Yeni Görev Tanımı, Mevcut Kuvvet Yapılarıyla Uyumlu mu?
Giriş
Karadeniz’de kritik denizaltı altyapılarının korunması, ne yeni bir mesele ne de yalnızca enerji güvenliğiyle sınırlıdır. Tarihin ilk savaş zamanı denizaltı telgraf hattı, 1855 Kırım Savaşı’nda Varna ile Balaklava arasında döşenmişti. Bu hat, İngiliz ve Fransız komutanların Kırım’daki birliklerini yönetmesini sağlamıştı. Bugün Karadeniz’in tabanında enerji boru hatları, yüksek gerilim kabloları ve fiber optik ağlar bulunuyor. Ama asıl mesele değişmedi: Denizaltı altyapısına sahip olmak kadar, onu koruyabilmek de stratejik bir güç unsurudur.
1855’te Varna-Balaklava arasındaki ilk sualtı telgraf hattı, dönemin en kritik altyapısıydı ve korunması gerekiyordu. Bugün Karadeniz’in tabanı çok daha hayati bir ağa ev sahipliği yapıyor. Peki, bu ağı koruyacak yapı, dönüşen görev tanımına ayak uydurabiliyor mu?
Rusya-Ukrayna Savaşı bu gerçeği yeniden ve daha sert biçimde hatırlattı. Savaşın ilk dönemlerinde tehdit, sürüklenen mayınların ticaret yollarına etkisiyle somutlaşırken, güvenlik gündemi deniz yüzeyinden deniz tabanına doğru genişledi. Bugün enerji nakil hatları, doğal gaz sahaları, telekomünikasyon kabloları ve diğer kritik denizaltı altyapıları, Karadeniz güvenliğinin ayrılmaz unsurlarıdır.
Bu değişim, NATO’nun Karadeniz’e yönelik yaklaşımına da yansıdı. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan tarafından kurulan MCM Black Sea Görev Grubu, başlangıçta seyrüsefer serbestisini sağlamak adına mayın karşı tedbirlerine odaklanan bölgesel bir girişim olarak tasarlanmıştı. Ancak Ankara Zirvesi’nde Türkiye, Romanya ve Bulgaristan arasındaki mevcut mutabakat muhtırası tadil edilerek görev tanımı genişletildi; kuvvet artık yalnızca mayın tehdidine karşı değil, kritik denizaltı altyapılarının gözetlenmesi, keşfi ve korunmasına yönelik görevler de üstlenmeye başladı. Böylece Karadeniz’deki güvenlik anlayışı, belirli dönemlerde icra edilen mayın temizleme faaliyetlerinden sürekli durumsal farkındalık gerektiren çok daha kapsamlı bir deniz güvenliği yaklaşımına evrilmiş oldu.
Bu dönüşüm yalnızca operasyonel bir görev güncellemesi olarak okunmamalıdır. Çünkü görev tanımları değiştiğinde, bu görevleri yerine getirecek kuvvet yapıları, platform ihtiyaçları, eğitim standartları ve müşterek harekât anlayışı da yeniden değerlendirilmek zorundadır. Başka bir ifadeyle, değişen görev seti yalnızca yeni sorumluluklar değil, aynı zamanda yeni yetenek gereksinimleri de doğurmaktadır.
Karadeniz’de şekillenmeye başlayan bu yeni NATO yapılanması, yalnızca askerî bir dönüşüm olarak değerlendirilmemelidir. Süreç; Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasından çok uluslu komuta ilişkilerine, egemenlik yetkilerinden bölgesel güç dengesine kadar uzanan hukuki, stratejik ve siyasi birçok tartışmayı da beraberinde getirmektedir. Ancak bu başlıkların her biri, kendi içinde müstakil bir incelemeyi gerektirecek kadar kapsamlıdır. Bu nedenle bu çalışma, söz konusu tartışmaları bilinçli olarak kapsam dışında bırakmakta; odağını CTF BLACK’in genişleyen görev tanımının Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın mevcut kuvvet yapıları ve mevcut yetenek havuzlarıyla ne ölçüde uyumlu olduğu sorusuna yöneltmektedir. Montrö rejiminin bu yeni güvenlik mimarisi karşısındaki konumu ile Karadeniz’de ortaya çıkabilecek hukuki ve stratejik sonuçlar ise bu çalışmanın devamı niteliğinde ayrı bir makalede ele alınacaktır.
I. Mayın Avlamadan Kritik Altyapı Korumasına: Değişen Görev Tanımı Ne Anlama Geliyor?
MCM Black Sea Görev Grubu kurulduğunda temel hedef, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Karadeniz’de ortaya çıkan mayın tehdidini kontrol altına almak ve uluslararası deniz ulaştırmasının emniyetini sağlamaktı. Bu çerçevede görev grubu, klasik mayın karşı tedbirleri (Mine Countermeasures-MCM) doktrinine uygun olarak; mayın tespiti, teşhisi, etkisiz hâle getirilmesi ve güvenli seyir koridorlarının oluşturulmasına odaklanıyordu. Görevin kapsamı belirli bir tehdide yönelikti ve büyük ölçüde dönemsel harekât anlayışıyla yürütülmesi öngörülüyordu.
Nitekim MOU imzalanmasının üzerinden geçen (11 Ocak 2024) yaklaşık iki buçuk yıllık süre zarfında 10 aktivasyon tamamlanmış, yüzen mayınlar, dronlar ve insansız suüstü araçları dahil 275 şüpheli nesne tespit edildiği, 10 adedi mayın, 11 adedi İHA ve 8 adedi kamikaze USV olarak teşhis edilen 29’unun etkisiz hale getirildiği bilgisi resmi kaynaklar tarafından ifade edilmiştir. Geçtiğimiz günlerde ise 11’nci aktivasyon başlatılmıştır.
Ankara Zirvesi’nde kabul edilen yeni görev tanımı ise bu yaklaşımın kapsamını önemli ölçüde genişletti. Kritik denizaltı altyapılarının korunması, gözetlenmesi ve keşfi görevin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Böylece görev grubu, yalnızca mayın tehdidine karşı reaksiyon gösteren bir yapı olmaktan çıkarak, deniz tabanındaki kritik altyapının güvenliğini destekleyen daha geniş kapsamlı bir deniz güvenliği misyonuna yönelmeye başladı.
Bu değişim yalnızca görev listesine yeni maddeler eklenmesi olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü korunması hedeflenen unsurlar ile bu korumayı sağlayacak askerî yöntemler arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Nitekim BOTAŞ verilerine göre :
Mevcut Sualtı Hatları
- TürkAkım: Rusya’nın Anapa kıyısından başlayıp Kırklareli/Kıyıköy’de Türkiye’ye giriş yapan hat, her biri yaklaşık 930 km uzunluğunda olan iki paralel denizaltı boru hattından oluşur. Toplam deniz geçiş uzunluğu 860 km‘dir.
- Mavi Akım: Rusya’nın Tuapse şehrinden başlayıp Samsun’da sona erer. Karadeniz tabanından geçen iki paralel hattın her biri 396 km uzunluğundadır (Toplam 792 km denizaltı hattı).
- Karadeniz, Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan kritik fiber optik iletişim ağlarına ev sahipliği yapar. Örneğin; Caucasus Cable System gibi Bulgaristan ile Gürcistan’ı birbirine bağlayan hatların su altı uzunluğu yaklaşık 182 km civarındadır.
- Karadeniz Fiber Optik Kablo Sistemi (KAFOS / Black Sea Fiber Optic Cable System): Türkiye (Marmaraereğlisi), Romanya (Köstence) ve Bulgaristan (Varna) arasında Karadeniz’in batısını birbirine bağlayan bu bölgesel ring hattının toplam uzunluğu yaklaşık 504 kilometredir.
Planlanan ve Geliştirilen Hatlar
- Karadeniz Gazı (Sakarya Gaz Sahası): Türkiye, Karadeniz’deki kendi sahasından çıkardığı gazı karaya taşımak için yüzlerce kilometre uzunluğunda karmaşık bir denizaltı boru ağı ve kontrol kablosu altyapısı kurmuştur.
- Neptun Deep Projesi: Romanya’nın Karadeniz’deki en büyük, en stratejik ve ilk derin deniz (deep offshore) doğal gaz sahası projesi projesidir. Romanya kıyılarından 160 km açıkta bulunmakta olup kıyı-kara boru hatları inşasına başlandığı bilgisi açık kaynaklarda yer almaktadır.
- Karadeniz Enerji Kablosu (Black Sea Submarine Cable): Azerbaycan ve Gürcistan’dan üretilen yenilenebilir elektriği Karadeniz tabanından Romanya’ya taşıyacak olan devasa yüksek gerilim (HVDC) kablosu projesinin uzunluğunun yaklaşık 155 km – 1.195 km arasında olması planlanmaktadır.( www.submarinenetworks.com)
- Kardesa Kablo Sistemi (Vodafone / Planlanan): Bölgesel çeşitliliği artırmak ve Rusya ağlarına bağımlılığı tamamen bypass etmek amacıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna’yı birbirine bağlayacak olan bu yeni nesil su altı fiber optik projesinin toplam hat uzunluğunun 500 kilometrenin üzerinde olması öngörülmektedir.
- BSSC Paralel Fiber Hattı : Hazar yeşil enerjisini taşıyacak olan “Karadeniz Enerji Kablosu” projesine paralel olarak Gürcistan (Anaklia) ile Romanya (Köstence) arasına döşenecek dijital veri hattının uzunluğu, enerji hattıyla aynı şekilde yaklaşık 100 kilometredir
Ülkelerin doğalgaz offshore sahalarıyla birlikte, doğu-batı, kuzeydoğu-güneybatı ve diğer offshore bağlantı hatlarıyla birlikte bugün aktif ve projelendirilmiş korunmaya muhtaç ve gelecekte de korunması için kuvvet tahsisi bekleyen yaklaşık toplam 8.000 kilometrelik bir sualtı altyapısı bulunmaktadır.
Mayın tehdidinin yönetimi çoğu zaman belirli bir bölgeye ve belirli bir zaman dilimine odaklanan harekâtlarla mümkündür. Buna karşılık denizaltı enerji hatlarının, fiber optik haberleşme kablolarının, doğal gaz üretim sahalarının veya diğer kritik altyapıların korunması; kesintisiz gözetleme, sürekli durumsal farkındalık ve hızlı reaksiyon kabiliyeti gerektirir. Başka bir ifadeyle, tehdit ortadan kalkıncaya kadar icra edilen dönemsel görevlerden, süreklilik arz eden bir güvenlik faaliyetine geçilmektedir.
Bu dönüşüm, NATO’nun deniz güvenliğine ilişkin son yıllarda geliştirdiği yaklaşımın Karadeniz’e yansıması olarak okunabilir. Özellikle Baltık Denizi’nde kritik denizaltı altyapılarına yönelik sabotaj ve hibrit tehditlerin ardından İttifak, deniz güvenliğini yalnızca su üstündeki faaliyetlerle sınırlı değerlendirmemeye başlamıştır. Deniz tabanı artık enerji arz güvenliğinin, dijital iletişim altyapısının ve ekonomik sürekliliğin ayrılmaz bir bileşeni olarak kabul edilmektedir.
Bu nedenle günümüzde kritik altyapının korunması, yalnızca fiziki koruma görevi değildir. Aynı zamanda deniz tabanının tanınmasını, olağan faaliyet örüntülerinin sürekli izlenmesini, anormalliklerin erken tespit edilmesini ve farklı kurumlar arasında gerçek zamanlı bilgi paylaşımını gerektiren çok katmanlı bir faaliyet alanıdır. Dolayısıyla yeni görev tanımı, klasik mayın karşı tedbirleri yeteneklerinin üzerine inşa edilen; keşif, gözetleme, istihbarat ve müşterek harekât unsurlarını aynı çatı altında buluşturan daha kapsamlı bir operasyonel anlayışı ifade etmektedir. Bu devasa sahanın her metrekaresini aynı anda izlemek imkansız olduğundan, askeri gözetim (insansız su altı araçları, sonarlar, uydular ve İHA’lar) belirli dar koridorlara yoğunlaşmaktadır.
Tam da bu noktada cevaplanması gereken temel soru ortaya çıkmaktadır. Eğer görev tanımı bu ölçüde genişlemişse, görevin icrası için ihtiyaç duyulan kuvvet yapısı da aynı ölçüde dönüşmüş müdür? Başka bir ifadeyle, bugün CTF BLACK’in üstlendiği görevler ile kıyıdaş müttefiklerin mevcut platformları, sensörleri, personel ve operasyonel kabiliyetleri arasında yeterli bir uyum bulunmakta mıdır?
II. Yeni Görev Seti NATO’nun Hangi Stratejik Yaklaşımına Dayanıyor?
CTF BLACK’in görev tanımının genişletilmesi, Karadeniz’e özgü münferit bir karar olarak değerlendirilmemelidir. Bu değişim, NATO’nun son yıllarda deniz güvenliği, hibrit tehditler ve kritik altyapı koruması alanlarında geliştirdiği daha geniş stratejik yaklaşımın bölgesel bir yansımasıdır. Başka bir ifadeyle, Karadeniz’deki yeni görev seti, İttifak’ın değişen tehdit algısının doğal bir sonucudur.
Bu dönüşümün ilk önemli kilometre taşı, 2022 yılında kabul edilen Madrid Stratejik Konsepti olmuştur. NATO bu belgede, enerji altyapıları, ulaştırma ağları, dijital sistemler ve kritik altyapılara yönelik hibrit tehditleri doğrudan kolektif savunmanın bir parçası olarak tanımlamıştır. Böylece güvenlik anlayışı, yalnızca askerî birliklerin korunmasından çıkarak devletlerin ekonomik ve toplumsal işleyişini mümkün kılan altyapıların güvenliğini de kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Bu yaklaşım, 2023 Vilnius Zirvesi’nde daha somut bir kurumsal çerçeveye kavuşmuştur. Zirvede, kritik denizaltı altyapılarının korunmasına yönelik koordinasyon mekanizmalarının güçlendirilmesi kararlaştırılmış; özellikle enerji nakil hatları ile haberleşme kablolarının güvenliğine yönelik müşterek farkındalık oluşturulması öncelikli hedeflerden biri olarak benimsenmiştir. Aynı süreçte NATO bünyesinde oluşturulan Critical Undersea Infrastructure Coordination Cell (CUICC), kritik denizaltı altyapılarının korunmasına yönelik yaklaşımın yalnızca askerî unsurlara dayanmadığını ortaya koymaktadır. Yapı; kamu kurumları, özel sektör ve müttefik ülkeler arasında hızlı bilgi paylaşımını sağlamayı, denizaltı enerji ve haberleşme altyapılarının sürekli gözetlenmesini desteklemeyi ve uydu sistemleri ile insansız platformlar gibi yeni teknolojileri müşterek durumsal farkındalığın oluşturulmasında etkin şekilde kullanmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, kritik altyapı korumasının klasik deniz güvenliği faaliyetlerinden farklı olarak çok aktörlü ve teknoloji yoğun bir güvenlik anlayışına dayandığını göstermektedir.
2024 Washington Zirvesi ise bu yaklaşımı daha ileri taşıyarak, kritik altyapı güvenliğini caydırıcılık ve kolektif savunmanın ayrılmaz unsurlarından biri olarak yeniden teyit etmiştir. Böylece NATO’nun deniz güvenliği anlayışı, klasik deniz ulaştırma emniyetinin ötesine geçmiş; deniz tabanındaki enerji ve iletişim altyapılarının sürekli gözetlenmesi, korunması ve gerektiğinde müşterek şekilde savunulmasını da kapsayan daha geniş bir çerçeveye dönüşmüştür.
Ankara Zirvesi’nde MCM Black Sea’nin görev tanımına kritik denizaltı altyapılarının korunmasına yönelik görevlerin eklenmesi de bu kurumsal dönüşümün Karadeniz’e yansıması olarak okunmalıdır. Dolayısıyla görev tanımındaki değişiklik, yalnızca bölgesel güvenlik şartlarının sonucu değil; NATO’nun Madrid’den başlayarak Vilnius ve Washington zirveleri boyunca geliştirdiği stratejik yaklaşımın uygulamaya geçirilmesidir.
Ancak burada dikkat çekici bir nokta bulunmaktadır.
NATO’nun stratejik belgeleri, hangi görevlerin yerine getirilmesi gerektiğini ayrıntılı biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık aynı belgeler, bu görevlerin hangi kuvvet yapılarıyla, hangi yetenek dağılımı içinde ve hangi kapasite seviyesinde sürdürüleceği konusunda genel ilkeler sunmakta; bu sorumluluğun büyük ölçüde müttefik ülkelerin ulusal kuvvet planlamalarına bırakıldığını göstermektedir.
İşte CTF Black Sea açısından asıl analiz edilmesi gereken husus da burada ortaya çıkmaktadır. NATO’nun yeni görev tanımı stratejik düzeyde açık biçimde tanımlanmıştır. Ancak bu görevleri yerine getirecek kuvvet yapılarının mevcut durumu aynı ölçüde tartışılmamaktadır. Dolayısıyla esas soru artık “NATO neden bu görevleri tanımladı?” değildir. Asıl soru, bu görevlerin kıyıdaş müttefiklerin mevcut kuvvet yapıları ve yetenek havuzları tarafından ne ölçüde karşılanabileceğidir.
III. Görev Tanımı Genişledi; Peki Kuvvet Yapısı?
Asıl tartışılması gereken konu, görev tanımının değişmesi değildir. Asıl soru, değişen görevin mevcut kuvvet yapılarıyla yerine getirilip getirilemeyeceğidir. Mayın karşı tedbirleri için oluşturulmuş bir görev grubunun kritik denizaltı altyapılarının gözetlenmesi, keşfi ve korunması gibi daha geniş sorumluluklar üstlenmesi, mevcut platformların yalnızca sayısını değil, niteliğini ve görev sürekliliğini de yeniden değerlendirmeyi gerektirir.
Bugüne kadar MCM Black Sea aktivasyonlarının görünür çekirdeğini, üç kıyıdaş devletin tahsis ettiği komuta-destek gemileri ile mayın avlama veya mayın tarama gemileri oluşturdu. Örneğin Ocak 2026’daki aktivasyona Türkiye’den bir komuta gemisi ve bir mayın avlama gemisi, Romanya’dan bir mayın avlama gemisi, Bulgaristan’dan ise bir mayın tarama gemisi katıldı. Haziran 2026’daki onuncu aktivasyon da resmî açıklamalarda hâlen sürüklenen mayınların tespiti, teşhisi ve etkisiz hâle getirilmesine odaklanan dönemsel bir görev olarak tanımlandı. Bu yapı, müşterek eğitim, birlikte çalışabilirlik ve seyir güvenliği bakımından değerli bir başlangıçtır. Ancak kritik denizaltı altyapısının korunması, birkaç haftalık aktivasyon dönemlerine dayanan klasik bir mayın görevinden daha sürekli, daha geniş alanlı ve daha fazla sensör ve teknoloji yoğunluklu bir keşif gözetleme ekosistemi gerektirir.
Dolayısıyla mevcut kuvvet yapısının yeterliliği, yalnızca “kaç mayın avlama gemisi var?” sorusuyla ölçülemez. Kritik altyapı koruması; belirli bir boru hattının, enerji sahasının veya haberleşme kablosunun çevresinde olağan faaliyet örüntüsünün bilinmesini, yüzeyde ve sualtında meydana gelen değişimlerin tespit edilmesini, şüpheli temasların sınıflandırılmasını ve gerektiğinde olay yerine süratle müdahale edilmesini gerektirir. Bunun için mayın avlama gemilerinin yanı sıra gerçek zamanlı veri sağlayacak uydu sistemleri, deniz karakol uçakları, insansız hava ve deniz araçları, uzaktan kumandalı sualtı araçları, hidrografik ve oşinografik veri, özel dalış ve patlayıcı madde imha timleri, kıyı gözetleme sistemleri ile müşterek bir veri füzyon altyapısına ihtiyaç vardır.
Bu açıdan Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın kuvvet yapıları aynı göreve katkı sunsa da birbirinin eşiti veya aynı ölçekte değildir.
Türkiye: Geniş Yetenek Yelpazesi, Çoklu Görev Baskısı
Türkiye, üç kıyıdaş müttefik arasında en geniş ve çeşitlendirilmiş deniz kuvveti yapısına sahiptir. Mayın avlama gemileri, komuta ve lojistik destek platformları, deniz karakol unsurları, özel ihtisas birlikleri, hidrografik kapasite ve gelişen insansız sistemler, Türkiye’ye yalnızca mayın karşı tedbirleri bakımından değil, daha geniş bir deniz resmi oluşturma açısından da belirgin bir üstünlük sağlamaktadır. Türk Deniz Kuvvetlerinin NUSRET gibi çok uluslu mayın harbi tatbikatlarına ev sahipliği yapması ve MCM Black Sea bünyesinde hem komuta hem de platform katkısı sunması, bu kurumsal birikimin operasyonel karşılığını göstermektedir.
Bununla birlikte, geniş kuvvet yapısı otomatik olarak sınırsız tahsis imkânı anlamına gelmez. Kritik altyapı koruması dönemsel değil sürekli yürütülecekse, mesele yalnızca bir mayın avlama gemisinin göreve verilmesi olmaktan çıkar. Sensörlerin, hava unsurlarının, insansız sistemlerin, uzman personelin, bakım-idame altyapısının ve komuta-kontrol kapasitesinin belirli bir süre boyunca Karadeniz görevine bağlanması gerekir. Bu nedenle Türkiye’nin üstünlüğü, aynı zamanda görevin sürekliliği bakımından kendisinden daha fazla katkı beklenmesi sonucunu da doğurabilir.
Romanya: Kritik Coğrafya, Devam Eden Modernizasyon
Romanya’nın konumu, yeni görev tanımı açısından özel önem taşımaktadır. Ülkenin kıta sahanlığındaki enerji altyapısı, limanları ve Karadeniz’de gelişen ekonomik faaliyetleri, kritik altyapı korumasını doğrudan bir ulusal güvenlik meselesine dönüştürmektedir. Bu doğrultuda Romanya son yıllarda deniz kuvvetlerinin modernizasyonuna hız vermiş; Birleşik Krallık’tan iki Sandown sınıfı mayın avlama gemisi tedarik ederek mayın karşı tedbir kapasitesini güçlendirmiştir. Bunlardan M270 Sublocotenent Ion Ghiculescu 2023 yılında hizmete girmiş ve MCM Black Sea aktivasyonlarında görev almıştır. Modernizasyon süreci bununla da sınırlı kalmamış; Romanya, 2026 yılında Türkiye’de inşa edilen Contraamiral August Roman korvetini (Hisar sınıfı açık deniz karakol gemisi tasarımından geliştirilen platform) envanterine katarak Karadeniz’deki devriye, gözetleme ve deniz durumsal farkındalığı kabiliyetlerini güçlendirme yönünde önemli bir adım atmıştır.
Bununla birlikte, yeni platformların hizmete alınması tek başına kapsamlı bir kritik denizaltı altyapı koruma mimarisi oluşturmaz. Mayın harbi gemileri ile açık deniz karakol platformlarının; eğitimli personel, deniz karakol uçakları, insansız sistemler, sualtı gözetleme ağları ve müşterek veri füzyon altyapısıyla bütünleştirilmesi gerekmektedir. Romanya’nın karşı karşıya olduğu temel mesele, yalnızca yeni platformlar edinmek değil; bu platformları sürekli deniz tabanı durumsal farkındalığı sağlayacak daha geniş bir operasyonel mimarinin parçası hâline getirebilmektir.
Bulgaristan: Katkı Sağlayan Fakat Ölçek Sorunu Yaşayan Kuvvet
Bulgaristan, MCM Black Sea yapısına düzenli gemi katkısı sağlamakta ve üçlü yapının siyasi ve operasyonel bütünlüğünü desteklemektedir. Ancak Bulgar Deniz Kuvvetlerinin toplam platform sayısı, denizde kalış süresi ve sensör çeşitliliği, diğer iki kıyıdaş müttefike kıyasla daha sınırlıdır.
Bu durumu iyileştirmek adına, 2026 Ankara Zirvesi’nde bazı önemli adımlar atıldı.Bulgaristan, Belçika ve Hollanda ile imzaladığı mutabakat zaptıyla 7 adet Tripartite sınıfı mayın avlama gemisini envanterine katacak. Bunlardan dördü Belçika, üçü Hollanda donanmasından devredilecek. Gemiler, 2027-2028 arasında teslim edilecek. Böylece Bulgaristan, mevcut 3 Tripartite gemisine ek olarak toplamda 10 adet bu sınıftan platforma sahip olacak ve Sovyet döneminden kalma eski mayın gemilerini emekli edebilecek.
Bununla birlikte, Belçika ve Hollanda’dan devralınacak yedi mayın karşı tedbir gemisinin kısa vadede aynı ölçüde bir operasyonel kapasite artışı sağlayacağını varsaymak doğru olmayacaktır. Platformların teslim alınması, gerekli modernizasyonların tamamlanması, bakım-idame altyapısının kurulması, mürettebatın yeni sistemlere intibakı ve müşterek harekât prosedürlerinin olgunlaştırılması zamana yayılan bir kuvvet geliştirme sürecidir. Ayrıca kritik denizaltı altyapısının korunması, yalnızca mayın avlama platformlarının denize çıkmasından ibaret değildir. Kesintisiz deniz tabanı gözetlemesi, şüpheli faaliyetlerin tespiti ve analizi, hızlı müdahale kapasitesi ile bunları destekleyen kıyı sensörleri, insansız sistemler, EOD timleri, liman destek altyapısı ve müşterek veri paylaşım ağı gibi tamamlayıcı kabiliyetleri de gerektirmektedir.
Bu nedenle söz konusu transfer, Bulgaristan’ın uzun vadeli mayın harbi kapasitesini önemli ölçüde güçlendirecek stratejik bir yatırım niteliği taşımakla birlikte, CTF Black Sea’nin genişleyen görev tanımının gerektirdiği bütünleşik operasyonel kabiliyete dönüşmesi belirli bir geçiş dönemini zorunlu kılacaktır.
Ortak Görev, Eşit Olmayan Kuvvet Yapıları
Üç ülke arasındaki temel sorun, siyasi irade eksikliği değil; kuvvet yapılarının ölçek, modernizasyon seviyesi ve yetenek çeşitliliği bakımından homojen olmamasıdır. MCM Black Sea’nin mevcut yapısı, her üç ülkenin de görünür bir platform katkısı sunduğu dengeli bir siyasi model üretmektedir. Fakat görev kritik denizaltı altyapı korumasına doğru genişlediğinde, bugüne dek işlerin yolunda görünmesini sağlayan platform katkı eşitliği operasyonel eşitlik anlamına gelmeyebilir.
Bir ülke bir mayın avlama gemisi, diğer ülke bir mayın tarama gemisi tahsis ederken; üçüncü ülke komuta gemisi, hava gözetleme unsuru, özel ihtisas personeli, insansız sistem, lojistik destek ve veri füzyonu sağlıyorsa katkılar gemi sayısı üzerinden karşılaştırılamaz. Yeni görev tanımında belirleyici olan, ortak görev grubuna kaç gemi tahsis edildiği değil; tespit, teşhis, takip, müdahale ve sürdürülebilirlik zincirinin hangi ülke tarafından ne ölçüde tamamlandığıdır.
Bu nedenle mevcut kuvvet yapısı, mayın tehdidine karşı bölgesel iş birliği için işlevsel bir çekirdek sunmakla birlikte, kritik altyapı korumasının gerektirdiği tam kapsamlı yetenek mimarisiyle henüz aynı şey değildir. NATO, kritik denizaltı altyapılarının korunmasını müttefik ülkelerin öncelikli ulusal sorumluluğu olarak tanımlamakta; bunun aynı zamanda kolektif savunmanın bir parçası olduğunu vurgulamaktadır (Vilnius Zirvesi Bildirisi 65.Madde). Dolayısıyla İttifak koordinasyon ve destek mekanizmaları geliştirse de, bu görevlerin icrasında ihtiyaç duyulan kuvvet yapılarının oluşturulması büyük ölçüde kıyıdaş ülkelerin ulusal kabiliyetlerine dayanmaktadır. Bu ayrım önemlidir: İttifak koordinasyon ve destek sağlayabilir; ancak sürekli gözetleme, hazırlık ve müdahale kapasitesinin esas yükü kıyıdaş ülkelerin ulusal kuvvet yapıları üzerinde kalacaktır.
Dolayısıyla görev–kuvvet uyumu bakımından ilk değerlendirme açıktır: Mevcut yapı, yeni görevin başlangıç safhasını destekleyebilir; fakat görevin tam kapsamlı ve sürekli biçimde yürütülmesi için yalnızca mevcut mayın harbi platformlarının rotasyonuna güvenmek yeterli olmayacaktır. Bir sonraki mesele, üç kıyıdaşın ortak yetenek havuzuna hangi tamamlayıcı unsurları eklemesi gerektiğidir.
IV. Ortak Yetenek Havuzunda Neler Eksik?
CTF BLACK’in yeni görev tanımı, mevcut platformların aynı görevleri daha yoğun icra etmesini değil; bugüne kadar görev grubunun doğal parçası olmayan yeni yeteneklerin müşterek yapıya dâhil edilmesini gerektirmektedir. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca daha fazla gemi tahsis edilmesi değildir. Asıl ihtiyaç, yeni görevleri yerine getirecek yeni yeteneklerin ortak kullanım esasına göre geliştirilmesidir.
Bu nedenle genişleyen görev tanımı değerlendirilirken platform merkezli bir yaklaşımdan ziyade, yetenek merkezli bir planlama anlayışı benimsenmelidir. Yeni görev tanımının yerine getirilebilmesi için ilk ihtiyaç, kritik deniz altı altyapısına ilişkin sürekli bir durumsal farkındalık oluşturulmasıdır. Bu nedenle NATO’nun son yıllarda öne çıkardığı gözetleme, izleme, bilgi paylaşımı ve kritik altyapı koruma yaklaşımı, doğal olarak deniz tabanına yönelik daha gelişmiş sensör ve keşif kabiliyetlerini gerekli kılmaktadır.
Kritik altyapının korunabilmesi için öncelikle deniz tabanının normal faaliyet örüntüsünün bilinmesi gerekir. Hangi bölgede hangi kablo bulunduğu, hangi enerji hattının hangi derinlikten geçtiği, hangi gemilerin olağan faaliyet yürüttüğü ve hangi hareketlerin anormal kabul edileceği sürekli güncellenen bir deniz resmiyle mümkündür. Dolayısıyla görev gücünün en önemli ihtiyacı yeni platformlardan önce müşterek bir deniz tabanı farkındalık mimarisidir.
İkinci temel yetenek alanı, insansız sualtı sistemleridir.
Klasik mayın harbi platformları belirli bölgelerde yüksek hassasiyetle görev yapabilmektedir. Ancak yüzlerce kilometre uzunluğundaki boru hatlarının ve haberleşme kablolarının sürekli kontrolü yalnızca insanlı platformlarla maliyet-etkin bir biçimde sürdürülebilecek bir faaliyet değildir. Otonom sualtı araçları (AUV), uzaktan kumandalı sualtı araçları (ROV) ve farklı tipte insansız deniz sistemleri, görev süresini uzatırken personel yükünü azaltacak ve riskli bölgelerde sürekli gözetleme sağlayacaktır.
Ancak Karadeniz gibi coşkulu bir denizde özellikle kıyıdan uzaktaki altyapının korunması maksadıyla insansız suüstü ve sualtı sistemlerinin kontrolü, işletme idamesi ve gerektiğinde müdahale edilebilmesi oldukça zor ve zahmetlidir. Günümüzün gelişen konseptlerinde bu konuda alınan bazı mesafeler vardır. Ezber bozan bu yaklaşım maliyet etkin bir insansız suüstü dron ana gemisi mantığıyla çerçevelenebilir.
Şöyle ki; Orta vadede, kritik denizaltı altyapılarının korunması için üç kıyıdaş ülkenin ortak kullanabileceği “insansız sistem ana platformu (drone mothership)” konsepti de değerlendirilebilir. Böyle bir platform; USV, AUV ve ROV sistemlerini görev sahasına intikal ettirerek hem sürekli gözetleme kapasitesini artırabilir hem de insanlı platformların operasyonel yükünü azaltabilir. Çin’in Zhu Hai Yun platformu, Japonya’nın ATLA vizyonu ve Avrupa’nın yeni nesil mayın harbi gemileri, bu yaklaşımın gelecekte deniz güvenliği alanında daha yaygın hâle gelebileceğini göstermektedir. Örneğin Zhu Hai Yun’un asıl gücü, geniş arka güvertesinde sakladığı entegre üç boyutlu gözetleme ağından gelir.
- Gemi, hareket halindeyken eş zamanlı olarak 50’den fazla insansız aracı konuşlandırabilir, kontrol edebilir ve görev sonunda geri toplayabilir:
- İHA (İnsansız Hava Araçları): Havadan geniş alan taraması yapar.
- İDA (İnsansız Deniz Araçları): Dizel, güneş ve dalga enerjisiyle çalışan yüzey botları deniz seviyesinde veri toplar.
- İnsansız Deniz Altı Araçları (UUV/Glider): Deniz tabanını haritalandırır ve su altı akıntılarını/sıcaklıklarını ölçer.
- Bu robotik sürü, ana gemi merkezli olmak üzere havada 4.000 metre, deniz yüzeyinde 160 kilometre çevre ve deniz altında 1.500 metre derinliğe kadar uzanan devasa bir alanı üç boyutlu olarak canlı tarayabilir.
Kritik denizaltı altyapılarının korunması kapsamında ihtiyaç duyulan kabiliyetlerin tamamının yeni platformlarla karşılanması tek seçenek değildir. Açık denizde uzun süre görev yapabilecek ticari maksatlı destek gemilerinin veya off-shore destek gemilerinin modüler sistemlerle dönüştürülmesi; insansız suüstü ve sualtı araçlarının konuşlandırılması, bakım-idamesi, şarj edilmesi ve komuta edilmesi için maliyet-etkin bir ara çözüm sunabilir. Böyle bir yaklaşım, kıyıdaş ülkelerin yeni platform tedarik süreçleri tamamlanıncaya kadar ortak yetenek havuzuna esnek ve sürdürülebilir bir katkı sağlayabilir. Buradaki temel kriter işletme maliyetleri ve amortisman giderleri düşük, yüksek manevra kabiliyetli (tercihen DP), denize dayanıklı(actif fin-stabilizer özellikli), çoklu elleçleme kabiliyetli, seyir sığası yüksek platformların bazı sensör ve sistem modernizasyonu yapılarak kullanıma sunulması olarak değerlendirilebilir. Yani modern firkateyn ve korvet ya da açık deniz karakol gemileri yüksek sayıda personeli olan, yüksek işletme maliyetli pahalı platformlar bu görevler için mecbur kalınmadıkça tahsis edilmemelidir.
Üçüncü ihtiyaç, müşterek veri füzyonu ve karar destek altyapısıdır.
Kritik altyapının korunması yalnızca denizde görev yapan gemilerin sorumluluğunda değildir. Deniz karakol uçakları, kıyı radarları, hidroakustik sensörler, uydu görüntüleri, liman otoriteleri, enerji şirketleri ve telekomünikasyon işletmecileri farklı kaynaklardan veri üretmektedir. Bu verilerin tek merkezde anlamlı bir operasyonel resme dönüştürülmesi, yeni görev yapısının başarısı açısından platform sayısından daha belirleyici olabilir.
Dördüncü alan, özel ihtisas ve hızlı müdahale kapasitesidir.
Deniz tabanında tespit edilen her anomali askerî bir tehdit anlamına gelmeyebilir. Ancak bir sabotaj girişimi, şüpheli bir temas veya kritik altyapıya yönelik fiziksel müdahale tespit edildiğinde, olay yerine süratle ulaşabilecek uzman ekiplerin bulunması gerekir. Bu nedenle EOD timleri, SAT/SAS benzeri özel ihtisas unsurları, sualtı mühendislik ekipleri ve teknik inceleme kapasitesi yeni görev tanımının ayrılmaz bileşenleri hâline gelmektedir.
Beşinci unsur ise müşterek doktrin, eğitim ve standartlaşmadır.
Üç ülkenin aynı görev grubunda yer alması tek başına birlikte çalışabilirlik anlamına gelmez. Kritik altyapı koruması; ortak harekât prosedürleri, ortak tehdit değerlendirme kriterleri, müşterek sertifikasyon süreçleri ve düzenli senaryo tabanlı eğitimler gerektirir. Bu nedenle ortak yetenek havuzu yalnızca platformlardan değil, ortak doktrin ve ortak eğitim kültüründen de beslenmelidir.
Yeni görev tanımının gerektirdiği dönüşüm yalnızca platform ve sensör tedarikiyle sınırlı değildir. Bu kabiliyetlerin ortak doktrinlere dönüştürülmesi, standart eğitim süreçlerinin oluşturulması ve birlikte çalışabilirliğin geliştirilmesi de en az teknik altyapı kadar önem taşımaktadır. Bu bakımdan NATO Mükemmeliyet Merkezleri (Centres of Excellence-COE), yalnızca eğitim veren kurumlar değil; doktrin geliştiren, ders çıkarma süreçlerini yöneten ve yeni harekât konseptlerini olgunlaştıran bilgi merkezleri olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye açısından bakıldığında, İstanbul’da faaliyet gösteren NATO Deniz Güvenliği Mükemmeliyet Merkezi (MARSEC COE), deniz güvenliği, deniz durumsal farkındalığı ve kritik deniz altyapılarının korunmasına ilişkin doktrinel çalışmalar bakımından önemli bir kurumsal zemin sunmaktadır. Buna ilave olarak, Konya’da kurulması planlanan İnsansız Sistemler Mükemmeliyet Merkezi’nin ilerleyen dönemde NATO akreditasyonu kazanması hâlinde; insansız hava, deniz ve sualtı sistemlerinin müşterek kullanımı, otonom teknolojiler ve insan-makine iş birliği gibi alanlarda Karadeniz güvenliğinde ihtiyaç duyulacak yeni yetenek havuzuna önemli katkılar sağlayabilecek bir bilgi ve eğitim merkezi hâline gelmesi mümkündür.
Böylece Türkiye, yalnızca platform ve personel katkısı sunan bir kıyıdaş müttefik değil; aynı zamanda Karadeniz’de gelişen yeni görev konseptlerinin doktrin, eğitim ve teknoloji boyutuna yön veren kurumsal bir bilgi üretim merkezi olma potansiyeline de sahip olabilir.
Bu değerlendirmeler göstermektedir ki, CTF BLACK’in gelecekteki başarısı ilave gemi sayısından çok, bu yeni yeteneklerin müşterek ve birbirini tamamlar şekilde geliştirilmesine bağlı olacaktır. Deniz tabanının güvenliği artık tek bir platformun veya tek bir ülkenin sağlayabileceği bir faaliyet değildir. Başarı; sensörlerin, insansız sistemlerin, istihbaratın, veri analizinin ve sivil ya da asker uzman personelin aynı operasyonel mimari içerisinde bütünleştirilebilmesine bağlı olacaktır.
Bu noktada ise yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Söz konusu yeteneklerin geliştirilmesi uzun yıllar alacaksa, mevcut kuvvet yapısı ile hedeflenen yetenek mimarisi arasındaki geçiş dönemi nasıl yönetilecektir? İşte CTF BLACK’in önündeki en önemli kuvvet planlama problemi de tam burada başlamaktadır.
Geçiş Döneminin Asıl Sınaması: Görev Tanımı mı, Kuvvet Tahsisi mi?
Görev tanımlarının değiştirilmesi, siyasi iradenin alacağı kararlarla kısa sürede gerçekleştirilebilir. Buna karşılık yeni görevleri yerine getirecek kuvvet yapılarının oluşturulması, platform tedarikinden personel eğitimine, doktrin geliştirilmesinden bakım-idame altyapısına kadar uzanan uzun soluklu bir dönüşüm sürecini gerektirir. Dolayısıyla CTF BLACK’in geleceği açısından belirleyici olacak husus, yeni görevlerin tanımlanmış olması değil; bu görevlerin hangi kuvvet yapısıyla sürdürülebileceğidir.
Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın son yıllarda deniz kuvvetlerini modernize etmeye yönelik önemli adımlar attığı açıktır. Romanya yeni mayın avlama gemilerini hizmete almış, Bulgaristan deniz kuvvetlerini kademeli olarak yenilemeye başlamış, Türkiye ise hem mayın harbi hem de insansız deniz sistemleri dâhil olmak üzere birçok alanda modernizasyon faaliyetlerini sürdürmektedir. Bununla birlikte kuvvet geliştirme programlarının aynı hızda ilerlediğini söylemek güçtür. Her ülkenin savunma bütçesi, sanayi altyapısı, insan kaynağı ve modernizasyon takvimi farklıdır.
Tam da bu nedenle önümüzdeki yıllar, yeni görev tanımı ile hedeflenen kuvvet yapısı arasında bir geçiş dönemi oluşturacaktır.
Bu geçiş döneminde temel mesele, görevlerin yerine getirilip getirilemeyeceğinden ziyade, bu görevlerin hangi ülke tarafından hangi ölçüde üstlenileceğidir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, operasyonel yükün yalnızca göreve tahsis edilen gemi sayısıyla ölçülemeyeceğidir. Kritik denizaltı altyapısının korunması; denizde daha uzun süre kalmayı, daha fazla gözetleme faaliyeti yürütmeyi, daha yoğun veri üretmeyi ve daha yüksek hazırlık seviyesini gerektirir. Bu da platform tahsisinin ötesinde personel, bakım-idame, eğitim, komuta-kontrol ve lojistik kapasitesinin de aynı ölçüde göreve bağlanması anlamına gelir.
Bu çerçevede, üç kıyıdaş ülkenin mevcut kuvvet yapıları birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin sahip olduğu yetenek havuzu ve operasyonel kapasitesi nedeniyle görev grubunun birçok unsuruna daha geniş katkı sağlayabilecek durumda olduğu görülmektedir. Ancak bu tespit, operasyonel yükün kaçınılmaz olarak Türkiye üzerine bineceği anlamına gelmez. Aksine, bu durum geçiş döneminin kuvvet planlamasının dikkatle yönetilmesini gerekli kılar.
Çünkü yeni görev tanımı yalnızca Karadeniz’i ilgilendiren münferit bir faaliyet değildir. Türk Deniz Kuvvetleri eş zamanlı olarak Ege Denizi’nde, Doğu Akdeniz’de, alan dışında ya da NATO’nun farklı sorumluluk sahalarında da önemli sorumluluklar üstlenmektedir. Bu nedenle Karadeniz’de sürekli artan görev ihtiyacı değerlendirilirken, mesele yalnızca Karadeniz’e tahsis edilecek platform sayısı olarak görülmemelidir. Aynı zamanda toplam kuvvet planlamasının, personel yönetiminin ve operasyonel sürdürülebilirliğin de birlikte ele alınması gerekmektedir.
Bu değerlendirme, Romanya ve Bulgaristan’ın yetenek setini yetersiz görmek anlamına da gelmez. Tam tersine, yeni görev tanımının başarıya ulaşması, üç kıyıdaş müttefikin müşterek yetenek geliştirme süreçlerini ne ölçüde hızlandırabileceğine bağlı olacaktır. Modernizasyon programlarının olgunlaşması, yeni sensör ağlarının kurulması, insansız sistemlerin yaygınlaştırılması ve ortak eğitim standartlarının geliştirilmesiyle birlikte görev yükünün daha dengeli paylaşılabileceği bir yapı zaman içerisinde oluşabilir.
Dolayısıyla bugün cevap aranması gereken temel soru, hangi ülkenin daha güçlü donanmaya sahip olduğu değildir.
Asıl soru şudur:
Karadeniz’de üstlenilen yeni görevler, mevcut kuvvet yapılarıyla sürdürülebilir biçimde yerine getirilebilir mi; yoksa görev tanımı ile kuvvet geliştirme süreçleri arasındaki zaman farkı, önümüzdeki yılların en önemli kuvvet planlama problemi olmaya aday mıdır?
NATO’nun stratejik belgeleri, kritik denizaltı altyapılarının korunmasını kolektif savunmanın yeni önceliklerinden biri olarak tanımlamaktadır. Ancak kolektif hedeflerin belirlenmesi ile bu hedefleri taşıyacak kolektif kapasitenin oluşturulması aynı hızda ilerlemeyebilir. Karadeniz’de önümüzdeki dönemin asıl sınaması da burada yatmaktadır. Başarı, yeni görevlerin tanımlanmasından çok, bu görevleri sürdürebilecek müşterek kuvvet yapısının zamanında oluşturulmasına bağlı olacaktır.
Sonuç Yerine
CTF BLACK’in genişleyen görev tanımı, Karadeniz’deki güvenlik anlayışının geçirdiği dönüşümün somut bir göstergesidir. Mayın karşı tedbirleri amacıyla oluşturulan bir görev grubunun en az 2 offshore sahasına ilaveten 8000 km uzunluğundaki kritik denizaltı altyapılarının korunmasını da üstlenmesi, NATO’nun deniz güvenliğini artık yalnızca deniz yüzeyi üzerinden değil, deniz tabanını da kapsayan çok katmanlı bir güvenlik alanı olarak değerlendirdiğini ortaya koymaktadır.
Bu dönüşümün stratejik gerekçesi açıktır. Madrid’den Washington’a uzanan süreçte NATO, kritik altyapı güvenliğini kolektif savunmanın temel unsurlarından biri olarak tanımlamış ve Karadeniz’deki yeni görev yapısı da bu yaklaşımın doğal sonucu olarak şekillenmiştir.
Buna karşılık aynı açıklık, kuvvet yapıları açısından henüz görülmemektedir.
Yeni görev tanımı, yalnızca mevcut mayın harbi platformlarının daha yoğun kullanılmasını değil; deniz tabanı farkındalığı, insansız sistemler, veri füzyonu, müşterek eğitim, özel ihtisas personeli ve sürekli gözetleme kapasitesi gibi bugüne kadar görev grubunun merkezinde yer almayan yeni yeteneklerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla CTF BLACK’in geleceği, görev tanımından çok bu yeni yeteneklerin hangi hızla müşterek yapıya kazandırılabileceğine bağlı olacaktır.
Bu çerçevede Karadeniz’deki temel mesele, hangi ülkenin daha fazla gemi tahsis edeceği değildir. Asıl mesele, üç kıyıdaş müttefikin yeni görev setini sürdürebilecek müşterek yetenek havuzunu hangi takvim içerisinde oluşturabileceği ve bu geçiş dönemini operasyonel etkinliği zayıflatmadan nasıl yönetebileceğidir.
Sonuç olarak Karadeniz’de bugün cevap aranması gereken temel soru, yeni görevlerin doğruluğu değil; bu görevleri sürdürebilecek müşterek kuvvet yapısının hangi takvim ve hangi yetenek planlamasıyla oluşturulacağıdır. Görev tanımlarını değiştirmek birkaç zirve kararıyla mümkündür; ancak bu görevleri yerine getirecek askerî kabiliyetleri geliştirmek uzun yıllara yayılan kuvvet planlama süreçlerini gerektirir. CTF BLACK’in başarısı da büyük ölçüde bu iki süreç arasındaki uyuma bağlı olacaktır.
Bununla birlikte, bu çalışma yalnızca görev–kabiliyet uyumu perspektifiyle sınırlı tutulmuştur. Oysa NATO’nun 2023 Vilnius Zirvesi Bildirgesi’nin 65. maddesinde kritik denizaltı altyapılarının korunmasının “öncelikle ulusal sorumluluk olmakla birlikte ihtiyaç duyulması halinde NATO tarafından destek sağlanacaktır” olarak tanımlanması; Montrö Sözleşmesi’nin şekillendirdiği Karadeniz güvenlik rejimi bakımından kuvvet planlamasının ötesine geçen hukuki, stratejik ve jeopolitik tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Bu tartışmalar, “bölgesel sahiplik” ilkesini öncelediğimiz Karadeniz’in kendine özgü güvenlik mimarisi içerisinde ayrıca ele alınmayı gerektirecek ölçüde kapsamlıdır ve bu çalışmanın devamı niteliğinde ayrı bir incelemenin konusunu oluşturacaktır.
Karadeniz’in önündeki asıl sınama yalnızca yeni görevleri tanımlamak değil; bu görevlerin gerektirdiği askerî kabiliyetleri, hukuki çerçeveyi ve bölgesel güvenlik mimarisini birbirini destekleyecek şekilde birlikte yönetebilmektir.
- Karadeniz’de Genişleyen NATO Misyonu - 14 Temmuz 2026
- Neo NATOloji - 6 Temmuz 2026
- Doğu Akdeniz’de Stratejik Rekabet - 26 Haziran 2026
- FENİKELİLER’DEN GÜNÜMÜZE DENİZLERDE GÜVEN VE İSTİKRAR ARAYIŞI - 13 Haziran 2026
- ARNAVUTLUK’TA SOKAKLAR NELER SÖYLÜYOR? - 5 Haziran 2026
- HİNDİSTAN’IN ARKTİK–AKDENİZ EKSENİ - 21 Mayıs 2026
- KARADENİZ’DE VE GÜNEY KAFKASYA’DA SALINCAK HAVZA TEORİSİ*: SAVAŞLAR, KORİDORLAR, LİMANLAR, KİLİSELER VE GÜÇ MÜCADELESİ ÜZERİNE - 12 Mayıs 2026
- KARADENİZ’İN İKİ ÇAĞI: KIRIM SAVAŞI’NDAN UKRAYNA GÖNÜLLÜLER KOALİSYONU’NA BATI’NIN DEĞİŞMEYEN STRATEJİK HATTI - 4 Nisan 2026
- ARKTİK’TE SOĞUK SAVAŞ: GÖZLER KÖRFEZDE, AKILLAR GRÖNLAND’DA - 24 Mart 2026
- KÖRFEZ SAVAŞININ GÜNCEL EKONOMİK ANATOMİSİ - 15 Mart 2026