…
SİSLERİN ARASINDAN: LE CERCLE (2)
Soğuk Savaş yılları iki büyük bloğun; “Doğu” ile “Batı” Bloklarının ölümcül çekişmeleriyle şekillenmiş ve en sonunda “Doğu” blokunun (SSCB) çökmesi ile son bulmuş bir tarihi dönem. Elbette burada sadece kurumsal ve siyasi bloklardan değil; aslında görünürde iki farklı “yaşam şekli ve oluş”un boy göstermesinden bahsedebiliriz. Bir yanda SSCB’nin temsil ettiği “komünist” bakış açısı (ki SSCB’deki oluşumun Stalin’den itibaren ne kadar komünist olduğu tartışmalıdır ancak burada yüzeydeki görünüme odaklanıyorum); diğer yanda ise Le Cercle gibi grupların savunduğu muhafazakar ve ekonomik açıdan Bretton Woods’a dayanan kapitalist sistem… Bütün Batı’nın bu bakış açısıyla hareket ettiğini söylemek tabii ki gerçekçi değildir ancak kurumlar aracılığıyla tarihin bu dönemine imzasını atmış bakış açısının bu olduğunu görebiliriz; zira soğuk savaş boyunca Batı’da öne çıkan söylemlerde komünizmin ne kadar kötü/şeytani olduğu; Batı’nın ise kendi “medeniyet”ini korumak için bir arada durması gerektiği yinelenmekte. Dolayısıyla Le Cercle’ın muhafazakarlarının neyi muhafaza etmek istediklerini de anlayabiliyoruz. Burada “Birleşik Avrupa” (Avrupa Birliği!) fikri; yani aslında Charlemagne’ın yüzyıllar önce vizyoner bir şekilde ortaya korduğu, Otto’nun da “muhafaza etmeye” çalıştığı; Krallık ve Kilise’nin kurumsal altyapısının oluşmasında hem örnek hem de öncü olduğu “Batı Medeniyeti” korunmaya çalışılmakta. Tabii bu fikir; ulus-devletlerin oluşmasına vesile olan Westphalia düzeni ile çatışmaktadır ve bu çatışmanın izleği günümüzde de Avrupa Birliği içinde tam entegrasyonu savunan tarafla ulusal egemenliği mümkün olduğunca korumak isteyen taraf şeklinde devam ediyor.
Burada özellikle Le Cercle’ın dayandığı Katoliklik inancında; Kilise’nin evrenselliğinden bahsetmek gerekiyor. Daha milliyetçi/ulusal çizgide olan Ortodoks inancına kıyasla Katoliklik; evrensellik iddiasıyla hem ulusal sınırları aşıyor hem de komünizm ile ideolojik düzlemde “niş kaplama” çatışması yaşıyor. (“Hz. İsa şu an yaşasaydı komünizmi düşünür müydü?” ya da “Keşişlerin yaşamının ne kadarı komünizme benzer?” gibi sorular değerli olmakla birlikte bu yazının kapsamı dışındadır.) Asıl sorun; aslında dünyaya bakış metodunda gizli. Komünizm dünyayı sınıf çatışmaları üzerinden okur. Dünyada asıl olan şey; komünizme göre emek-sermaye çatışmasıdır; geri kalan her şey bu çatışma için araç olarak kullanılır. Bu bakış açısına göre kimlik, din, ulus, siyasi hedefler gibi konuların hepsi emek-sermaye çatışmasını hem örtbas etmek hem de bu çatışmayı derinleştirmek için kullanılan illüzyonlardan ibarettir (Dolayısıyla din toplumların afyonudur denmiştir). Buna göre insanlık en sonunda dünyadaki bütün emekçilerin bir araya gelerek sermaye sahiplerini devirmesiyle kurtuluşa ulaşacaktır.
Katoliklik ise tabii dünyayı kendi inancından okur. Buna göre tarihteki olayların hepsinin bir nedeni vardır ve bu neden Tanrı’da gizlidir (Tanrı’nın işleri gizemlidir!). İnsanlığın maruz kaldığı sıkıntılar ise başlangıçta insanların günah işlemesinden kaynaklıdır ve bu sebeple cennetten kovulmuşlardır. İsa Mesih’in gelmesi ile birlikte aslında tarihin kendisi değişmiştir ve insanlara bir kurtuluş ümidi doğmuştur. “Tarihin Sonu”nda İsa Mesih tekrar dirilecek ve onunla beraber bütün insanlık kurtuluşa hak kazanacaktır. Mesih’in gelişine kadar ise Katolikliğe göre inanç ve dolayısıyla kurtuluş umudu Kilise tarafından güvenceye alınmıştır. Bu iki karşılaştırmadan da göreceğimiz üzere iki bakış açısı da aslında bir kurtuluş, insanlığın kendini içinde bulduğu durumdan özgürleşme ümidi taşıyor ve bu umuda ulaşmak için metodolojiler ve yaşam biçimleri ortaya koyarak bunu kurumlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Soğuk Savaş yıllarında kapitalist sistemin yanı sıra Katolikliğin de genel anlamda komünizme soğuk bakmasını; sosyal alandaki bu rol çatışması üzerinden okuyabiliriz. Tabii burada şunu belirtmekte fayda var; soğuk savaş sırasındaki bu rol çatışması aslında haksız bir rekabettir. Neden? Komünizm insanlık için görece yeni bir fikirdir ve uygulamaya konma aşamasında elinde kendine ait yerleşmiş kurumlar ve organizasyonlar yoktu. Katoliklik ise yüzyıllar boyunca kimileri kanlı kimileri barışçıl çok çeşitli iç ve dış mücadeleler süreciyle kurumlarını oluşturmuş ve oturtmuştur. Öyle ki bu kurumlar Avrupa’nın oluşumunda çok büyük bir yer tutmuş ve hatta Avrupa bu kurumların sahip olduğu güçlü nüfuz sayesinde jeopolitik olarak da dünyada güçlü bir konum edinmiştir. İşte Le Cercle’ın felsefi temeli; bu güçlü nüfuz alanını korumaktır, geriye kalan her şey; nasıl komünizmde emek-sermaye çatışması dışında kalan her şey tali ise; aynı şekilde ikincildir.
Bu kurumlarda doğal olarak bir “arka kapı diplomasisi” zaten işlemekteydi; aynı örüntüyü Le Cercle içinde de görüyoruz; hatta burada “Amaç aracı haklı çıkarır” tarzı bir Makyevelist bakış açısıyla hareket etmektedirler. İlk yazıda üyelerin gizli toplantılar yaptığından bahsetmiştik. Bunun sebebi ise aslında topluluğun, bu makyevelist duruşla icra ettiği faaliyetlerin hukuken meşru olmadığının bilincinde olmalarıdır. Topluluğa katılanların maiyetinden de çıkarabileceğimiz üzere, bahsedilen büyük amaç için türlü karanlık odakla iş birliği yapılmıştır. Örgüt kurulduktan sonra katılan üyeler; Le Cercle’ın kuruluşundaki bu karanlık tarafı aynen devam ettirdiler. Örgüte yeni katılan üyelerin birçoğu, ilerleyen süreçte çeşitli komplolara karışmak ve terör örgütlerini finanse etmek gibi suçlarla itham edildi. Bunlardan biri de Faşist İspanya’nın Enformasyon Bakanı Alfredo Sanchez Bella’ydı. Bella, 1970 yılında ayrılıkçı bir Bask grubuna üye olan altı kişinin yargılandığı bir cinayet davasında, sanıklara verilen cezaları değiştirtmek amacıyla bir yetkiliye rüşvet vermeye teşebbüs etmekle suçlanmıştı.
Genişleyen Ağ
Bella’nın 1960’ların başında Le Cercle’a katılması, İspanya ve Portekiz gibi aktörlerin de yapıya dahil edilmesini temsil ediyordu. Bu durumun dikkat çekici kısmı ise o dönemde her iki ülkenin de katı faşist rejimlerle yönetilmesiydi. Görünürdeki söylemlerde “Demokratik Batı”nın korunması elzemdi ancak iş icraate geldiğinde amacın sadece ‘demokrasiyi korumak’ olmadığı gün gibi ortadaydı. Korunan; yukarıda da bahsedildiği üzere “Batı Medeniyeti” idi. “Demokratik Batı” söylemi ise tabii Soğuk Savaş için uluslardan meşruiyet devşirmek amacıyla ortaya atılmıştı.
Grubun bu Makyavelist ve ‘amaca giden her yolu meşru gören’ arka kapı diplomasisi, sadece diktatörlüklerin propaganda bakanlıklarıyla sınırlı kalmadı; Kıta Avrupası’nın en mahrem, en karanlık yeraltı dehlizlerine ve paramiliter yapılarına kadar uzandı. Nitekim İtalyan siyasetinin efsanevi ve karanlık figürü Giulio Andreotti de Le Cercle’ün en mahrem halkasına davet edilen isimler arasındaydı. İlerleyen yıllarda İtalya Başbakanı olacak olan Andreotti, mafya bağlantılarıyla ünlüydü. Kariyeri boyunca İtalyan Gizli Servisi’ni (SID) kendine ait bir kurum gibi kullanarak neredeyse her kamu figürü hakkında yasa dışı istihbarat toplamakla suçlanacak olan Andreotti; İtalya polis komutanı, CIA’in Roma istasyon şefi ve İtalya’nın ‘Gladio’ ağıyla birlikte bizzat bir askeri darbe girişimine (Borghese Darbesi) karışacaktı.
Kelime anlamı ‘kılıç’ olan Gladio, ilk olarak İtalya’da kurulmuş ancak sonrasında her yere yayılmıştı. Bunlar, Avrupa’da komünizm karşıtı bir gerilla savaşı yürütebilecek, devlet aygıtlarının bile üzerindeki gizli ordulardı (stay-behind). Britanya dış istihbaratı MI6 ve Batı Almanya’nın istihbarat servisi BND, bu paramiliter yapıya devasa lojistik ve finansal yatırımlar yapmıştı. Resmi bütçelerden ve farklı programlardan sızdırılan milyarlarca dolarlık kayıt dışı ödenekler, kara para aklama mekanizmalarıyla Belçika’daki ormanlarda toprağa gömülecek olan devasa miktardaki askeri mühimmatın satın alınmasında kullanılıyordu. Le Cercle elitleri, aynı zamanda CIA’in de gölge olarak fonladığı Agenor Press gibi medya organizasyonlarıyla ortak hareket ediyorlardı. CIA, bu yapıyla birlikte Afrika, Orta Doğu ve hatta Avrupa’nın bizzat kendi kalbinde komünizme karşı gayrinizami harp yürütecek paralı askerleri eğitmek için derin bir iş birliği içerisindeydi.
Tabii Le Cercle’ın kurucu ‘Dört Atlı’sı da bu karanlık pratikler söz konusu olduğunda tam anlamıyla aziz sayılmazdı. Kuruculardan Jean Violet’in, Fransa’nın iki savaş arası dönemdeki faşist ve terörist gizli örgütü La Cagoule ile organik bağları vardı. Bir diğer kurucu Franz Josef Strauss, devletin hassas askeri belgelerini yayınladıklarını iddia ederek Spiegel gazetesi muhabirlerini yasa dışı şekilde hapse attırdığı (Der Spiegel Skandalı) için Savunma Bakanlığı görevinden istifa etmek zorunda kalmış sert bir antikomünistti. Hatta Almanya’nın kurucu şansölyesi Konrad Adenauer’ın bile, ilerleyen süreçte kendi istihbarat servisi BND’yi bir iç siyaset aparatı olarak kullanarak siyasi rakiplerini birer düşman casusu gibi izlettiği ortaya çıkacaktı.
İngiltere Vetösü
Avrupa’nın yeraltında paramiliter ordular ve dezenformasyon ağları inşa eden bu gizli yapının operasyonel mimarisi de son derece rafine edilmişti. Toplantılar artık yılda sadece iki kez yapılıyor ve her oturum, sızıntıları önlemek adına 20 ila 30 seçkin katılımcıyla sınırlandırılıyordu. Kurumsal çarklar Çember için tıkır tıkır işliyordu fakat 1960’ların başında küresel diplomasinin rüzgarları yön değiştirdiğinde, grup bu yeni jeopolitik gerçekliğe ayak uydurmakta zorlanacağı bir iç çelişkiyle yüzleşti. Bu çelişkinin temelinde, Le Cercle’ın o eski Kıta Avrupası ekseni ile yükselen Anglo-Amerikan küresel hegemonyası arasındaki nüfuz savaşı yatıyordu.
Nitekim 1963 yılında Le Cercle, Birleşik Krallık’ın Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) katılımını engellemek adına perde arkasında muazzam bir diplomatik bariyer ördü. Almanya Şansölyesi Konrad Adenauer, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün İngiltere’ye yönelik meşhur vetosunu gizlice desteklediğinde, aslında İngiltere en başından beri o masada olmak istemiyordu. Zira İngiliz aklı da kendi emperyal öncelikleri doğrultusunda, imparatorluğu ve Atlantik bağlarını Fransa’nın başını çektiği bu yeni Avrupa projesine feda etmemeyi seçmişti.
İşte bu karşılıklı güvensizlik ortamında De Gaulle, Birleşik Krallık’a sadece 1963’te değil, 1967’de de ikinci kez ‘hayır’ diyecekti… Bu tarihi hamlelerin her birinin arkasında ise Le Cercle’ün parmak izleri vardı. Antoine Pinay ve Konrad Adenauer, Le Cercle’ü Birleşik Krallık ile ABD’nin Avrupa üzerindeki nüfuzuna karşı bariz bir Kıta dengesi olarak konumluyorlardı ve Londra’yı AET içinde kesinlikle görmek istemiyorlardı. Dolayısıyla Çember’in bu kulis faaliyetleri sayesinde Birleşik Krallık’ın AET üyeliği 1973 yılına kadar sürekli reddedildi. O dönemde Pinay, Charles de Gaulle üzerinde ciddi bir siyasi nüfuza sahipti; hatta De Gaulle’ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesine bizzat yardımcı olmuştu. Ne var ki, Adenauer’ın bu vetoyu desteklemek uğruna kendi kabinesine ve transatlantik rüzgara kafa tutması, onun şansölyeliğine mal olacak ölümcül bir siyasi hataydı. Siyasi olarak gücünü kaybeden ve tasfiye olan bir Konrad Adenauer ile birlikte Le Cercle’ün kurucu Kıta eliti, artık kaçınılmaz olarak Anglo-Amerikan diplomatik gücüyle karşı karşıya kalmıştı.
Transatlantiğin Yükselişi
1960’ların sonu, Kıta Avrupası’nın muhafazakârları için bir devrin kapanışını ve Le Cercle’ün hayatta kalabilmek adına sınır ötesine uzanmak zorunda kaldığı değişimi simgeliyordu. Çember’in taşıyıcı sütunlarından Konrad Adenauer 1967’de hayata gözlerini yumarken, Almanya’da Hristiyan Demokratlar üstünlüklerini Doğu Bloku ile uzlaşmacı ve daha sosyalist çizgideki Sosyal Demokratlara bırakmıştı. Benzer şekilde Fransa’da da De Gaulle döneminin kapanmasıyla siyasi tektonik plakalar sola doğru kayıyordu. Ancak Adenauer’ın Almanya’nın birleştiğini göremeden göçtüğü, 78 yaşına gelen Antoine Pinay’in ise liderlikten çekilecek kadar yaşlandığı bu süreçte Le Cercle kesinlikle ölmedi. Aksine, operasyonel zekasıyla bilinen Jean Violet’in dümene geçmesiyle beraber bu yapı, Kıta Avrupası’ndaki mevzilerini kaybetmenin yarattığı refleksle, o eski antikomünist vizyonunu küresel ölçekte tahkim etmek adına kapılarını eski ekonomik ve diplomatik rakipleri olan Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya’dan yükselen yeni dalga muhafazakâr liderlere açtı.
Tam bu noktada, Le Cercle sahnesinde meşhur Amerikan isimleri görmeye başlarız: Oluşumda yer alanlar arasında David Rockefeller ve Henry Kissinger gibi figürler vardır. Nitekim Kissinger’ın, Temmuz 1969’da Rockefeller Plaza’da ve Aralık 1970’te Bavyera’da düzenlenen Le Cercle toplantılarına katıldığı bilinmektedir. Nihayetinde, bizzat Richard Nixon’ın kendisi bile bir Çember toplantısına iştirak eder.
Aynı zamanda CIA görevlileri ve eski CIA ajanları da yapıya dahil edildi. Amerikalılar artık Çember toplantılarını son derece ciddiye alıyorlardı. Birleşik Krallık cephesinde ise Muhafazakar Parti’nin sağ kanadındaki siyasi bir oluşum olan Monday Club (Pazartesi Kulübü) üyelerinden oluşan bir grup; Le Cercle bünyesine davet edildi. Bu kişiler geleneksel olarak göç karşıtı bir duruşa sahiptiler; özellikle de eski sömürgelerden yapılacak yeni göç dalgalarına tamamen karşıydılar.
Kulüp, Rodezya’nın sömürge yönetiminden çıkmasına (dekolonizasyonuna) şiddetle karşı çıkıyor ve Güney Afrika’nın ırkçı Apartheid hükümetini uluslararası arenada aktif olarak destekliyordu. Nüfusu en başta siyahiler ve beyazlar olarak keskin yasal hatlarla bölmeyi amaçlayan bu karmaşık ve faşizan sistem, siyahilere karşı muazzam bir siyasi, insani ve ekonomik tecrit mekanizması üzerine kuruluydu. Bu ağır baskı ortamı, ilerleyen süreçte Nelson Mandela gibi efsanevi liderlerin öncülüğünde Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) ve kitlesel bir direniş dalgasının doğmasını tetikledi.
1960 yılında Sharpeville’de apartheid yasalarına karşı çıkan silahsız göstericilerin Güney Afrika polisi ve ordusu tarafından acımasızca kurşuna dizilmesiyle yaşanan katliam, rejimin vahşetini uluslararası kamuoyunun gündemine taşımıştı. Öyle ki, 1972 yılına gelindiğinde Birleşmiş Milletler, apartaydı resmen bir ‘insanlık suçu’ olarak tanımlayarak Güney Afrika’nın Genel Kurul’daki üyeliğini askıya aldı. Ne var ki, ‘Özgür Dünya’ retoriğinin hamisi olan Batı dünyasının büyük bir kısmı küresel baskılar sebebiyle Güney Afrika’ya sırtını dönerken; Le Cercle, ‘Batı Medeniyeti’nin antikomünist cephesini tahkim etmek adına bu dışlanmış ırkçı rejimin elitlerini gizli masalarına davet ediyordu. Üstelik diğer ülkelerden katılacak isimler bizzat Le Cercle tarafından seçilirken, Güney Afrika hükümetine kendi delegelerini kendisinin seçmesi gibi bir imtiyaz tanınmıştı. Bu doğrultuda Dışişleri Bakanı Pik Botha ve Güney Afrika Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkililer toplantılara katıldı. Bu yeni üyeler, Afrika kıtasının Soğuk Savaş’ta yeni bir cephe olarak öne çıkmasına dair Çember ile tamamen aynı endişeleri paylaşıyorlardı.
1960’ların dekolonizasyon dalgasıyla birlikte İngiltere, Fransa ve Almanya’ya ait sömürge imparatorlukları peş peşe çökerken, bu boşa çıkan coğrafyalar Soğuk Savaş’ın yeni ideolojik etki alanları ve vekalet savaşları cephesi haline geliyordu. Sovyetler Birliği’nin hem mali yardımlar hem de doğrudan askeri destekle bu bölgelerde nüfuz kazanma arayışı, Le Cercle elitlerinde varoluşsal bir panik yarattı; zira Çember, Nelson Mandela liderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi (ANC) gibi ulusal kurtuluş hareketlerinin komünist fikirlerin kontrolünde olduğuna inanıyordu. Bu tehdit algısıyla Pretoria’daki mevcut ırkçı rejimi ne pahasına olursa olsun ayakta tutmayı jeopolitik bir zorunluluk olarak gören Amerikan ve İngiliz hükümetleri, bu vekalet savaşını kazanabilmek adına Güney Afrika’yı el altından silahlandırarak suç ortaklığına boğazlarına kadar batmışlardı. Ancak Batı kamuoyunda infial yaratan bu kirli ve utanç verici ittifakı maskelemek gerekiyordu; işte tam bu noktada Le Cercle, apartheid rejiminin o vahşi imajını uluslararası arenada yumuşatıp “şirin göstermek” (soft-soaping) amacıyla gizli bir psikolojik harp operasyonu başlattı. Yapı, 1970’lerin başında bizzat Güney Afrika İstihbarat Teşkilatı’ndan (BOSS) gölge kanallarla kendisine aktarılan devasa fonları kullanarak, Batı medyasında ve karar alıcı mekanizmalarda apartheid yanlısı sofistike propagandalar üretecek ve rejimin aklanma koridorunu inşa edecekti.
Brian Crozier
Komünizmi varoluşsal bir tehdit ve ideolojik olarak rakip gören Le Cercle için; komünizmle kafayı bozmuş ve onu her yerde gören siyaset yazarı Brian Crozier’dan daha iyi bir PR uzmanı düşünülemezdi. Gazeteci olan Crozier; aslen Avustralyalıydı ancak çoğunlukla İngilizlerle birlikte yaşamış ve çalışmıştı. Sahip olduğu erişim gücü ise inanılmazdı. Hatta anlatılanlara göre 1980’lerin sonuna gelindiğinde, dünyada diğer herkesten daha fazla devlet başkanıyla röportaj yaparak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişti. Crozier; The Economist, BBC ve Reuters gibi köklü kurumlarda çalıştıktan sonra rotayı gazeteciler için karanlık taraf olarak anılan propaganda ustalığına çevirmişti. Propaganda işine ise kısmen IRD (Enformasyon Araştırma Departmanı) için çalışarak başladı. IRD, teknik olarak İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın bir parçası olsa da aslında MI6 ile son derece yakından bağlantılı bir propaganda mekanizmasıydı. Burada bahsedilen propaganda kavramı ise günümüzde gerçek dışı bir hikâyeyi dayatmak gibi bir anlamda kullanılsa da aslında asıl amaç; bir mesajı mümkün olan en fazla kişiye ulaştırarak kamuoyu iradesini etki altına almaktır. IRD’de yapılan ise mesajı alıp onun hedef kitlenin doğrudan hayat tecrübesiyle bağ kurmasını sağlamaktı. Komünizme karşı yürütülen propagandanın büyük bir kısmı, kişisel özgürlüklerin kaybedileceği ve bunun siz ve aileniz üzerinde büyük zorluklar yaratacağı üzerine kuruluyordu. Aynı dönemde SSCB tarafındaki propaganda ise ailenizi doyuracak kadar yiyeceğinizin olmadığına ve eğer hep birlikte bu şekilde çalışırsak bu zorlukların üstesinden gelineceğine odaklanıyordu.
Sonuç
1970’lere gelindiğinde Le Cercle, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından istikrarlı bir şekilde büyüyen ve aşamalar halinde küreselleşen komünist tehditle topyekûn yüzleşebilmek adına üye sayısını 80’in üzerine çıkararak operasyonel kapasitesini genişletti. Bu süreç, Sovyetlerin Doğu Avrupa’da dikkati çekmeden pastadan sessizce birer dilim koparmayı amaçlayan “dilimleme taktikleri” (salami tactics) ile başlamıştı. 1953’te Nikita Kruşçev’in dümene geçmesiyle birlikte, evrensel devrim vizyonu doğrultusunda Güneydoğu Asya’dan (Laos, Kamboçya, Vietnam) Latin Amerika’nın kırılgan fay hatlarına (Küba, Nikaragua, El Salvador) uzanan küresel bir nüfuz mücadelesine evrilmişti. Sovyet yayılmacılığının bu küreselleşme hamlesine karşı, Amerikan Başkanı Dwight D. Eisenhower ve CIA öncülüğünde şekillendiren “kırılgan ülkelerin komünist bloğa kaymasını engelleme” ve antikomünist cepheyi konsolide etme stratejisi, Le Cercle üyeleri tarafından da tamamen paylaşılıyordu.
Le Cercle için artık Katolik ve muhafazakâr bir Kıta Avrupası’nı ayağa kaldırma misyonu, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurumsal başarı hikayesiyle birlikte geride kalmış; ancak küreselleşen Soğuk Savaş dinamikleri, “Batı Medeniyeti”nin uluslarüstü bir direnç geliştirmesi adına bu yapının varlığını her zamankinden daha kritik hale getirmişti. Sol rejimlerin dalga dalga iktidara geldiği 1970’lerin bu kırılgan zemininde Çember; Brian Crozier ve Jean Violet’in ortaklığında, Çatışma Çalışmaları Enstitüsü (ISC) çatısı altında tek yanlı ve agresif derecede antikomünist raporlar üretmeye başladı. Antoine Pinay eliyle ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’dan Fransa Cumhurbaşkanı Pompidou’ya, Batı dünyasının en tepe liderlerinden bizzat Papa’ya kadar arka kanallardan sızdırılan bu raporlar, süreklilik arz eden bir algı manipülasyonu mekanizmasına dönüştü. Aynı dezenformasyon ve tehdit anlatısını liderlerin inanç sistemlerine kazıyarak onların karar alma süreçlerini kontrol altına almayı amaçlayan Brian Crozier’ın bu çalışmaları, Le Cercle’ün artık sadece durum tespiti yapan bir kulüp olmadığını, dünya genelinde kendilerine sempati duyan yeni muhafazakâr siyasetçileri iktidara taşımak üzere kolları sıvamış bir siyasi manipülasyon aygıtı haline geldiğini kanıtlıyordu. Böylece Komünizmin görece kısa zamanda elde ettiği başarılı nüfuz operasyonları karşısında; artık Avrupa’nın da ötesine taşmış olan ve Katolik değerlere sadık bir “Batı Medeniyeti”ni muhafaza etme amacı güden anlayış Le Cercle ile beraber yaygınlaşıyor ve kendi cephesini gün be gün güçlendiriyordu….