangi limandan çıkacak sorusundan önce, Libya’nın gelecekteki enerji düzenini kim tasarlayacak sorusu geliyor.
Bu noktada Mısır’ın Mekke Paktı’nın dışında kalması, bölgesel jeopolitikte yepyeni bir anlam kazanmaktadır. Kahire; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen bu yeni güvenlik yakınlaşmasının dışında konumlanırken, Doğu Libya ile kurduğu enerji ve güvenlik bağlantılarını daha derin bir düzleme taşımaya gayret etmektedir. Şüphesiz bu durum henüz kemikleşmiş bir kutuplaşma ya da bloklaşmaya işaret etmemektedir; ancak ortaya çıkan tablo, bölgesel aktörlerin nihai Libya müzakereleri için aynı masaya oturmadan önce kendi stratejik “sandalyelerini” en avantajlı konuma yerleştirme arayışında olduğunu göstermektedir.
Son hamlelerin zamanlaması analiz edildiğinde, bölgede boru hatları üzerinden yürütülen jeo-ekonomik rekabetin artık açıkça su yüzüne çıktığı görülmektedir. Bu çerçevede yaklaşık 800 kilometrelik Tobruk-İskenderiye ham petrol boru hattı projesi, salt bir altyapı yatırımı olmanın ötesinde; bölgesel ve bölge dışı aktörlerin Libya’nın gelecekteki enerji mimarisinde yeniden konumlanma ve pay kapma çabasının somut bir yansımasıdır. Bu nedenle Tobruk-İskenderiye hattının asıl önemi belki de hattın kapasitesinde yada kendisinde değil, hangi siyasi atmosferde ve hangi gelişmelerin hemen ardından gündeme geldiğinde saklıdır.
- Sonuç Yerine: Libya’da Yeni Sayfa mı, Yeni Masa mı?
Bir asır önce Osmanlı subaylarının Tobruk ve Derne çöllerinde Senûsîlerle omuz omuza verdiği mücadele, bugün yerini askeri cephelerden diplomatik ve ekonomik masalara bırakmıştır. Türkiye, aynı coğrafyada artık savaşmak için değil; aktif diplomasi yürütmek, enerji kaynaklarını araştırmak, altyapı yatırımları yapmak ve yeniden şekillenen bölgesel güç dengelerinde stratejik bir aktör olarak konumlanmak üzere varlık göstermektedir.
Geçen yüzyılı yalnızca koşulsuz destekler ya da dönemsel siyasi krizler üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olacaktır. Muammer Kaddafi döneminde yaşanan siyasi dalgalanmalara, 2011 devriminin getirdiği kırılmalara ve ülkenin fiili bölünmüşlüğüne rağmen, Ankara ile Trablus arasındaki bağlar hiçbir zaman tamamen kesilmemiş; aksine defalarca biçim değiştirerek hayatta kalmıştır. Günümüzde ise bu köklü ilişki, pragmatik ve çok boyutlu yeni bir zeminde yeniden inşa edilmektedir.
Ancak bu süreçte dönüşen yalnızca Türkiye’nin dış politika vizyonu değildir; Libya’nın kendisi de yapısal bir değişimden geçmektedir. Trablus ile Bingazi arasındaki kronik siyasi bölünmenin aşılması yönündeki ihtimaller zorlanırken; ülkedeki petrol sahaları yeniden değerlendirilmekte, yeni arama ruhsatları dağıtılmakta, küresel enerji aktörleri Libya’ya iştahla bakmakta ve Doğu Libya’nın uluslararası enerji ve siyaset sistemine ittifak ve koridorlar üzerinden bağlanacağı sorusu jeopolitik tartışmaların merkezine yerleşmektedir.
Bu tabloya bir de İran krizinin tetiklediği küresel enerji darboğazını ekleyin. Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan enerji koridorlarının yeniden haritalandığı bir dönemde, Libya yalnızca siyasi istikrarı sağlanması gereken bir ülke değil; aynı zamanda Avrupa’nın alternatif tedarikçisi olarak potansiyeli yeniden keşfedilen bir aktör. Bugün Libya, İran kriziyle ortaya çıkan enerji açığını kapatabilecek nadir üreticilerden biri olarak görülüyor. Ve bu, Türkiye’nin Libya’daki varlığını yalnızca siyasi değil, küresel enerji güvenliği açısından da anlamlı kılıyor.
Önümüzdeki dönemde Libya’nın geleceğini yalnızca “kim ülkeyi yönetecek?” sorusu belirlemeyecek. Asıl mücadele daha sonra başlayacak:
Petrol gelirleri nasıl paylaşılacak? Enerji altyapısı kimin kontrolünde olacak? Doğu ile Batı arasındaki ekonomik denge nasıl kurulacak? Ve Libya, Akdeniz’in hangi güç merkezleriyle daha fazla bütünleşecek?
Bu soruların cevapları Libya’nın sınırları içinde verilecek olsa da, masada yalnızca Libyalılar oturmayacak.
Washington; İran krizinin tetiklediği küresel enerji darboğazı karşısında Libya’yı mutlak bir ikame tedarikçi kılabilmek amacıyla küresel enerji stratejisini sahada çok daha saldırgan bir boyuta taşımakta ve ülkenin siyasi bütünlüğünü bu enerji ajandası ekseninde zorlamaktadır. Ankara, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını ve kazanılmış stratejik enerji haklarını korumaya odaklanmıştır. Kahire, doğu sınırının hemen ötesindeki enerji kaynaklarını ve güvenlik kuşağını kendi etki alanında tutmayı hedeflerken; Abu Dabi, Doğu Libya üzerindeki geleneksel nüfuzunu tavizsiz şekilde muhafaza etmek istemektedir. Riyad, Türkiye ile kurduğu stratejik yakınlaşma çerçevesinde bu çok bilinmeyenli denklemde kendisine nasıl bir alan açılacağını hesaplamakta; Avrupa ise Libya petrolünün yeniden ve kesintisiz bir istikrarla Akdeniz üzerinden kendi pazarlarına akmasını arzulamaktadır.
Bu tabloya bir de İran krizinin tetiklediği küresel enerji darboğazını ekleyin. Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan enerji koridorlarının yeniden haritalandığı bir dönemde, Libya yalnızca siyasi istikrarı sağlanması gereken bir ülke değil; aynı zamanda Avrupa’nın alternatif tedarikçisi olarak potansiyeli yeniden keşfedilen bir aktör. Bugün Libya, İran kriziyle ortaya çıkan enerji açığını kapatabilecek nadir üreticilerden biri olarak görülüyor. Ve bu, Türkiye’nin Libya’daki varlığını yalnızca siyasi değil, küresel enerji güvenliği açısından da anlamlı kılıyor.
Dolayısıyla Libya’nın önündeki temel mesele, salt bir birleşme ya da bölünme sorunsalı değildir. Asıl kritik eşik, bu birleşmenin hangi yapısal parametreler üzerine inşa edileceğidir. Zira Libya yeniden bütünleşirken; siyasi kurumların mimarisi kadar petrol gelirlerinin paylaşım mekanizmaları, limanların yönetimi, enerji koridorlarının kontrolü, güvenlik sektörünün reformu ve dış ortaklıkların niteliği de kökten yeniden şekillenecektir.
Türkiye’nin 2019 yılında attığı stratejik adımın nihai sınavı da tam olarak bu noktada başlayacaktır. Ankara, Trablus ile tesis ettiği müttefiklik ilişkisini muhafaza ederken, Bingazi ile sürdürülebilir ve kalıcı bir diyalog zemini inşa edebilecek midir? TPAO’nun bölgedeki enerji yatırımlarını, ülkedeki makro siyasi istikrarın kurucu bir unsuru haline getirebilecek midir? Bölgede hem rekabet ettiği, hem derin ortaklıklar yürüttüğü Mısır ve Suudi Arabistan ile rasyonel çıkarlar üretebilecek midir? Ve en nihayetinde, Libya’nın yarını yeniden tasarlanırken Türkiye sadece mevcut statükoyu koruyan pasif bir aktör olarak mı kalacaktır, yoksa yeni jeopolitik mimarinin bizzat oyun kurucu aktörlerinden biri mi olacaktır?
Bugün Bingazi limanında ve diplomasi koridorlarında yaşanan hareketliliği rasyonel bir çerçeveye oturtmanın en doğru yolu, bu can alıcı soruların yanıtlarında gizlidir.
Türkiye, Libya coğrafyasına tarihsel bir nostaljiyle geri dönmemekte; aksine, bir asır önce müttefiklik kurduğu bu bölgenin dinamik ve çok boyutlu yeni gerçekliğiyle yeniden muhatap olmaktadır. Güncel konjonktürde mesele, geçmişte olduğu gibi Tobruk’ta lokal ve taktiksel bir askeri mevzii savunmaktan ibaret değildir. Asıl stratejik hedef; Tobruk’tan Bingazi’ye, Trablus’tan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş hat üzerinde inşa edilecek yeni Libya’nın siyasi, askeri ve enerji mimarisini belirleyen masada kurucu bir aktör olarak yer alabilmektir. Önümüzdeki yıllarda bölgesel jeopolitiğin ana anlatısı doğrudan bu masada yazılacaktır.
Ankara’nın bu masada ve sahada kalıcı bir güç olarak varlık göstermesi; Trablus’taki kazanımlarını riske atmadan Bingazi’deki askeri-siyasi gerçekliği de rasyonel şekilde sürece dahil eden “çift yönlü bir denge stratejisine”, TPAO’nun C3 ve O7 sahalarında uluslararası ortaklarla (Repsol ve MOL) başlattığı çok uluslu enerji konsorsiyumlarını derinleştirmesine ve bölgesel rakipleriyle yıkıcı rekabet yerine gerektiğinde rasyonel çıkar ortaklıkları üretebilme kabiliyetine bağlıdır.
- Libya’da Yeni Büyük Oyun - 21 Ağustos 2026
- Türkiye’nin İhtiyacı: Sadabad 2.0 - 10 Ağustos 2026
- Ceuta’dan Malakka’ya: Osmanlı İmparatorluğu’nun Stratejik Deniz Aklı - 4 Ağustos 2026
- Hazar’dan Kafkasya’ya Koridorlar Savaşı - 27 Temmuz 2026
- Karadeniz’de Genişleyen NATO Misyonu - 14 Temmuz 2026
- Neo NATOloji - 6 Temmuz 2026
- Doğu Akdeniz’de Stratejik Rekabet - 26 Haziran 2026
- FENİKELİLER’DEN GÜNÜMÜZE DENİZLERDE GÜVEN VE İSTİKRAR ARAYIŞI - 13 Haziran 2026
- ARNAVUTLUK’TA SOKAKLAR NELER SÖYLÜYOR? - 5 Haziran 2026
- HİNDİSTAN’IN ARKTİK–AKDENİZ EKSENİ - 21 Mayıs 2026