“Darbeci” suçlamasıyla 28 yıla mahkum edilen şair, Kurtuluş Savaşı’nın en güzel şiirini üç cezaevinde yazdı; İstanbul Çankırı ve Bursa. Şiirin sadece bir bölümü 25 yıl sonra 1965’te yayınlanabildi. Tamamı üç yıl sonra kitap olarak çıktı. Fakat görüldü ki, 2012 yılına kadar devletin “yasaklı eserler” listesindeydi. İşte muhteşem bir destan…

Nurettin Eşfak… 

Antepli Karayılan…

Manastırlı Hamdi… 

Adapazarlı Kambur Kerim…

Arhaveli İsmail…

Kartallı Kâzım…

Süleymaniyeli Şoför Ahmet ve niceleri…

Hepsi Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kahramanlarıydı…

Tarih: 29 Ağustos 1938.

KUVAYİ MİLLİYE / Destan

kuvayi-milliye-dino-ilk-sayfa

Onlar ki toprakta karınca,

                                   suda balık,

                                                havada kuş kadar

                                                             çokturlar;

korkak,

            cesur,

                     câhil,

                             hakîm

                                      ve çocukturlar

ve kahreden

                 yaratan ki onlardır,

destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına

                                   sancaklarını elden yere düşürürler

ve düşmanı meydanda koyup

                                      kaçarlar evlerine

ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler

ve yeşil bir ağaç gibi gülen

ve merasimsiz ağlayan

ve ana avrat küfreden ki onlardır,

destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Demir,

         kömür

                   ve şeker

ve kırmızı bakır

ve mensucat

ve sevda ve zulüm ve hayat

ve bilcümle sanayi kollarının

ve gökyüzü

                 ve sahra

                             ve mavi okyanus

ve kederli nehir yollarının,

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı

               bir şafak vakti değişmiş olur,

bir şafak vakti karanlığın kenarından

                onlar ağır ellerini toprağa basıp

                                        doğruldukları zaman.

En bilgin aynalara

         en renkli şekilleri aksettiren onlardır.

Asırda onlar yendi, onlar yenildi.

Çok sözler edildi onlara dair

ve onlar için :

    zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,

                                                                  denildi.

d0a6b328077918fb92f1caa5fbed4178

Ateşi ve ihaneti gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

                           bu dünyanın üzerinde.

İstanbul 918 Teşrinlerinde,

İzmir 919 Mayısında

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :

                                  Mayıs ortalarından

                                            Haziran ortalarına kadar

yani tütün kırma mevsimi,

               yani, arpalar biçilip

                                    buğdaya başlanırken

                                                       yuvarlandılar…

Adana,

           Antep,

                     Urfa,

                             Maraş :

                                  düşmüş

                                            dövüşüyordu…

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

                            memleketi Alaman’a satanlar,

yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar

düştüler can kaygusuna

ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından

karanlığa karışarak basıp gittiler.

Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,

en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

                  dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,

                                        iki kat soyulmamak için.

Ateşi ve ihaneti gördük.

Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,

Yeşilırmak, Kızılırmak,

Gültepe, Tilbeşar Ovası,

                     gördü uzun dişli İngiliz’i.

Ve Aksu’yla Köpsu,

Karagöl’le Söğüt Gölü

ve gümüş basamaklı türbesinde yatan

                                       büyük, âşık ölü,

şapkası horoz tüylü İtalyan’ı gördü.

Ve Çukurova,

kıyasıya düzlük,

uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya

ve Seyhan ve Ceyhan

ve kara gözlü Yürük kızı,

gördü mavi üniformalı Fransız’ı.

Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.

Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu

ve ağalar :

Bağdasar Ağa’dan

               Kellesi Büyük Mehmet Ağa’ya kadar,

düşmanla birlik oldular.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,

gelinlerin ırzına geçip,

çocukları öldürüp

              ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,

dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan

ve çığ gibi çoğaldı çeteler

ve köylülerden paşalar görüldü,

                            kara donlu köylülerden.

Ve bizim tarafa geçenler oldu

                           Tunuslu ve Hindli kölelerden.

Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,

kısık gözleri,

                   seyrek sakalı,

                                       hafif makinalı tüfeğiyle

                                       dağlarda bir başına dolaştı.

Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü

ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,

                    ne zaman sıkışsa bizimkiler,

        peyda oluverdi, yerden biter gibi o

ve ateş etti

              ve düşmanı dağıttı

                                       ve kayboldu dağlarda yine.

Ateşi ve ihaneti gördük.

Dayandık,

dayandık her yanda,

dayandık İzmir’de, Aydın’da,

Adana’da dayandık,

dayandık, Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te.

Antepliler silâhşor olur,

uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

ve arap kısrağının üstünde

taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

Antep sıcak,

             Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir.

Karayılan

           Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı.

Belki rahatsızdı, belki rahattı,

bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,

onun atı, silâhı, toprağı yoktu.

Boynu yine böyle çöp gibi ince

                  ve böyle kocaman kafalıydı

                                  Karayılan

                                        Karayılan olmazdan önce.

Düşman Antep’e girince

Antepliler onu

             korkusunu saklayan

                              bir fıstık ağacından

                                               alıp indirdiler.

Altına bir at çekip

               eline bir mavzer

                                      verdiler.

Antep çetin yerdir.

Kırmızı kayalarda

                           yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

                                            ileri geri…

Düşman tutmuştu tepeleri,

düşmanın topu vardı.

Antepliler düz ovada

                      sıkışmışlardı.

Düşman şarapnel döküyordu,

toprağı kökünden söküyordu.

Düşman tutmuştu tepeleri.

Akan : Antep’in kanıydı.

Düz ovada bir gül fidanıydı

                 Karayılan’ın

                            Karayılan olmazdan önceki siperi.

Bu fidan öyle küçük,

korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,

namlıya tek fişek sürmeden

                  yatıyordu yüzükoyun.

Antep sıcak,

              Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir.

Fakat düşmanın topu vardı.

Ve ne çare, kader,

                  düz ovayı Antepliler

                                     düşmana bırakacaklardı.

«Karayılan» olmazdan önce

                     umurunda değildi Karayılan’ın

                     kıyamete dek düşmana verseler Antep’i.

Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,

korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun,

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun

              ak bir taşın ardından

                             kara bir yılan

                                          çıkardı kafasını.

Derisi ışıl ışıl,

             gözleri ateşten al,

                              dili çataldı.

Birden bir kurşun gelip

                      kafasını aldı.

Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan

        Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encâmını görünce

haykırdı avaz avaz

            ömrünün ilk düşüncesini .

    «İbret al, deli gönlüm,

      demir sandıkta saklansan bulur seni,

      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan,

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet aldı Anteplileri,

                     seğirttiler peşince.

Düşmanı tepelerde yediler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana :

                                KARAYILAN dediler.

«Karayılan der ki : Harbe oturak,

  Kilis yollarından kelle getirek,

  nerde düşman varsa orda bitirek,

  vurun ha yiğitler namus günüdür…»

Ve biz de bunu böylece duyduk

ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen

                                          Karayılan’ı

                                          ve Anteplileri

                                          ve Antep’i

                     aynen duyup işittiğimiz gibi

                     destânımızın birinci bâbına koyduk.

 

abidin-dino-kuvayi-milliye

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Seferberliği görmüşüz :

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                       bir de İttihatçılar,

        bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                       914’ten 18’e kadar

                                    yedi bitirdi bizi.

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

erimiş altın pahasında gazyağı

ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

                              ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te

aktı Ren şarapları su gibi

ve şekerin sahibi

kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.

Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

Bir de sakalı Halife’nin,

bir de Vilhelm’in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

güzelizdir,

dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Öfkeli, büyük bir şair :

«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»

                                                                   demiş

                                                                        bize

ve bir başkası,

yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

işte, arzederiz halimizi

       Türk halkının yüce katına.

Mevsim yazdır,

919’dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın

dört düvele teslim ettiler bizi,

                       gözü kanlı dört düvele

                               anadan doğma çırılçıplak.

Ve kurumuştu

            ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

                        bir de Yunan,

bir de zavallı Afrika zencileri

                         yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz :

Vahdettin Sultan,

                        ve damadı Ferit

ve İngiliz muhipleri

                            ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

yüce Türk halkı,

malûmun olsun çektiğimiz acılar…

919 Temmuzunun 23’üncü günü

          pek mütevazı bir mektep salonunda

                            in’ikad etti Erzurum Kongresi.

Erzurum’un kışı zorludur balam,

tandırında tezek yakar Erzurum,

buz tutar yiğitlerinin bıyığı

ve geceleyin karlı ovada

                kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

Erzurum’da kavaklar, balam,

            Erzurum’da kavaklar tane tane,

kavaklarda tane tane yapraklar.

Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez

            Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

Erzurum’un düzdür, topraktır damı.

Erzurum güzelleri giyer, balam,

                          incecik ak yünden ehramı.

Yürek boynun büker, balam,

                          Erzurumlu türkülere.

Halim selimdir Erzurum’un adamı

                         ve lâkin dönmesin gözü bir kere!…

Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre :

orda, mazlum milletlerden bahsedildi

                             bütün mazlum milletlerden

ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şûrayı Millî’den bahsedildi,

İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî’den.

Buna rağmen,

«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,

                 «makamı hilâfet ve saltanata.»

Hattâ casuslar vardı içerde.

Buna rağmen,

«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.

«Kabul olunmaz,» denildi,

                         «Manda ve Himaye…»

Buna rağmen,

İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,

Türk halkından kesmişlerdi umudu.

Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a :

   «Amerikan mandası altına girelim,» diye.

   «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma

     bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,

     birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,

     şu halde, diyorlardı, şu halde,

     Memâliki Osmaniye’nin cümlesine şâmil

                    Amerikan mandaterliğini talep etmeği

                                 memleketimiz için en nâfi

                                         bir şekli hal kabul ediyoruz.»

Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.

Erzurum’un kışı zorludur balam,

buz tutar yiğitlerin bıyığı.

Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam,

                  kabullenmez yılgınlığı…

İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,

tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,

çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri

                   ve biçare telgraf telleri

                   devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu

                   şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere :

«Bizi bir başımıza bıraksalar,

  tarafgirlik, cehalet

              ve çok konuşmaktan başka müspet

                                            bir hayat kuramayız.

  İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.

  Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.

  Ne olacak,

  Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,

  sonra Yeni Dünya’nın sayesinde

  İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan

                            bir Türkiye vücuda geliverir.

  Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına

                             nasıl bir idare kurduğunu

                                        Avrupa’ya göstermek ister.

  Hem artık işi uzatmağa gelmez.

  Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.

  Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :

  Türkiye’yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

 

4 Eylül 919’da toplandı Sıvas Kongresi,

ve 8 Eylülde

       Kongrede bu sefer

                    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.

Ak koyunla kara koyunun

                                  geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat,

                        sapsarı yılgınlıklarıyla beraber

                        ve ihanetleriyle birlikte

                        bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.

Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok

                        işbu Mister Bravn’a güveniyorlardı.

Bu zevata :

    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»

                                                             denildi.

Fakat ayak diredi efendiler :

        «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»

                                                                         dediler,

        «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»

                                                                     dediler,

        «Hem zaten,»

                      dediler,

        «birbirine mani şeyler değildir

                                      istiklâl ile manda.

          Ve esasen,»

                          dediler,

        «müstakil kalamayız böyle bir zamanda.

          Memleket harap,

                          toprak çorak,

                                   borcumuz 500 milyon,

                                              vâridat ise 15 milyon ancak.

          Ve Allah muhafaza buyursun

                           İzmir kalsa Yunanistan’da

                                    ve harbetsek,

                                               düşmanımız vapurla asker getirir.

          Biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?

          Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»

                                                         dediler.

        «Onlar dretnot yapıyor,

          biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.

          Hem, İstanbul’daki Amerikan dostlarımız :

          Mandamız korkunç değildir,

                                       diyorlar,

          Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,

                                                        diyorlar.»

Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,

            «Hey gidi deli gönlüm,»

                                         dedi,

            «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,

              ya İSTİKLAL, ya ölüm!»

                                               dedi.

Kambur Kerim de böyle dedi aynen.

Adapazarlıydı Kambur Kerim.

Seferberlikte ölen babası marangozdu.

Seferberlik denince aklına Kerim’in :

çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,

                    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp

                               kaz gütmek,

                               mektep kitapları

                    ve bir de saçları altın gibi sarı

                    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.

335’te Kerim Eskişehir’e gitti,

                    mektebe, teyzelerine ve dayısına.

Dayısı şimendiferde makinistti.

Düşman elindeydi Eskişehir.

Kerim on dört yaşındaydı,

kamburu yoktu.

Dümdüzdü fidan gibi

                    ve dünyaya meraklı bir çocuktu.

Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi

Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri

(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)

               Hintli askerlerle dost oldu Kerim.

Bunlar

          (şaşılacak şey)

                     Türkçe bilmeyen

ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,

avuçlarının üstü esmer, içi ak

ve tel örgülerin üzerinden

Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.

Kocaman bir ambarları vardı,

Kerim içinde oynardı.

Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,

                                       (şaşılacak şey,

                                       katırların yemesi için)

      ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.

Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e :

     «Ambardan silâh çalıp bana getir,

       gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»

Ve ambardan silâh çaldı Kerim :

                             bir

                                 bir tane daha

                                                 beş

                                                     on.

Aldattı Hindistanlı dostlarını

                          zeybekleri daha çok sevdiğinden.

Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,

Kerim geçirdi onları istasyona kadar.

Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp

                          zeybekler gelince Eskişehir’e

dayısı Kerim’i elinden tutup

                              verdi onlara.

Ve işte o günden sonra

                        bugüne kadar

                                 kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.

Eskişehir’den alıp onu

«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.

Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,

sığırtmaç olmayı

              -zaten bilgisi vardı bunda-

kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,

gizlenmeyi ormanda.

Ve bütün bu marifetleriyle Kerim

kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak

ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak

düşman içinden geçip getirdi haber

                                        götürdü haber.

Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,

bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.

Ve bir fidan gibi düz

                   bir fidan gibi cesur

                         bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun

sevinçle oynadığı bu müthiş oyun

                               sürdü 1337’ye kadar…

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :

yüksek

         kalın.

Gökyüzü gözükmez.

Durgun bir geceydi.

Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.

Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar

karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.

Solda

         ilerde

                 tepenin eteğinde ateş yanıyordu :

«Tekneciler» diye anılan

                                gâvur çetelerinin olmalı.

Dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.

Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.

İpsiz Recep’in yanından dönüyordu Kerim.

            Kâatlar götürmüş

                                   kâatlar getiriyor.

Birdenbire durdu beygir,

heykel gibi,

-Tekneciler’in ateşini görmüş olacak-

sonra birdenbire dörtnala kalktı.

Şaşırdı Kerim.

Dizginleri bıraktı.

Sarıldı beygirin boynuna.

Deli gibi gidiyordu hayvan.

Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.

Meşeleri ve gürgenleriyle orman

karanlık  bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.

Kim bilir kaç saat böyle gidildi.

Orman bitti birdenbire.

-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-

Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman

                               Armaşa’nın altında Başdeğirmenler’e

                                            beygir ansızın kapaklandı yere,

                                                                tekerlendi Kerim.

Doğruldu.

Ve aklına ilk gelen şey

                       saatına bakmak oldu.

Kırılmıştı camı.

Bindi beygire tekrar.

Hayvan topallıyordu biraz.

Uslu uslu yola koyuldular.

Sol kulağı kanıyordu Kerim’in,

Kirezce’ye geldiler

                     (Sapanca’yla Arifiye arası),

Kerim durdu,

Biraz zor nefes alıyordu.

Geyve’ye girdi ertesi akşam.

Beli o kadar ağrıyordu ki

                             inemedi beygirden

                                                       indirdiler.

Kerim’i bir yaylıya bindirdiler.

Adapazarı.

Sonra belki on gün, belki on beş,

                      kağnılar, mekkâre arabaları,

sonra, gitgide daralan nefesi,

Yahşıhan,

              Konya,

                         Sile nahiyesi

                         (burda malûl gaziler için

                                         takma kol ve bacak yapılıyordu),

ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.

Hâlâ rüyalarında görür Kerim

                   incecik bir yoldan eşekle gelip

                                          üzerine doğru eğilen

                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü.

Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar.

Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.

Yirmi gün geçti aradan.

Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden

                                          Kerim’i kambur çıkardılar.

AbidinDino18

Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.

Akhisar, Karacabey,

Bursa ve Bursa’nın doğusunda Aksu,

                          çarpışarak çekildik…

920’nin

           29 Ağustos’u :

                           Uşak düştü.

Yaralı

        ve dehşetli kızgın

                      fakat toprağımızdan emin,

                                         Dumlupınar sırtlarındayız.

Nazilli düştü.

Ateşi ve ihaneti gördük.

Dayandık

            dayanmaktayız.

1920 Şubat, Nisan, Mayıs,

Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :

İçimizde Hilâfet Ordusu,

                        Anzavur isyanları.

Ve aynı sıradan,

3 Ekim Konya.

Sabah.

500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş

                                                      girdi şehre.

Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.

Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp

                                   ölümlerine giderken

terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya :

4 top

    ve 1800 atlı bir ihanet

                            yani Çerkez Ethem,

bir gece vakti

kilim ve halı yüklü katırları,

koyun ve sığır sürülerini önüne katıp

                                           düşmana geçti.

Yürekleri karanlık,

kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,

atları ve kendileri semizdiler…

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.

Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,

inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,

silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.

Beygirler çirkindiler,

                            bakımsızdılar,

hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.

Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden

sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.

İnsanlar uzun asker kaputluydu,

                                      yalnayaktı insanlar.

İnsanların başında kalpak,

                                      yüreklerinde keder,

                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.

İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.

İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla

                   köy odalarında unutulmuştular.

Ve orda sargı,

                    deri

                         ve asker postalları halinde

                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.

Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden

                                                         eğrilip bükülmüştü

ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları,

korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla

karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.

Acıkmıştılar,

merhametsizdiler,

bedbahttılar.

Şosenin ıssız beyazlığına inip

nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor

ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için

                                    deviriyorlardı uçurumlara :

şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Ve çok uzak,

                çok uzaklardaki İstanbul limanında,

gecenin bu geç vakitlerinde,

kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :

                                                hürriyet ve ümit,

                                                su ve rüzgârdılar.

Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

Tekneleri kestane ağacındandı,

üç tondan on tona kadardılar

ve lâkin yelkenlerinin altında

                             fındık ve tütün getirip

                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.

Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.

Şimdi, denizde bir insan sesinin

                   ve demirli şileplerin kederlerini

ve Kabataş açıklarında sallanan

                            saman kayıklarının fenerlerini

                                                    peşlerinde bırakıp

ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp

                                                küçük,

                                                          kurnaz

                                                                    ve mağrur

                                                  gidiyorlardı Karadeniz’e.

Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki

bunlar

uzun eğri burunlu

ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki

sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin

                                                zaferi için

hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin

bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler…

Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan

                                                baltabaş gemi

                                                İngiliz torpitosudur.

Ve dalgaların üstünde sallanarak

                                             alev alev

                                                          yanan :

                        Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,

gecenin karanlığında,

dalgalar minare boyundaydılar

ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.

Rüzgar :

        yıldız – poyraz.

Esirlerini bordasına alıp

                       kayboldu İngiliz torpitosu.

Şaban Reisin teknesi

                       ateşten diregiyle gömüldü suya.

Arheveli İsmail

              bu ölen teknedendi.

Ve şimdi

Kerempe Fenerinin açığında,

batan teknenin kayığında

emanetiyle tek başınadır,

fakat yalnız değil :

                    rüzgârın,

                            bulutların

                                  ve dalgaların kalabalığı,

İsmail’in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail

              kendi kendine sordu :

«Emanetimizle varabilecek miyiz?»

Kendine cevap verdi :

«Varmamış olmaz.»

Gece, Tophane rıhtımında

Kamacı ustası Bekir Usta ona :

«Evlâdım İsmail,» dedi,

«hiç kimseye değil,» dedi,

                        «bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde

düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,

İsmail, reisinden izin isteyip,

                      «Şaban Reis,» deyip,

                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip

                                                  atladı takanın patalyasına,

                                                                                 açıldı.

«Allah büyük

  ama kayık küçük» demiş Yahudi.

İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,

                                      bir sağnak daha,

                                      peşinden üç-kardeşler.

Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer

                                                alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.

Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :

Sıvastopol’a giden bir geminin

                                        sancak feneri.

Elleri kanayarak

                      çekiyor İsmail kürekleri.

İsmail rahattır.

Kavgadan

                ve emanetinden başka her şeyin haricinde,

İsmail unsurunun içinde.

Emanet :

           bir ağır makinalı tüfektir.

Ve İsmail’in gözü tutmazsa liman reislerini

                                     ta Ankara’ya kadar gidip

                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.

Belki karayel gösterecek.

En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.

Fakat İsmail

                 ellerine güvenir.

O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini

ve Kemeraltı’nda Fotika’nın memesini

                                               aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.

Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr

bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi

                                                         düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.

Dalgalar bir müddet daha

yuvarlandılar teknenin altında

sonra deniz dümdüz

                            ve simsiyah

                                            durdu.

İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.

Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.

Bir ürperme geldi İsmail’in içine.

Ve bir balık gibi ürkerek,

bir sandal

bir çift kürek

ve durgun

           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.

Ve birdenbire

             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı

                                            yıldı elleri,

                                            yüklendi küreklere,

                                            kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.

Artık hiçbir şey mümkün değil.

Kaldı ölü bir denizin ortasında

                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.

İlkönce küfretti.

Sonra, «elham» okumak geldi içinden.

Sonra, güldü,

           eğilip okşadı mübarek emaneti.

Sonra…

Sonra, malûm olmadı insanlara

Arhaveli İsmail’in âkıbeti…

AbidinDino14

Kardeşim,

sana bu mektubu Ankara’da Kuyulu kahvede yazıyorum.

Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon

                     kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla,

Dışarda yağmur…

Mektepten istifa ettim.

Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.

Çocuklarımıza Türkçe okutmak,

öğretmek, sevdirmek onlara

              dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,

                                                       kendi dillerini,

                                                                güzel şey,

                                                                  büyük şey.

Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede

                                                            daha büyük

                                                            daha güzel.

Biliyorum :

            iş bölümünden bahsedeceksin.

Fakat, Ankara’da çocuklara ders vermek,

bozkırda ateş hattına girmek

                                       haksız ve hazin

                                                 bir iş bölümü.

Öyle günlerde yaşıyoruz ki

ben bir iş yapabildim diyebilmek için :

hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

Bak, tam sana bunları yazarken

asker geçiyor sokaktan ;

yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak

Meclis’in önüne doğru iniyorlar,

                        İstasyona gidecekler.

Ve türkü  söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,

                   sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü :

                          «Ankara’nın taşına bak,

                            gözlerimin yaşına bak…»

Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.

Tıraşları uzamış biraz.

Elleri büyük ve esmer.

Elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.

Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.

Başka türlü anlıyorum ben Yunus’u :

Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü :

                                      öte dünyaya dair değil,

                                          bu dünyaya dair kaygılarıyla…

Bir şiir yazdım,

garip bir şiir,

«Türk Köylüsü» diye.

Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?

Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.

 

                                                          Kardeşin

                                                      Nurettin Eşfak

 

 

 

 

 

TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip

                      kitapsız bilendir.

Hoca Nasreddin gibi ağlayan

                       Bayburtlu Zihni gibi gülendir.

Ferhad’dır

               Kerem’dir

                               ve Keloğlan’dır.

Yol görünür onun garip serine,

analar, babalar umudu keser,

kahbe felek ona eder oyunu.

Çarşambayı sel alır,

bir yâr sever

                   el alır,

kanadı kırılır

                   çöllerde kalır,

ölmeden mezara koyarlar onu.

O, «Yûnusû biçâredir

       Baştan ayağa yâredir»,

ağu içer su yerine.

Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine

ve bir kerre vakterişip

                                «-Gayrık yeter!…»

                                                    demesinler.

Bunu bir dediler mi,

«İsrâfil sûrunu urur,

           mahlûkat yerinden durur»,

toprağın nabzı başlar

                          onun nabızlarında atmağa.

Ne kendi nefsini korur,

                          ne düşmanı kayırır,

«Dağları yırtıp ayırır,

  kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa…»

AbidinDino13

«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul’da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»

(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)

 

 

920’nin 16 Martı.

Öğleden evvel

saat onda

makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara’daki :

    «Der-aliye 16/3/1920.

      İngilizler bastı bu sabah

              Şehzadebaşı’ndaki Muzika karakolunu.

      Müsademe edildi.

      İşgal altına alıyorlar İstanbul’u şimdi.

      Berâyi malûmat arzolunur.

                                            Manastırlı Hamdi.»

920’nin 16 Martı.

Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara’yı :

    «Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.

      Şimdi işte

      İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.

      İşte giriyorlar içeri.

      Nizamiye kapısına.

      Teli kes.

      İngilizler burdadır.»

920’nin 16 Martı.

Manastırlı Hamdi Efendi

               buldu Ankara’dakini tekrar :

    «Paşa hazretleri,

      Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri

      Tophane’yi de işgal ediyorlar bir taraftan,

      bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.

      Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.

      Paşa hazretleri,

      Emri devletlerine muntazırım.

                                                16 Mart 1920

                                                    Hamdi»

 

920’nin 16 Martı.

Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :

    «Sabah bizim asker uykuda iken

      İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken

      askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.

      Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup

      İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp

      Beyoğlu ve Tophane’yi işgal edip.

      İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.

      İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.

      Kovmuşlar.

      Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.

      Şimdi haber aldım efendim.»

920’nin 16 Martı

uykuda kesti kâfir üçümüzü,

kurşuna dizdi kâfir ikimizi.

İngiliz’in hepsi değil domuzu

Sabaha karşı aldı canımızı.

920’nin 16 Martı

basıldı Vezneciler’de karargâh.

Uyan be tosunum uyan.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla’dan Osman,

                                bir de Zileli Abdülkadir.

920’nin 16 Martı

Bozdoğan Kemeri’nde

kurşuna dizdi kâfir ikimizi.

Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,

Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920’nin 16 Martı

uykuda kesti kâfir üçümüzü.

Soktu Osman’ın karnına kasaturayı,

bastı göğsüne kâfirin dizi.

Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.

Doymadı dünyasına Abdülkadir.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

kurşuna dizdi ikimizi.

920’nin 16 Mart sabahı,

karakolun karşısında

          bırakmadım elimden silâhı,

          yere serdim iki İngiliz’i.

Senin ırzını kurtardım İstanbul’um,

Sana can feda çakır gözlü gülüm.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

kurşuna dizdi ikimizi.

Şimdi üçümüz :

Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,

taşları yan yana yatar Eyüp’te.

Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,

belki maşrıkta, belki mağripte,

biz de bilemeyiz yerini.

 

Uykuda kestiler üçümüzü,

kurşuna dizdiler ikimizi,

Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,

Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

Bir de altıncımız var,

kara kaytan bıyıklı bir şehit,

son mekânı şöyle dursun,

              adını da bilen yok…

AbidinDino12

İnönü meydanı, yavrum,

rüzgâr,

soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.

Zemheriler bitti diyelim,

              hamsin ya başladı, ya başlıyor.

Muharebe beş gün beş gece sürdü.

Kan gövdeyi götürdü.

Ve nihayetinde

düşmanlar karın üstünde

                    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,

                                         altı kamyon bıraktılar.

Sonra, kaçarlarken, yavrum,

                               köyleri, köprüleri yaktılar…

Bu, Birinci İnönü,

sonra ikincisi :

23 Mart 1921 günü

düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.

Onlarda, topçu ve piyade

                     bizden üç kere fazla,

bizim atlımız çok.

Atların makanizması,

                        hartucu,

                                namlusu yoktur

ve kılıç

          çıplak, ucuz bir demirdir.

26 Mart :

Akşam.

Sağ cenah ilerimize yanaştılar.

27 Mart :

Bütün cephelerde temas.

28, 29, 30 :

Kavgaya devam.

Ve Martın 31’inci gecesinde,

                 (ayışığı var mıydı bilmiyorum)

İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.

Ve ertesi gün

                    1 Nisan :

                          Metristepe aydınlanıyor.

Saat altı otuz.

Bozöyük yanıyor.

Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.

Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :

Dumlupınar.

Sonra, Haziran.

Bir yaz gecesi.

Dünyada yalnız pırıltılar

                        ve böceklerin sesi.

Sakarya’yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.

Basarak aldık

                    Adapazarı’nı.

Ve dolaşıp Sapanca Gölü’nün sazlıklarını

            yanaştık İzmit’in doğusunda çuha fabrikasına.

Düşman,

kısmen gemilere binerek

                                    denizden

ve kısmen

               Karamürsel üzerinden

                                     Bursa’ya çekilip

               boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.

Sonra 23 Ağustos :

Sakarya melhamei kübrâsı ki

devamı 13 Eylül gününe kadardır.

Bizim kırk bin piyademiz,

                          dört bin beş yüz atlımız,

düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,

                                        üç yüz topu vardır.

Harp meydanının kuzey yanı

                              Sakarya

                                         ve dağlardır :

keskin

        ve dik yamaçlarıyla

ve kireçli toprakları

       ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak

haşin

        ve münzevi çam ağaçlarıyla

                                               Abdülselâm-dağı,

                                                              Gökler-dağı,

                                                                                dağlar.

Ve Sakarya’dan bu havalide

yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.

Ankara suyunun döküldüğü yerden

                     Eskişehir kuzeybatısına kadar

Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.

Güneyde

        ve güneydoğuda

        yapraksız ve hazin

                       geniş ve uzun

ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan

                                                ölmek arzusu veren

                                                          Cihanbeyli ovası :

                                                                                 çöl…

Bu çölün,

            bu dağların,

                      bu nehrin ve bizim önümüzde

yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp

düşman ordusu ric’ata mecbur kaldı.

Buna rağmen :

Sene 1922

         ve 15 vilâyet ve sancak

                     ve 9 büyük şehir

                     düşman elindedir.

İnanılmaz şeyler düşmandadır ki

                              bunların arasında :

7 göl, 11 nehir

ve köklerinde baltamızın yarası

        ve yangınlarıyla bizim olan

                      yüz kere yüz bin dönüm orman,

bir tersane, iki silâh fabrikası,

ve 19 körfez ve liman ki

       belki birçoğunun

            rıhtımı,

                    mendireği,

                              kırmızı, yeşil fenerleri yoktur

ve belki sularında

           ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,

fakat onlar

        tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.

Sonra, 3 deniz,

           6 kol tren hattı,

sonra, göz alabildiğine yol :

sılaya gittiğimiz,

gurbette göründüğümüz

ve neden

          ve niçin olduğunu sormadan

çöle, Çanakkale’ye,

                  ölüme gittiğimiz yol

ve sonra toprak

ve o toprağın insanları :

Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,

klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur

                            Manisa’lı saraçlar,

yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar

ve kurnaz

           ve cesur

                 ve ağırbaşlı ve çapkın

                               ve kütleleriyle delikanlı

                                      İstanbul ve İzmir işçileri

ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,

kıl çadırlı yürükleri Aydın’ın,

ve sonra, ırgat,

                    ortakçı,

                              maraba,

davarlı ve davarsız,

yarım meşin çizmeli

              ve ham çarıklı köylüler.

15 vilâyet ve sancak

        ve 9 büyük şehir

            düşman elindedir.

Mehtaplı bir gece,

gümüş bir kutunun içindesin :

          ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.

Ya çok seslidir

         ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.

Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.

Kız gibi Osmanlı filintası.

Parlıyor arpacık

                     namlının ucunda :

yüz yıllık yoldaymış gibi uzak

                                   ve bir damlacık.

Kâzım emir aldı merkezden :

Gebze’deki İngiliz’in tercümanı vurulacak.

Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :

                                       satıyor bizimkileri.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.

İşte sökün etti Mansur karşıdan :

                      beygirin üzerinde.

Beygir yüksek,

                İngiliz kadanası.

Kendi halinde yürüyor hayvan

                         ortasında demiryolunun

                                       sallana sallana,

                                                  ağır ağır.

Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,

                            başı sallanıyor,

                                   belki de uyuyor üzerinde beygirin.

Yaklaştıkça büyüyor herif.

Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,

namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,

nişan aldı sallanan başına Mansur’un.

Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.

Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,

             -ağaç çınar-.

Kuş ürkmüş olacak.

Çevrildi Kâzım’ın başı kuşun uçtuğu yana,

                        mehtapla yüz yüze geldiler.

                        Mehtap koskocaman,

                                                  desdeğirmi,

                                                             bembeyaz.

                        Ve Kâzım’ın gözünü aldı âdeta.

Zaten bu yüzden,

tekrar göz, gez, arpacık

                       ve filintayı ateşlediği zaman

ilk kurşun Mansur’un başını delecek yerde

                                        galiba omuzuna girdi.

Herif  «Hınk» dedi bir,

beygirin başını çevirdi

                        dörtnal kaçıyor.

Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.

Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.

Üçüncü kurşun.

Tercüman düştü beygirden.

Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,

               sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,

sonra kurtuldu ki ayağı

               yıkılıp kaldı olduğu yerde.

Yamaca sardı beygir.

Kalktı Kâzım,

              yürüdü Mansur’a doğru,

üzerinden kâatları alacak.

Arada dört telgraf direği yalnız,

                       ellişerden iki yüz metre eder.

Mansur doğruldu ansızın,

                                  kaçıyor bayır aşağı.

Filintayı omuzladı Kâzım.

Dördüncü kurşun.

Yıkıldı herif.

Koştu Kâzım.

Doğruldu yine Mansur.

Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,

                    kaçmıyor artık,

                                   yürüyor.

Kâzım da bıraktı koşmayı.

Deniz kıyısına indiler.

Orda boş bir fabrika var,

bir de beyaz bir ev,

tahta iskelesi iner denizin içine kadar.

Mansur suya giriyor,

kâatlar ıslanacak.

Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.

Suya düşüp kaldı önde giden

ve Kâzım tazelerken şarjörü

bir ışık yandı beyaz evde,

                              bir pencere açıldı.

Galiba bir kadın baktı dışarıya..

Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.

Pencere kapandı,

ışık söndü.

Tercüman attı kendini tahta iskeleye.

Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.

Hay anasını,

ay da denize düşmüş

toplanıp dağılıyor,

                     dağılıp toplanıyor.

Velhasıl,

lâfı uzatmıyalım,

Mansur’un işini bıçakla bitirdi Kâzım.

Kâatlar kan içindeydi.

Fakat kan kapatmıyor yazıyı…

Namussuzun biriydi Mansur,

                           muhakkak.

Düşmana satılmıştı,

                          orası öyle.

Kaç kişinin başını yedi,

                               malûm.

Ama ne de olsa

mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.

Demek istediğim,

böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp

ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit

                                                 üzüntü çekmemek için,

                    ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,

                 yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,

Kâzım’ınki taştan değildi çok şükür,

                                fakat namuslu.

Ne malûm? dersen :

Dövüştü pir aşkına,

yaralandı birkaç kere

ve saire.

Ve kavga bittiği zaman

ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.

Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,

                    kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…

AbidinDino7

Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

                 hiçbir menzile erişmiyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

             ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

                                          ufacık, kısacıktılar,

ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

ve ayakları altından akan

                       toprak,

                             toprak

                                   ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizliyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar,

bizim kadınlarımız :

korkunç ve mübarek elleri,

              ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

                                        anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

                 öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve karasabana koşulan

ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

                                           kadınlar,

                                                 bizim kadınlarımız

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

                             ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

               yürüyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.

«6 Ağustos emri» verilmiştir.

Birinci ve İkinci ordular, kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla

yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.

98956 tüfek,

                325 top,

                        5 tayyare,

2800 küsur mitralyöz,

2500 küsur kılıç

ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği

ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz

                        kımıldanıyordu gecenin içinde.

Gecenin içinde toprak.

Gecenin içinde rüzgâr.

Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,

                             gecenin içinde :

       insanlar, âletler ve hayvanlar,

demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,

korkunç

            ve sessiz emniyetlerini

                               birbirlerine sokulmakta bulup,

kocaman, yorgun ayakları,

                               topraklı elleriyle yürüyorlardı.

Ve onların arasında

Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu’ndan

                                          İstanbullu şoför Ahmet

                                                 ve onun kamyoneti vardı.

Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :

İhtiyar,

          cesur,

                   inatçı ve şirret.

Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine

şasinin altına, dingilin üzerine

budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen

ve kalb ağrılarıyla

ve on kilometrede bir

karanlığa yaslanıp durduğu halde

ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken

şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :

«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından

«… ihzar ve teşkil edilmiş bulunan

ve cem’an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan

100 kadar serî otomobil…» diye bahsediliyordu.

İhzar ve teşkil olunanlar,

                        bu meyanda Ahmet’in kamyoneti,

insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip

Afyon – Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.

Ahmet’in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.

Bu şarkı nihaventtir

ve beyaz tenteli sandalları,

                           siyah mavnaları,

                                güneşli karpuz kabuklarıyla

                                bir deniz kıyısındadır şehir.

Vantilâtörde adedi devir

                     düşüyor gibi.

Arkadaşlar ileri geçtiler.

Ay battı.

Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür’ü,

kalk,

sıra servilerin önünden yürü,

çeşmeyi geç,

mektep bahçesi, medreseler,

orda, Harbiye Nezareti’nin arka duvarında

siyah çarşaflı bir kadın

çömelip yere

darı serper güvercinlere

ve papelciler

şemsiye üstünde papaz açarlar.

Motor mızıkçılık ediyor,

bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Ne diyorduk oğlum Ahmet?

Dökmeciler sağda kalır,

derken, Uzunçarşı’ya saparken,

köşede, sol kolda seyyar kitapçı :

                       «Hikâyei Billûr Köşk»,

                       altı cilt «Tarihi Cevdet»

                       ve «Fenni Tabâhat».

Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,

yani yemek pişirmek.

Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.

Yaldızlı kuyruğundan tutup

bir salkım üzüm gibi yersin.

İlerde bir süvari kolu gidiyor,

                        saptılar sola.

Uzunçarşı’yı dikine inersin.

Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.

Ve sen İstanbullu,

sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan

şaşarsın İstanbullulara :

ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.

Rüstem Paşa Camii.

Urgancılar.

Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi

ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar

urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.

Zindankapı, Babacafer.

Uzakta Balıkpazarı.

Kuruyemişçiler.

Yemiş iskelesindeyiz :

                     sandalları, mavnaları,

                               güneşli karpuz kabuklarıyla

                                               yüzüne hasret kaldığım deniz.

Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?

İnip

baksam…

Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip

Eyüp’te Niyet Kuyusu’na gittikti.

Elleri yumuk yumuk,

bacakları biraz çarpıktı ama,

yeşil zeytin tanesi gibi gözler.

Kaşları da hilâl gibi çekikti.

Tam Kasımpaşa’ya yaklaştık, beyaz başörtüsü…

Lastik hava kaçırıyor.

Derdine deva bulmazsak eğer…

Dur bakalım Babacafer…

Üç numrolu kamyonet durdu.

Karanlık.

Kriko.

Pompa.

Eller.

Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri

lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken

Ahmet hatırladı :

bir gece nüzüllü babaannesini

                                     sedirden sedire taşırken

                                                                 kadıncağız…

İç lastik boydan boya patladı.

Yedek?

Yok.

Dağlarda avaz avaz

               imdat istemek?

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.

Hem, hani bir koyun varmış,

                       kendi bacağından asılan bir koyun.

Süleymaniyeli şoför Ahmet

                                    soyun…

Soyundu.

Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak

                                          ve kırmızı kuşak,

Ahmet’i postallarının üstünde çırılçıplak

                                            bırakarak

                        dış lastiğin içine girdiler,

                                               şişirdiler.

Bu şarkı nihaventtir.

Deniz kıyısında bir şehir…

Beyaz başörtüsü…

Saatta elli yapıyoruz…

Dayan ömrümün törpüsü,

dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet’i,

dayan arslan…

Hiçbir zaman

            böyle merhametli bir ümitle sevmedi

                                                        hiçbir insan

                                                             hiçbir âleti…

8a92ccbe18c62823e6b49d5e16b0621c

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

ne ağaç, ne kuş sesi,

                  ne toprak kokusu vardır.

Gündüz güneşin,

                     gece yıldızların altında kayalardır.

Ve şimdi gece olduğu için

ve dünya karanlıkta daha bizim,

                        daha yakın,

                                daha küçük kaldığı için

ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

                 evimize, aşkımıza ve kendimize dair

                                       sesler geldiği için

kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

okşayarak gülümseyen bıyığını

                seyrediyordu Kocatepe’den

                        dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir

ve Hıdırlık-tepesi olmasa

        Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

Küzeydoğuda Güzelim-dağları

ve dağlarda tek

                        tek

                            ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

                   şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :

Akarçay belki bir akar su,

                        belki bir ırmak,

                               belki küçücük bir nehirdir.

Akarçay Dereboğazı’nda değirmenleri çevirip

                            ve kılçıksız yılan balıklarıyla

                                    Yedişehitler kayasının gölgesine girip

                                                                                   çıkar.

Ve kocaman çiçekleri eflâtun

                                       kırmızı

                                               beyaz

ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

                              haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde

                       Altıgözler Köprüsü’nün altından

                                         gündoğuya dönerek

ve Konya tren hattına rastlayıp yolda

Büyükçobanlar Köyü’nü solda

                        ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp

                                                           gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam

kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük,

                      ne kadar uzundular?

Birçoğunun adını bilmiyordu,

yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel

Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da

                  geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek

                    tek

                         ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

        güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saatı sordu.

Paşalar : «Üç,» dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur – Ayvalı hattı üzerinde

                                 manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı

(kendisi tornacıdır)

karanlıkta gözyordamıyla

         sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi

              baktı manga efradına birer birer :

Sağda birinci nefer

                         sarışındı.

İkinci esmer.

Üçüncü kekemeydi

fakat bölükte

             yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.

Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.

Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı

                           tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.

Altıncı,

inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,

memlekette toprağını ve tek öküzünü

ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için

kardeşleri onu mahkemeye verdiler

ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için

                                       ona «Deli Erzurumlu» derdiler.

Yedinci, Mehmet oğlu Osman’dı.

Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı

ve gözünü kırpmadan

                        daha bir hayli yara alabilir,

yine de dimdik ayakta kalabilir.

Sekizinci,

              İbrahim,

                           korkmıyacaktı bu kadar

bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp

                                 birbirine böyle vurmasalar.

Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :

tavşan korktuğu için kaçmaz

                       kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara – Söğütlüdere mıntıkası.

On ikinci Piyade Fırkası.

Gözler karanlıkta, uzakta.

Eller yakında, makanizmalar üzerinde.

Herkes yerli yerinde.

Tabur imamı

mevzideki biricik silâhsız adam :

                                   ölülerin adamı,

kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

durdu boyun büküp

                            el kavuşturup

                                                sabah namazına.

İçi rahattır.

Cennet, ebedî bir istirahattır.

Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,

meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir

                        Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.

Köyler.

Sarkık, siyah bıyıklı süvari,

çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri

                      kuyruğunu karanlığa vuruyordu :

                                      dizkapaklarında kan,

                                      kantarmasında köpük…

İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,

atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

Geride, köylerde bir horoz öttü.

Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari

                     ellerinin tersiyle yüzünü örttü.

Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan

                           bir başka horoz vardır :

baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.

Düşmanlar herhal onu çoktan kesip

                                   çorbasını yapmışlardır…

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak

                                 sökecek.

«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde,

On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti

ve onların genci, uzunu,

Darülmuallimin mezunu

                                  Nurettin Eşfak,

mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak

                                                    konuşuyor :

        -Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,

        bilmem ki, nasıl anlatsam,

        Âkif, inanmış adam,

        fakat onun, ben,

                 inandıklarının hepsine inanmıyorum.

        Meselâ, bakın :

        «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»

        Hayır,

        gelecek günler için

                            gökten âyet inmedi bize.

        Onu biz, kendimiz

                           vaadettik kendimize.

        Bir şarkı istiyorum

                             zaferden sonrasına dair.

        «Kim bilir belki yarın…»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.

Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

Gün ağardı ağaracak.

Kokusu tütmeğe başladı :

                      Anadolu toprağı uyanıyor.

Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp

ve pırıltılar görüp

ve çok uzak

çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

bir müthiş ve mukaddes mâcereda,

ön safta, en ön sırada,

şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan’ın

                                           yaşı yirmi birdi.

Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

                                            kalktı ayağa.

Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

                               öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

bütün ömrünü ve hâtırasını

                      ve yedi buçukluk bataryasını

                                       ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :

– Saat kaç?

– Beş.

– Yarım saat sonra demek…

98956 tüfek

ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden

yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,

bütün âletleriyle

ve vatan uğrunda,

yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

Birinci ve İkinci ordular

                            baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,

                                beygirinin yanında duran

                                sarkık, siyah bıyıklı süvari

                                kısa çizmeleriyle atladı atına.

Nurettin Eşfak

                baktı saatına :

– Beş otuz…

Ve başladı topçu ateşiyle

                 ve fecirle birlikte büyük taarruz…

Sonra.

Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

Bunlar :

           Karahisar güneyinde 50

                              ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.

Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik

                                                    Aslıhanlar civarında

                                                             30 Ağustosa kadar.

Sonra.

Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.

Esirler arasında General Trikopis :

Alaturka sopa yemiş bir temiz

ve sırmaları kopuk frenk uşağı…

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.

Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»

Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,

                            buraya gönderenler öldürdü seni…»

Sonra.

Sonra, 31 Ağustos günü

                    ordularımız İzmir’e doğru yürürken

serseri bir kurşunla vurulan

                          Deli Erzurumluydu.

Devrildi.

Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

Baktı yukarı,

baktı karşıya.

Gözler hayretle yandılar :

önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları

                            her seferkinden kocamandılar.

Ve bu postallar daha bir hayli zaman

üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

seyredip güneşli gökyüzünü

ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra…

Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden

ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden

                       yüzlerini toprağa döndüler…

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.

Kan içindeydi yüzü gözü.

Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

Kaçanı kovalamıyordu yalnız

                      ulaşmak da istiyordu bir yerlere

ve sadece kahretmiyor

                      yaratıyordu da.

Ve kılıçların,

                  nalların,

                             ellerin

                                      ve gözlerin pırıltısı

                ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

ve şu türküyü duydu :

        «Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

          Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

                                      bu memleket bizim.

          Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

          ve ipek bir halıya benziyen toprak,

                                      bu cehennem, bu cennet bizim.

          Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

          yok edin insanın insana kulluğunu,

                                      bu dâvet bizim…

          Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

          ve bir orman gibi kardeşçesine,

          bu hasret bizim…»>

Sonra.

Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik

ve Kayserili bir nefer

yanan şehrin kızıltısı içinden gelip

öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,

Güneyden Kuzeye,

Doğudan Batıya,

Türk halkıyla beraber

seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.

Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,

Türk halkı bağışlasın bizi,

onlar ki toprakta karınca,

                                    suda balık,

                                                    havada kuş kadar

                                                                  çokturlar;

korkak,

            cesur,

                     câhil,

                             hakîm

                                      ve çocukturlar

ve kahreden

                 yaratan ki onlardır,

kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır…