Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

ORTADOĞU’DA BÖLGESEL SAHİPLENME DÖNEMİ

Yazımıza konu Mekke Anlaşması, 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde imzalanan “ortak savunma ve bölgesel güvenlik” ittifakıdır.

Anlaşmanın temel amacı, imzacı ülkelerin toprak bütünlüğünü korumak ve “bölgede kolektif bir caydırıcılık kalkanı” oluşturmak olarak açıklanmaktadır. Paktın amacını oluşturan anlaşma maddelerinin en kritik olanına göre, bu üç ülkeden herhangi birine yapılacak askeri veya silahlı bir saldırı, tüm ittifaka yapılmış sayılmaktadır.

M1

Anılan gelişme, ülkenin sağ ve yandaş basınında, “İslam dünyasının üç büyük gücünü bir araya getiren bu pakt, Orta Doğu ve Güney Asya’daki stratejik dengeleri baştan aşağı değiştirecek bir adım olarak kabul edilmekte”; “Anlaşma, Türkiye’nin savunma sanayii teknolojisini, Suudi Arabistan’ın geniş mali gücünü ve Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını birleştirerek ortak askeri projelerin hızlanmasını ve bölgede tam bir güvenlik entegrasyonu kurulmasını sağlayacak” cümleleriyle yer almıştır.

M2

Soldan sağa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Bin Selman, Pakistan Başbakanı Şerif.

Aşağıdaki çalışmamızın amacı, bir kısım medya tarafından sevinç çığlıklarıyla karşılanan anılan Paktın amaçları, zamanlama, üyelerin nitelikleri ve karşı karşıya oldukları risklerin yönleri yönünden irdeleyerek, söz konusu anlaşmanın, mevcut genel jeopolitik koşullar ve bölgesel / ülkesel reel şartlar karşısındaki “tutarlılık /başarılı olma derecesini” ortaya koymak olacaktır.

MEKKE PAKTININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı “ortak savunma anlaşması (joint defence pact)”, her şeyden önce bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Anlaşmanın, üç ülkenin “birbirlerinin güvenliğini destekleme” taahhüdünün yanı sıra “savunma sanayisi işbirliğini” ve askeri birlikte çalışabilirliği geliştirmeyi amaçlayan “savunma odaklı bir düzenleme” niteliği bulunmaktadır.

Keza Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği kazandırmaktadır. Bir başka anlatımla, herhangi bir saldırganlık eylemine karşı ”kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi” amaçlayan Pakt, üç devletten herhangi birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının, hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörmektedir.

  • Ortak savunma vurgusu: “Hiçbir ülkeyi hedef almaması” olgusu.

“Mekke Anlaşması’nın, hiçbir ülkeyi hedeflemediğini, mevcut diyalog kanallarını kapatmadığını” vurgulayan yetkililer, anlaşmanın, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı tümüne yapılmış sayarak Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca ortak savunma, meşru müdafaa ve karşılıklı güvenlik taahhüdünü teyit ettiğini bildirdi.

Metinden anlaşıldığı ve resmi olarak açıklandığı kadarıyla Mekke Anlaşması, doğrudan tek bir ülkeyi hedef alan “saldırgan bir cephe” değil, “savunma odaklı” bir pakttır. Ancak jeopolitik olarak İsrail’in Orta Doğu’daki tek taraflı saldırganlığına ve işgalci politikalarına karşı çok güçlü bir blok oluşturmaktadır. Aynı zamanda ABD-İran geriliminin tırmandığı bir dönemde kurulduğu için, bölgedeki İran etkisini dengeleyen ve sınırlandıran bir caydırıcı unsur rolü taşımaktadır.

Konuyla ilgili yetkililerin yaptıkları açıklamalara göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin SELMAN ve Pakistan Başbakanı Şahbaz ŞERİF tarafından imzalanan söz konusu Anlaşma, herhangi bir ülkeyi hedef almayan, “külfet paylaşımı” ve “ortak güvenlik” anlayışı temelinde bölgesel ve küresel barış, istikrar ve refahın korunmasına yönelik taahhütleri güçlendirmeyi amaçlayan “savunma odaklı işbirliği” niteliği taşımaktadır.

  • Mekke Anlaşmasına Hangi Ülkeler Ne Tepki Verdi?[1]

‘Anlaşmanın İran’a karşı olduğundan endişe etmiyoruz’

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail BEKAYİ, 10 Ağustos’ta düzenlediği basın toplantısında ortak savunma anlaşması hakkında “Bu paktın İran’a karşı olduğundan endişe etmek için hiçbir sebep yok” diye konuştu.

ABD ve İsrail, 26 Şubat’ta İran’a büyük çaplı hava saldırıları düzenleyerek ülkenin üst düzey liderlerini ve askeri yöneticilerini hedef aldı.

Ardından İran misilleme olarak ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerine hava saldırıları düzenledi. Taraflar Şubat sonundan bu yana fiilen savaş halinde.

‘Anlaşmanın başarılı olma ihtimali düşük’

Pakistan’ın bölgesel rakibi Hindistan merkezli Aaj Tak gazetesinde 8 Ağustos’ta yayınlanan bir haberde ortak savunma anlaşması “tarihi bir gelişme” olarak tarif edildi. Haberde “NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye, büyük bir petrol üreticisi olan ve kutsal şehirlerin koruyucusu Suudi Arabistan ve nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke Pakistan arasındaki bu ittifak kâğıt üzerinde etkileyici duruyor” dendi.

Haberde ayrıca şu ifadeler yer aldı:

“Ancak gerçek şu ki bu anlaşmanın fiilen başarılı olma ihtimali düşük… Önündeki en büyük engel üç ülkenin çatışan ulusal çıkarları.”

Ülkenin popüler gazetesi Times of India ise anlaşmanın “stratejik odağının” İran, Körfez ve Ortadoğu’nun da dâhil olduğu “bölgesel bir denge” kurmak olduğunu yazdı.

Hindistan’da yayın yapan Firstpost haber sitesinde 8 Ağustos’ta kaleme alınan bir yazıda, anlaşmanın “henüz tamamen oluşmamış bir ittifak” olduğu yorumu yapıldı.

Ayrıca “Bu Sünni blok oluşumunun Hindistan çıkarlarına karşı koordineli bir diplomatik cephe oluşturacak şekilde konsolide olmadan önce” Yeni Delhi’nin bölgesel ve küresel ittifaklarını gözden geçirmesi gerektiği vurgulandı.

‘İslam dünyası güçlü bir blok haline gelebilir’

Pakistan merkezli PTV televizyonunun 9 Ağustos’ta yaptığı bir yayına konuk olan analist Zahir Şah ŞİRAZİ, “Siyonist devlet bir Sünni ittifakını tehdit olarak görüyor” diye konuştu. Şirazi, Mekke paktı sayesinde “İsrail’in yayılmacı tasarılarına büyük ölçüde karşı çıkıldığını” ifade etti.

Urduca yayın yapan Nawa-i-Waqt gazetesinde 9 Ağustos’ta yayınlanan bir görüş yazısında ise şu ifadeler kullanıldı:

“Eğer Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye samimiyet, karşılıklı güven ve pratik iş birliği ruhu içinde bu anlaşmayı uygular ve diğer kardeş Müslüman ülkeler de bu girişime dâhil olursa, İslam dünyası savunma, ekonomik iş birliği ve diplomasi alanlarında daha fazla kolektif gücü olan güçlü bir blok haline gelebilir.”

Bilindiği gibi Hindistan ve Pakistan Güney Asya’daki “en büyük bölgesel rakipler” arasında. İki ülke, Keşmir meselesinden dolayı 2025’te savaşın eşiğinden döndü.

Pakistan’a yakın olan Türkiye ve İsrail ile bağlarını derinleştiren Hindistan arasında da zaman zaman gerilimler yaşanıyor.

‘İsrail basını Yunanistan ve Kıbrıs ile yakınlaşmaya dikkat çekti’

İsrail merkezli The Jerusalem Post gazetesinde 9 Ağustos’ta yayımlanan bir analizde de Mekke paktının İsrail-Hindistan ilişkilerinin derinleşmesine yol açacağı yorumu yapıldı.

Analizde, İsrail Başbakanı Binyamin NETANYAHU ve Hindistan Başbakanı Narendra MODİ’nin savunma anlaşması imzalanmadan bir gün önce telefonda görüştüğü ve iş birliğini derinleştirme mesajı verdiği hatırlatıldı.

Ayrıca “Anlaşmadan Yunanistan ve Kıbrıs ile ilişkilerin de faydalanma ihtimali var, Atina ve Lefkoşa doğu Akdeniz’de büyüyen Türk ayak izinden en az Kudüs kadar rahatsız” ifadeleri yer aldı.

Yunan Kathimerini gazetesi ise 8 Ağustos’ta yayınladığı bir haberinde, Atina’nın Suudi Arabistan’da konuşlu bir Patriot hava savunma bataryasının durumunun yıllık yerine aylık olarak gözden geçirilmesine karar verdiğini yazdı. Haberde değişikliğin Mekke paktı imzalandıktan sonra geldiğine dikkat çekildi ve şu ifadeler kullanıldı:

“Bu anlaşma, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yakın savunma ilişkileri ve Yunanistan’ın Riyad ile geniş stratejik ilişkisi açısından Atina’da endişelere yol açtı.”

  • Mısır’ın Katılma Durumu?[2]

Dışişleri Bakanı Hakan FİDAN, 8 Ağustos’ta yaptığı bir açıklamada Mısır’ın da ilerleyen süreçte anlaşmaya dâhil olabileceğini söylemişti.

Mısır, Mekke paktı ülkeleri ile 21 Haziran’da toplantı yapmış, burada siyaset ve güvenlik meseleler ele alınmıştı.

8 Ağustos’ta İngiltere merkezli Al-Araby al-Jadeed haber sitesine konuşan ve ismini vermeyen Mısırlı bir kaynak, Kahire’nin Körfez ülkeleri ile güvenlik çıkarlarının örtüşmesine karşın Mekke paktına şu anda katılmayı plânlamadığını söyledi. Kaynak, Mısır’ın imzacı olmasının Yemen’deki İran destekli Husiler ve Irak’taki İran yanlısı gruplarla direkt çatışmaya yol açmasından endişelendiğini vurguladı.

Suudi Arabistan, İran’ın desteklediği Şii Husilere karşı Yemen hükümeti lehine askeri müdahalede bulunan dokuz ülkelik bir koalisyona liderlik etmektedir. Diğer yandan Ankara, Kahire yönetiminin ittifakta yer almasını isterken, Riyad’ın karşı çıktığı da haberi de sıkça duyulmaktadır.

‘Bilinçli ve hesaplı bir karar’

BBC Monitoring’in aktardığına göre özel Al-Shorouk gazetesi editörü Emadeddin HÜSEYİN, 10 Ağustos’ta kaleme aldığı yazısında, aylardır anlaşmadan haberi olan Mısır için “tüm seçeneklerin masada olduğunu” kaleme aldı.

Hüseyin, Kahire’nin tutumu hakkında “Devam eden bölgesel çatışmanın iki tarafındaki birçok kişi Mısır’ı ve tüm bölgeye dâhil etmek istediği için herhangi bir adım atmadan önce dikkatli hareket edecektir” değerlendirmesini yaptı.

Bağımsız dijital medya kuruluşu Mada MASR ise 10 Ağustos’ta yayınladığı bir haberde Mısır’ın anlaşmaya davet edildiğini ancak bunu reddettiğini yazdı.

Haberde görüşlerine yer verilen Pakistanlı bir kaynak, Kahire’nin anlaşmaya yalnızca bir savunma iş birliği olarak değil, aynı zamanda “siyasi hizalanma” olarak baktığını vurguladı.

Haberde Mısır’ın “Bölgede bağımsız hareket edebilme yetisini kısıtlayabileceği için Suudi Arabistan liderliğindeki siyasi bloka katılmakta tereddüt ettiği” ifade edildi.

Ayrıca haberde yer verilen Arap diplomatlar, Mısır’ın Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile “karmaşık ilişkilerisebebiyle Türkiye ile savunma anlaşması imzalama ihtimalinin düşük olduğunu vurguladılar.

  • İttifak İran’a Karşı Bir Oluşum mu?

Bazı değerlendirmelere göre Mekke paktı, Ortadoğu’daki çatışma ve ABD-İsrail ile İran savaşına bir tepki niteliğindedir. Kurucularının, İran’ın iki Sünni komşusu Türkiye ve Pakistan ile bölgesel rakiplerinden Suudi Arabistan olmasının “İran’ı çevreleme” hamlesi şeklinde yorumlanıyor.

Diğer yandan yetkililer, bu sürecin bölgedeki mevcut çatışma ve gerilimden öncesine dayandığına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan FİDAN, Mekke paktı için görüşmelerin Aralık 2024’ten bu yana sürdüğünü açıkladı.

BBC Türkçe’ye konuşan İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) araştırmacısı Oral TOĞA, “Ben bunu Türkiye’nin diplomatik hazırlığının sonucu olarak görüyorum, zira anlaşmanın İran’a karşı bir blok gibi okunmaması Ankara’nın da açıkça istediği bir şeydi” demiştir.

Toga ayrıca, “Tahran’daki tartışmanın merkezinde “kuşatma” tezi duruyor. Türkiye kuzeybatıda, Suudi Arabistan güneybatıda, Pakistan güneydoğuda. Bu tabloyu jeopolitik yalnızlaşma olarak okuyan bir kesim var.” demiş ve şöyle devam etmiştir: “Karşı görüşü savunanlar Pakistan’ın Riyad’la zaten bir savunma ilişkisi bulunmasına rağmen savaş boyunca İran’a karşı hareket etmediğini, aksine Washington ile arabuluculuk yaptığını hatırlatıyor.”

‘Bu Pakt “İran karşıtlığı” içeren bir Sünni ittifak mıdır?’

Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden karşı karşıya durumdalar. Bilindiği gibi ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapmakta; İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vurmaktadır. Diğer yandan bu iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. Üstelik, ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan – Yemen çatışmasının da Babül Mendep Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konunun küresel niteliği de yadsınamaz.

Başkan Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine gönderme yapmaktadır. Keza, anılan üçlü anlaşmanın “Cidde” değil “Mekke” adıyla anılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir.

ANKARA YÖNÜNDEN BU TERCİHİN GERİSİNDEKİ OLGULAR

  • Türkiye’nin Beklentileri

İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin, NATO aracılığıyla o desteği sağlayabilmenin yollarını aradığı bilinmekteydi. NATO’nun Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını o dönemde çok tartışılmıştı. İşte söz konusu o riski büyüten yükümlülük niteliği taşımaktadır Mekke Paktı.

Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze kışkırtmasına karşın ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski almaktadır?

Bu bağlamda aklımıza gelen amaçları: “Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? ABD-Suudi Arabistan arasında bağıtlanan nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi?” şeklinde sıralayabiliriz.

  • NATO’da “Alan Kaydırması” Olgusunda Karşılık Bulma

Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan – Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı günümüz koşullarında Türkiye niçin anlaşmayı imzaladı?

Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara zirvesiyle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.

Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendep Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dâhil olmuştu.

  • Astana Platformundan Mekke Paktına

Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı ve bu durumdan ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD ve Trump memnun.

Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için kolay yönetilebilir ülkeler değildir. Bu nedenle ileride bugünün tüm plânlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebileceği unutulmamalıdır.

  • Savunma sanayine finansman bulmak ve işbirliklerini genişletmek

Washington merkezli Middle East Institute’ün Türkiye Programı Direktörü Gönül TOL, Türkiye’nin asıl motivasyonunun “savunma sanayine finansman bulmak, savunma sanayiindeki işbirliklerini ve ihracat pazarını genişletmek” olduğunu belirtmektedir.

BBC Türkçe’ye ve Haber Türk “Sınırsız” programına (15.08.2023) konuşan Tol, Türkiye için bölgesel sahiplenme ve kolektif caydırıcılık gibi başlıkların bu anlaşma kapsamında geride kaldığını savunmaktadır.

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Serhat GÜVENÇ ise Türkiye’nin tutumunu ABD ve Avrupa’daki güvenlik ilişkilerinin “yeniden hizalanma” süreci ile bağdaştırıyor. BBC Türkçe’ye konuşan Güvenç, İran’ın Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik balistik füze saldırılarını hatırlatıyor.

Bu füzelerin Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD savaş gemileri tarafından düşürüldüğünü söyleyen Güvenç, “Amerika istese Türkiye’yi de kapsayan güvenlik şemsiyesini artık sağlayamayabilir” diyor ve ekliyor: “Bu açıdan [Mekke paktı] Türkiye’ye bir yalnız kalmama, yalıtılmış olmamaya karşı bir güvence sağlıyor. “Avrupa’da Türkiye’yi içerecek [savunma] girişimleri olsaydı Türkiye bu pakt konusunda bu kadar hevesli olmayabilirdi.”

  • İsrail Faktörü

Mekke Paktının İsrail’e karşı bir anlaşma olduğuna dair değerlendirmeler de söz konusu.

Gönül TOL, İsrail’in özellikle paktın İbrahim Anlaşmaları üzerindeki olası etkisine odaklandığını söylüyor. Bilindiği gibi İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in bölge ülkeleriyle ilişkileri normalleştirmek için Eylül 2020’de başlattığı bir süreç. Şimdiye kadar Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Sudan, Fas ve Kazakistan anlaşmalara imza attı.

Trump, Mayıs’ta yaptığı açıklamada Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Mısır ve Ürdün’ün de anlaşmalara katılmasının “zorunlu olması” gerektiğini söylemişti.

Tol, Gazze’deki savaş nedeniyle İbrahim Anlaşmalarının sekteye uğradığını, özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirme sürecinin “çok sorunlu hale geldiğini” söylüyor.

Serhat GÜVENÇ de İsrail’in Türkiye’ye yönelik “Yeni İran” söylemlerini hatırlatıyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Özellikle de Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile kurduğu ilişkileri ve askeri bağları düşünürseniz [Mekke paktı] Türkiye açısından [İsrail tarafından] yalıtılmaya ve çevrelenmeye karşı bir yanıt gibi de gözüküyor.”

  • Türkiye’ye Yönelik Özel Riskler

Söz konusu Sünni Parkta taraf olan Ankara’nın bu nedenle karşılaşacağı sıkıntıları aşağıdaki başlıklarda özetleyebiliriz:

Suudi Arabistan, İsrail ile normalleşme görüşmeleri yapmaktadır. İsrail’in güvenliği için kurgulanmış “İbrahim Anlaşmalarına” Suudi Arabistan da katılırsa ne olacak?

İran, Suudi Arabistan’a saldırırsa, bu durumda Türkiye’ye de saldırmış olacak. Bu durumda NATO’nun 5. maddesi işletilir mi? Saldırı aynı zamanda NATO’ya karşı yapılmış sayılır mı?

– Suudi Arabistan uzun süredir Husilerle çatışma halinde; Husiler güneyden Suudi Arabistan’a saldırırsa, bu saldırı Türkiye’ye de yapılmış sayılacak. Suudilerin yanında Ankara de savaşa girer mi?

Pakistan, Afganistan’la savaş halinde; Ankara’yı yardıma çağırırsa Pakistan’ın yanında savaşa girilecek mi? Bu durumda Türkiye’deki 600 bin kaçak Afgan bir güvenlik tehdidi olur mu?

Pakistan ve Hindistan iki düşman ülke, ara ara çatışmalar oluyor; eğer savaş olursa Türkiye de, Pakistan’ı korumak için Hindistan’a karşı savaşa mı girecek?

DÜNYA BASININDA ‘MEKKE ANLAŞMASI’

Söz konusu Anlaşma dünya basınında geniş yankı buldu. The Guardian gazetesi anlaşmayı “NATO tarzı savunma paktı” olarak nitelendirerek, üçlü ittifakın “ilk sınavının Yemen olabileceğini” yazdı. Reuters anlaşma için “üç önemli bölgesel gücün yakınlaşması” dedi. El Cezire ise “ABD-İsrail’in bölgesel düzeni yeniden dizaynının ilk işareti” ifadelerini kullandı.

The Guardian gazetesi, anlaşmayı “NATO tarzı savunma paktı” olarak tanımlarken, Yemen’de Suudi Arabistan ile Ensarullah hareketi (Husiler) arasındaki çatışmaların son bir ayda yoğunlaştığına işaret ederek, “Uzun süredir hazırlıkları devam eden üçlü paktın ilk sınavı Yemen’de olabilir” değerlendirmesinde bulundu. Gazete, Riyad’ın Husilere karşı denizden ve muhtemelen karadan büyük çaplı bir askeri harekâta hazırlandığı yönünde değerlendirmeler bulunduğunu öne sürdü.[3]

İngiltere merkezli Financial Times (FT) da anlaşmayı Yemen’deki gelişmelerle ilişkilendirdi. Gazete, “Riyad ile İslamabad’ın NATO üyesi Türkiye’yi mevcut savunma işbirliğine dahil etmek için aylardır görüşmeler yürüttüğünü, sürecin Yemen’deki gelişmelerle hızlandığını” yazdı. FT, anlaşma hakkında bilgilendirilen bir kaynağın, paktı “Suudi Arabistan’ın Husilere karşı daha fazla askeri faaliyette bulunmasının habercisi” olarak değerlendirdiğini aktardı. Kaynak, Türkiye’nin deniz unsurlarına sahip olduğunu belirterek, “Türkiye ve Pakistan’ın bu faaliyetlere katılmasının bekleneceğini” savundu. Kaynak, bunun “Türkiye’nin dâhil olmaya istekli olduğunu gösterdiğini ve çok ilginç bir gelişme olduğunu” ifade etti. Gazete, üçlü ittifakın “Suudi Arabistan’ın mali gücünü Türkiye ve Pakistan’ın askeri kapasitesi ve savunma sanayisiyle bir araya getirebileceği” değerlendirmesinde bulundu.[4]

BBC News de anlaşmanın taraflara yönelik saldırılarda karşılıklı savunma sözü vermesine karşın, ülkelerin somut yükümlülüklerinin belirtilmediğine dikkat çekti. Bu belirsizliğin “Suudi Arabistan’ın Husilerle geniş çaplı savaşı yeniden başlarsa Türkiye Yemen’e yönelik saldırılara katılmak zorunda kalacak mı?” ve “Pakistan ile Hindistan arasında yeni bir çatışma çıkması halinde “Suudi Arabistan Hindistan’a savaş ilan etmek zorunda mı kalacak?” sorularını gündeme getirdiğini kaydetti. Haberde anlaşmanın hangi koşullarda devreye gireceğinin henüz belirsiz olduğu da vurgulandı.[5]

Ayrıca Reuters‘ın Yemen bağlantısını doğrudan inceleyen çok önemli iki haberi var. 6 Ağustos tarihli haber, anlaşmanın imzalanmasından hemen önce Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husiler ve Irak’taki İran yanlısı gruplardan eşzamanlı saldırı beklediğini bildiriyor.[6] 12 Ağustos tarihli analiz ise Riyad’ın Türkiye–Pakistan anlaşmasını ve Kızıldeniz deniz koalisyonunu İran ve Husilere karşı yeni caydırıcılık mimarisinin parçaları olarak değerlendiriyor.[7]

Anlaşma Körfez basınının da gündemindeydi. Suudi Arabistan merkezli El Arabiya da Riyad yönetiminin “anlaşmanın bölgedeki ülkelere karşı oluşturulmuş yeni bir askeri blok olmadığı yönündeki mesajlarını” öne çıkardı.

Suudi Arabistan Kamu Diplomasisinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Rayed KRİMLY, “anlaşmanın kolektif savunma ve caydırıcılık amacı taşıdığını ancak yeni bir askeri eksen veya mezhepsel blok oluşturmayı hedeflemediğini” savundu. Krimly, anlaşmanın “nükleer hedeflerle veya bir silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını, üç ülkenin savunma kapasitelerinin daha fazla geliştirilmesi ve bütünleştirilmesine olanak sağlayacağını” ifade etti.

Krimly ayrıca anlaşmanın üç ülkenin mevcut ikili ya da çok taraflı anlaşmalarını geçersiz kılmadığını vurguladı.

El Cezire (Al Jazeera) de ABD’nin şimdilik sessiz olduğunu hatırlattı. Haberde anlaşmanın “üç ülkenin İran savaşı sonrası yaşanan kargaşadan sonra kendilerini yeniden yönlendirme çabası olduğunu” gösterdiği belirtildi. Ayrıca anlaşmanın “ABD-İsrail’in İran’a karşı saldırılarıyla başlayan savaşın bölgesel düzeni yeniden şekillendirdiğine dair ilk önemli jeopolitik işaretlerden biri olduğu” da kaydedildi.[8]Yine aynı gazetede, henüz kamuya açıklanmayan anlaşmanın içeriği de yayınlandı.[9]

MEKKE SAVUNMA PAKTINA ELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR

  • ABD-İsrail Güvenlik Mimarisi, İran ve Rusya Bağlamında Eleştirel Bir Analiz

Resmî söylemde anlaşma bir “savunma ve caydırıcılık” mekanizmasıdır. Fakat akademik açıdan sorulması gereken soru farklıdır: Bu caydırıcılık kime karşıdır? Daha da önemlisi, bu yeni güvenlik mimarisinin stratejik sonuçlarından kim yararlanacaktır?

Üç ülke de farklı yoğunluklarda ABD merkezli güvenlik sistemiyle ilişki içerisindedir. Suudi Arabistan’ın Washington’la savunma ortaklığı onlarca yıllık bir geçmişe sahiptir. ABD Savunma Bakanlığı, daha 2016 yılında Washington-Riyad ilişkisini “uzun süreli güvenlik ortaklığı” olarak tanımlamakta ve İran’ın bölgesel faaliyetlerinin sınırlandırılmasını ortak güvenlik gündemlerinden biri olarak açıkça belirtmekteydi.[10]

Pakistan’ın ABD ile ilişkileri de Soğuk Savaş’a kadar uzanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tarihsel kayıtlarına göre Washington, Pakistan’ı uzun dönem boyunca önemli bir güvenlik ve askeri ortak olarak görmüş; Pakistan da ABD’den önemli miktarda askeri ekipman tedarik etmiştir.[11]

Görüldüğü gibi, bugün ortaya çıkan tabloyu “ABD’den bağımsız yeni bir İslam dünyası savunma sistemi” olarak yorumlamak için henüz yeterli destekleyici veri yoktur. Tam tersine, anlaşmanın mevcut jeopolitik sistemlerle nasıl eklemleneceği asıl tartışması gereken olgudur.

  • Güvenlik İkilemi Kuranı ve Ortadoğu

Robert JERVİS’in “güvenlik ikilemi” adlı klasik teorisine göre, devletlerin kendi güvenliklerini artırmak amacıyla aldıkları önlemler, diğer devletler tarafından saldırı hazırlığı olarak algılanabilir. Böylece bir devletin güvenlik arayışı, diğer devletin güvensizliğini artırır.[12]

Ortadoğu’nun bugünkü yapısı bu teorinin neredeyse laboratuvar niteliğinde bir örneğidir. İran kendisini ABD askeri varlığı ve İsrail’in askeri kapasitesi karşısında tehdit altında görmektedir. İsrail ise İran’ın füze kapasitesini, nükleer programını ve bölgesel müttefiklerini kendi güvenliği açısından tehdit kabul etmektedir. Körfez monarşileri İran’ın bölgesel nüfuzundan kaygılanmaktadır. Türkiye ise aynı anda NATO, Rusya, İran, Körfez ülkeleri ve Batılı devletlerle karmaşık ilişkiler yürütmektedir.

Bu ortamda üç ülkenin ortak savunma mekanizması kurması, taraflar açısından caydırıcılık yaratabilir. Fakat aynı mekanizma İran açısından kuşatma algısını güçlendirebilir. İran’ın anlaşmaya yönelik sert tepkisi bu nedenle yalnızca propaganda olarak görülmemelidir. Bu bağlamda Tahran’ın sert mesajlarını, “Bölge ülkeleri güvenliklerini bölge dışı güçlere bağladıkları sürece gerçek anlamda bağımsız bir güvenlik düzeni kuramazlar. Bu görüşün göz ardı edilmesi de ciddi bir analitik hatadır.” Şeklinde yorumlamak doğru olacaktır.

  • ABD: Görünmeyen ama Yapısal bir Etki

Mekke Anlaşması’nın ABD tarafından yazıldığıveya Washington’ın anlaşmanın gizli mimarı olduğunu önümüzdeki günlerde daha çok anlaşılacaktır. ABD’nin resmi olarak denklemde hiçbir rolü yoktur söyleminin tam tersine, Washington’ın Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkisi, “stratejik ortaklık” niteliğinde ve son derece derindir.[13] Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın ABD güvenlik sistemiyle yapısal bağlantılarından söz etmek spekülâsyon değildir.

Bu bağlamda gerekli soru: Washington bu anlaşmayı yazdı mı? değildir. Temel soru: Anlaşma, Washington’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir güvenlik mimarisini güçlendiriyor mu? Bu sorunun yanıtı da tartışmasız evettir.

  • Söylenmeyen Faktör: İsrail

İsrail’in ABD ile güvenlik ilişkisi, bölgedeki güç dengelerinin temel unsurlarından biridir. İran açısından ise ABD-İsrail güvenlik ortaklığı doğrudan “stratejik tehdit” olarak algılanmaktadır. Bu nedenle İran’a karşı askeri caydırıcılığı artırabilecek her yeni bölgesel mekanizma Tahran tarafından yalnızca “üç ülkenin bağımsız savunma işbirliği” şeklinde algılanmaması olağandır.

Paktın İran’ın çevrelenmesi ihtimalini artırması, İsrail’in İran’a yönelik stratejik hedefleriyle örtüşebilecek sonuçlar doğurabileceği gibi; anlaşmanın yaratacağı yeni bölgesel güç dengesi de keza, İran’ın İsrail ve ABD karşısındaki stratejik konumunu etkileyebilecek niteliktedir.

  • “Stratejik Özerkliği” Riske Giren Türkiye

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan farklı olarak NATO üyesidir ve aynı zamanda Rusya ile İran’a komşudur. Türkiye’nin coğrafi konumu Ankara’ya benzersiz bir stratejik hareket alanı sağlamaktadır. Türkiye Rusya ile enerji ve ekonomik ilişkileri olduğu gibi İran’la uzun bir kara sınırını paylaşmakta; Körfez ülkeleriyle ekonomik ve savunma ilişkilerini geliştirmekte ve Pakistan’la savunma sanayii ve stratejik ilişkileri bulunmaktadır.

Tüm bu çok yönlü yapı Ankara’ya önemli bir “diplomatik esneklik” kazandırmaktadır. Bu nedenle ülkenin herhangi bir blokun ileri karakoluna dönüşmesi, bu stratejik avantajı zayıflatacağı açıktır. Türkiye yönünden gerçek “stratejik özerklik”, herhangi bir merkeze tâbi olmadan “farklı güç merkezleriyle çıkar temelinde ilişki kurabilme” kapasitesidir.

Türkiye açısından Mekke Anlaşması’nın temel sınavı: Ankara’nın bu anlaşmayı kendi stratejik özerkliğini artırmak için mi kullanacak, yoksa ABD merkezli bölgesel güvenlik sisteminin yeni bir halkasına mı dönüşecek sorusunun yanıtında yatmaktadır. İkincisi gerçekleşirse Türkiye uzun vadede kaybeden taraf olabilir.

  • Rusya- İran ve Yeni Bloklaşma Tehlikesi

İlişkileri giderek derinleşen Rusya ve İran, 2 Ekim 2025’te yürürlüğe giren “kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması” imzalamıştı. Anlaşma siyasi, ekonomik, enerji, savunma ve güvenlik alanlarında işbirliğini geliştirmeyi hedeflemektedir.[14]

M3

Kısacası Ortadoğu’daki güç rekabeti artık yalnızca İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetten oluşmamakta, daha geniş bir “sistemik rekabet” ortaya çıkmaktadır: ABD merkezli ittifaklar ve ortaklıklar ağı karşısında İran-Rusya stratejik yakınlaşması ve bunun “Çin’le kesişen daha geniş Avrasya” bağlantıları.

Bu noktada Mekke Anlaşması son derece dikkat çekici hale gelmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aynı savunma çatısı altında buluşması, İran açısından çevrelenme algısını güçlendirebilir. Böyle bir algı ise Tahran’ı Moskova ve Pekin’e daha fazla yaklaşmaya itebilir. Bir başka anlatımla, güvenlik üretmesi beklenen anlaşma, “güvenlik ikileminin klâsik sonucu” olarak, karşı blokun daha fazla kenetlenmesine yol açabilir.

  • “Müslüman Ülkelerin Savunma Anlaşması”: Sınırlı Bir Söylem

Anlaşmayı “İslam dünyasının savunma birliği” olarak romantikleştirmek de ciddi bir analitik yanılgıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Müslüman çoğunluklu ülkeler olması, onların dış politika çıkarlarının aynı olduğu anlamına gelmez. Türkiye’nin İran’la ekonomik ve jeopolitik ilişkileri vardır. Pakistan’ın Çin’le çok güçlü stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Suudi Arabistan’ın ise ABD ile onlarca yıllık güvenlik ortaklığı geçmişi mevcuttur.

Bu gerçekler ışığında bu üç ülkenin ortak paydası, “İslam”dan daha çok, belirli güvenlik ve jeopolitik çıkarların örtüşmesidir. Diğer yandan eğer gerçekten amaç İslam dünyasının bağımsız savunma kapasitesini oluşturmaksa, neden bölgesel güvenlik düzeninin temel aktörlerinden biri olan İran bu mimarinin dışında bırakılmaktadır? İran’ın dışarıda bırakıldığı bir “İslam dünyası savunma sistemi”, ister istemez mezhepsel ve jeopolitik bölünmeleri yeniden üretme tehlikesi taşır ve yeni bir bloklaşmayı kurumsallaştırabilir.

  • “ABD’ye Güvenmek”: Bağımlılık ve Caydırıcılık Arasındaki Çelişki

ABD’nin askeri desteğinin Suudi Arabistan’a hiçbir fayda sağlamadığını söylemek tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. ABD’nin askeri teknolojisi, istihbarat kapasitesi, eğitim desteği ve savunma sistemleri Körfez ülkelerinin askeri kapasitesinde önemli rol oynamıştır.

Ancak bunun tersini söylemek de aynı derecede hatalıdır, çünkü ABD ile güvenlik ortaklığı otomatik olarak stratejik bağımsızlık anlamına gelmez. Tam tersine, silah sistemleri, bakım altyapısı, mühimmat, yazılım, istihbarat ve askeri eğitim açısından dışa bağımlılık arttıkça siyasi karar alma özgürlüğünün daralması olasıdır.

Burada “himaye güvenliği” ile “stratejik özerklik” arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Bir ülke dışarıdan korunabilir. Ama bu, kendi güvenliğini kendi başına ürettiği anlamına gelmez ki, bu bir stratejik sorundur: Büyük güçlerin güvenlik şemsiyesi altında yaşamak kısa vadede güvenlik sağlayabilir; ancak uzun vadede bağımlılık yaratabilir.

  • Yeni Bir Ortadoğu Silahlanma Döngüsü

Mekke Anlaşması’nın başka bir tehlikesi de “bölgesel silahlanma yarışını hızlandırma” ihtimalidir. Bir ülke ortak savunma mekanizması kurduğunda, rakip devletler kendilerini daha fazla tehdit altında hisseder. Bu bağlamda İran daha fazla füze, hava savunması ve insansız sistem geliştirebilir. Suudi Arabistan daha fazla savunma sistemi satın alabilir. Türkiye savunma sanayii kapasitesini daha fazla bölgesel güvenlik mekanizmasına bağlayabilir. Pakistan kendi nükleer caydırıcılığını ve konvansiyonel kapasitesini yeniden değerlendirebilir. İsrail ise İran tehdidini gerekçe göstererek askeri üstünlüğünü daha fazla tahkim edebilir. ABD ise bütün bu süreçte silah, istihbarat ve güvenlik sağlayıcısı olarak daha fazla merkezî konuma gelebilir.

Sonuç olarak bölge daha güvenli bir konuma evrileceğine, sadece daha fazla silahlanmış hâle gelebilir. Çünkü silahlanma ile güvenlik aynı şey değildir.

  • Türkiye İçin Yanlış Bir Ders: “Daha Fazla İttifak Daha Çok Güvenlik”

Türkiye’nin dış politikasında en tehlikeli yanılgılardan biri, güvenlik problemlerinin yalnızca daha fazla ittifak kurularak çözülebileceği düşüncesidir. Oysa stratejik özerklik, ittifak sayısını artırmak değil, ittifakların ülkenin karar alma kapasitesini sınırlamasını engellemektir.

Türkiye NATO üyesidir. Bunun üzerine yeni bir bölgesel askeri blok eklenmektedir. Bu yapı İran’la gerilimi artırırsa, Türkiye’nin İran’la ekonomik, enerji ve sınır güvenliği ilişkileri bundan etkilenebilir. Rusya ile ilişkiler üzerinde baskı yaratırsa, Ankara’nın Karadeniz ve enerji politikaları etkilenebilir. ABD-İsrail eksenindeki bölgesel politikalarla çelişen bir İran politikası benimsenirse, Ankara’nın Tahran’la manevra alanı daralabilir.

Bir başka anlatımla Türkiye açısından “üçlü savunma anlaşması”nın maliyeti sadece askeri değildir. Diplomatik manevra alanı da stratejik bir sermayedir. Bu sermaye kaybedilirse geri kazanılması zordur.

  • Temel Sorun: Bölge Ülkelerinin Kendi Güvenliklerini Kendilerinin Sağlayamaması

Ortadoğu’nun trajedisi tam olarak burada yatmaktadır. Bölge dünyanın en önemli enerji kaynaklarına sahiptir. Devasa ekonomik kapasitesi vardır ve nüfusu genç ve askerî kapasitesi yüksektir. Fakat bölge devletleri hâlâ güvenliklerini büyük ölçüde bölge dışı aktörlerin askeri sistemlerine bağlamaktadır.

Bu yapısal bağımlılık sürdükçe, bölge dışı güçler bölgenin güvenlik mimarisini belirlemeye devam edecektir. ABD bugün bunu yapmaktadır. Geçmişte İngiltere yapmıştır. Daha önce başka emperyal güçler yapmıştır. Sorun yalnızca aktörün kim olduğunda değil, güvenlik düzeninin bölge dışından belirlenmesi ve sağlanmasıdır.

Bu nedenle “gerçek bir bölgesel güvenlik mimarisi” kurulacaksa İran’ın, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Irak’ın, Pakistan’ın, Körfez ülkelerinin ve diğer bölgesel aktörlerin kendi aralarında doğrudan güvenlik mekanizmaları kurması gerekir.

SONUÇ YERİNE

Mekke Paktı Güvenlik Getirebilir mi, Yoksa Yeni Bir Cephe mi Açacaktır?

Bu anlaşma BOP’un Orta Doğu’yu dizayn etme planının bir parçasıdır. Mekke Anlaşması bölgenin güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmektedir.

Anlaşmanın en büyük etkisi, Orta Doğu ve çevresindeki güvenlik mimarisinde “bölgesel sahiplenme” dönemini başlatmasıdır. Küresel analizlere göre, Tel Aviv yönetimi blok olarak hareket edebilecek bu üç dev gücü karşısında gördüğü için ittifakın en büyük kaybedeni olarak değerlendirilmektedir. ABD ise bölgedeki İran tehdidini dengelemesi açısından bu yeni ittifaka olumlu yaklaşabileceği öngörülmektedir.

Mekke Anlaşması’nın gerçek niteliğini bugün kesin biçimde ilan etmek erkendir. Fakat bazı sonuçlar şimdiden ortaya konabilir.

Birincisi, anlaşma üç ülke arasında savunma ve caydırıcılık bağlarını kurumsallaştırmaktadır. İkincisi, Suudi Arabistan’ın ABD ile derin stratejik ve savunma ilişkileri bulunmaktadır. Üçüncüsü, Pakistan’ın da ABD ile uzun tarihli askeri ve güvenlik ilişkileri vardır. Dördüncüsü, İran ve Rusya 2025’te kapsamlı stratejik ortaklıklarını kurumsallaştırmışlardır. Beşincisi, dolayısıyla Mekke Anlaşması, yalnızca üç ülkenin birbirleriyle ilişkisi olarak değil, giderek sertleşen daha geniş bir bölgesel ve küresel güç rekabeti içerisinde değerlendirilmelidir.

Bu nedenle şöyle bir çıkarım akademik açıdan savunulabilir: Mekke Anlaşması’nın en büyük riski, bölgesel güvenlik üretmek yerine bölgesel bloklaşmayı kurumsallaştırmasıdır. Eğer anlaşma İran’ı çevrelemeye yönelik fiilî bir güvenlik mimarisine dönüşürse, Tahran’ın Rusya ve diğer ortaklarına daha fazla yaslanması beklenebilir. Eğer İsrail-İran çatışmasının bölgesel yansımaları bu mekanizmaya taşınırsa, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendilerini istemedikleri bir savaşın içinde bulabilir. Eğer Washington’ın bölgesel güvenlik sistemiyle entegrasyon derinleşirse, üç ülkenin stratejik özerkliği tartışmalı hale gelebilir.

Ve eğer anlaşma gerçekten “bölgesel savunma” iddiasındaysa, o zaman şu soru cevapsız bırakılamaz: Bölgenin en önemli askerî güçlerinden biri olan İran’ı dışarıda bırakan bir güvenlik mimarisi nasıl bölgesel güvenlik sağlayacaktır? Bu soruya ikna edici cevap verilmediği sürece “barış ve istikrar” söylemi eksik kalacaktır.

Türkiye bakımından ise daha temel bir sorun bulunmaktadır. Ankara’nın önündeki tercih, ABD ile İran arasında seçim yapmak değildir. Türkiye’nin gerçek seçeneği: Bağımlılık veya stratejik özerklik olmalıdır. Bu anlamda Washington’a bağımlı olmak Türkiye için stratejik bağımsızlık değildir. Gerçek stratejik özerklik, bütün bu merkezlerle ilişki kurabilmek fakat hiçbirinin bölgesel hesabında kullanılan bir araca dönüşmemektir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye açısından ancak şu şartla anlamlı bir stratejik kazanım olabilir: Ankara bu anlaşmayı kendi savunma kapasitesini ve bölgesel diplomatik ağırlığını artırmak için kullanır; fakat anlaşmanın ABD-İsrail merkezli bir İran karşıtı bloklaşmanın parçasına dönüşmesine izin vermezse.

Aksi durumda “bölgesel güvenlik” adı altında yapılan şey, aslında bölgenin yeni bir jeopolitik cepheye dönüştürülmesi olacaktır. Ve tarihsel deneyim bize şunu göstermektedir: Büyük güçlerin bölgesel savaşlarına başkalarının stratejik hesapları uğruna giren ülkeler, çoğu zaman güvenlik satın almaz; başkasının güvenlik hesabının bedelini öder.

Ortadoğu’nun gereksinimi yeni patronlar değildir. Ortadoğu’nun ihtiyacı stratejik özerkliğe dayalı, bölge ülkelerinin birbirini yok etmeye değil birbirlerinin güvenliğini tanımaya dayanan gerçek bir bölgesel güvenlik düzenidir. Mekke Anlaşması bu yola mı hizmet edecektir, yoksa yeni bir bloklaşmanın temelini mi atacaktır? Bu sorunun cevabı, anlaşmanın hangi ülkelerle düşmanlık kurduğundan çok, hangi güç merkezlerine bağımlılık üreteceğiyle belirlenecektir.

Ersin DEDEKOCA                                                                                                                19 Ağustos 2026

Kaynakça:

[1]“Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki anlaşma bölgede nasıl yorumlandı?”, BBC News, 10.08.2026, https://www.bbc.com/turkce/articles/cr4910593rpo   

[2] “Mısır Neden Mekke Anlaşmasında Yok?”, BBC News, 12.08.2026, https://www.bbc.com/turkce/articles/c8xnwqg0n40o

[3] “Saudi Arabia, Pakistan and Turkey sign Nato-style defence pact amid deadly Houthi strikes in Yemen”, The Guardian, 7.08.2026, https://www.theguardian.com/world/2026/aug/07/houthi-strikes-yemen-saudi-arabia-attacks-iran-war-middle-east-crisis?utm _

[4] “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan sign defence pact in Mecca”, FT, 7.08.2026, https://www.ft.com/content/a988ae61-a218-4872-a4d7-a3061c6ca7ab?syn-25a6b1a6=1&utm

[5] “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan sign defence pact”, BBC News, 7.08.2026, https://www.bbc.com/news/articles/c30418m4mj4o

[6] “Saudi expects imminent two-pronged attack from Iran’s allies, official says”, Reuters, 6.08.2026, https://www.reuters.com/world/middle-east/saudi-arabia-expects-imminent-attacks-north-south-senior-official-says-2026-08-06/?utm

[7] “Turkey lays out plans for defence pact with Pakistan and Saudi Arabia”, Reuters, 12.08.2026, https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-saudi-arabia-will-form-political-military-mechanisms-coordinate-2026-08-13/?utm

[8]  Brian Osgood, “What could the Mecca defence pact mean for the US role in the Middle East?”, Al Lazeera, 8.08.2026, https://www.aljazeera.com/news/2026/8/8/what-could-the-mecca-defence-pact-mean-for-the-us-role-in-the-middle-east?utm

[9] “Turkiye, Saudi Arabia, Pakistan sign joint defence agreement: What’s in it?”, Al Lazeera, 7.08.2026, https://www.aljazeera.com/news/2026/8/7/turkiye-saudi-arabi-pakistan-sign-joint-defence-agreement-whats-in-it?utm 

[10] U.S. Department of Defense, “Carter, Saudi Deputy Crown Prince Reaffirm Security Partnership”, Pentagon, 19 Nisan 2016, https://www.war.gov/News/News-Stories/Article/Article/737894/carter-saudi-deputy-crown-prince-reaffirm-security-partnership/ 

[11] A Guide to the United States’ History of Recognition, Diplomatic, and Consular Relations, by Country, since 1776: Pakistan, Office of the Historian, https://history.state.gov/countries/pakistan

[12] Robert Jervis, “Cooperation Under the Security Dilemma”, World Politics, Vol. 30, No. 2, 1978, ss. 167–214. http://southernigloo.pbworks.com/f/S6010+[7.8].pdf

[13] ABD yönetimi 2025 yılında dahi Washington-Riyad ilişkisini “stratejik ortaklık” olarak tanımlamış; ekonomik, savunma ve güvenlik bağlarının daha da güçlendirilmesini öngören kapsamlı anlaşmalar açıklamıştır. Bkz. “Fact Sheet: President Donald J. Trump Solidifies Economic and Defense Partnership with the Kingdom of Saudi Arabia”, The White House, 18.11.2025, https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/11/fact-sheet-president-donald-j-trump-solidifies-economic-and-defense-partnership-with-the-kingdom-of-saudi-arabia/

[14] “Foreign Ministry statement in connection with the entry into force of the Treaty on Comprehensive Strategic Partnership between the Russian Federation and the Islamic Republic of Iran”, 2.10.2025, The Ministry of Foreign Affairs of the Russian Federation, https://mid.ru/en/foreign_policy/news/2050909/ ; “Key provisions of Russia-Iran strategic cooperation treaty”, Reuters, 17.01.2025,  https://www.reuters.com/world/key-provisions-russia-iran-strategic-cooperation-treaty-2025-01-17/