Son günlerde bazı AB ülkeleri ile gerilen ilişkiler kapsamında Avrupa Birliği müzakere sürecinin halkoylamasına sunulması gündeme gelmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta Tatlıdil Forumu’nun kapanış töreninde,  “Şimdi benzeri bir Brexit için, biz de şu anda 16 Nisan’da bir referandum yapıyoruz. Arkasından müzakereler için de bir referandum yapma yoluna gidebiliriz ve milletimiz ne karar verirse o karara da uyarız” demiştir. Cumhurbaşkanı AB ile müzakereler konusunda referandum yapılabileceğini Haziran 2016’da da açıklamıştı. Bu açıklama üzerine AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn’ın sözcüsü Maja Kocijancic, “Bu yönde karar alması gereken Türk yetkililerdir” demiştir.

AB yetkilileri, stratejik hedef olarak yansıtılan AB üyeliğinden vazgeçmenin de stratejik hata olacağını belirtmişlerdir. Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerini referanduma götürme hakkı olduğunu, bunun milli egemenlik alanına girdiğini ve Brüksel’in karışmasının söz konusu olamayacağını açıklamışlardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan terör tanımı sebebiyle vize muafiyeti için yeşil ışık vermeyen AB için, “Biz meseleyi milletimize rahat anlatırız… İngilizlerin yaptığı gibi biz de bir kamuoyu araştırmasına milletimizle gideriz, ‘AB ile müzakerelere devam mı tamam mı’ diye sorarız” demişti.

Cumhurbaşkanının ifadesiyle eğer bir referandum (doğrusu plebisit) yapılsa ve müzakerelerin durdurulması yönünde bir karar çıksa, AB ile ilişkiler bundan büyük yara alır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk’e verdiği mülakatta, Türkiye ile AB arasında yaşanan gerilimi değerlendirirken, “16 Nisan’dan sonra çok sürprizlerle karşılaşabilirler” demiştir. Aynı gün Passauer Neue Presse gazetesine konuşan Başbakan Merkel de tıpkı Erdoğan gibi tarih vererek, tam üyelik müzakereleriyle ilgili şu açıklamayı yapmıştır: “16 Nisan’ı beklemeliyiz.”

Müzakereler dondurulursa, AB ile imzalanmış Ankara Anlaşması ve Katma Protokol gibi iki uluslararası hukuk metninin karşılıklı olarak ortadan kaldırılması gündeme gelir. Bunun sonucunda gümrük birliğinden çıkılır, AB Bakanlığı kapatılır, devam eden vize muafiyet sürecine son verilir. AB’den ithal edilen sanayi mallarına gümrük vergisi uygulanmaya başlar, benzer şekilde AB’ye ihraç edilen sanayi mallarına da AB ortak gümrük vergisi uygular. AB ülkelerine ihraç edilen Türk ürünleri pahalılaşır, ihracat azalır, dış ticaret açığı artar. Bu da ekonominin genel dengesini bozar ve Türkiye Varlık Fonu’nun sitesinde yer alan 2023 yılındaki dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girme hedefi tutturulamaz.

Referandum konusunda kafa karışıklığını önlemek için batı dillerinden Türkçeye geçen referandum’ ve ‘plebisit’ kavramlarına açıklık getirmekte yarar vardır. Her iki durumda halkın oyuna başvurulsa da, iç hukuk açısından durum farklıdır. Referandum, bir yasama işlemi hakkında vatandaşların oyuna başvurulmasıdır. Batılı demokrasilerde bazı konularda doğrudan demokrasi yöntemi uygulanarak kararlar seçmenler tarafından alınır. 16 Nisan’da yapılacak Anayasa metni değişikliğinin kabul edilmesi ile ilgili halk oylaması bir referandumdur.

Buna karşılık plebisit, genel anlamda halka sorulan bir soruya cevap alınmasıdır. Uluslararası hukuk açısından plebisit, üzerinde anlaşmazlık bulunan bir toprak parçasının geleceğinin o toprak parçası üzerinde yaşayanların oyları ile belirlenmesi için yapılan halk oylamasıdır. Referandumda bir metin, plebisitte ise bir şahıs (hükümet başkanı veya bir lider) veya hükümetin bir politikası ya da bir toprak parçasının geleceği oylanmaktadır.

 

Referandum, milletvekilleri tarafından hazırlanan bir yasama işleminin yürürlüğe girip girmemesi konusunda halkın kararını sorma, plebisitte ise hükümetin belli bir politikasını halk desteği ile meşrulaştırılma oylamasıdır. Bu kapsamada “müzakereler için de bir referandum yapılması” demek yerine müzakereler için de bir plebisit yapılması” daha doğru bir kavramdır. Çünkü burada bir yasama işlemi hakkında halkın görüşüne değil, halka sorulan bir soruya cevap aranmaktadır.

Müzakereler için plebisit yapılmasının sonucunda eğer olumsuz bir karar çıkarsa, 1959 yılından bu yana devam eden süreç sonlandırılacak, mevcut anlaşmalar karşılıklı olarak yürürlükten kaldırılacak, bunun sonucunda da taraflar arasındaki karşılıklı anlaşmayla gümrük birliğine son verilecektir.  

Türkiye ve AB, Gümrük Birliği’nin işleyişinde karşılaşılan sorunlara çözüm getirmek ve günümüzün küresel ticari koşullarına uyumunu sağlamak amacıyla Mayıs 2015’te Brüksel’de Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda anlaşmışlardır. Müzakerelere bu yıl başlanacaktır. Komisyon, 2015 yılından bu yana Gümrük Birliği’nin güncellenmesine ilişkin etki analizi çalışmalarını yürütmektedir.

Süreç, hizmetler ve tarım sektörü ile kamu ihalelerinin de eklenmesiyle ekonominin ticarete konu olan bütün alanlarını kapsamaktadır. Gümrük Birliğinin derinleşmesi, ekonominin AB ekonomileriyle olan bütünleşmesini ilerletecektir ama Türkiye’nin üyeliğine alternatif olmayacaktır. Önceki AB Bakanı Bozkır’a göre Gümrük Birliği güncellemesiyle AB ile 150 milyar dolar olan ticaretimiz 300 milyar dolara çıkacaktır.

Derinleşme süreci, AB ile ABD arasında müzakereleri devam eden Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’na (Transatlantic Trade and Investment Partnership: TTIP) Türkiye’nin katılımını da kolaylaştıracaktır.  TTIP dışında kalınması durumunda, Almanya’da yerleşik IFO Enstitüsü (Institute for Economic Research) tarafından Almanya Federal Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı adına yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’nin ekonomik kaybı 20 milyar dolar (milli gelirinin %2.5’i) civarında olacaktır (IFO Institute, 2013).

2014 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan Rapor’da Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesinin Türkiye ekonomisi üzerinde olumlu etkileri olacağı vurgulanmıştır.

Tarım ürünleri ticaretindeki tarife ve tarife dışı engellerin kaldırılmasıyla birlikte hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi senaryosunda milli gelirin yüzde 0.46 oranında (cari rakamlarla yaklaşık 3.5 milyar dolar)  artabileceği hesaplanmıştır (WB, 2014: 15). Derinleştirilmiş Gümrük Birliği’nin ekonomik açıdan getireceği en büyük değişiklik, Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 70’ni oluşturan hizmetler sektörünün AB rekabetine açılacak olmasıdır. Bu gelişme, Türkiye’nin milli gelirini yüzde 0.2 oranında  (2014 yılı rakamlarına göre 1.5 milyar dolar) artıracaktır. Sektörün Gümrük Birliği’ne dâhil edilmesi; bankacılık, ulaştırma,  haberleşme, enerji ve turizm sektörlerini etkileyecektir. 

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Gümrük Birliği’nin hizmetler, tarım ve kamu alımlarını da içerecek şekilde güncellenmesine ilişkin etki analizlerinin hem AB hem de Türkiye tarafından yapıldığını belirterek, “En geç 2017’nin başlarında resmi görüşmelerin başlayacağını umuyoruz” demiştir. Şimşek, “Türkiye-AB ticaret hacmi şu anda 158-160 milyar dolar civarında. Buna bizim de niyet ettiğimiz gibi hizmetleri, kamu alımlarını, ziraatı dâhil ederseniz rahatça ticaret hacmini iki katına çıkarabilirsiniz ki bu da Türkiye’yi AB’nin üç büyük ticaret ortağından biri yapar”   demiştir.

İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’nun “Gümrük Birliğinin derinleştirilmesi Türkiye’yi orta gelir tuzağından çıkaracak potansiyeli taşıyor ama tam üyelik perspektifi unutulmamalı” tespiti, Türkiye’nin AB hedefinden vazgeçmediğinin altını çizmesi bakımından önemlidir

Müzakere sürecinde AB Genel İşler ve Dışişleri Konseyi’nin 11 Aralık 2006 tarihinde almış olduğu karar uyarınca 8, GKRY’nin tek taraflı olarak bloke ettiği 6 başlık bloke edilmiş durumdadır. Bu durum, zaten müzakere sürecinin kilitlendiğini göstermektedir. Ayrıca ‘refandum’ doğru ifadesiyle ‘plebisit’ yapmaya gerek yoktur. 18 Mart 2016 tarihinde Brüksel Zirvesi’nde 33 No.lu Mali ve Bütçesel Hükümler başlığındaki Fransa vetosu kalkmış ve Fransa’nın tek başına blokajı yüzünden açılamayan başlık kalmamıştır.

Müzakereler tamamlansa bile Türkiye’nin bir gün AB üyesi olma ihtimali, AB kamuoyunun Türkiye’ye bakış açısını değiştirmesine ve de Türkiye’ye karşı uygulamış olduğu çifte standartları terk etmesine bağlıdır. Bu çifte standarda ben Bobon kriteri (Bo: Bizden Olanlar, Bon: Bizden Olmayanlar) diyorum.

Avrupa Birliği’nde aşırı sağın yükselmesi ve müzakerelerin popülist yaklaşımlara kurban edilmesi durumunda ilişkilerde bir düzelme olması zordur. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Erdoğan haklıdır ama pireye kızıp yorgan yakmamak gerekir. Prof. Dr. Burhan Kuzu NTV kanalında popülist bir yaklaşımla “Avrupa’dan Çıkalım” dedikten sonra 11’nci Cumhurbaşkanı Doç. Dr. Abdullah Gül’ün 25’nci Kalite Kongresi’nin açılışında “Esas hedef, AB’nin 27-28 üye ülkesinden biri olmak değildir; mesele o seviyede bir ülke olmaktır. Bunu Avrupa’yı tatmin etmek, Avrupa’ya taviz vermek anlamında görürseniz yanılırsınız” açıklaması, bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987 tarihindeki üyelik başvurusu sırasında söylediği “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama yılmamalıyız” görüşü unutulmamalıdır. Rahmetli Özal bu kapsamda 1982 yılında DPT’da AET Dairesini kurmuş ve başına da bu satırların yazarını getirmişti.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.

Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin kopmaması gerekir. Çünkü AB’de geçerli standartlar; kişi hak ve özgürlükleri, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulcu demokrasi, yargının bağımsızlığı, adaletin tarafsızlığı gibi temel alanlara çağdaş düzenlemeler getirmektedir. Avrupa Birliği üyelik süreci, başından bu yana Türkiye’nin istikrarı, ekonomik ve siyasi reformları açısından bir çıpa görevi yapmıştır.

Avrupa Birliği süreci, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik hedefi ve bir medeniyet projesidir. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” açıklaması günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Türkiye aidiyet açısından öteden beri batılı bir yönelim içinde olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Avrupa Birliği ile ilişkilerin kopması, Kıbrıs sorunun çözümünü de güçleştirecektir. Türkiye’nin uzak bir ihtimal olsa da günün birinde AB üyesi olması, Kıbrıs sorunun çözümünü de katkıda bulunacaktır.

AB Bakanı Ömer Çelik, sıkıntılı bir süreçten geçen Türkiye-AB ilişkilerinde ilerlemenin ancak 2017 senesinin ilk yarısında, somut gündemli bir zirvenin toplanmasıyla mümkün olacağını açıklamıştır.

Çelik, Roma Anlaşması’nın 60’ncı yıl kutlamalarına Türkiye gibi aday ülkelerin davet edilmemesinin kabul edilemez olduğuna dikkat çekerken haklıdır. Polonya’yı ziyaret eden Bakan Çelik’in Türkiye’nin AB’nin 60’ncı yıl kutlamalarına çağrılmamasıyla ilgili açıklaması doğru bir tespittir: “İngiltere’yi de davet etmedik diyorlar. AB’ye katılmak için müzakere yürüten, geleceğini AB içinde gören ülkeyle kendi iradesiyle AB’den çıkmak isteyen bir ülkeyi aynı kefede görmek bir vizyon iflasıdır.” Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi 35’nci toplantısının açılışında konuşan Çelik, “Dışlayıcı, fasılları siyasi sebeplerle açmayan bir yaklaşımla ilerlemek söz konusu olmaz” diyerek AB’yi eleştirmiştir. 

AB’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yaptığı baskılar, geçmişte Türkiye’ye ısrarla önerdiği imtiyazlı ortaklık ve Türkiye’ye karşı uyguladığı Bobon kriterleri sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye yönelik tepki giderek artmaktadır. Türk kamuoyu artık ülkemizin bir gün AB üyesi olacağına inanmamaktadır. Kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacaktır. Bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflarsa, bu durumda Türkiye’de bir eksen kayması olabilir. Fakat bu kayma hiçbir zaman Şanghay İşbirliği Kuruluşu ya da Avrasya Gümrük Birliği yönünde olmamalıdır. Eğer olursa Rusya, Ermenistan ve Çin ile aynı blokta yer alırız ki bu büyük hata olur.

Prof. Dr. Daren Acemoğlu, Avrupa Birliği’ne ve de NATO’ya alternatif olarak Şanghay Beşlisi’ne üye olmasının Türkiye açısından olumlu olmadığını açıklamıştır: “ Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi hiçbir zaman sorunsuz değildi. Bir adım geri, bir adım ileri gidiyordu. Avrupa’yla yakınlaştığımız dönemler hep iyi netice verdi.” Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 28 Ocak 2015 tarihinde Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin stratejik bir hedef olduğunu ve kararlılıkla devam ettirileceğini söylemiş olması önemlidir.

Avrupa Birliği süreci, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik hedefi ve bir medeniyet projesidir. AB Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmezse, ülkenin AB kurumlarına demirlenmesini (is fully anchored in the European structures) istemektedir. Demirlemek şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.” Bu durumu Türkiye kabul edemez.

Geçen yıl taraflar arasındaki ilişkilerde önemli anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır ama AB üyeliği hedefinden bir sapma söz konusu değildir. Çünkü; 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır.  Türkiye aidiyet açısından öteden beri batılı bir yönelim içinde olmuştur.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan sonra yüzünü Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan bu yana da Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir. Türkiye, laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu, AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “16 Nisan’da Evet çıkarsa bizi AB’ye almazlarmış. Ah bu kararı bir verebilseler. Bizim işimizi kolaylaştırırlar. Çok daha seri karar almamıza bunlar vesile olur” açıklamasının AB üyeliğimiz ile doğrudan ilgisi bulunmamaktadır. Cumhurbaşkanı Türkiye’ye Bobon kriteri uygulayan AB ve bazı AB üyesi ülkelere haklı olarak tepki göstermektedir. Fakat Batı dünyasında Antalya’da yapılan Tatlı Dil Forumu için gelen Türk kökenli İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson gibi siyasetçilerin olduğunu da unutulmamalıdır. Çünkü Johnson, “Türkiye-AB güçlü ortaklığı herkesin yararına” tespitinde bulunmuştur.

Yine dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. ‘Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye’ başlıklı bölümde Straw müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır(Straw, 2013: Chapter 18 ).

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün İstanbul’da yaptığı konuşmada Jack Straw’a hak vermiştir: “Şimdi Avrupa Birliği üyesi ülkeler Vatikan’da bir araya geldiler. Bu gelişmeler bir şeyi çağrıştırıyor; hayırdır ya Vatikan’da niye bir araya geldiniz? Papa’nın huzurunda niye bir araya geldiniz? Papa ne zamandan beri Avrupa Birliği üyesi oldu. Haçlı ittifakı kendini eninde sonunda gösterdi. Bu budur. Bize bugüne kadar ne dediler? ‘İkide bir bize böyle diyorsunuz ama böyle bir şey yok.’ Evet, siz Türkiye’yi Müslüman olduğu için içeri almıyorsunuz.”  

Avrupa Birliği dini temele dayanan bir kuruluş olmamakla beraber Straw’a hak vermemek de mümkün değildir. Fakat, AB üyesi ülkelerin günümüzdeki 28 üyesi Hıristiyandır ama Türkiye’nin de üyesi olduğu ve Paris’te OECD Daimi Temsiciliğinde 5 yıl görev yaptığım Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin (Organisation for Economic Co-operation and Development) 34 üyesi arasında sadece Türkiye Müslüman ülkedir. OECD üyesi İsrail de Müslüman değildir. OECD, 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi’ne dayanılarak yılında kurulmuştur. Üyelerinin büyük bir bölümü AB üyeleridir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde AB üyeliğimiz konusunda ortaya çıkan sorunları tamamen din farkına dayandırmak da tam doğru değildir.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeci esas almak gerekir: “Kabul etmelisiniz ki, doğuda yaşamayı seçmeye mecbur olduğunuz için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıyı bir yerleşim yeri seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?” Bu hedeften sapma şimdiye kadar olmamıştır, bundan sonra da olmamalıdır.