Tarih ve kültür, siyaseti şekillendirir, bu yüzden devlet yönetiminde Batılı ve Batılı olmayan pek çok yaklaşım söz konusudur. Bu anlamda, Çin tarihinde özellikle üç hanedanlığın dönemi dikkat çekicidir. Tang Hanedanı (618-907) döneminde, kıtlık ve iç çekişmeler içindeki Göktürk Devleti çökertilmiş ve önde gelenleri rehin alınarak Çin kültürünün parçası haline getirilmişti. Çin’in sınır bölgelerinde bugünkü tampon ülkelere benzer, “boyunduruk altındaki vilâyetler (ji-mi zhou)” adıyla idarî birimler kurulmuştu[1]. Çinli yöneticiler, Türk generallerine hediyeler göndererek birbirlerini kıskanmasını sağlamış, önce terfi ettirmiş daha sonra ise avlamıştı. Ancak, entegrasyon politikası zamanla geri tepti ve bugün Doğu Türkistan’da Çin kültürüne karışmaya direnen Türk gençlerinin yaptığı gibi, yaşanan pek çok isyan sonunda hanedanlık yıkılmıştı. Ming Hanedanı (1403-1433) döneminde Çin gemileri pek çok keşif seyahati yaptı ama sonra bu keşifler aniden durdu. Çin-Mançu (Sing) Hanedanlığı (1644-1911) döneminde Çin’in etkisi, Himalayalar ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzandı. 19. yüzyıl ise imparatorluğun otoritesinin zayıflamaya başladığı dönemdir. Sing Hanedanı batıya açılmayı reddetmiş, ama teknolojik açıdan zayıf olduğu bir dizi savaşı kaybettikten sonra uluslararası ticarete kapılarını açmak zorunda kalmış, işgale uğramıştır. Dünyanın en eski uygarlıklarından birine sahip olan Çin’in güçlü tarihi ve kültürü onu bugün de şekillendirmeye devam ediyor. Batı, İslam ve Hint uygarlıklarının aksine; Çin, tarihin büyük bölümünde birleşik bir siyasi yapı olarak kaldı. Günümüz Çin devlet adamları, Mao döneminde yaşanan kesintiden sonra, eski kültürün esaslarına dönüyorlar. Ancak, Çin’in çağdaş liderleri ülke tarihine ilişkin bilgilerden etkilense de artık bu tarihin esiri değildirler.

Çin devlet anlayışı..

Tarih boyunca Çin’in süregelen problemi şu oldu; bu kadar geniş bir coğrafyada merkezi hükümet ile geniş bir bürokrasinin yereldeki en uçlarına kadar devleti nasıl yöneteceği[2]. Zaman içinde bürokrasi merkezin yetkilerini kullanarak kendi yerel çıkarlarına göre hareket etmeye başladı. Ancak ulusal krizler yaşandığında merkez yetki ve kontrolünü geri almak isterken, bürokrasi bu değişime ve reformlara direniş gösterdi. Böylece yeni merkezi güç, eskisinin küllerinden doğdu ve bu döngü devam etti. Komünist Parti de bu döngüye dâhildir. Mao, merkezin gücünü tamamen ele geçirmesi yerine bürokrasinin sık sık kesintiler yapmasına müsaade etti. Deng, ekonomik refah için bürokrasiyi cesaretlendirdi ve sonunda dengeyi sağlayacağını düşündü. Deng, parti ve devleti ayırarak tek adam sisteminden kaçınmak, istişare (konsensüs) liderliği yaratmak istemişti. Ancak, sonraki liderler ikincisini de ellerinde tutmak istediler. Bununla beraber, istişare dinamiği bürokrasi ve devlet sektöründe durgunluk yarattı. Güçlü adam politikalarının yerine daha karmaşık ve yaygın bürokrasi ile endüstriyel kayırma ağları almıştı. Hu Jintao’dan bugünün Şi Cinping’ine hala Deng modelinin uygulanabilir olup olmadığı sorgulanıyor. Şi, sahil kesimindeki zenginliğin bir kısmını iç kesimlere aktararak nüfusun fakir çoğunluğunu dizginlemek istiyor. Gücünü geliştirerek, daha çok kontrol sağlayarak, Çin ekonomisini daha evrimsel olarak şekillendirmeyi hedefliyor. Mao gibi bir devrimci tutum yerine, Avrupalı bir lider gibi Çin’in zor zamanlarına rehberlik eden bir görünüm veriyor. Çin milliyetçiliği ve aşırı yurtseverliğini dizginlerken, birbirine karşı değil uzlaşmacı politikalar izlemeye çalışıyor.

Çin şu anda devrimden beri beşinci lider kuşağı tarafından yönetiliyor. Mao Zedong, devrimin durgunluğa girmemesi için yerleşik kurumları kökünden kazımak istedi. Deng Şiaoping, hem toplumu hem de ekonomiyi modernleştirerek Çin’in nüfuzunu artırdı. Tiananmen Meydanı krizi esnasında iktidar olan Jiang Zemin, Çin’i uluslararası devlet ve ticaret sistemine tam üye yaptı. Hu Jintao, Çin’in büyümesinin yarattığı kaygıları ustalıkla yatıştırdı ve yeni tipteki büyük güç ilişkisi kavramının temelini attı. Şi Cinping ise Deng ölçeğinde devasa bir reform programına girişerek, mirası geliştirmeye çalışıyor. Çin liderliğinin bileşimi, Çin’in küresel meselelere katılma, hatta onları şekillendirme yönündeki evrimini yansıtır. Batı tarzı müfredatı benimseyen Çinliler dünyaya ilişkin algılarında geçmişten keskin bir kopuş sürecindedir. Ancak, Çin için reform demek, modelin Batılılaştırılması değil; Parti, ekonomi ve halk arasında Parti’nin merkezi konumunu koruyacak şekilde ilişkilerini yeniden şekillendirmek demektir. Bu amaçla, partinin ve yönetim yapısının etkinliğinin artırılması, iş dünyasının yapılanması ve kurallarının değişmesi, vatandaş hakları ve sorumluluklarının tırpanlanması sağlanır[3]. Bu yapılırken bazı alanlarda Parti’nin gücü geri giderken, Parti’nin toplam gücünde eksilme olmaz. 1949 yılından beri Parti, anayasal olarak Çin liderliğinin merkezindedir.

Çin devlet başkanı Şi Cinping; çevik ve uyumlu bir hükümet, kötüye gidişte halkı dizginlemek, başkanlık rolünü Parti’nin meşruluğunu yeniden inşa etmek için kullanmak, Parti içinde sıkı bir kontrol mekanizması kurmak istiyor. Bu zor bir denge ve ülkenin öngörülemez ve kontrol edilemez bir sürece girmesi halinde hızlı hareket imkânı sağlayacağı şüphelidir. İstişare sistemi ve etkinliği azalan bürokrasi bir sona doğru gidiyor. Siyasi liderlerin seçimi ve ilerlemesi gittikçe hükümet seviyesine daha meriktoratik hale geliyor. Büyük ve modernleşen bir ülke için siyasi meriktokrasi üstün zekâ, sosyal yetenekler ve erdemli kişilikleri seçiyor[4]. Eğitim ve sınavlar artan bir şekilde siyasi liderlerin seçim ve terfilerinde etkili oluyor. Düşük yönetim seviyelerinde iyi performans genellikle ekonomik büyüme ve yoksulluğu azaltma ile ölçülüyor. Üst seviyede Çinli liderler için yolsuzluğa bulaşmaması ve kişinin erdemi öne çıkıyor. Yolsuzlukla mücadele Çin tarihinin en uzun ve sistematik gayret alanıdır. Bu gayretler, korkudan ziyade uzun dönemli sonuçlar veren iyi düzenlemiş prosedürlere dayanmaktadır. Eğer bir yerde yolsuzluk engellenemiyorsa seçilen liderlerin sorgulanmasına ve ölüm cezasına kadar sonuçlara yol açabilir. Demokrasilerin Çinlilerden öğreneceği şey oy verirken parti veya ideolojiyi değil, oyunuzun kimi seçeceğini bilmektir. Özetle, Çin sistemi en alttan itibaren üstün yetenekleri olan liderlerin seçimi üzerine kurulmuştur. Bununla beraber, sistemin dayandığı kriterler belli olduğu için hep aynı tip lider yetişmektedir.

Çin nasıl yükseldi?

Mao tarafından iki kez tasfiye edilmiş olan Deng Şiaoping, Mao’nun 1976’daki ölümünden sonra ülkenin enerjisini serbest bıraktı. Çin, kısa sürede dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi. Çin, Mao döneminin kaosundan çıkarken ülkenin gelecekteki kalkınma ve büyümesi için 1980’lerin başında üç temel politika belirledi[5]. Öncelikle ekonomide kısmi de olsa özgürlükler sağladı, bazı alanların diğerlerinde daha büyüdüğünü ve uzun vadede diğer alanları da geliştireceğini düşündü. İkinci olarak, Çin siyasi sisteminin tek bir kişi tarafından yönetilmesinin önüne geçti. Artık Mao Zedong gibi birisi çok fazla kişisel etki ile tüm ülkeyi ekonomik ve sosyal kargaşa içine sokamayacaktı. Getirilen istişareye dayalı model ile kişisel güç kullanımı ve farklı tarafların etki ağları elimine edilecekti. Üçüncü olarak ise uluslararası alanda yavaş yürümek, müdahaleye karşı acımasız görünmek ve yurt dışında askeri güç gösterisinden kaçınmak kabul edildi. Bununla iç ekonomik ve sosyal uyum yanında başka ülkeleri beklenmedik askeri müdahaleden alıkoymak hedeflendi. Sovyetler Birliği çökerken Deng modeli Çin için iyi çalışmıştı, Komünist Parti dağılmadı. Çinli liderler aşırı siyasi veya sosyal istikrarsızlığı önleyerek ülkenin hızlı ekonomik gelişmesini sağladılar. Çin ekonomisi Japonya’yı geçmiş ve ABD’yi yakalamak üzere idi. Ancak, 2000’lerin sonuna doğru dip dalgası olan yapısal sorunlar su yüzüne çıkmaya başladı. İstişareye dayalı politikalar Çin’i geliştirmişti ama bu sağlıklı bir yol değildi. Küresel ekonomi artık Çin’e daha fazla özgürlük vermiyordu. Bu yüzden, Doğu ve Güney Çin Denizlerindeki stratejik deniz yollarını korumak için askeri gücünü geliştirmeye ve daha cesur politikalara yöneldi.

Çin’in 21. yüzyılda üstün bir konuma yükselişi, tarihin örüntülerinin yeni baştan yaratılmasıdır. Farklı olan, Çin’in hem kadim bir uygarlığın mirasçısı, hem de Vestfalya modelinde çağdaş bir büyük güç olarak geri dönmesidir. Deng Xiaoping’in strateji mottosu şu idi “Gücünü sakla ve zamanını sabırla bekle”. Deng’in “gülümseyen diplomasi” anlayışı 1990’larda Çin’in sessizce büyümesini sağladı[6].  Çinli yetkililer “barışçı yükselme” stratejisini 2003’lerden itibaren ifade etmeye başladılar. 2004’de bu kavram “barışçı kalkınma” ile değiştirildi. Buna göre; Çin, hegemonya istemiyordu, barış ve istikrara tehdit olmayacak, onun gücü ve etkisinden diğer ülkeler de istifade edecekti. Bunu hayata geçirmek için yumuşak güç, diğer ülkeler ile iyi ilişkiler geliştirilmesi yolu seçildi. Bu stratejinin temelinde Çin’i diğer ülkeler için tehdit olmaktan çıkarma düşüncesi vardı[7]. Ama 2007 yılına gelindiğinde Çin’in tehdit olduğu, Doğu ve Güney Çin Denizi’ndeki saldırgan tutumu ile bizzat kendisi tarafından teyit edildi. Güney Çin Denizi’nin %80’inin egemenliğini iddia eden Çin, petrol arama faaliyetlerini başka ülkelerin (Vietnam vb.) ekonomik bölgelerinin içine kadar genişletti. Sonuç olarak, barışçı yükselme öldü ve komşuları Çin’den uzaklaştı. Çin’in uluslararası toplumdan üç isteği şu şekilde sıralanıyor[8]; daha fazla etki, daha fazla saygı ve daha fazla manevra alanı. Çin’in artık olgunlaştığı ve eskisi dar geldiğinden yeni bir elbise istediği vurgulanıyor. Deng Xiaoping’in dış politikası “düşük profil göstermek ve zamana oynamak” ile özetlenirken Şi’nin ise “sürekli başarılar kazanmak” olarak ifade ediliyor. Şi, Çin’i dünya liderliğine taşımak istemektedir. Bunun için yolsuzlukla mücadele, iç elit (meriktokratik) politikalarda başarı ve sistem dâhilinde otoritenin güçlendirilmesini ile ülkenin dış politikada başarılı adımlar atacağını düşünmektedir.

Çin’de eski ve yeni ekonomi diye iki kavram var. Eski ekonomi geleneksel üretim ekonomisi anlamına geliyor. Yeni ekonomi ise bilgi teknolojisi, sağlık, tüketici sektörleri gibi sektörlere sahiptir. ABD, başta bilgi teknolojisi olmak üzere pek çok sektörde Çin’e yatırım yapıyor. Ama bunlar genellikle tüketici şirketleri çünkü Çin’de çok rekabetçi bir üretim ekonomisi var ve ABD şirketlerinin rekabet etmesi çok zor. Ancak, güçlü yerel ortaklar ile başarılı olma şansınız var. Öte yandan hemen her şeyi ABD’den kopyalayan Çin, pek çok şeyin kendi ülkesinde işe yaramadığını görmüş. İşin sırrı rekabetçi ürünler geliştirebilmekte, ürünleri yerelleştirmektedir. Araba ya da televizyon gibi pek çok ürün için dünyadaki en büyük pazar Çin’de bulunuyor. Çin ekonomisi ihracat ekonomisinden yurt içi tüketim ekonomisine dönüyor, başta Alibaba olmak üzere e-ticaret gelişiyor. Hükümet yenilikçilik ve girişimciliği destekliyor. Son 10 yılda Çin’in GSMH büyümesi yavaşladı ama büyümenin kalitesi arttı, tüketicinin GSMH’deki payları büyüdü, artmaya da devam edecek. Hükümet, düşük değerli mal ihracatına dayalı ekonomiden, yüksek değerli mal ve iç tüketici ekonomisine dönüşümü hedefliyor. Hizmet sektörünün genel ekonomide daha büyük bir paya sahip olmasını istiyor. 1990’ların başında Çin nüfusunun %30’dan azı şehirlerde yaşarken şimdi %54’ü yaşıyor ve 2030’da %70’e ulaşması bekleniyor[9]. Çin’in şehir nüfusu önümüzdeki 15 yılda 230 milyon kişi büyüyebilir ve 975 milyona ulaşabilir. Bu durum ülkenin demografisi kadar ekonomisini de değiştiriyor. Sosyal istikrarsızlıkların alarm çanları çalıyor.

Çin ve değişim..

Şi Cinping, 2012 yılında ülkede ciddi yolsuzluk skandalları yaşanırken lider olmuştu. Şi’nin kendisinin de içinde olduğu Milli Güvenlik Konseyi ve Ekonomik Danışma Grubu kurması, politika belirlemede Deng döneminden beri etkili olan eski memurların muhalefetine yol açtı. Şi’nin niyeti yolsuzlukla mücadele gibi görülse de asıl amacı dizginleri sıkı tutarak daha hızlı siyasi ayarlamalar yapmak, yerel üzerinde makro-politikaları güçlendirmek ve değişen siyasi ve ekonomik ortama Parti ve devlet müdahalesini hızlandırmaktı. Ancak bu geleneksel güç ve çıkar ilişkisine uymuyordu. Öte yandan ekonomik politikalar liberalizasyona giderken, siyasi ve sosyal politikalar otokrasiye gidiyordu. Şi, iç krizi önlemek, Parti ve devleti korumak güdüsü ile medya, bilgi, sosyal özgürlükler ve Partiye el attı. Yen’i uluslararası ticarette kullanmaya başladı ve küreselleştirerek Özel Kredi Verme Hakları Havuzu’nda ülkeye rol kazandırdı. Ancak, Tianjin vakasında olduğu gibi kötü yönetim ve yolsuzluklar hala ülkenin en büyük sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Çin bir belirsizlik döneminde ilerliyor; iç talebe dayalı ekonomiye geçiş sorunsuz olmayacak ve uzun sürecek. İhracatta düşüş ve yatırımda azalma görülüyor. Çin’in yaşamakta olduğu gibi geçiş dönemleri hep en kaotik, en kırılgan zamanlardır. Nitekim Xi Jinping’in açıkladığı “Çin Hayali”, eski Çin ulusunun yeniden doğuşunu, içeride güçlü, birleşik ve refah içinde olduğundan dışarıdan gelecek saldırı ve bölme gayretlerine dayanıklı olmasını öngörüyor. Çin’in korkusunun arkasında ise Çin’in 19. ve 20. yüzyılda yaşadığı zayıflık ve bölünme tecrübesi var. Çare olarak düşünülen Yasalcılık, tarih ve insan doğasına dayalı temellerine bağlı olarak bir Çin yüzyılına yol açacağı düşünülüyor.

Çin’in entelektüel siyasi ortamı içinde Yeni Sol, Neo-Maocular, Batıcı Reformist Liberaller, Milliyetçiler ve Militaristler bulunuyor. Diğer yandan “Yeni Konfüçyüsçülük” üzerine pek çok tartışma sürüyor. Bu anlayış, yumuşak otoriter bir devlet yönetimi içinde uyum, istikrar, yardım ve çatışmadan kaçınma prensiplerini öngörüyor. Yasalcılığın temel argümanı ise şudur; insanın doğası kötü olduğundan reforme edilemez. İnsan ancak kanunlar ile kontrol edilebilir yoksa şeytana dönüşür. Konfüçyüsçülüğe göre ise eğer insan Konfüçyüsçü öğreti ve etik anlayışa göre eğilirse ahlaklı olabilir. Bu anlayış hala Çin toplum davranışının temelidir, yasalcılık ise Çin yönetim anlayışı içinde daima olmuş, Konfüçyüsçülük elbisesine bürünmüştür. Tarihte Yasalcı düşünce ve pratik hâkim geldi ve tek bir monarkın elindeki merkezi güç etrafında kurulan devlet bürokrasisi ve etkili yasal düzenlemeler iki bin yıl boyunca Çin siyasetine yön verdi. Hiçbir hanedan Çin’in bürokratik-yasalcı devlet yapısını değiştirmedi. Ming hanedanının (1368-1644) kurucusu Zhu Yuanzhang, bütün zamanlar için geçerli kanunlar ve düzenlemeler bıraktı[10]. Başbakanlığı kaldırarak, bütün gücü imparatorun elinde topladı ve ona yakın çalışacak bir sekreterlik oluşturdu. Bu şimdi Şi Cinping’in Ulusal Güvenlik Komitesi’ni temsil ediyor. Çin siyasetinde son trendler, geleneksel siyasi düşünce pratiğinin merkezine zaten uzak olmayan eski siyaset felsefesine yeni bir bakış getiriyor; Yasalcılık (kanunlara uyma). İşte bu yasalcı anlayış ve yöntemler Şi Cinping’in başkanlığı döneminde yeniden ortaya çıktı. Son dönemde Çin siyasetinde yaşanan tüm reformlar ve trendler tamamen Yasalcı düşünce ve pratikle uyumludur.

Deng, ülkeye kapitalizmi getirirken şu meşhur sloganı kullanmıştı; “doğruyu gerçeklerde ara”. Ancak, arkasından da şöyle demişti; “Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değil, fareyi yakaladığı sürece iyi bir kedidir.” Şi Cinping tarafından sık sık referans yapılan Konfüçyüsçü realist Xunzi’ye göre; insanın temel doğası kötüdür ve bu yüzden hükümet kanunlarla onu iyi olmaya zorlamalı idi. Ancak, sadece mükâfat ve ceza ile hükümet yetkilileri ve halkın kontrolünü sağlanamayacağından, ikinci bir kontrol mekanizması getirilmektedir. Yasalcı metot ve hedefler ile uyumlu olmayan siyasi düşünce ve grupların elimine edilecektir. Şi, Çin Hayali konuşmalarında şöyle demişti; “Boş konuşmalar ülkeye zarar verirken, sıkı çalışmak onu geliştirir”. Şi’ye göre; halk, siyasi tartışmalara değil, modern bir ekonominin inşası için sıkı çalışmaya odaklanmalıdır. Böylece ekonominin getirdiği refahtan faydalanabilir, bu yasalcı yönetimin mükâfat anlayışıdır. İdeal işçi keskin dilli siyasi hatipler değildir. İşin ceza tarafı ise parti dokümanlarında (Doküman No.9 ve 30), devlete zarar vereceği için tartışılmasına izin olmayan yedi konu kapsamında ele alınmaktadır[11]; anayasalcılık, evrensel değerler, sivil toplum, neo-liberalizm, basın özgürlüğü ve ekonomik reformların sosyalist doğasının sorgulanması. Bunlara muhalif olmak, Çin sosyalizminin temel özelliklerine ve Komünist Parti’nin tek adama yönetimine dolayısı ile tartışılamaz egemenliğine karşı çıkmak anlamına geliyor.

Sonuç..

Çin, tarihte kendini dünyanın yegâne egemen devleti sayıyordu. Hüküm alanı Çin toprakları değil, merkezi ve uygar parçasını oluşturduğu “Gökyüzü altındaki her şey”; insanlığın geri kalanını esinlendiren ve yükselten “Orta Krallık” oldu. Dünya düzeni rakip devletler arasında bir dengeyi değil bir “hiyerarşi”yi yansıtırdı. Öteki hükümdarlar muadil egemenler değil, yönetim sanatının, uygarlık düzeyine ulaşmaya çalışan hevesli öğrencilerdi[12]. Diplomasi, çok sayıda egemen çıkar arasında bir pazarlık süreci değil, yabancı toplumlara küresel hiyerarşide kendilerine ayrılmış yerleri kabul etme fırsatının sunulduğu, dikkatle tasarlanmış törenler dizisiydi. Dış siyaset denen şey, Çin’e bağlılık ilişkisinin tonlarını belirleyen Ritüeller Bakanlığı’nın ve göçebe kabilelerle ilişkileri yönetmekle görevli Sınır İşleri Dairesi’nin alanıydı. Boyunduruk altındaki devletlere uygulanan ‘haraç sistemi’nin amacı, ekonomik yarar sağlamak ya da yabancı toplumlara askeri açıdan egemen olmak değil, itaati teşvik etmekti. Çin Seddi savaşan devletler döneminin sonunu ve Çin’in birleşmesini temsil ediyordu. Çin, binlerce yıl boyunca hasımlarını silah gücüyle yenmeye çalışmaktan çok, ayartmayı ve akıllarını çelmeyi amaçlamıştı. Çin’in diplomatik ritüellerine damga vuran “kovtov”, imparatorluk otoritesini kabul etmek için diz çöküp, başını yere değdirmek; fethedilmekten çok yüreklerine dehşet salınmış bir halkın itaatini temsil ediyordu. Bu törenlere Çin’e sunulan haraca karşılık imparatorun verdiği hediyelerin değeri genellikle haracı aşardı. Geleneksel olarak Çin, başarıları ve davranışlarıyla psikolojik egemenlik kurmayı amaçlardı. Batılı anlamıyla misyoner bir toplum değildi; dönüştürmeyi değil, saygıyla yönetmeyi amaçlıyordu; bu ince çizgi aşılamazdı.

En başta da söylediğimiz gibi tarih ve kültür, siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Nitekim, son yıllarda Asya, Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan gelişmeler bu yönde radikal bir değişim rüzgarı getiriyor[13]. Söz konusu coğrafyalarda eski ve yerli siyasi düşüncelere ve hareketlere dönüş modern ifadelerle yeniden tanımlanıyor. Tıpkı Rusların, eski imparatorluklarına dönme hayalinin canlanması gibi Hindistan’da ulusal Hinduizm’in doğuşunun uzun vadeli sonuçları olacak. Asıl sorun ise Uzak Doğu’da Çin’de yaşanıyor. Çin diplomasisi öncelikle Asya’da ABD’nin yerini almaya çalışırken dünyayı bu yeni normale alıştırmaya çalışıyor. Çinlilere göre ABD’nin ittifak sistemi modası geçmiş ve Asya’daki güç dengesini bozuyor, bu yüzden Çin’e en azından daha çok yer sağlayacak şekilde Amerikan gücü çözülmeli ya da minimuma inmelidir. Çin, Doğu Asya’da eski haraç sistemini canlandırmaya çalışıyor; bölge ülkelerini hegemon olarak kontrol etmek ve onların tercihlerini belirlemek istiyor. Bunun karşılığında ülkeler ekonomik ödüller yanında ileri kültür ve teknoloji alırlar. Çin’in önerdiği “ortak amacı olan toplum” ya da “Bir Kuşak, Bir Yol” Çin-merkezli hiyerarşiyi tarif etmektedir. Çin kendine şu temel soruyu sormaktadır; diğer ülkeler rüşvet ve zorlama olmadan Çin’in liderliğini nasıl kabul edebilir? Ancak, tarihte görüldüğü gibi korkuya ve ulusal çıkara dayalı bir dayatmanın sonuçları kısa süreli olacaktır. Bu yüzden, pek çok ülke tarafından kabul edilebilecek ortak değerler ve uluslararası normlar gereklidir ve Çin’in önünde bu konuda uzun bir yol vardır. Çünkü Çin’in istediği küresel yeni düzen kendisinden başka kimse tarafından istenmemektedir.

[1] Gülnar Kara, Tang Hanedanı’nın Türk Topraklarını Hâkimiyet Altına Alma Çabaları, Bilig, Kış 2018, Sayı 64, 45-67.

[2] Rodger Baker, John Minnich, China’s Fragile Evolution, Stratfor, (March 24, 2015).

[3] Rodger Baker, John Minnich, China’s Inevitable Changes, Geopolitical Weekly, (November 5, 2013).

[4] Daniel A. Bell, Facts and Values: On China’s Political System, Berggruen Institute of Philosophy and Culture, (November 17, 2015).

[5] Rodger Baker, China’s Crisis: The Price of Change, Stratfor, (August 18, 2015).

[6] Brad Glosserman, China’s Grand Strategy Disaster, Pacific Forum CSIS, (May 20, 2014).

[7] Ha Anh Tuan, China’s South China Sea Play: The End of Beijing’s “Peaceful Rise”? National Interest, (May 19, 2014).

[8] Yun Sun, China’s 3 Desires: More Influence, More Respect, and More Space, Pacific Forum CSIS (September 21, 2015).

[9] U.S. Census Bureau ve World Bank, Statistics, 2015.

[10] David K. Schneider, Confucian Prophet: Political Thought in Du Fu’s Poetry (752–57), Cambria Press, (2012), 69.

[11] Shang Yang’s Book of Lord Shang, a Classic of the Chinese School of Law, The Lawbook Exchange Ltd., (2011), 178.

[12] Henry Kissinger, The World Order, Penguin Books, (2015), 158.

[13] Adda B. Bozeman Strategic Intelligence and Statecraft, Potomac Books, (1992), 137.