Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Mustafa Kemal, gerek partisinin içinde gerekse dışında, farklı ideolojik görüşlere karşı son derece hoşgörülü idi. Ama ödün vermediği tek bir konu vardı: Laiklik!

Serbest Fırka’nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar’a yazdı­ğı mektupta yer alan şu satırlar, bu konuda çok aydınlatı­cıdır:

“Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur… Laik Cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her türlü siyasi faaliyetinin bir engelle karşılaşmayacağına güvenebilirsiniz efendim.”

Laiklik -en genel tanımı ile- din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayatılmasıdır. Toplumun din adına ve binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluğunun kaldırılmasıdır. Aklın iman karşı­sında özgürleştirilmesidir. Laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzenidir.

Laiklik, dinin kendisinin değil, din adına baskı ve zor balığın devre dışı bırakılmasıdır; uzun bir evrim sureci içinde, koşulların zorlamasıyla doğmuştur. Laikliği tarih sahnesine getiren nedenlerin, çağdaş toplumlarda da geçerliğini koruduğunu görüyoruz. Bu nedenler ikidir:

1) Değişen koşulların yarattığı sorunlara, akla ve bilime uygun çözümler getirebilmek;

2) Farklı inançtan, olan toplum kesimlerinin, bir arada ve barış içinde yaşayabilmelerini kolaylaştırmak.

Tarih, dinsel kökenli isyanlarla, savaşlarla ya da kı­yımlarla doludur. Ve bu örnekler, sadece Hristiyan dünyasında değil, İslam dünyasında da çoktur. Dünya nüfusunun beşte birini Müslümanlar oluşturuyor. Oysa -Türkiye dışındaki- tüm İslam ülkelerinin, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeye katkısının, neredeyse yok düzeyinde olduğu biliniyor. Bütün Arap toplumlarının bilime ve teknolojiye toplam katkısının, küçük İsrail toplumunun sadece yüzde 4’ü kadar olduğu da bir gerçek. Atatürk’ün, Kemalizmin altı ilkesi içinde, niçin en çok laiklik konusunda duyarlı olduğunu anlamak zor değildir. Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz, gerçek bir özgür seçim de.

Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu ümmettir. Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü ikiliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılı­ğın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel seçkinlerin düşünceleri önemlidir. Laiklik karşıtı yönetimler, genellikle, çoğunluk dinine dayalı bir azınlık diktasıdır!

Mustafa Kemal’in kaldırdığı halifelik, Emevi ve Abbasilerde bir dinsel iktidar olarak kullanılmıyordu. Daha çok siyasal iktidara meşruluk kazandıran bir unvan niteliği taşıyordu. Tüm dünya Müslümanları üzerinde bir dinsel iktidar olduğu savı ise zaten geçersizdi. Örneğin 13. yüzyılda Bağdat’ta, Endülüs’te ve Mısır’da üç ayrı halife varlığını sürdürebiliyordu. Ünlü İslam düşünür ve toplum bilimcisi İbn Haldun, halifeliğin dinsel değil siyasal bir makam olduğunu açıktan söylüyordu.

Müslüman Türk devletlerinde ise, durum daha da farklıydı. Örneğin Selçuklularda, dine dayatılmış bir siyasal iktidar kavramı yoktu. Osmanlılar da, din ve devlet işlerini kurumsal olarak ayırmış gibiydiler. Şeyhülislam din işlerine, Sadrazam ise devlet işlerine bakıyordu. Osmanlı padişahları halife unvanı taşımaya başladıktan sonra bile, fetvalar gene Şeyhülislam’dan alınmaktaydı. Üstelik toprak düzeninden başlayarak, toplumsal yaşamın birçok alanı dinsel hukuk dışında düzenlenmişti. Tarihteki hemen her devrim, dinle değil, ama din adı­na eski düzeni savunan, eski düzenin güçleriyle bütünleş­miş olan dinci güçlerle karşı karşıya gelmiştir. Bu güçler, kendilerinin etkisini azaltacak her girişimi dinsizlik olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Padişahın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşları için idam fermanı çıkaranlar da yine bu tür din adamları olmuştur. Oysa Atatürk’ün dinle ilgili görüşleri açıktır:

“Din lü­zumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağ­lılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar masum halkımızı aldatmışlardır; bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki, akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”

Atatürk, başka bir konuşmasında da şöyle demektedir

“Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina yüzyıllardır ihmal edilmiştir. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye lüzumu hissedilmemiştir. Aksine olarak birçok yabancı unsur ve yorumlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamıştır.”

Atatürk, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığına inanıyordu. Yorumlar ve boş inançlarla, birçok yabancı öğe Müslümanlığa sızmıştı. Oysa çağdaş insan, bilerek, aklını kullanarak inanmalıydı:

“Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor: Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın.”

Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabında, iki öğeye dayatıyordu:

1) Sadece din ile devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;

2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

3 Mart 1924 tarihinde Şeriye Vekaleti’ni kaldıran yasanın 4. maddesinde de şu hüküm yer almıştı:

“Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlar arası ilişkileri düzenlemek üzere kanun yapmak yetkisi yalnızca TBMM’ndedir.”

Bu, artık dine dayanılarak yasa yapılmayacağının belki dolaylı, ama açık bir anlatımıydı. Atatürk’ün, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ve “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir” özdeyişleri de onun laiklik anlayışının uzantılarıdır. Yunanlıların İzmir’den kaçarken yaktıkları camileri yeniden yaptıran Atatürk’tü. İşgal altındaki ülkelerde kı­lınması caiz olmayan cuma namazını kılmak olanağını Anadolu Müslümanlarına sağlayan Atatürk’tü. Eğitimi laikleştirmek amacıyla getirdiği Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Eğitimin Birliği Yasası) 4. maddesinde, din adamı yetiştirmek için ayrı okullar öngören de O’ydu. Ama bütün bunlar, eski düzen özlemi içindeki bazı çevrelerin, her yeniliğe karşı çıkmalarını ve Atatürk’ü dinsizlikle suçlamalarını engelleyememişti.

Atatürk, 28 Temmuz 1925’te şöyle demiştir:

“…Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olursa, şapkayı giymek neden olmaz?.. Bizans papazları ve Yahudi hahamlarının kisveyi mahsusesi olan cüppeyi (onlar) ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?..”

1994’ün ilk aylarında ölen, Fransa’daki Müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas ise, Atatürk’ün İslam karşı­sındaki tutumunu şöyle değerlendirmiştir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için, devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. O’nun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparalorluğu’nu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çö­küşüne de İslam’ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam’a karşı değil…”

Türkiye’nin, demokrasiyle yönetilen ve çağı yakalama şansına sahip tek Müslüman ülke oluşunda, laiklik ilkesini benimsemiş oluşunun rolü olmadığını söylemeye olanak var mıdır?

İran Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi, bakın ne diyor:

“Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir Müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem Türkiye’den yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz!..”

Ve şu sözler de, Cezayir Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Muhammed Budiaf’a ait:

“En büyük eksiğimiz, bizde bir Mustafa Kemal Atatürk’ün çıkmamış olmasıdır…”