GİRİŞ

Anlaşma yapmalarından bu yana geçen 71 yılda,  ABD ve Suudi Arabistan Krallığı çok sıkı müttefikti. İşbirliğinin başat boyutları da, Washington’un Suudi petrolüne, Riyad’ın ise Amerikan silahlarına olan bağımlılığı olmuştu.

11 Eylûl 2011 saldırılarından bu yana iki ülke ilişkilerinde soğukluk ve şüphenin hakim olduğu izlenmektedir. Bu sürecin oluşmasındaki sonraki destekleri de iki başlıkta toplayabiliriz. Bunların ilki, Riyad tarafının, ABD’nin İran ile yaptığı nükleer anlaşmayla Ortadoğu’da Şii nüfuzunun artmasından duyduğu endişe; ikincisi ise, Washington’un Suudi petrolüne olan bağımlılıktan kurtulması olarak belirmektedir.

Diplomaside ayrıntıların önemli olduğu ön kabulünden hareketle, 20-21 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama, İslâm İşbirliği Konseyi (KİK)’nün yıllık toplantısını da içerecek şekilde, Riyad’a yaptığı dördüncü resmi ziyaretini gerçekleştirdi. Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ilk ABD Başkanı olan Obama için yapılan “alt seviyede karşılama”, çeşitli çevrelerce dikkat çekici olarak değerlendirildi.

Çalışmamızın ana ereği, bunca yıllık yakın iki müttefikin ilişkilerindeki soğukluğun neden ve sonuçlarını irdeleyerek, iki ülke arasındaki mevcut ekonomik ve jeopolitik gerçekler bağlamında ve reel politik pencereden ilişkilerin geleceği konusunda çıkarımlar ve öngörüler yapabilmek olmuştur.

İKİ ÜLKE İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

İki ülke arasındaki ekonomik, askeri ve siyasî temelli ilişkiler 1933’e kadar dayanmaktadır. Tam bir harmoni içinde olmasa da, inişli-çıkışlı bir seyir izleyen bu ilişkiyi petrol, karşılıklı ticaret/yatırım, savunma, terörle mücadele ve Ortadoğu politikasında etkinlik başlıklarında toplayabiliriz.[1]

Suudi Arabistan ve ABD’ın petrol temelli ilişkilerini 1933 yılına, Suudiler ile Amerikan Socal (şimdiki Chevron) arasında 29 Mayıs’ta imzalanan “imtiyaz sözleşmesi” ne dayanmaktadır. İmtiyaz 35.000 Pound (175 bin $) karşılığında doğu Suudi Arabistan topraklarında petrol imtiyazı tanıyordu. Anılan topraklarda ilk petrol, 1935 yılında başlayan arama çalışmaları sonucunda 1938’de bulundu.

Amerikan Casoc Şirketi’nin iki ortak üyesi olan Socal ve Texaco, Suudi imtiyazının temsil ettiği eşsiz kaynakların farkında olup, bu imtiyazın “korunması ve sürdürülebilmesi” çok öncelik taşımaktaydı. Bu amaçla önce, Birleşik Devletler 40 milyon $ karşılığında Casoc’un üçte bir hissesini aldı. Ayrıca hükümet, Casoc üretiminin barışta yüzde 51’ini, savaşta ise tümünü alma hakkına sahip oldu. İmtiyazın güçlendirilmesi bağlamda, Yalta Konferansı sonrasında Başkan Roosevelt ile Kral Abdülaziz (İbni Suud) Mısır’da, Başkan’ın Murphy gemisinde Mart 1945’de bir araya geldiler ve ilişkileri sağlamlaştırma konusunda yol aldılar.  Görüşmenin resmi raporu ve anlaşma yayınlanmadan 12 Nisan’da Roosevelt’in ölmesi üzerine bu iş, yeni başkan Harry Truman’a kaldı[2]

Sonraki 60 yıllık ilişki sürecinde, düzenli gelişen bir işbirliği olmakla birlikte, iniş ve çıkışları birlikte görmekteyiz. İlişki kırılmaların ilki için 1940’lara, çoğu Arap dünyasının karşı çıkmasına karşın İsrail Devleti’nin kurulmasına kadar gidebiliriz. Başkan Richard Nixon’ın Ekim savaşında İsrail’e verdiği destek üzerine 1973 yılında Kral Faysal’ın yürürlüğe koyduğu “petrol ambargosu”, ilişkilerde yaşanan ikinci kırılma özelliğini taşımaktadır. İlk kez Filistin’in gerçek anlamda yanında duran Suudi Arabistan yönetiminde karışıklık çıktı ve kral öldürüldü. Söz konusu soğuma, Mısır ve İsrail arasında Eylül 1978’de imzalanan Camp David uzlaşmalarıyla ile tekrar normale dönmüştür.

Kral Hâlid’in, Başkan Jimmy Carter’ın ve sonrasında Ronald Reagan’ın  Sovyetler’e karşı Afganistan’daki savaşında (1979-1989) yanında yer alması ile; Başkan H.W.Bush’un, Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’a karşı savaşı ve Kuveyt’i işgalden kurtarması operasyonunda (24-28 Şubat 1991)Kral Fahd’ın desteği, iki ülke ilişkilerini yükselten işbirliği olarak hatırlanmaktadır. Bir diğer ifade ile, 1980 ve 90’lı yılları, iki ülke ilişkilerinin uyum ve işbirliği olarak zirvede olduğu bir zaman dilimi olarak tanımlayabiliriz.[3]

2000 yılında Başkan Bill Clinton’ın, Shepherdsown’daki Suriye-İsrail barış konferansında ve Camp David Filistin-İsrail barış görüşmelerinde başarılı olamaması, Washington-Riyad ilişkilerine tatsızlık getirmiştir. Bunun nedeni, Kral Naibi Prens Abdullah’daki, uygun koşullara rağmen Clinton’un İsrail’i toprak konusunda yeterince zorlamadığı algısı olmuştur. İlişkilerdeki bu düşüşü destekleyen bir diğer gelişme de, 2001 İkinci İntifa’da George W.Bush’un, İsrail lideri Ariel Sharon’un tarafını tutması olmuştur. Öyle ki, Başkan Bush’un bu tutumu, Suudi Prensi tarafından “savaş suçu ortaklığı” şeklinde nitelenmiştir. Devamında,  baba ve oğul Bush’lar tarafından çeşitli kereler davet edilmesine karşın Kral Abdullah, buluşmayı veya Washington’u ziyaret etmeyi ret etmiştir.

11 Eylûl 2001’de, El Kaide’nin  Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’u hedef alan ve toplam 3 bin kişinin ölümü ile sonuçlanan saldırısı, ilişkileri en kötü dereceye getiren bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Bilindiği gibi, ABD’yi hedef alan bu saldırıları düzenleyen 19 hava korsanından 15’i Suudi pasaportu taşıyordu. Keza, El Kaide örgütünün ideolojik altyapısı da, Suudi Vahabi yaklaşımından beslenmekteydi. Bu iddiayı sürekli inkâr eden  Suudi tarafı, 2003’de Suudi Krallığı’na yapılan saldırıdan sonra kabul etmek zorunda kaldı ve karşı önlemlerini somutlaştırdı.

Yukarıda özetlenen Amerikan görüşüne karşılık Suudi tarafı da, 11 Eylûl saldırılarının sonrasında Bush yönetiminin Irak’ı işgalini yersiz ve anlamsız buluyordu. Çünkü onlara göre, Irak ile,  El Kaide veya Bin Ladin arasında bir bağlantı yoktu. Şüphesiz Suudiler, Saddam’ın ayrılması ve yönetimi ılımlı bir Sünni generale vermesi taraftarıydılar. Ancak yönetimin, halk çoğunluğunca seçilmiş bir Şii yönetime teslim edilmesi onlar için sürpriz olmuştu. Bu algının temelinde, Suudi Krallığı’nın tam bir monarşi olması, Suudiler ve çoğu Arap ülkeleri için, demokrasi kurallarının işletilmesinin, mevcut monarşi yönetimleri için “varoluşsal bir tehdit potansiyeli” olarak değerlendirilmesi yatmaktadır.[4]

ABD-SUUDİ ARABİSTAN İLİŞKİLERİNDE SON DÖNEMDE YAŞANANLAR,

Başkan Obama’nın ilk Riyad ziyareti, Ortadoğu turunun bir durağı olarak 2009 yılında gerçekleşmiştir. Çok verimli geçmeyen görüşmede Obama, Filistin konusunda aktif rol alıp, sorunun çözümünde ilerleme sağlayacağına söz vermiştir. Obama bu sözlerini yerine getiremeyince Suudi tarafı, Obama’nın, İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu’ya teslim olduğunu düşünerek, yeni bir hayal kırıklığı yaşadılar.

2011 yılında yaşanan Arap Baharı süreci, Suudiler yönünden, ilişkileri daha da soğutan gelişmelere sahne oldu. Suudiler açısında, Mısır’da işleyecek demokrasi, Suudi monarşisi üzerinde, Irak demokrasisinden daha etkin olacaktı. Bahreyn’i de içerecek böyle bir gelişme (ABD bu ülkedeki gelişmelere olumlu bakıyordu), Suudi monarşisi için bir risk olarak algılanıyordu. Böylesi bir gelişmeyi önlemek için Suudiler, Kuveyt ile birlikte zırhlı güçlerini bu ülkeye gönderdiler. Keza Riyad, daha sonra Mısır’da general Sissi liderliğindeki darbe yönetimini de hemen tanıyan başkent oldu.

Bilindiği gibi Riyad, bölgede Şiiler’in lideri olarak gördüğü Tahran’ın güçlenmesini ve bölgede lider konuma yükselmesini istememektedir. Suudi yönetimi öncelikle, anılan anlaşma ile Ortadoğu’da Şii nüfuzunun artmasından endişe duymaktadır. Zaten iki taraf Irak, Suriye ve Yemen’de süren iktidar kavgasında farklı cephelerde savaşmayı sürdürüyorlar. (5+1) ülkeleri ile İran arasında nükleer anlaşmanın imzalanmasından sonra, Körfez ülkeleri liderlerini Camp David’de ağırlayan Obama’nın anılan davetine icabet etmeyen Kral Selman daha sonra, Eylûl 2015’de ilk Washington ziyaretini gerçekleştirdi. Yapılan görüşmelerde, Yemen’de süren Suudi askeri müdahalesi dışında, İran, Suriye, Mısır ve petrol başlıklı konularda önemli bir ilerleme sağlanamadığı görüldü.[5]

İki ülke arasındaki son üst düzey ilişki de, 20-21 Nisan tarihlerinde Riyad’ı ziyaret eden ABD Başkanı Barack Obama tarafından gerçekleştirildi. Obama 21 Nisan’da, Suudi Arabistan’ın yanında, BAE, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn gibi, altı Körfez monarşisi liderlerinin bulunduğu KİK zirvesine katılarak, bir ilki daha hayata geçirdi. Suudi Arabistan’a gelen Başkan Obama Riyad’da soğuk bir şekilde karşılandı. Obama’yı havalimanında, Ocak 2015’de olduğu gibi Suudi Kral Selman bin Abdülaziz değil, Riyad valisi Prens Faysal Bin Bender Bin Abdulaziz ve Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr karşıladı. Kral’ın daha önce birçok lideri havalimanında karşılamaya gitmesine rağmen, Obama’yı Erga Sarayı’nda karşılaması dikkat çekti.

Anılan soğukluğu tetikleyen son gelişmeyi iki başlıkta toplayabiliriz. Bunlardan birincisi, hem Cumhuriyetçi, hem de Demokrat Parti’den Kongre üyelerinin desteği ile hazırlanan ve ABD topraklarında düzenlenen bir terör saldırısı sonucu Amerikan vatandaşlarının öldürülmesi durumunda yabancıların yargılanmasına izin veren yeni yasa tasarısıdır.(Tasarı Adalet Komisyonu’ndan geçmişti) Bilindiği gibi ABD’nin mevcut yasaları, yabancılara, Amerikan mahkemelerinde geniş dokunulmazlık sağlamaktadır. Bunun üzerine Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyri Obama’ya gönderdiği mektubunda, Suudi Arabistan’ın 11 Eylûl saldırısında rolü olduğunu ima eden tasarının kabul edilmesi durumunda, Amerikan hazinesindeki 750 milyar $’lık bonolarını ve diğer varlıklarını satacağını belirtti ve bunu açıkladı. Tasarının aldığı tepki ve aynı gelişmeyi diğer ülkelerin de ABD’ye karşı yapmaları riski karşısında önce Obama, tasarıyı veto edebileceği sinyalini verdi, akabinde de, hazırlayan iki senatörden Graham, tasarıyı askıya alma kararı aldı.[6]

Son gelişmelerin ikincisi ise, 11 Eylûl saldırısı sonrası hazırlanan inceleme raporunun[7] 28 sayfalık kısmının halâ açıklanmamış olmasının yarattığı tartışmalardır. Bu bağlamda yaşanan son gelişme, Obama’nın da, Riyad ziyaretinden bir süre önce yaptığı, kendisinin bu raporun açıklanmasından yana olduğunu belirten açıklama olmuştur.[8] Bu durumda Başkan Obama’nın son Suudi Arabistan ziyareti, ABD’nin İran’la ilişkileri geliştirmesi ve Suudi Arabistan’ın, 11 Eylül saldırısında Riyad yönetiminin rolü olduğunu iddialarını içeren yasa tasarısının Kongre’den geçmesi halinde “750 milyar dolarlık fonlarımızı satarız” şeklindeki ekonomik tehdidinin getirdiği soğuk koşullar altında gerçekleşti. Ülkeler arasındaki derinleşmiş sıkıntılara çözüm fırsatı sunup sunmayacağı bağlamında Amerikan medyasında kapsamlı yer bulan anılan doruğun, iki saatlik süresi ile de, şimdiye kadarki en uzun müzakere olduğu ifade edildi.

Sonuç olarak, iki ülke arasında yaşanan soğukluğa temel oluşturan son gelişmeleri, aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

  • İŞİD ve yandaşlarının yarattığı baskı,
  • Ilımlı kral Abdullah’ın ölümü,
  • Komşu Yemen’deki, Suudi destekli geçiş hükümet’inin yıkılması,
  • Petrol fiyatlarındaki ciddi düşüş,
  • Rusya’nın Suriye’deki askeri müdahalesi,
  • Çok taraflı nükleer görüşmelerin İran lehine sonuçlanması neticesinde, Suudi Krallığı’nın baş rakibinin bazı ekonomik yaptırımlardan kurtulması.

İKİ ÜLKE İLİŞKİLERİNİN EKONOMİ ve JEOPOLİTİK BOYUTLARI

Son dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri destekleyen gerçekleri, önemli tutarda yeni silah satışı, süreklilik gösteren güvenlik eğitimleri, giderek artan teröre karşı işbirliği ve İŞİD gibi, silahlı olarak islâmî düzen peşinde olan örgütlere karşı paylaşılan endişe olarak sayabiliriz. Bölgede son yaşanan gelişmelerle oluşan Rusya-İran-Irak-Suriye (Ermenistan ve Çin’i de ekleyebiliriz) bloğuna karşılık, Sunni olarak adlandırabileceğimiz Suudi Arabistan-Katar-Türkiye ittifakının, Birleşik Devletler için bölge siyasetindeki önemi daha da artmıştır.

Obama yönetimi, 2013 başından bu yana Kongre’yi, Suudi Arabistan’a yapılacak toplam 42 mia.$ tutarındaki silah satışı potansiyeli konusunda bilgilendirmiştir.[9] 2011-15 yılları arasındaki dünya silah ihracatının yüzde 33’ünü gerçekleştiren ABD’nin ilk üç sırayı alan alıcıları Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye’nin aldığı paylar sırasıyla, yüzde 9,7; 9,1 ve 6,6’dır. Keza, Hindistan’dan sonra globalde en büyük silah alıcı olan Riyad (87,2 mia.$), toplam silah dışalımının yüzde 46 ve 40’ını sırasıyla, ABD ve İngiltere’den temin etmektedir.[10]Görüldüğü gibi Suudi Arabistan, bölgesel çapta yaklaşık 97 mia.$ tutarındaki açık ve aktif kapasitesiyle, ABD’nin en büyük “yabancı askeri satış müşterisidir (FMC). Bunlara ek olarak Riyad İçişleri Bakanlığı’nın, milyar $’lar civarında altyapı ve sınır güvenliği için kara ve sahil savunma sistemleri alım potansiyeli mevcuttur.[11]

2015’de Camp Davit’de gerçekleştirilen ABD-KİK toplantısında alınan kararlar, terörizm ve İran’ın olası “istikrar bozucu” aktivitelerini de içeren bölgesel tehditlere karşı bölge ülkelerine silah, teknoloji, eğitim transferini ve bu konuda Birleşik Devletler’in taahhüdünü içermektedir.[12]

Bu bağlamda bir diğer mali karşılığı olan ilişki başlığı da, Amerikan tarafının Suudi silahlı kuvvetlerine verdiği, parasal değeri milyonlarca $ tutan “eğitim” programıdır. FY2017 bütçesinde de yer alan anılan programla ABD’nin hedefi, Amerikan silahlarının satın alınmasını geliştirmek ve Suudilerin bu silahların kullanımı konusundaki kapasitelerini arttırmaktır (satış destek hizmeti). Keza, Riyad’ın Yemen savaşında Washington’un havadan karaya silah, mühimmat desteği halen sürmektedir. Bu arada, Amerika’da eğitim gören ve yarınlarda Suudi dış politikasında etkin olacak yaklaşık 80 bin civarındaki öğrencinin varlığı da, iki ülke arasında önemli bir gerçek olarak durmaktadır.[13]

2015 yılında da Suudi Arabistan’ın, Ortadoğu ülkeleri toplamı içinde en yüksek paya sahip ticari ortak olma özelliği devam etmiştir. (İsrail ikinci sıradadır) 2015 yılında Suudi tarafının ABD ihracatı 22 mia. $ (2008’deki 54.8 mia.$’dan gerileme), Amerikan tarafının ihracatı ise 19,7 mia.$ (2009 yılındaki 9 mia.$ seviyesine göre yükselme) olmuştur.[14]İkili ticareti oluşturan ana kalemler, Amerikan tarafının hidrokarbon, Suudi tarafının da silah, makine ve araç  ithalâtıdır. Toplam hacimdeki düşüşü ve ticaret dengesinin ABD lehine değişimini,  ABD’nin petrol alımındaki azalma (kaya petrolü ve gazı üretiminin giderek artması nedeniyle) ve petrol fiyatlarında son iki yıldır yaşanan gerileme ile açıklayabiliriz.

KARŞILIKLI ALGILARIN ve GERÇEKLERİN TOPLUCA İRDELENMESİ

1,68 trio$ ulusal geliri, 660 mia.$ uluslararası döviz rezervine ve 166 mia.$ dış borca sahip Suudi ekonomisinin kırılganlıklarını:[15]

  • 2005-2014 yılları arasında fazla veren genel bütçe dengesinin, GSMH’ın yüzde 18,8 oranına ulaşmış açığı (2015:125 mia.$). Diğer yandan, 2014’de GSMH’ın yüzde 10’u olan cari fazla, geçen yıl yüzde 8,2 oranında cari açığa dönüşmüştür. Bunun da temel nedeni, 2011 yılından bu yana artan sosyal yardım, konut ve altyapı harcamaları, ücret ve eğitim harcamaları artışları ile, düşen petrol fiyatlarıdır.
  • Ekonomide küçülme eğilimi, (Örneğin merkezi bütçe gelirlerinin 193’den 137 mia.$’a, harcamalar da 318’den 224 mia.$’a küçülmesi 2016 yılı için hedeflenmiştir)
  • Neredeyse tümü petrol ve türevlerine bağlı bir iktisadi yapı,
  • 2014 yılı ortasından bu yana hızlı ve beklenmedik düşüş yaşayan petrol fiyatları (2014 Haziran’ında varili 116 $ olan brent petrol fiyatının bugünlerde 40 $ seviyesinde seyretmesi),[16]
  • Yüzde 11,6 oranına ulaşmış işsizlik,
  • Gelir dağılımında dengesizlik,
  • Yüksek tutarda askeri harcamalar (2011-15 arasında askeri harcamalarda yüzde 275 artış) ve Yemen’de sürdürülen, bugüne kadar da amacına ulaşmamış olan savaşın ekonomiye getirdiği 6 mio.$’lık aylık maliyet,[17]
  • Yukarda sayılan kırılganlıkların başat nedeni olarak görülen ekonomi yapı için düşünülen “dönüşümün” yol açabileceği sosyal rahatsızlıklar ve ekonomik maliyet.[18]

 

Anılan ekonomik yapının yol açtığı yeni borçlanma dışında, petrol sonrası dönem için Ulusal Transformasyon Plânı (NTP) uygulanmaya başlandı. Bu amaçla 25 Nisan tarihli “Vision 2030” isimli yeni ekonomik plân yayınlandı. Bu kapsamda, ülkenin en büyük petrol şirketi olan Aramco’nun yüzde 5’inin 2017 ve 18 yıllarında halka açılarak, yaklaşık 200-300 mia.$’lık gelir hedeflenmektedir. Bu amaçla kurulacak Ulusal Yatırım Fonu (PIF) büyüklüğünün 2 trio.$’lık bir boyuta taşınması da plânlanmakta.[19]Harcamalarda tasarruf başlığında gözlenen bir diğer husus da Riyad’ın, milyonlar $ tutarındaki yardımları askıya alarak Lübnan’ı İran etki alanına terk etmesidir.[20]

Suudi Arabistan toplam nüfusun yaklaşık yüzde 10-15’i Şii inanışlı olup, bu azınlıkla merkezi yönetim arasındaki ilişkiler her zaman gergin olmuştur. Yüzde 30’u Suudi uyruğunda olmayan 27,8 milyon nüfusun yüzde 46’sı, 25 yaş altı kişilerden oluşmaktadır. Söz konusu bu yapı, sağlıklı ve sürdürülebilir bir ekonomik yapı için canlı bir iç pazar oluşturmasına karşın, Riyad için önemli ve ertelenmiş bir sosyal baskı potansiyelini taşımaktadır.

Son dönemde iki ülke arasında yaşanan gerginlik sırasında, Suudi tarafının satmakla tehdit ettiği 750 mia.$ tutarındaki Suudi Hazinesine ait Amerikan varlıklarının satışı olasılığı, ABD tarafındaki önemi yüksektir. Şöyle ki, anılan rakam, 6,2 trio.$ tutarındaki, yabancıların elindeki Amerikan hazine bonosu içinde küçümsenmeyecek bir paya sahiptir. Aynı yargıya, Amerikalılarca taşınan 12,6 trio.$ tutarındaki toplam kamu borçlarına göre payı yönünden de söyleyebiliriz.  Sonuç olarak, karşılıklı uzlaşma ile geri çekilmiş olan bu tehdidin gerisindeki finansal gerçekler, ertelenmiş olsa da bir risk unsuru olmayı sürdürmektedir.[21]

Özetlemeye çalışırsak, Suudi Arabistan yönünden, ABD ile ilişkileri “zayıflamış”; bölge ve ülkede yaşanan sorunlarla “kuşatılmış”; güvenlik ve stratejik endişelerin yanında, karşı karşıya bulunduğu demografik (işsiz genç nüfus) ve ekonomik zorluklar karşısında “güçsüz”olduğu algısı mevcuttur. Bu algının oluşmasında, ABD’nin tüm bölge ”monarşilerine” olan mesafeli duruşu, önceki kadar bölgesel sorunlarda askerî ağırlığını koymaması ve İran ile yapılan nükleer anlaşmanın da payı bulunmaktadır. Öte yandan Riyad tarafı, yüz yüze olduğu bu zorluklara karşın Washington’un, petrol gelirleri karşılığı Suudi tarafının yaptığı silah alımlarının Amerikan ekonomisine katkısının; herhangi bir dış tehdit karşısında ABD’nin desteğini yanlarında göreceğinin;  düşük dış borç, yüksek seviyedeki döviz rezervlerinin ve dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olma olgularının getirdiği “dünya ekonomisinde önemli bir aktör olma”;  Mısır, İngiltere, Pakistan ve bölgedeki diğer Sünni ülkeler ile olan yakın ve güçlü bağlarının farkındadır.[22]

İki ülke ilişkilerinin değerlendirilmesinde, Suudi Prensi Turki al-Faisal aşağıdaki görüşü güncel ve realist bir gözlemi içermektedir:[23]

“Amerika değişti, biz de değiştik. Birbirimize karşı anlayışımızı, yeniden sıraya koyma ve tekrar düzenleme ihtiyacı içindeyiz”.

 SONUÇ YERİNE

Suudi Arabistan’ın savunma, güvenlik ve malî yatırımlar başlıklarında ABD ile yakın ve yıllara dayalı ilişkileri bulunmaktadır. Özellikle, yüksek parasal değerleri temsil eden Amerikan askeri ve güvenlik eğitimleri,

yeni nesil ve yüksek değerli silâh satışları bu konuda baş sırayı oluşturmaktadır. Devamında, altyapı güvenliği ve teröre karşı işbirliği gelmektedir. Bunların yanında, petrol konusunda azalan Amerikan dış alımına karşın, Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Amerikan petrol şirketlerinin çıkarları ile, Amerikan varlıklarına Suudiler’in yaptığı mevcut yatırımların boyutları da, işbirliğinin ulaştığı hacmi göstermesi bakımından önemlidir.

Diğer yandan, bölgede son yaşanan gelişmelerle oluşan Rusya-İran-Irak-Suriye  bloğuna karşılık, Sunni olarak adlandırabileceğimiz Suudi Arabistan-Katar-Türkiye işbirliğinin bölge dengesi ve bölgedeki Birleşik Devletler  siyaseti için önemi daha da artmıştır.

Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu ekonomik zorluklar ve yeniden yapılanma gereksinimi, Riyad’ın silah ve güvenlik yönünden mevcut bağımlılıkları, bölgedeki yüksek tansiyon ve sınırların yeniden çizilmesi beklentisi, Amerikan tarafının ekonomik çıkarları ilişkilerin belirlenmesinde ve sürdürülmesinde başat parametreler olarak durmaktadır. Anılan gerçeklerin oluşturduğu koşullar, her iki ülke için de fırsat ve zorluklar yaratmayı sürdürecektir. İki ülke arasındaki tüm bu bağlar, mevcut ilişkilerin koparılması veya yer değiştirmesinin her iki taraf için de zor ve maliyetli olacağını gözler önüne sermektedir.

Ersin Dedekoca                                                                                             1 Temmuz 2016

 

[1]”US-Saudi Relations”,Council on Foreign Relations (CFR), 21.04.2016,http://www.cfr.org/saudi-arabia/us-saudi-relations/p36524 (Erişim t.25.04.2016)

[2] Daniel Yergin,Petrol-Para ve Güç Çatışmasının >Epik Öyküsü, İstanbul,T.İş Bankası Yayınları,2007(IV.baskı), s.280-281,384-388

[3] Perry Cammmack ve Richard Sokolsky,”The New Normal in US-Saudi Relations”,The National Intereste,13.04.2016, http://nationalinterest.org/feature/the-new-normal-us-saudi-relations-1576 (Erişim t.15.04.2016)

[4] Bruce Riedel,”Mr.Obama goes to Riyadh:Why the United States and Saudi Arabia still need each other”,Brookings,14.04.2016 http://www.brookings.edu/blogs/markaz/posts/2016/04/14-obama-saudi-arabia-visit-riedel  (Erişim t.18.04.2016)

[5] Philip Gordon,” King Salman Comes to Washington”,Politico,1.09.2015, http://www.politico.eu/article/king-salman-goes-to-washington/ (Erişim t.25.04.2016)

[6] Jordan Fabian,” White House signals veto on Saudi 9/11 bill”,The Hill,18.04.2016, http://thehill.com/blogs/blog-briefing-room/news/276696-white-house-signals-veto-on-saudi-9-11-bill (Erişim t.20.04.2016); Mark Mazzetti,” Saudi Arabia Warns of Economic Fallout if Congress Passes 9/11 Bill”,NYT,15.04.2016,

http://www.nytimes.com/2016/04/16/world/middleeast/saudi-arabia-warns-ofeconomic-fallout-if-congress-passes-9-11-bill.html?_r=2 (Erişim t.21.04.2016)

[7] “9-11 Commission Report”,National Commission on Terrorist Attacta Upon The United States, http://www.9-11commission.gov/report/ (Erişim t.22.04.2016)

[8] Emma Ashford,”Domestic Developmens in US-Saudi Relations”,Cato at Library,22.04.2016, http://www.cato.org/blog/domestic-developments-us-saudi-relations (Erişim t.25.04.2016); Jeffrey Goldberg,“The Obama Doctrine The U.S. president talks through his hardest decisions about America’s role in the World”,The Atlantic, April 2016, http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2016/04/the-obama-doctrine/471525/ (Erişim t.25.04.2016)

[9] Christopher M. Blanchard, “Saudi Arabia: Background and U.S. Relations”,Congressional Research Service,22.04.2016, https://www.fas.org/sgp/crs/mideast/RL33533.pdf (Erişim t.26.04.2016)

[10] “Trends in International Arms Tranfers 2015”,Sipri Fact Sheet, Şubat 2016, http://books.sipri.org/files/FS/SIPRIFS1602.pdf (Erişim t.25.04.2016)

[11] “FACT SHEET: United StatesSaudi Arabia Bilateral Relationship”, The White House,28.03.2014, https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2014/03/28/fact-sheet-united-states-saudi-arabia-bilateral-relationship (Erişim t.25.04.2016)

[12] Blanchard, agr.

[13] The White House Fact Sheet, agr.; Farad Nazer,”Will US-Saudi ‘special relationship’last?”,Al-Manitor,8.04.2016, http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/04/us-saudi-relations.html (Erişim t.20.04.2016)

[14] “U.S. Bureau of Economic Analysis”, U.S. Census Bureau,5.04.2016, https://www.census.gov/foreign-trade/Press-Release/current_press_release/ft900.pdf (Erişim t.27.04.2016)

[15] “The Economist meets Saudi Arabia’s deputy crown prince, the man who wields power behind the throne of his father, King Salman,”The Economist, 6.01.2016, http://www.economist.com/saudi_interview (Erişim t.26.04.2016); William T.Wilson,”Saudi Arabia’s Empty Threat to Wreck the US Economy”, The National Interest,29.04.2016,

http://nationalinterest.org/feature/saudi-arabias-empty-threat-wreck-the-us-economy-15993 (Erişim t.30.04.2016)

[16] Suudi merkezi yönetim bütçesinin yeniden başabaş noktasına (deneğe) gelebilmesi için, varil petrol satış fiyatlarının 80$’a yükselmesi gerekmektedir.

[17] Mohammed Nuruzzaman,”The Myth of Saudi Power”,The National Interest,11.04.2016,   http://nationalinterest.org/feature/the-myth-saudi-power-15727 (Erişim t.18.04.2016)

[18] Peter Waldman, “The $2 Trillion Project to Get Saudi Arabia’s Economy Off Oil,” Bloomberg Businessweek, 21.04.2016, http://www.bloomberg.com/news/features/2016-04-21/the-2-trillion-project-to-get-saudi-arabia-s-economy-off-oil (Erişim t.27.04.2016)

[19] Simon Henderson,”Saudi Arabia’s Challenging Plan to Shift from Oil”,The Washington Institute, 25.04.2016, http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/saudi-arabias-challenging-plan-to-shift-from-oil (Erişim t.27.04.2016)

[20] Ben Hubbard ve Nicholas Kulish,”Obama to Visit a Saudi Arabia Deep in Turmoil”NYT,18.04.2016, http://www.nytimes.com/2016/04/19/world/middleeast/obama-to-visit-a-saudi-arabia-deep-in-turmoil.html?_r=0 (Erişim T.21.04.2016)

[21] Wilson, agm.

[22] Hubbard ve Kulish, agm.

[23] “Mr.Obama,we are not ‘free riders’”,Arab News, 1.05.2016, http://www.arabnews.com/columns/news/894826#.VubddRYBwbU.twitter (Erişim t.29.04.2016)