Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

…

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’Yİ İSTEMEYENLER!

Terörsüz Türkiye’yi kimlerin istemediği ve bu projeye kimin karşı çıktığı ortaya çıkmaya başladı.

Mayıs 2025’de sözde kendini feshettiğini açıklayan bölücü terör örgütü, 11 Temmuz 2025’de sembolik bir törenle Süleymaniye’nin 50 kilometre batısında bulunan Casene Mağarası’nda sözde silahları bıraktığını açıkladı, ancak örgütün gerçek yüzünü tanıyan ve bilenler buna inanmadı, hiçbir şekilde heyecan uyandırmadı ve kamuoyunda şüphe ile karşılandı.

Diğer bir isimlendirme ile, “ikinci çözüm süreci” olarak anılan bu dönemde TBMM’de sözde “Millî birlik, kardeşlik ve demokrasi komisyonu” kuruldu.

Komisyon sekiz buçuk ay çalıştı. Sonunda raporlar yazıldı, uzun tartışmalar sonunda söz konusu komisyon üyelerinden bazıları terörist başının ziyaretine bile gitti. Ardından halkın kahir ekseriyetinin onaylamadığı “çerçeve yasa” adı altında teröristlere af getiren yasa onaylandı. Tüm bunlar siyasetin tek başına aldığı kararlarla gerçekleştirildi.

Bununla da kalmadı, bebek katili bir terörist “kurucu önder” ilan edildi. Bu dönemde teröristbaşı bir cani için TBMM’de slogan bile atıldı.

2026 yılı bütçe görüşmeleri esnasında DEM partili sözde bir milletvekili Türk Ordusuna, “kanla beslenen işgalciler ve tecavüzcüler” diyerek hakaret etti. Üstelik bu sözleri Gazi Meclisin çatısı altında söyledi.

Bölücü örgüt yandaşları ne yaptı? Nasıl karşılık verdi?

Geldik Ekim 2026’ya…

Örgütün kendisini feshettiğini açıkladığı tarihten yaklaşık bir buçuk yıl geçmesine rağmen, bölücü terör örgüt tarafından silahların bırakılması ile ilgili somut bir adım atılmadı.

Bölücü örgüt ve yandaşlarınca somut atım atılmadığı gibi, TBMM tarafından onaylanan çerçeve yasa da Kandil’i ve veya örgütü pek tatmin etmedi. Bununla ilgili çeşitli ağızlardan son dönemde Ankara’ya bolca mesaj gönderdiler ve göndermeye de devam ediyorlar.

Diğer bir ifade ile örgüt, kendi hedeflerine ulaşmak için yapılan hukuki düzenlemeleri yeterli görmüyor. Terörist başının özgürlüğüne kavuşmasını talep ediyor. Onlar için bu sürecin olmazsa olmaz şartı bebek katilinin serbest bırakılması.

Örgütün öne sürdüğü taleplerin ortak noktasını, Türkiye’nin millî, üniter, egemen devlet niteliğini değiştirmeye yönelik olması, devletin iki toplumsal gruptan oluşması için Anayasada değişiklik yapılması, tekçi devlet anlayışının (tek bayrak, tek millet, tek devlet, tek dil) terkedilmesi, özetle ülkenin bölünmesi oluşturuyor.

Bugün süreçle ilgili gelinen noktada, Türkiye’nin bu konudaki iyi niyetli yaklaşımları ne yazık ki bölücü örgüt ve yandaşları tarafından istismar konusu haline getirilmek istenmektedir.

Terör örgütü ve avanesinin Terörsüz Türkiye’yi baltalamaya çalışan bir havaya girdikleri, sürekli kabulü mümkün olmayan isteklerde bulundukları, bu haliyle “Türkiye Cumhuriyeti mevcut yasal yapısıyla Kürtleri içine alamaz!” şeklinde bir algıya kapıldıkları, her konuşmalarında terörist başının serbest bırakılması şartını öne sürdükleri, “Türkiye’nin tek kurtuluş ilacı Kürt özgürlüğü temelinde demokratikleşmedir” şeklinde adeta bir dayatma içine girdikleri görülmektedir.

Özellikle 18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren çerçeve yasa adlı yasanın kabulünün ardından, bölücü örgüt ve yandaşları tarafından bölgede kamu düzenini bozma ve asayişsizliğe davetiye çıkarma girişimlerinde artış olduğu görülüyor.

Çıkarılan af yasası niteliğindeki çerçeve yasanın ardından, bundan da cesaret alarak son yaptıkları kanunsuzlukların başında, aldıkları talimatla Van ve Diyarbakır’da sokaklara, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak, Anayasa’yı ilga etmek için terörist eylemlerde bulunan ve Türk güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getiren teröristlerin resimlerini asmak, bu amaçla o bölgede kurulan sözde taziye çadırlarında şov yapmak geliyor.

Bununla birlikte, açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da polis ve jandarma kontrol noktalarının kaldırıldığı, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan şehir içi ve dışı yönlendirme tabelalarına Türkçe yanında, yerleşim merkezi isimlerinin Kürtçe yazdırılması gibi yasadışı yanlış eylem ve ölçüsüz davranışlar içine girdiklerine ve sonu hüsran olacağı aşikâr olan yollara saptıklarına tanıklık ediliyor.

Asayişsizliği yıllardır alışkanlık haline getiren, sürekli kamu düzenini bozan ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden bu güruhun, ne yazık ki halen Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşımaları çok acıdır ve meselenin bir başka hazin boyutudur.  

Bölücü Örgüt Terörsüz Türkiye projesine nasıl bakıyor?

Terör örgütünün Kandil’deki elebaşılarından üst düzey terörist Cemil BAYIK’ın önceki hafta yaptığı açıklama, bölücü örgütün Terörsüz Türkiye projesine nasıl baktığı konusunda ciddi ip uçları vermekle kalmıyor, aynı zamanda terör örgütünün asıl amacını bir kere daha ortaya koyuyor.

Terörist Bayık açıklamalarının devamında: “Eğer süreç başarısız olursa, büyük bir savaş için de hazırız” diyor ve devam ediyor:

– “Türkiye PKK’yı yenemedi… Bu adım Kürtlerden ziyade Türkiye için gerekli… Çünkü Türkiye devleti kötü durumda.

-Türk parlamentosunda kabul edilen yasa, (çerçeve yasayı kastediyor) bizim taleplerimizi karşılamıyor. Bizim de kendi yasalarımız var.

-Apo serbest bırakılmadıkça silahlarımızı bırakmayacağız.”

Ankara’ya mesaj çok ama icraat yok

Bundan önce de Murat KARAYILAN isimli yine üst düzey teröristin, “Biz silah bırakacağız demedik, sadece silahlı mücadele stratejisini durduruyoruz dedik” şeklindeki açıklamaları açık kaynaklarda yer aldı.

Yine Duran KALKAN isimli bir başka terörist, 22 Eylül 2026 tarihli röportajında, silahların teslimi ve KCK dahil, bölücü terör örgütünün fiilî varlığının sona ermesi şartına açıkça itiraz ederek, “herkesin silah bırakması mümkün olmayan bir durumdur” dedi. Bununla da kalmadı, daha önce de Irak’la bizi mukayese etme gafletine düştü. Irak Anayasasını örnek göstererek, “neden Türkiye Anayasası da Irak Anayasası gibi çok uluslu bir Anayasa olmasın?” diye de sordu. Bölünmeye işaret etti.

Son olarak Bese HOZAT kod adlı bir terörist kameralar önünde: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af-maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” dedi.

Terörist Hozat’ın sözleri açıklama değil, bize göre örgütün silah bırakmadığının, tehdit olmaya devam ettiğinin, tasfiye falan olmadığının mesajıdır. “Biz suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, egemenliğini hedef alan bir meydan okumadır.

Yine bu söylem; bölücü örgütün her türlü terörü, şiddeti, ihaneti, kalleşliği, toplu katliamları, sekiz aylık hamile kadının karnındaki bebeğin kurşunlanmasını normal göstermeyi, yakmayı, yıkmayı “suç” değil, “haklı ve meşru” gösterme çabasıdır.

Bize göre yukarıdaki açıklamaların tamamı sürpriz değildir, öyle görülmemelidir. Sonuçta “silah bırakma” aşamasına geldikçe örgüt gerçek yüzünü göstermeye ve asıl niyetini belli etmeye başlamıştır.

Bugün gelinen aşamada yukardaki açıklamalardan, örgütün meseleye yaklaşımının menfi yönde olduğunu ve Terörsüz Türkiye projesine karşı topyekûn olumsuz bir tavır içinde olduklarını göstermektedir.

Şartsız teslim olacağı ve silah bırakacağı söylenen örgüt savaşla tehdit ediyor

Burada sorulması gereken soru şudur: PKK tehdit olmaktan çıktı mı yoksa tehdit devam ediyor mu?

Devlete güvenmediklerini iddiasıyla, örgüt sözcülerinin yaptığı açıklamalar tehdidin devam ettiğini gösteriyor. “Büyük bir savaşa da hazırız” diyen kanlı bir örgütün silahı olmazsa nasıl savaşla tehdit edecek? Ayrıca silah bırakıyorlarsa, ya da bırakacaklarsa “savaş” tehdidini neye güvenerek yapıyorlar?

Bununla birlikte, açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre devletin ilgili birimleri, PKK’nın silah bırakma sürecini henüz olumlu bir rapor hazırlanacak seviyede görmüyor.

Terör örgütünün amacı yapılacak yeni bir Anayasa ile egemenliği paylaşmak

Şimdi sözde millî dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için yeni Anayasa hazırlıkları yapılıyor.

Yeni bir Anayasaya ihtiyaç olmadığı çeşitli platformlarda çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlarca müteaddit kereler dillendirilmesine rağmen, halen iş başındaki siyasi iktidarın bir daha seçilememe kaygısı nedeniyle öteden beri seçim günü yaklaştıkça ısrarla yeni Anayasa çalışmaları hızlandırılıyor.

Terör örgütünün amacı, sanki eşit değillermiş gibi “eşit vatandaşlık” talebi ile, yapılacak yeni bir Anayasada kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olan egemenliği paylaşmaktır. Ana hedef budur. Bunun yanında ana dilde eğitim konusunda ısrar edilmektedir.

Yeni Anayasa’dan murat edilen bu tür değişikliklerin ülkenin hayrına olamayacağı çok açıktır.

Millî kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizin kazanımları olan Türk Milletinin tanımı, Türk vatandaşlığı, resmi dilin ve zorunlu eğitim dilinin Türkçe olması, egemenliğe farklı etnik grupların ortak edilmemesi, lâiklik, millî devlet anlayışı ve üniter yapımız, kırmızı çizgilerimizdir. Bu hususlarla ilgili farklı bir düzenleme yapılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan bu değerlerin yeni anayasa ile berhava edilmek istenmesi kabul edilemez.

Değerlendirme

Başlangıçtan beri tüm safhalarda başarısız olan, hatta dağılma ve çözülme sürecine giren örgüt, şimdiye kadar silahla ulaşamadığı hedeflere, sözde siyasallaşma sürecine girerek ulaşma çabası içerisine girmiştir. Aslında meselenin özü ve bugün geldiği nokta budur.

Terörist Cemil BAYIK’ın yukarıdaki açıklamaları arasında kritik bir nokta dikkat çekicidir. Bayık, “Türkiye devleti kötü durumda” diyor.

Bu tür açıklamalar, siyasi iktidarın ve küçük ortağının tasvip edemeyeceği ve sürecin akıbeti hakkında bize göre hiç de iç açıcı olmayan açıklamalardır.

Bu sözün perde arkasında örgüt tarafından “oportünist” (fırsatçı) bir tutum sergilendiği ve gayri ahlâki bir tavır takınıldığı, bu kapsamda ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik ve sosyal koşulları fırsat sayan örgütün davranışlarını, çıkarlarına uyacak biçimde ayarlamayı amaçladığı değerlendirilmektedir.

Sosyologlar, “ahlâk bazı fırsatlardan vazgeçebilmeyi öngörür, şart koşar” der. Her fırsatı değerlendirmek isteyen ve bundan vazgeçmeyen örgütün bu davranışı, her şeyden önce insani ve ahlâki değildir.

Terörist Bayık’ın açıklamalarında dikkat çeken diğer nokta da “Kürt bölgelerinin özerkliğe sahip olma talebi” dir.

Bayık aslında burada, İmralı canisinin “demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyon, demokratik toplum” talebini dile getirmektedir.

Diğer taraftan, Bayık’ın “Eğer süreç başarısız olursa, büyük bir savaş için de hazırız” şeklindeki açıklaması, silahların yakılma görüntülerinin ve örgütün Mayıs 2025’de feshedilme beyanının tiyatrodan ibaret olduğu, ellerinde çok daha güçlü silahların bulunduğuna işaret etmektedir.

Örgütün konuyla ilgili hareket tarzını, bu ve benzeri açıklamalar çerçevesinde şekillendireceği ve bu doğrultuda hareket edeceği, Türkiye’de yapılacak genel seçim günü yaklaştıkça isteklerinin daha da artacağı, bize göre sürecin asıl akıbetinin İmralı katilinin serbest bırakılmasına bağlı olduğu değerlendirilmektedir.

Sonuç

Düşmanlık PKK gibi terör örgütleri için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.

Her şeyden önce karşınızdaki zümrenin, grubun veya güruhun uluslararası hiçbir hukuki statüsü olmayan ve verdiği sözün hiçbir zaman arkasında durmayarak güven vermeyen, terör ve şiddetten beslenen bir kitle olduğu göz ardı edilmemelidir.

Ulusal ve uluslararası yasal zeminde hukuki varlığı olmayan yasa dışı bir terör örgütünü muhatap kabul ederek, bu örgütle birtakım aracılar vasıtasıyla yapılan karşılıklı görüşme, anlaşma ve açıklamaların hiçbir yasal dayanağı yoktur ve geçersizdir.

Bölücü örgüt çeşitli ağızlar vasıtasıyla ve son dönemdeki beyanatlarıyla aslında el yükseltmek istemektedir. Bunun kanıtı olarak bebek katilinin serbest bırakılması şartını her fırsatta net bir şekilde dile getirmektedir.

Ayrıca, “Büyük bir savaşa da hazırız” sözleri, örgütün yeni arayışlar içine girdiğini ve tutunacak başka bir dal bulma gayreti içinde olduğunu göstermektedir.

PKK gibi kanlı ve katı disiplinli, aynı zamanda acımasız hiyerarşik yapıya sahip örgütler, ancak düşmanlık ortamında varlıklarını sürdürebilirler, düşmanlıktan beslenirler ve günün sonunda mutlaka tutunacak yeni bir dal bulurlar.

Şayet varlıklarını sürdürmede tereddüde düşerlerse ve kendi açılarından işlerin iyi gitmediğini görürlerse, derhal tekrar terör ve şiddete başvururlar. Tehdit olmaya devam ederler.

Nitekim birinci çözüm sürecinde (2009-2015) neler olduğunu unutmayalım. Karanlık kapılar arkasında, kuytu köşelerde örgüt temsilcileriyle ile bir araya gelerek müzakere edip, uzlaşıp terörü bitirmek için defalarca girişimlerde bulunulduğu, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün, “iyi şeyler olacak” müjdesinin ardından nelerin yaşandığı, hendek savaşları faciası, Habur rezaleti, Diyarbakır meydanında bebek katilinin mektubunun okunması, Dolmabahçe’de devletin temsilcilerinin örgüt temsilcileriyle görüşmelerinin nasıl sonuçlar doğurduğu hafızalardadır.

Yine anılan yıllarda (2009-2015) eli kanlı bir örgüte müsamaha göstermenin, taviz vermenin ve terörle müzakere etmenin acı ve hazin sonuçları da unutulmamıştır ve hafızalardadır.  

Terörsüz Türkiye projesi sahipleri, bu projenin amacı doğrultusunda yürümesini istiyorlarsa, öncelikli olarak söz konusu bu projeye karşı çıktığını her türlü söylem ve eylemleriyle açıkça ortaya koyan terör örgütünü iyi izlemeli, takip etmelidir. Örgütün gerçek niyet ve maksadının ortaya çıkarılmasına odaklanmalıdır.

Şayet önümüzdeki dönem de (2026 yılı sonuna kadar) verilen silah bırakma sözü gerçekleşmezse, yeni yıla yeni yol haritasıyla girmek için alternatif plânlar yapmalıdır.

Son söz olarak; terör büyük bir insanlık suçudur. Bu suçu işleyenlerle ittifak yapmak hem o suça ortak olmak hem de yenilgiye mahkûm olmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.