Türkiye son zamanlarda “okyanus ötesi“ sözünü fazlasıyla duymaya başladı. Her fırsatta birileri ortaya çıkarak okyanus ötesine teşekkür ediyor. Böylesine bir durumun ortaya çıkması garip gibi görünse de, konunun perde arkası ele alınınca önemli bir gerçekliği ifade ettiği anlaşılmaktadır. Atatürk’ün partisinin önünü çeyrek yüzyıl kapatan eski ana muhalefet partisi genel başkanı istifa ederken Pensilvanya‘da yaşamını sürdüren bir cemaat lideri üzerinden okyanus ötesine teşekkür ediyordu. Son yapılan referandumun sonuçlarının alındığı gece ise, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı açıkça okyanus ötesindeki tanıdıklarına ve arkadaşlarına resmen teşekkür etmekten çekinmiyordu. Bir ülkenin iktidarının ve ana muhalefetinin liderleri okyanus ötesine her fırsatta teşekkür etme aşamasına geldi ise, bu olumsuz durum ülkenin okyanus ötesinden yönlendirildiğini açıkça göstermektedir. Her şey okyanus ötesine bağlanıyorsa, her fırsatta okyanus ötesi dile getirilerek kamuoyu bu duruma alıştırılmağa çalışılıyorsa, konuya bir de bilimsel açıdan bakmak gerekmektedir. Okyanus ötesi tarihsel süreç içerisinde ele alınarak bir siyasal kavram boyutunda var olan siyasal koşullara göre değerlendirilmelidir. Bu açıdan Türk kamuoyundaki bilgi eksikliğinin giderilmesi gerekmektedir.

Eisonhower, Rockafeller, Fulbright ya da benzeri burslar ile okyanus kıyılarında yetiştirilen siyasetçilerin yarım yüzyılı aşkın bir süredir Türk siyasetinde egemen olduğu bilinmektedir. Okyanusun doğu ya da batı kıyılarındaki bir merkezde yetişen, okyanus inisiyatifi merkezli bilgi birikimi elde eden siyasetçilerin daha sonraki aşamada Atlantik inisiyatifi merkezli bir politik yola girdiği ve ülke yönetiminde okyanus ötesi iradeye merkezi öncelik verdikleri görülmüştür. İkinci dünya savaşının hemen ertesinde merkezi coğrafyaya Atlantik inisiyatifinin yeni büyük gücünün gelmesi ve bu gücün desteği ile iki bin yıllık rüya olan Siyonist devletin kurulmasıyla beraber, her aşamada okyanusun ötesinin hem kutsal topraklara hem de Avrasya bölgesine müdahale etmeğe başladığı görülmüştür. Böylesine bir olumsuz durum bütün bölge ülkeleriyle beraber Türkiye’nin de önünü kesmiş ve Atatürk ile elde edilen tam bağımsızlığın yavaş yavaş ortadan kalkmasıyla okyanus ötesinin egemenliğinin kutsal topraklar ile beraber eski Osmanlı İmparatorluğu hinterlandında giderek yayılmasına yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında içine girilen soğuk savaş döneminin devam etmesi nedeniyle, sıcak gelişmeler başlangıçta görülmemiştir. Ne var ki, küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber okyanus ötesi müdahalelerin dozajı artmış ve açıkça Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyal amaçlı projeler bölge ülkelerini ve başta Türkiye’yi tehlikeye sürükleyecek doğrultuda uygulanmaya başlanmıştır. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan alanda okyanus ötesi etkinliğini artırırken, Irak ve Afganistan işgal edilmiş, Türkiye içeriden ele geçirilerek İran savaşı zorlanmaya başlanmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanını okyanus ötesi emperyal güç doldurmağa çalışmış ve bu doğrultuda Türkiye siyasetine müdahale ederek, kendi projelerini uygulayacak siyasal kadroların ülkeyi yönetmesi için çeşitli uzaktan kumandalı manipülasyonları devreye sokmuştur.

George Orwell ve 1984

Bir anlamda İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin hemen ertesinde yazılan “1984” isimli kitapla, geleceğe dönük plan ve projelere uygun bir gidiş tezgâhlanmaya çalışılmıştır. Bir İngiliz Yahudi’si olan George Orwell, savaş yıllarında bir misyoner ve ajan olarak Birmanya’da görev yaptıktan sonra, dünyanın geleceği için bir ütopya biçiminde kaleme aldığı 1984 isimli romanında yeni bir dünya düzeninin haritasını çizmiştir. Yazar kitabında, geleceğin dünya düzenini belirtirken yeryüzünü üçe ayırmış ve üç büyük imparatorluk devletinden oluşacak yeni bir dünya düzeni olacağını 1948 yılında kaleme almıştır. Soğuk savaş sonrasındaki gelişmelere bakıldığında ABD’nin Rusya’nın ve Çin’in merkezinde yer alacağı üç büyük imparatorluk düzeninin gündeme getirildiği anlaşılmaktadır.

Okyanus ötesi güç olarak ABD’nin güdümünde Avrupa üzerinden dünyanın merkezi coğrafyasını da içine alacak doğrultuda bir Okyanusya imparatorluğunun yanı sıra Rusya’nın merkezinde yer alacağı bir Avrasya kıtasal oluşumunun öne çıkarıldığını ve bu süreçler sırasında uzak doğuda da Çin’in merkezinde yer alacağı ve bütün Asya kıtasının doğusunu kapsayacak bir Şarkasya yapılanmasının yavaş yavaş dünya sahnesine çıkarılmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır. İki yüz ulus devlete dayanan bugünkü siyasal haritadan üç büyük imparatorluğun yer alacağı yeni bir yeryüzü yapılanmasına yönelen bir gidiş kendini hissettirmektedir. Okyanus ötesinde zorla dayatılan bu plan doğrultusunda Çin dünyanın doğusunda bir Şarkasya imparatorluğuna yönelirken, Rusya dünya karalarının orta kısımlarında yer alan Avrasya kıtasında kendisinin merkezinde yer alacağı bir ikinci imparatorluk olarak Avrasya imparatorluğuna hazırlanmaktadır.

Kendisini yavrusu İsrail ile bütünleştiren okyanus ötesi güç olarak ABD’nin de, kutsal topraklarda iki bin yıl sonra kurulmuş olan Yahudi devleti ile beraber bütünleştirerek eski Osmanlı hinterlandı ile Avrupa kıtasını kendisine bağlayacak doğrultuda bir Okyanusya imparatorluğunu hedeflediği anlaşılmaktadır. Türkiye dünyanın merkezi alanında bir ülke olmasına rağmen, kutsal topraklara uzanan okyanus ötesi gücün kontrolü altında yeni Okyanusya imparatorluğunun içerisinde okyanus ötesi güç ile Siyonist emperyalizmin istekleri doğrultusunda yepyeni bir yapılanmaya doğru zorlanmaktadır. Uzaydaki uydular ve uydu teknolojisi üzerinden oluşturulan elektronik kontrol mekanizmaları bir düşünce polisi oluşturmakta ve böylesine okyanus ötesinden yönlendirilen bir emperyal sürüklenmeye karşı çıkan ya da Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden kesim ya da kişi hemen derin devletçilikle suçlanarak önü kesilmektedir. Demokrasi savunuculuğu görünümlü bir okyanus ötesi diktatörlük oluşturulurken, her dakika ve saniye özgürlük sözleri edilerek tam bir baskı rejimine doğru ülke sürüklenmektedir. Basın ve yayın organlarında aykırı ses bırakılmamakta, yazarlar işyerlerinden kovulurken, medya kanallarında bindirilmiş kıtalar her gece sahibinin sesi plak firması gibi aynı sözleri tekrar ederek toplumu ve kamuoyunu okyanus ötesi gücün plan ve programları doğrultusunda koşullandırmağa çalışmaktadırlar. Bir anlamda Orwell’in kitabında sözünü ettiği Okyanusya imparatorluğu, Okyanus ötesi güç tarafından Avrupa üzerinden eski Osmanlı hinterlandını da içine alacak doğrultuda kurulmakta ve bunun için de Yeni Osmanlı vizyonu Siyonist bir çizgide devreye sokulmaktadır.

Merkez Coğrafya

İnsanlık tarihi incelendiğinde ilk olarak Asya kıtasının merkez olduğu, daha sonra merkezin Orta Doğu’ya kaydığı, Roma İmparatorluğu döneminde güç merkezinin Akdeniz çevresinde odaklandığı, Orta çağda Avrupa merkezli bir dünyanın oluştuğunu ve bu dönemden çıkış ile beraber Hollanda’da başlayan denizaşırı maceraların Britanya İmparatorluğunun öncülüğünde bir Atlantik inisiyatifini bütün dünya kıtalarına taşıdığı anlaşılmaktadır. Onbeşinci asırdan yirminci yüzyıla kadar devam eden Britanya İmparatorluğu beş yüz yıl süresince okyanus üzerinden dünyayı yönlendirmiş, Birinci Dünya Savaşı sonrasında üstünlüğünü yitirince yerini okyanus ötesindeki büyük güç olan Amerika Birleşik Devletleri almıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliğine karşı İngiliz başbakanı ve Amerikan başkanlarının bir araya gelerek imzaladıkları Kuzey Atlantik savunma paktı gene bir okyanus inisiyatifi olarak devreye girmiş ve  daha sonraları NATO adını alan askeri pakt sayesinde sosyalist sistemi dağıtarak tek kutuplu dünyanın önünü açmağa çalışmıştır. Ne var ki, Rusya’nın çabuk toparlanması, Amerikan’ın önde gelen Yahudi firmalarının bütün ekonomik yatırımlarını Çin’e yönlendirmeleri üzerine, ABD sonrası dünyada yeni dengelerin Çin üzerinden kurulabilmesi alternatifini ortaya çıkarmıştır. Bir anlamda, Orwell’in yazdığı gibi Okyanusya imparatorluğu kurulurken, Avrasya’daki Rusya hegemonyasına karşılık Çin üzerinden bir de Şarkasya oluşumu yeni bir ekonomik imparatorluk olarak tezgâhlanmaya başlanmıştır. ABD-Rusya-Çin merkezli Okyanusya, Avrasya ve Şarkasya oluşumları var olan devlet yapılarını sarsan ve zaman içerisinde geride bırakan yeni bir dönemi ortaya çıkarmıştır. İşte böylesine bir aşamada artık Türkiye’de iktidarın ve ana muhalefetin başları her fırsatta okyanus ötesine selam çakmakta, siyasal merkezin okyanus ötesinde olduğunu kamuoyuna hatırlatmaktadırlar. Türkiye ve bütün komşuları böylesine siyasal bir kıskacın içine sürüklenmiş görünmektedirler.

Yıllardır bu gibi konuları dile getiren ve yazan bilim adamları, yazarlar ve siyasetçiler Türkiye’de batı düşmanı, Amerikan düşmanı ya da Yahudi düşmanı gibi olumsuz etiketler ile suçlanarak, okyanus ötesi merkezli siyasal inisiyatifin Türkiye’de önüne çıkmağa çaba gösteren ulusalcı ve milliyetçi akımların önleri kesilmiştir. Atlantik emperyalizmini eleştirmek hele okyanus ötesi güce karşı çıkmak açıkça suç olarak görülmüş ve ulusalcılar ile milliyetçiler zaman zaman ara rejimlerde hesap vermek zorunda bırakılmışlardır. Atlantik okyanusçuluğunun görünen patronu ABD ile görünmeyen patronu İngiltere’nin işbirliği çerçevesinde okyanusçu bir siyasal irade Türkiye’ye egemen kılınmak istenirken, Atatürk Cumhuriyetinin ulusal, üniter, laik, demokratik, sosyal ve merkezi siyasal yapısı ile beraber anayasal doğrultuda oluşturulan hukuk devleti fazlasıyla zarar görmüştür. Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda yaşamakta olduğu siyasal geçiş döneminde Okyanus ötesinden gelen baskılar ile bir yerlere sürüklenmeğe çalışılmakta, muhtemel bir Okyanusya yapılanması Siyonist İsrail üzerinden bütün merkezi bölgeye zorla kabul ettirilmek istenmektedir. Birbiri ardı sıra sürekli anayasa değişikliklerinin gündeme getirilmesinin ve durduk yerde hiç gereği yokken birden referandumlara gidilmesinin ana nedeni okyanus ötesi gücün bir an önce bu coğrafyada kendi istediği siyasal yapılanmayı oluşturabilmesi içindir. Var olan İsrail gerçekliğinin yanı sıra bir Okyanusya yapılanmasının ABD ve İngiltere üzerinden oluşturulmağa çalışılması sırasında Avrupa’nın merkezi devletleri ile beraber, Rusya ve Çin’in, ayrıca bütün Türk ve İslam dünyasının Atlantik inisiyatifi tarafından karşıya alındığını göstermektedir. Bölge devletleri yavaş yavaş gerçekleri görerek dayanışmaya başladığı bu aşamada, okyanus ötesi emperyalizmin Siyonizm ile beraber merkezi coğrafyayı bir savaş alanına çevirme hazırlığı içinde oldukları görülmektedir. Türkiye özellikle küreselleşme döneminde Avrupa ve İsrail üzerinden tam anlamıyla bir okyanus ötesi emperyalizmin etkisi ve baskısı altına sürüklenmiştir. Son zamanlarda siyasetçilerin okyanus ötesi kavramını fazlasıyla kullanmaları ve kendilerini teşekküre mecbur saymaları da okyanus ötesinin Türkiye’yi iyice kendine bağlı bir deniz aşırı sömürge devletine dönüştürdüğünü göstermektedir.

Ve Oryantalizm…

İngiltere ve Amerika merkezli okyanus batısında olduğu kadar Fransa, Almanya ve İtalya merkezli Avrupa batısında da doğu bölgeleriyle ilgilenmenin bilim dalı olarak “oryantalizm” akımı geliştirilmiştir. Batının önde gelen bütün doğu bölgesi ve merkezi coğrafya uzmanlarına oryantalist adı verilirken, oryantalizm özellikle kutsal toprakların merkezinde yer aldığı eski Osmanlı coğrafyasını incelemenin bilimi haline gelmiştir. Batı ülkelerinden Türkiye’ye gönderilen elçiler, temsilciler, bilim adamları, yazarlar, gazeteciler, ajanlar ve diğer görevlilerin büyük çoğunluğu bu bölgelere gelmeden önce ciddi bir oryantalist eğitimden geçirilmişler ve oryantalizm uzmanı olarak Türkiye ile bölge ülkelerinde çeşitli görevler yüklenmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından başlayarak bu bölgeye gelen oryantalistler Osmanlı Devletinin çöküşünde ve daha sonra yaşanan bütün gelişmelerde batı emperyalizmi ve özellikle Atlantik emperyalizmi adına önemli görevler ve misyonlar yerine getirmişlerdir. Türkiye’nin zayıf bırakılması, bölgeden tecrit edilmesi, içeriden ele geçirilmesi, İsrail Devletinin kurulması, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin devreye sokulmaları, geleceğin muhtemel Okyanusya yapılanmasının bölgeye dayatılmasını bu oryantalistler gerçekleştirmişlerdir. Türkler oryantal denince göbek dansı akla getirirken, batılılar oryantalizm ile batı emperyalizminin merkezi coğrafya ve doğu alanlarını denetim altına almasını düşünmüşler ve bu doğrultuda Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak bölgeyi parçalamışlardır. Şimdi de İsrail merkezli bir yeni Orta Doğu yaratılabilmesi için gene oryantalistler devreye girerek Siyonist bir proje olan Yeni Osmanlıcılığı eski Osmanlı ülkelerine kabul ettirmeğe çalışmaktadırlar. Okyanus ötesi güç ile merkezdeki Siyonist güç bölge halklarına ve devletlerine karşı ortak hareket ederek kendi projeleri doğrultusunda sonuç almağa çaba göstermektedirler. Bu amaçla okyanus ötesinden onbin kilometrelik yollar geride bırakılarak işgal orduları merkezi alana getirilmekte, haksız işgal ile beraber hukuka tamamen aykırı düşen bir vahşilik çizgisinde suç saldırıları ile milyonlarca masum insan ölüme zorlanmaktadır. Oryantalizm, Filistinli Edward Said’in iyiniyetli bütün çabalarına rağmen batının güler yüzlü şarkiyatçılığı olamamış, aksine oryantalizm birikimi ile yetiştirilen siyasetçiler, elçiler, diplomatlar ve ajanlar okyanus ötesindeki emperyal gücün çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafya halklarının katilleri konumuna gelmişlerdir.

Orta Doğu ülkeleri okyanus ötesinden batı emperyalizminin sömürgecilik ağına takılırken, oryantalizm bir bilim dalı olarak emperyalizme, sömürgeciliğe ve Siyonizm’e hizmet etmiştir. Batı dünyası böylesine bir hegemonya için oryantalizm gibi bilim dalları geliştirirken, bu saldırılara hedef olan doğu ülkelerinin de batı dünyasını izlemesine yardımcı olabilecek bilim dalları geliştirmelerini engellemişlerdir. Ne var ki, Hıristiyanların ve Yahudilerin işbirliği yaptığı oryantalist gelişmelere karşı merkezi coğrafyanın ve doğu ülkelerinin İslamiyet potansiyeli devreye girmiş ve İslam ilahiyatçılarının önderliğinde Oksidantalizm adlı bir bilim dalı geliştirilmiştir. Türkiye’de son yıllarda oryantalizm üzerine onlarca kitap yayınlanmasına rağmen hiçbir büyük yayınevinin oksidantalizm üzerine herhangi bir yayın yapmaması, ülkemizin ulusal reflekslerinin okyanus ötesi tarafından nasıl teslim alındığını ortaya koymaktadır. Ankara ve İstanbul gibi büyük kentler dururken, Konya İlahiyat fakültesi bilim adamları tarafından yayınlanan “Marife“ isimli bilimsel derginin 3. Sayısı ”OKSİDANTALİZM“ özel sayısı olarak yayınlanmıştır. Türkiye’de ilk kez oksidantalizm üzerine böylesine bir yayın yapılmaktadır. Ne var ki, dergi çıkalı dört yıla yakın bir süre olmasına rağmen, Türk kamuoyunda nedense oksidantalizm tartışmaları yapılmamakta ve okyanus ötesinin Truva atları üzerinden oryantalizm Türk kamuoyunda geçerli kılınmağa çalışılmaktadır. Böylesine bir tek yanlılık yüzünden Türkiye çok şeyler kaybetmekte ve yaşanmakta olan olayları çözümlemekte giderek zorlanmaktadır. Türkiye’yi oryantalizmin kıskaçları arasına mahkûm eden batının Hıristiyan emperyalizmi ile İsrail’in Siyonizm’inin etki alanından kurtulabilmek için oksidantalizmin Türkiye’de yaygınlık kazanması ve Türk üniversitelerinde ders olarak okutulması gerekmektedir. Konunun dinsel boyutunun ötesinde, jeopolitik ve uluslar arası siyasal boyutlarını Türkiye’nin laik kamuoyu ele alabilmeli ve tartışarak Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda bir çıkış yolu bulabilmelidir.

Oksidantalizm

Oksidantalizm kelime anlamı olarak okyanusçuluk anlamına gelmektedir. Batı dünyası doğuyu ve merkezi alanı incelemeyi nasıl oryantalizm başlığı altında bilimsel yöntemler geliştirerek yapıyorsa, merkezi alan ülkeleri ve doğu devletleri de batı emperyalizmini Fransa, İngiltere, Hollanda ve Amerika Birleşik Devletleri gibi okyanus kıyısı ülkeleri ve Amerika ile Avrupa kıtalarını oksidantalizm başlığı altında inceleme hakkına sahiptir. Dünyadaki güç merkezi Atlantik okyanusunun iki kıtasının ortasından çıkıyorsa, o zaman doğu ülkeleri batıya bakarken okyanus ötesini ve berisini okyanusçuluk anlamına gelmekte olan oksidantalizm bilimi ile anlamağa çalışmalıdır. Batıyı anlamağa çalışmak,tıpkı batının doğuyu anlamağa çalışması gibi doğulu ülkeler ve toplumlar için bir haktır.Bu doğrultuda geliştirilen oryantalizm nasıl yaygın bir bilim dalı ise benzeri bir biçimde oksidantalizmin de özellikle merkez ve doğu ülkelerinde yaygınlık kazanabilmesi için gereken adımlar atılmalıdır. Oksidantalizmin sadece din ağırlıklı bir bilim dalı olarak değil ama batı dünyasını, okyanusun ötesini ve berisini her yönü ile inceleyecek derecede oryantalizm gibi geniş boyutlu bir bilim dalına dönüşebilmesi için gereken önlemler alınmalı ve bu doğrultuda çalışacak bilimsel araştırma merkezleri bir an önce oluşturulmalıdır. Türkiye’de kurulan düşünce ve araştırma merkezlerinin sürekli olarak batılı ülkelerden para alarak çalışmaları nedeniyle, bunları kötü kopyacı bir oryantalizme teslim oldukları görülmekte ama bir türlü bağımsız bir oksidantalizm bu yeni araştırma ve düşünce kurumlarında görülememektedir. Batının emperyal devletleri verdikleri paralar ile Türkiye’deki düşünce kuruluşlarını Atlantikçi oryantalizmin pençesi altına almakta ve bağımsız bir oksidantalizme bu yerli bilim merkezlerinde izin vermemektedirler. Böylesine bir baskıya karşı Konya merkezli bir derginin özel sayı olarak çıkartılması ilk tepki olarak anlamlıdır. Ne var ki, bu ilk tepkiden sonra yeni adımların diğer araştırma ve düşünce merkezleri tarafından yapılmaması gene okyanus ötesinin oryantalist baskılarının devam ettiğini göstermektedir. Türkiye’nin bağımsızlığını ve uluslar arası alandaki güçlü konumunu korumak açısından, oksidantalist yapıda çalışacak yeni bilimsel araştırma ve düşünce merkezlerine acil gereksinme duyulmaktadır. Anadolu’da yaygınlık kazanan üniversite düzeni içerisinde yeni merkezlerin bir an önce oluşturulması gerekmektedir.

Batılılar bizi nasıl didik didik araştırıyorsa, her şeyimizi altüst edecek kadar bizi tanıyorsa, bizim de batı ülkelerini ve batı insanlarını tıpkı onlar gibi tanımak ve araştırmak hakkımız bulunmaktadır. Oryantalizm ile merkeze ve doğuya egemen olmaya çalışan batı emperyalizmi ve Siyonizm’e karşı doğulu ülkeler ve toplumlar da oksidantalizm ile kendilerini korumak ve karşı önlemleri bilimsel ölçülerde almak durumundadırlar. Emperyal batı ülkelerinde ve İsrail’de sayısız oryantalizm uzmanı olmasına rağmen Türkiye’de daha bir tane oksidantalizm uzmanı yoktur.

Sonuç

Şimdi gelinen aşamada okyanus ötesindeki büyük gücün desteği ile merkezi coğrafyanın başına bela olan oryantalizm çıkmazından bir an önce kurtulunması gerekmektedir. Bu doğrultuda oksidantalizmi Türk insanına tanıtan yayınlara öncelik verilmeli, oksidantalizmin verileri doğrultusunda batı ülkelerini ve Siyonizm’i inceleyen yeni araştırmalar genç bilim insanlarına yaptırılmalıdır. Artık batı düşmanlığı ya da körü körüne batı karşıtlığı geride kalmalı ve bunların yerine, oksidantalizm bilimi doğrultusunda araştırmalar ve yayınlar öne geçmelidir. Okyanus ötesine selam çakmakla Türkiye’nin sorunlarının çözüme kavuşamadığı açıkça görülmüştür. Türk ulusu ve devleti, okyanus ötesine selam çakarak daha fazla bağımlı bir noktaya sürüklenmektense, oksidantalizm bilimi aracılığı ile okyanusun ötesini ve berisini iyice anlamak ve bu duruma göre Türkiye için çıkış yolları aramak zorundadır. Oryantalizmin getirdiği bağımlılık ve sömürü düzenine karşı yeni bir bağımsızlık insanca yaşama düzeni oksidantalizm biliminin verilerinden yararlanılarak gündeme getirilmeli ve Türkiye öncülüğünde merkezi coğrafyaya kazandırılmalıdır. Artık batı düşmanlığının yerini batıyı inceleme bilimi olarak oksidantalizm almalıdır. Osmanlıların garbiyatçılık adını verdikleri bu bilim dalının batının şarkiyatçılığı olan oryantalizme karşı ağırlıkta olacak düzeyde geliştirilmesinin zamanı gelmiştir. Türkiye cumhuriyetinin ve Orta Doğu ülkelerinin muhtemel Okyanusya ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda bir yerlere sürüklenmekten kurtulabilmesi için garbiyatçılık anlamında güçlü bir oksidantalizm bilimine olan gereksinme her geçen gün artmaktadır. Türk devleti bir an önce garbiyat enstitüleri ile oksidantalist araştırma merkezlerini kurmalıdır.