Suriye’nin Rakka şehrini kendi başkenti olarak ilan eden, Musul dahil Irak’ın yaklaşık üçte birini, Suriye’nin yaklaşık yarısını işgal ederek Suriye iç savaşını bölgesel hatta küresel bir tehdide dönüştüren IŞİD terör örgütünün neden olduğu diğer bir kriz de Suriyeli mültecilerin durumu oldu.

Önce genel bir özet verelim. Suriye 2008 yılında dünyada en çok göç alan ikinci ülke iken 2015 yılı sonu itibariyle en çok göç veren ülke oldu. Yaklaşık 23 milyonluk nüfusunun yarısından fazlası yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalırken bunun yaklaşık 4.7 milyonu  ülke dışına göç etmek zorunda kaldı. Türkiye yaklaşık 3 milyon Suriyeliyi alarak bu dramdan en çok etkilenen ülke oldu.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki diğer ülkelerden gelenlerin yanında Suriyeli mültecilerin de Avrupa’nın içlerine kadar ulaşmasıyla birlikte 2015 Sonbaharı’ndan itibaren Avrupa Birliği Almanya öncülüğünde soruna çare bulmak için harekete geçti. AB ilk ve tek seçenek olarak Suriyelilerin Suriye’deki savaştan kaçmalarına izin verilmesini ancak Türkiye’den daha ileriye gitmelerinin engellenmesine odaklandı. Yani Suriyeliler Türkiye’de kalmalıydı.

Bu bağlamda ellerindeki en önemli manivela da Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik bazı adımları atıyor gibi göstermek, en önemlisi de Türk hükümetinin iç politikada kullanabileceği bir kart (vizenin kaldırılması ya da vize kolaylığı) idi. Bu kapsamda 1 Kasım öncesi ve sonrasında Almanya Başbakanı Merkel’in Türkiye ziyaretleri gerçekleşti. Ve Kasım 2015 ayının son haftasında Avrupa’ya mülteci akının engellenmesi, Avrupa’daki mültecilerin Türkiye’ye geri iadesinin kabul edilmesi karşılığında vize kolaylığı sağlanan bir mutabakat varıldı.

 

IŞİD-Rus tehdidi: Türk hava sahasında egemenlik ABD ve NATO’da!

Türkiye mülteci akınının önlenmesi konusunda Avrupa’dan baskı altındayken aynı zamanda hem yurt içinde PKK terörü sarmalına sokulmuş hem de Suriye’de IŞİD’le mücadele kapsamında ABD liderliğindeki koalisyonunun 98 km.lik Cerablus-Azez sınır hattının kapatılması, PKK’nın değil IŞİD’in ilk tehdit olarak görülmesi baskısı altındaydı. Ayrıca Eylül 2015’ten itibaren Suriye’de başlayan Rus operasyonları bağlamında yaşanan hava sahası ihlali krizi ve sonunda 24 Kasım’da Rus uçağının düşürülmesiyle birlikte ABD/NATO’nun Türk hava sahasını koruması gündeme geldi ve Kasım 2015’ten itibaren ABD uçakları, Aralık 2015 sonundan itibaren NATO kararı kapsamında NATO AWACS’ları, ABD, Fransa, Almanya’ya ait savaş uçakları Türk üslerine konuşlandı.

ABD savaş uçaklarının Türkiye’de konuşlanmasıyla ilgili ABD makamlarının açıklamasında “Türkiye’nin hava sahasındaki egemenliğini korumak maksadıyla” bu görevlendirmenin yapıldığı açıklanıyordu ki bu dünyanın sayılı Hava Kuvvetlerinden birine sahip Türkiye için TSK için aslında kabul edilebilir, hazmedilebilir bir durum değildi. Ancak Türkiye’deki ABD/NATO konuşlanmalarına ilişkin TSK’den hiçbir açıklama yapılmamış olması, sürekli olarak ABD/NATO makamlarının açıklama yapması benim üzerimde sanki TSK bu işe razı değil ama siyasi iradenin direktifi gereği mecburen yapılıyor izlenimi verdi. Aşağıda açıklayacağım diğer gelişmelerin benim bu izlenimimde haklı olduğumu teyit ettiğini düşünüyorum.

Ayrıca, NATO’nun Rusya’ya desteği kapsamında bazı NATO üyelerine ait savaş gemileri de Doğu Akdeniz’de karakol yapmaya başladı. Çünkü Rusya Suriye’de sadece karada değil Suriye’nin açıklarında görev yapan savaş gemileri de görevlendirmişti. Dolayısıyla NATO herhangi bir katma değeri olmayan göstermelik bir müttefiklik uygulaması kapsamında buraya savaş gemilerini konuşlandırmayı seçti. Aslında hava ve denizdeki bu konuşlanmaların asıl maksadının ne olduğu da belli değildi. ABD’li yetkililer IŞİD bağlamında derken NATO yetkilileri Rus tehdidini gerekçe gösteriyordu.

Bu konuşlanmalar ve bölgede 24 Kasım sonrasında Rusya’nın Türkiye’nin Suriye içlerine yönelik herhangi bir askeri hareketine müdahale edeceği tehdidi nedeniyle Türk savaş uçaklarının (AWACS’lar dahil) bırakın Suriye’de sınır ötesinde IŞİD’e karşı operasyon yapabilmesini kendi toprakları üzerinde sınıra yakın bölgelerde uçuş yapamaz hale geldi. Ama durumun bu hale gelmesine de Türkiye’nin yanlış öngörüleri, hesapları yol açtı. Türkiye canlı bomba saldırılarını, Rusya ile yaşanan ve aslında iki ülke arasında kurulabilecek bir mekanizmayla rahatlıkla halledilebilecek münferit hava sahası ihlallerini bile hemen NATO’ya taşıyarak NATO’nun daha doğrusu ABD’nin değirmenine su taşımış oldu. Anlaşılan o ki Türk üslerindeki ABD/NATO konuşlanması askeri bir ihtiyaçtan kaynaklanan bir şey değil tamamen siyasi bir girişimdi, ABD/NATO bunu siyasi manevraları için kullandı ve sonuçları hep Türkiye aleyhine oldu.

(Yukarıda anlatılanların öncesine ilişkin daha detaylı bir değerlendirme için iki gün önce bu sitede yayımladığımız Türkiye’nin NATO’da ne iş var? Başlıklı yazımızı okumanızı tavsiye ederiz.)

 

Mülteci krizi: NATO ve AB kuvvetleri Ege’de Türk karasularında ve Türk adalarında!

Avrupa’ya yönelik Suriyeli mülteci akınının artarak devam etmesi üzerine AB adına Almanya’nın Türkiye ile görüşmeleri ve tam bir anlaşmaya varmak için hem baskılar hem de pazarlıklar arttı. 08 Şubat 2016’da Türkiye ziyaretinde Merkel ile Davutoğlu arasında mülteci kriziyle ilgili 10 maddelik bir plan üzerinde anlaşıldığı açıklandı. Maddelerden bir tanesi de NATO’nun devreye girmesi, bu bağlamda NATO’nun izleme, gözetleme mekanizmalarının sınırda ve Ege’de etkin şekilde kullanılması konusuydu. Bu husus NATO’dan talep edilecekti. Nitekim 11-12 Şubat 2016’da yapılan NATO Savunma Bakanları Toplantısında bu talep, ABD’nin NATO AWACS’ları Suriye’de IŞİD’le mücadele kapsamında da kullanılsın talebiyle birleştirilerek uygun görüldü.

Buna göre sayısı açıklanmayan NATO’ya ait AWACS uçakları Türkiye’de konuşlanacak hem IŞİD’le mücadele için Suriye üzerinde, Türk hava sahasında, Ege Denizi’nde görev yapacaktı. Ayrıca NATO’nun Akdeniz’de görev yapan NATO Daimi Deniz Gücü 2 de Ege Denizi’nde görevlendirilecekti. Bu yeni gelişmede AWACS’ların konumu bize yeni değildi. Zaten ABD AWACS’ları ve savaş uçakları Türkiye-Suriye sınır bölgesinde uçuyordu ama şimdi görev alanı genişlemiş, Ege Denizi ve bölgesi de NATO uçaklarına bırakılmış oluyordu.

Yeni olan NATO gemilerinin Ege’de görev almasıydı. Normal şartlarda bu da sıradışı bir durum değildi. Bünyesinde Türk savaş gemisi de bulunan NATO Daimi Deniz Gücü 2 (SNMG2) zaman zaman Türk limanlarını ziyaret ediyordu, Türk donanmasıyla tatbikatlar yapıyordu. Ama bu sefer daha önceki NATO görevlerinden farklı olarak NATO gemilerinin (Yunan gemileri hariç) Türk karasularını kullanmasının serbest bırakılmasıydı. Böyle durumlarda TSK’nın yaklaşımını ve uygulamalarını bilen emekli bir deniz subayı olarak ve son olaya ilişkin edindiklerime göre TSK, bırakın Türk karasularının NATO savaş gemilerinin operasyonuna açılmasını NATO’nun ve/veya başka üçüncü aktörlerin mülteci krizi nedeniyle Ege’ye sokulmasını istemediği ve bunu daha önceden siyasi iktidara bildirmiş olduğudur.

Hükümet Türkiye’nin egemenliğiyle ilgili çok kritik bir konuda TSK’nın kesin karşı duruşuna rağmen NATO’nun Türk karasularını da kullanacak şekilde Ege’ye konuşlanmasını kabul etmiştir. Bu konuda, bu yeni durumu sorgular nitelikte Türk medyasında hiçbir haber çıkmaması da çok ilginçtir. Anlaşılan o ki bu rahatsızlık kulislerde bilinen bir durum ki Fransız haber ajansı AFP’nin yaptığı bir haberde TSK’nın karşı çıkması nedeniyle NATO gemilerinin Türk karasularına giremediğine ilişkin bir haber yayınladı. Ancak Türk Dışişleri sözcüsü, bu haberi yalanlayarak, sanki yapılan çok doğru bir uygulamaymış gibi, “NATO’nun gelmesini biz istedik niye engelleyelim, zaten öyle bir şey olmamıştır” açıklamasını yaptı.

Peki Ege’ye gelen sadece NATO mu? Tabi ki hayır. AB de bütün ağırlığıyla Ege’ye çıkarma yapmış durumda. Bunu nereden biliyoruz derseniz o da NATO savaş gemilerinin Ege’de görevlendirilmesiyle ilgili NATO açıklamasından açığa çıkıyor. Buna göre NATO mültecilerle ilgili havada ve denizdeki keşif, gözetleme, dinlemelerden elde edeceği kritik bilgi ve istihbaratı Türk ve Yunan makamları yanında AB’nin sınır kontrol teşkilatı FRONTEX’le de paylaşacak. FRONTEX personeli ve gemileriyle zaten Ege’de ve Türk-Yunan kara sınırında görev yapıyordu. (Bu gemi ve personel arasında Güney Kıbrıs Rum Yönetiminden (GKRY) de katılım olması pek muhtemeldir). Ama şimdi Türkiye ile Yunanistan arasında zaten sorun yumağı olmuş Ege’de aktif bir rol üstlenecek. Uygulamada yaşanacak bir anlaşmazlıkta FRONTEX’in kimin tarafında yer alacağını söylemeye herhalde gerek yok. Edilen bilgilere göre FRONTEX ekipleri zaten Ege’deki Yunan adaları yanında Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklarda yani egemenliği halen Türkiye’de olan adalar da üslenmiş durumda. (TSK, ki burada denizde Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, havada Hava Kuvvetleri Komutanlığı Ege’deki karasuyu, hava sahası ihlalleriyle adalara yönelik Yunan ve AB işgal girişimlerini belgeleyip Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığına  gönderiyorlardır. Bu TSK’nın varlığının, sorumluluğunun ve görevlerinin gereğidir. )

Evet yukarıda da söylediğimiz gibi Almanya ve AB’nin hedefi Avrupa’ya yönelik Suriyeli mülteci akınını sıfır seviyesine çekmekti ve bunun için de mülteci akış rotasının yani Türk-Yunan kara ve deniz sınırının tamamen kapatılması gerekiyordu. Türkiye’ye bunun karşılığında ise vize kolaylığı sağlanacağı vaadinde bulunuldu. Ve görünen o ki Türk hükümeti bütün ağırlığını vize kolaylığı almaya yönelik hususları yerine getirmeye verdi.

 

Türkiye’yi bekleyen sorunlar, tehditler

Peki IŞİD’le mücadele ve mülteci krizinin çözülmesi için yukarıda anlatılan tedbirler çözüm olacak mı yoksa özellikle Türkiye açısından daha büyük sorunlar ve tehditler mi yaratacaktır?

Karasuları ve tezkere: Öncelikle şunu söylemek gerekir. Yabancı savaş gemilerinin Ege’de Türk karasularına serbestçe girip çıkması egemenlik haklarının ihlalidir. Böyle bir durumun uygulanabilmesi için buna yetki veren bir tezkerenin TBMM’den geçmesi gerekir. Halihazırda TBMM’den geçmiş ve hükümete yabancı silahlı kuvvetleri Türkiye’de bulundurma yetkisi verilmiş bir tezkere var. Ancak detaya bakıldığında bunun Suriye ve Irak bağlamındaki tehditlere yönelik olduğunu görüyoruz ve Ege’de uygulamaları kapsaması söz konusu değil.

Ancak burada hükümetin dayanak noktası çok büyük olasılıkla Ege’deki bu uygulamanın NATO’da alınan bir kararla yapılması ve bir NATO operasyonu olmasıdır. NATO anlaşmasının zaten TBMM’den geçmiş olması nedeniyle NATO operasyonları için ayrıca izin almanıza gerek yok. Bu satırların yazarı olarak Temmuz 2015’te İncirlik Mutabakatın uygulamaya geçirildiğinde, ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun yaptığı IŞİD’le mücadele operasyonlarının NATO operasyonuna dönüşme riski taşıdığını, böyle olunca da NATO şapkası altındaki yabancı askeri kuvvetlerin yıllarca Türk topraklarında kalmasının önünün açılacağını, bunun da Türkiye’nin egemenliğini ve bağımsızlığını tehdit edeceği konusunda uyarmıştık. Şimdi Ege’de olanlar bunun habercisidir ve kaygım bunun bütün IŞİD operasyonlarını NATO operasyonlarına dönüşecek şekilde genişlemesidir.

Lozan Andlaşması ve Silahsızlandırılmış Ege Adaları: NATO’nun Ege’de Türk ve Yunan karasularını da kapsayacak şekilde operasyona başlaması Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda resmen kabulü anlamına da gelen Lozan Andlaşmasının bazı hükümlerinin Yunanistan lehine bozulması riskini de getirmiştir. Lozan Andlaşmasının 12. Maddesi kapsamında Yunanistan’a devrin Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Taşoz, Bozbab, İpsara adaları askeri olarak tahkim edilmemeleri ve askeri amaçlarla kullanılmamaları şartıyla yapılmıştır.

Ancak mülteci krizinde NATO gemilerinin yapacağı operasyonun niteliği ve görev bölgelerine bakıldığında en çabuk ihlal edilecek kurallardan birinin bu husus olacağı görülmektedir. Mültecilerin mevcut durumda da zaten bu adaları kullandığı bilindiğine göre NATO gemilerinin bu adaları kullanması gerçekleşecektir. Bu fiilen ve resmen Lozan hükümlerinin yok sayılması ve uzun sürecek bu harekatla birlikte fiili durumun resmileşmesi olacaktır. Türkiye’nin bu durumu kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin varlığının, bekasının teminatı olan Lozan Andlaşması yok hükmüne getirilecektir.

Silahsızlandırılmış adalar statüsündeki bu adalara sadece NATO değil AB’in FRONTEX birimlerinin (ki bu da bir sınır güvenlik teşkilatı olduğuna göre askeri bir hüviyeti vardı) bu adalarda yerleşmesi söz konusu değildir. Gelen bilgiler FRONTEX ekiplerinin zaten silahsızlandırılmış statüdeki bu adalarda merkezler oluşturduğu ve yerleştiği şeklindedir.

EGEAYDAAK’lar üzerindeki Yunan işgali: Mülteci krizi bağlamında Ege’de AB ve NATO’nun operasyonlarının Türkiye’nin bekasına tehdit oluşturacağı başlıca konulardan biri de Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklarda (EGEAYDAAK) üzerindeki Yunan işgalinin resmileşmesi, daha doğrusu Türkiye’nin egemenliğindeki toprak parçalarının Yunan egemenliğine geçmesidir. Bu açıkça toprak kaybetmektir, vatan toprağını terk etmektir.

Bilindiği üzere Yunanistan, Türkiye’nin AB üyelik sürecini istismar edip ses çıkarmayacağını hesap ederek (bazı iddialara göre Türkiye’nin göz yumduğu) 2004’ten buyana EGEAYDAAK olarak bilinen 152 adet ada, adacık ve kayalıktan üzerinde barınılabilecek olan 16 ada ve 1 adacığa fiilen konuşlanmış, asker yerleştirmiş, hükümet yetkilileri ziyaretlerde bulunmuş, bazı AB üyesi yetkililerini ziyarete götürmüştür. Böylece fiilen işgal etmiştir. Konu Türk hükümetine sorulduğunda 2015 yılında Milli Savunma Bakanının açıklamalarıyla söz konusu adalarda fiili bir durum olduğu belirtilerek işgal olduğu itiraf edilmiştir. Ancak hükümetin bu konuda Yunanistan’a ve uluslararası alanda hiçbir girişimde bulunmaması düşündürücüdür.

Ancak mülteci krizi nedeniyle başlayan AB ve NATO operasyonları nedeniyle EGEAYDAAK’lar üzerindeki Yunan işgali sürekli ve resmi hale gelmek üzeredir. NATO gemilerinin ve FRONTEX gemilerinin bu ada ve adacıkları kullanması söz konusu olacaktır. Yine gelen bilgilere göre FRONTEX birimleri fiilen Yunan işgalindeki bu adalara mülteci kabul merkezi kurma bahanesiyle yerleşmişlerdir. Yunanistan’ın Ege Denizi’nde yakaladığı mülteci gemilerini/botlarını Türkiye’ye döndürdüğü, zaman zaman denizde bıraktığını biliyoruz. Ama aynı Yunanistan işgal ettiği adalara gelen mültecileri kabul işlemi gerçekleştirerek bu adalar Yunan toprağı algısı yaratacak devlet uygulaması yapmaktadır.

Türk-Yunan sorunlarından Türkiye-AB sorunlarına: Yukarıda bahsedilen Ege’de yaşanabilecek ve Türkiye aleyhine gelişebilecek tehditlerden çok az bir kısmı. Ancak mülteci merkezli olarak Ege’de başlayan AB ve NATO operasyonları Türkiye’nin bekasını tehdit eden, Ege’de hak ve menfaatlerini sıfırlayan, Türkiye’yi batıdan doğuya doğru sıkıştıran ve iteleyen (Türkiye’nin Ortadoğu’dan sınırlarının içine çekildiğini, doğu ve güneydoğuda kamu düzeninin çözüm süreciyle birlikte PKK’da olduğunu, dolayısıyla Türkiye’nin doğu ve güneyden de batıya doğru sıkıştırıldığını d hatırlayalım) bir hale bürünmek üzeridir.  Özellikle AB’nin Ege’de silahsızlandırılmış adalara yerleşmesi, Türkiye’nin egemenliğindeki adalara yerleşerek Yunanistan’la birlikte AB’nin de bu işgale ortak olmasıyla Ege’de sorunlar Türk-Yunan sorunu olmaktan çıkıp Türkiye-AB sorununa, sınırlar Türkiye-AB sınırlarına dönüşmektedir. Ege merkezli o kadar çok sorun var ki silahsızlandırılmış statüde adaların silahlandırılması, Türkiye’ye ait adaların Yunan egemenliğine geçmesi Ege’de daha büyük sorunların (karasularının genişliği, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı, hava sahasının genişliği vs) AB’yi arkasına alan Yunanistan lehine sonuçlanması tehlikesini de beraberinde getirecektir.

Bu bağlamda FRONTEX’in bu operasyonlarda rol almasıyla AB’nin sınırları kavramının somutlaştığını da görmekteyiz. Bu bağlamda alınan tedbirlerle birlikte Türkiye ile AB arasındaki sınırlar daha da keskin hatlarla belirlenmiş oluyor ki bu Türkiye’nin AB üyeliğinin, Türkiye’ye vize kolaylığı sağlama vaadinin çok uzak bir hayal olduğunun da adeta beyanıdır.

NATO-FRONTEX işbirliğinden NATO-GKRY işbirliğine mi?: Bilindiği üzere Ege’de NATO operasyonlarıyla ilgili olarak yapılan açıklamada NATO’nun FRONTEX ile işbirliği yapacağı, bilgi/istihbarat paylaşımında bulunacağı bildirildi. İlk bakışta normal gibi gözükse de Türkiye NATO imkanlarının GKRY tarafından kullanılmasına karşı bir yaklaşım benimsemiştir ve yıllardır bunu ısrarla sürdürmektedir. Anlaşılan o ki hükümet bu konuda da bir yumuşama içine girmiştir. FRONTEX’in bünyesinde GKRY’nin gemileri ve personeliyle birlikte bulunduğu dikkate alındığında NATO ile GKRY arasında bir ilişkinin kurulmasının da önü açılmış olacaktır ki ilk başta GKRY’nin NATO üyeliği olmasa da ortaklık işbirliğine evrilebileceğini maalesef görebiliriz.

 

Sonuç olarak;

Bütün bu olumsuzluklara ve devletin kurumlarının özelikle Genelkurmay’ın bu konulardaki tehditlere ilişkin siyasi iktidarı bilgilendirmesine rağmen hükümetin aksi yönde karar alarak uygulamaya geçmesini anlamak mümkün değildir. Bu yaklaşımın ana nedeni olarak; iç politikada kullanmak üzere AB’den vize kolaylığı almak olduğunu, dolayısıyla hükümetin vize kolaylığı alınabilmesi için yapması gereken 70 maddelik eksikliklerin giderilmesine odaklandığını, Türkiye’nin hak ve menfaatlerine yönelik uyarıları dikkate almadığını söyleyebiliriz.

Ancak yukarıda özet olarak anlatıldığı şekilde, önce IŞİD’le mücadele kapsamında Türkiye-Suriye sınırında başlatılan ABD/NATO merkezli operasyonlar, sonrasında mülteci krizini önleme bahanesiyle Ege’de başlatılan AB ve NATO operasyonları Türkiye’nin bekasını tehdit ederek şekle bürünmek üzeredir ve Türkiye’nin Ege’de toprak kaybetmesini, hak ve menfaatlerini terk etmesini resmileştirmek yönünde gelişmektedir. Özellikle Ege’de operasyonlarla ilgili olarak NATO, AB ve Yunanistan’dan sivil ve askeri makamlardan ardı ardına açıklamalar gelirken, kendi menfaatlerine yönelik baskılar yaparlarken Türk hükümetinin konuyu kamuoyu önünde hiç tartışmaması, bilgilendirmemesi, medyanın konu üzerinde sessiz kalması dikkat çekicidir.

Halbuki AB’de yaşanan anlaşmazlıklar son mülteci kriziyle iyice belirginleşmiş, AB’nin bırakın üyesi olmayan Türkiye gibi bir ülkeye vize kolaylığı sağlamasını kendi içindeki Şengen vize rejimi uygulamasını bile kaldırmayı düşündüğünü görüyoruz. Dolayısıyla mülteci akışının engellenmesi ve Avrupa’daki mültecilerin de geri alınması karşılığında vize kolaylığı sağlanması AB’nin yerine getiremeyeceği bir hayaldir.

Suriye ve mülteci krizi bahanesiyle yaşananlar ve uygulamaya sokulan operasyonel süreç, gidişatı ve kurgulanması itibariyle çözüm süreci denen PKK ile müzakere sürecinde PKK’nın Türkiye’den çekilme sözünü yerine getirmediği gibi aksine Türkiye’ye eleman, silah ve patlayıcılar yığınaklanması ve il/ilçe merkezlerini patlayıcılarla donatıp hendek ve barikat yapmasından farklı değildir. Dolayısıyla mülteci krizinde Türkiye ile AB/NATO’nun ilişkisini çözüm sürecindeki AKP iktidarı-PKK arasındaki sürecin yeni bir versiyonuna benzemektedir. PKK terör örgütüyle yaşanan müzakere sürecinin bedelinin ne kadar ağır olduğunu ve bedel ödemeye halen devam edildiğini, PKK’nın doğu ve güneydoğudan halen sökülüp atılamadığı gibi terör sarmalının gittikçe artması ve yayılması tehlikesinin arttığını, nerede nasıl sonuçlanacağını henüz bilemiyoruz ama gerekenler yapılmazsa neler olabileceğini görüyoruz. İkinci bir müzakere süreci felaketi yaşamak Türkiye’nin içinde bulunduğu açmazı ve sıkışıklığı geri dönüşü olmayan hale getirecektir.

Akıllı insanlar ve organizasyonlar (ki devlet en büyük ve güçlü organizasyondur) olanlardan ders alırlar ve aynı hataya bir kez daha düşmez. Bu bağlamda Türkiye müzakere sürecinden yeterince ders almış olmalı, çünkü ölçülemez hesaplanamaz bedeller ödedi ödemeye devam ediyor. Şimdi aynısını başka bir versiyonda yaşamak akıllı devletlerin değil başarısız devletlere düşer. Türkiye’nin başarısız devlet olmasına izin verilmemeli, Suriye ve mülteci krizi kapsamında başlatılan ittifak ilişkilerini, operasyonel işbirliklerini derhal sonlandırılarak Türkiye’nin bekasına ve çıkarlarına uygun halde yeniden düzenlemelidir. Bu bağlamda kurumsal karar sürecinden geçirilerek binlerce yıllık bilgi birikimine sahip Dışişleri ve Genelkurmay gibi kurumların karar sürecine katılması mutlaka sağlanmalıdır.

Son söz olarak; Yukarıda arz edilen Suriye ve Ege’de olanların yanında (başka bir çalışma konusudur ayrıca yayımlanacaktır) ABD güdümlü olarak NATO’nun Karadeniz’de daimi olarak Karadeniz’e yerleşme girişimleri de dikkate alındığında NATO (AB ile birlikte) Türkiye’yi çevrelemekte ve adeta işgal etmektedir. Buna karşı politikalar geliştirmek, bu oyunu bozmak Türkiye’nin sivil ve asker karar vericilerinin Türkiye’deki terör sarmalını son erdirmekle birlikte acil ve öncelikli görevidir.