Giriş
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve defacto Kralı Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif, 7 Ağustos 2026 tarihinde “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Bu anlaşma, yalnızca bölgesel ve bölgeler arası bir güvenlik arayışının değil; aynı zamanda küresel güç dengelerindeki köklü bir anlayış değişiminin de ürünüdür. Özellikle Trump yönetiminin tahrif edilmiş ‘Monroe Doktrini’ ve ‘Önce Amerika’ stratejisi çerçevesinde şekillenen yeni ABD dış politikası, Washington’un Avrupa ve Ortadoğu’daki savunma yükümlülüklerini azaltarak gücünü ve stratejik odağını asıl rakibi gördüğü Çin ve Pasifik hattına kaydırmayı hedeflemektedir.
Bu süreçte ortaya çıkan ‘güvenlik yükünün paylaşılması’ ihtiyacı, hem Avrupa hem Körfez ülkelerini ABD’nin sarsılan güvenlik garantileri karşısında kendi başlarının çaresine bakmaya ve ‘stratejik özerkliklerini’ tahkim etmeye zorlamıştır. Yazımızın konusu itibarıyla odaklanacağımız alan olan Mekke Anlaşması, bir yandan ABD’nin bölgesel savunma maliyetlerini müttefiklerine devretme stratejisiyle uyumlu bir model sunarken; diğer yandan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın küresel dalgalanmalara karşı kendi tedbirlerini alma çabasının bir tezahürüdür.
“İlk bakışta bu gelişme, Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki tarihsel bağların ve derinleşen ilişkilerin doğal bir sonucu gibi görünse de anlaşmanın kamuoyuna yansıyan hukuki temeli, geleneksel ‘stratejik iş birliği’ kalıplarının çok ötesinde bir anlam ve yükümlülük taşımaktadır.
Taraflar savunma sanayii entegrasyonu, müşterek tatbikatlar veya askeri eğitimlerin yanı sıra ‘üç devletten herhangi birine yönelik gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının, üçünün tamamına yapılmış sayılacağını’ taahhüt etmektedir. BM Şartı’nın 51. maddesine dayandırılan bu karşılıklı savunma ilkesi, yapıyı salt bir kapasite paylaşım platformu olmaktan çıkararak, temel prensip itibarıyla kolektif savunma mantığı taşıyan yeni bir bölgeler arası güvenlik düzenlemesine dönüştürmektedir.
Bu gelişmenin Türkiye açısından ifade ettiği stratejik ağırlık, anlaşmanın tarafı olmanın çok daha ötesindedir. İlk kez, NATO üyeliğini ve müttefiklik standartlarını kararlılıkla sürdürürken; eş zamanlı olarak ittifak coğrafyasının dışında kalan, biri nükleer caydırıcılığa diğeri ise küresel bir finansal derinliğe sahip sorunlu havzaların iki kritik aktörüyle karşılıklı savunma mantığına dayalı kurumsal bir güvenlik ilişkisi hayata geçirilmektedir. Bu adımın Türkiye’nin stratejik hareket alanını genişletip genişletmeyeceği ise, önümüzdeki dönemde bu ağın nasıl şekilleneceğine ve kendi stratejik inisiyatifini ne ölçüde koruyabileceğine bağlı olacaktır.
1. Kapasite Geliştirme Modelinden Kolektif Güvenliğe
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın resmileşmesinden önceki süreçte, Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki yakınlaşma hem ulusal hem de uluslararası platformlarda ağırlıklı olarak “endüstriyel bir sinerji” olarak okunmaktaydı. Savunma sanayii odaklı teknoloji transferleri, SİHA ve Milli Muharip Uçak (KAAN) gibi platformlar üzerinden yürütülen iş birliği arayışları, yapının henüz bağlayıcı bir askerî ittifaktan ziyade, esnek bir “stratejik ortaklık” aşamasında olduğunu düşündürüyordu. Ancak 7 Ağustos 2026 itibarıyla açıklanan çerçeve, bu okumayı kökten değiştirmektedir.
Anlaşmanın hukuki omurgasını oluşturan “taraflardan birine yapılan silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacağı” hükmü, bu üçlü yapıyı salt bir sanayi iş birliği platformu olmaktan çıkararak, bölge tarihinde eşine az rastlanır bir kolektif güvenlik düzenlemesine dönüştürmüştür. Artık tarafların güvenlik denklemleri, yalnızca iyi niyet temennileriyle değil, uluslararası hukuka (BM Şartı Madde 51) dayandırılan karşılıklı bir taahhüt ile birbirine bağlanmış durumdadır.
Bununla birlikte, bu yapısal değişimi “otomatik bir savaş angajmanı” olarak yorumlamak için henüz erkendir. Kaynaklarda vurgulandığı üzere, anlaşmanın operasyonel detayları ve kriz anındaki somut siyasi ve askerî yükümlülükler henüz kamuoyuna tam olarak yansımamıştır. Ayrıca, kuvvet kullanımı ve askerî harekât kararlarının her ülkenin kendi anayasal düzeni ve ulusal karar mekanizmaları çerçevesinde alınacağı gerçeği, stratejik bir ihtiyat payı olarak masada durmaktadır.
Yeni durumda, Türkiye’nin güvenlik coğrafyası artık Riyad ve İslamabad’ın istikrarıyla doğrudan ve kurumsal bir ilintiye kavuşmuştur. Anlaşmanın “diğer bölge ülkelerinin katılımına açık” olan doğası göz önüne alındığında, bu yeni güvenlik şemsiyesinin altına yarın yeni başkentlerin eklenmesi, bölgenin değişen jeopolitik gerçekliğinin doğal bir sonucu olacaktır.
2. Mekke Sembolojisinin Düşündürdükleri
Bu noktada Safa Sarayı’nın seçimi, yalnızca protokol tercihi değildir. Suudi Arabistan’ın kutsal şehirlerin ev sahipliğine dayanan geleneksel “İslam dünyasına liderlik” iddiasını, doğrudan bir güvenlik anlaşmasının zeminine taşıma çabası olarak okunmalıdır. Tarih boyunca Hicaz’ın ve kutsal şehirlerin kontrolü, İslam dünyasında siyasi ve dini meşruiyetin temel unsurlarından biri olmuştur. Suudi hanedanı, bu geleneksel meşruiyet zeminini bugün askeri bir ittifakın inşasıyla birleştirerek, salt sembolik bir liderlik iddiasının ötesine geçmekte ve kutsal mekânı aktif bir güvenlik politikasının merkezine yerleştirmektedir. Anlaşmanın Safa Sarayı’nda imzalanması, bu stratejik tercihin somut bir tezahürüdür: Suudi Arabistan, kutsal şehirlerin koruyuculuğu sıfatını, bölgesel güvenlik mimarisinin kurucu aktörlüğü ile birleştirme iddiasını ortaya koymaktadır.
Ancak bu hamle, aynı zamanda kutsal mekânların siyasi ve askeri bir zemine çekilmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Mekke’nin bu şekilde bir savunma anlaşmasının adresi olması, geleneksel “tüm dünya Müslümanlarının kalbi” sıfatının, dar bir ittifakın sembolüne dönüşme tehlikesini de barındırmaktadır. Zira Mekke’nin anlamı kapsayıcıdır; Suudi Arabistan’ın buradaki imzası, bir yandan kendi liderlik iddiasını perçinlerken, diğer yandan İslam dünyasında zaten mevcut olan bölünmeleri daha da derinleştirme riskini de üstlenmiş olmaktadır.
Bu kapsayıcı zemin, resmî açıklamalardaki ‘hiçbir ülkeyi hedef almama’ ve ‘tüm kardeş devletlere açık olma’ taahhütleriyle desteklenerek; İran dâhil bölgedeki hiçbir aktörün peşinen dışlanmadığı, genişleyebilir bir ‘güvenlik şemsiyesi’ vizyonunu yansıtmaktadır.” Ancak yine de bu beyanata karşın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aynı güvenlik çatısı altında buluşması; İran’ın ise bu yapının dışında kalması, doğal olarak mezhepsel bir jeopolitik okuma yaratacaktır.
3. Çok Katmanlı Bir Güvenlik Mimarisi
Türkiye’nin savunma vizyonu, Cumhuriyet tarihinin önemli dönemeçlerinden biriyle karşı karşıyadır. Bu yeni tabloda Türkiye, batı kanadında Brüksel ve Washington merkezli NATO sistemiyle olan tarihsel bağlarını korurken, güney ve doğudaki güvenlik ilişkilerini Riyad üzerinden İslamabad’a kadar uzanan yeni bir ağla genişletmektedir.
Bu dönüşümün arkasındaki gerekçeler birkaç başlık altında değerlendirilebilir:
- Güvenlik Ortamının Değişmesi: Son yıllarda Körfez ve çevresinde yaşanan gelişmeler, bölge ülkelerinde mevcut güvenlik garantilerinin tek başına yeterli olmayabileceği düşüncesini güçlendirmiştir. Bu durum, ülkeleri mevcut ittifaklarını terk etmekten ziyade, güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye ve kendi savunma kapasitelerini artırmaya yöneltmektedir.
- Tehdit Çeşitliliği: İran-İsrail gerilimi, Ukrayna-Rusya savaşı ve Kızıldeniz ile Körfez’deki deniz güvenliği sorunları, Karadeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan geniş coğrafyada güvenlik algılarını değiştirmiştir. Ticaret yolları, enerji altyapıları ve kritik ulaştırma hatlarının doğrudan veya dolaylı olarak çatışmaların parçası haline gelmesi, ülkelerin savunma ve güvenlik politikalarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılmaktadır.
- Stratejik Özerklik Arayışı: Bu ortamda Türkiye dahil bölge ülkeleri, tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı kalmadan farklı aktörlerle savunma, teknoloji, istihbarat ve operasyonel kapasite alanlarında işbirliği geliştirmeye yönelmektedir. Mekke Anlaşması da bu eğilimin önemli örneklerinden biri olarak görülebilir.
En kritik kaygı ise, İslamiyetin doğduğu ve henüz mezheplerin oluşmadığı döneme atfen ortak kutsal “Mekke” sembolizmine rağmen yapının bir “Sünni Ekseni” olarak kodlanmasıyla, Tahran ile yürütülen çatışmasızlık mirasının ve “rekabet içinde iş birliği” dengesinin geri dönülemez şekilde bozulması riskidir. Dolayısıyla bu yeni mimari, Türkiye için bir jeopolitik fırsat mı, yoksa küresel bir geri çekilme stratejisinin bölgesel faturası mı olduğu sorusuyla, her adımı büyük bir dikkatle yönetilmesi gereken yüksek riskli bir denge oyununa dönüşmektedir.
Bu nedenle Türkiye açısından tercih edilmesi gereken model, tarafları birbirlerinin bütün çatışmalarına otomatik olarak bağlayan NATO’nun 5. maddesine benzer bir ittifak zinciri değil; savunma kapasitesini artıran, güven artırıcı mekanizmalar geliştiren, krizlerde istişareyi ve çatışmaların azaltılmasını önceleyen esnek bir bölgesel güvenlik ağı olmalıdır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin kendi tarihsel diplomasi tecrübesinden hareketle çevresinde güvenlik üretebildiği daha geniş bir bölgesel mimarinin başlangıcını oluşumuna daha fazla katkı sağlayacaktır.
4. Türkiye Bu Eksenin Neresinde?
Üç ülkenin sahip olduğu stratejik kaynaklara bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor:
- Suudi Arabistansermayeyi, enerjiyi, Körfez coğrafyasını ve kutsal topraklardan ileri gelen Müslüman ve Arap dünyasındaki siyasi ve kültürel ağırlığını taşıyor.
- Pakistanbüyük nüfusunu, nükleer caydırıcılığını, güçlü askeri kapasitesini ve Hint Okyanusu’ndaki konumunu, Merkezi Asya ile olan bağlantıyı taşıyor.
- Türkiyeise bu ikisini birbirine bağlayan çok farklı bir stratejik kombinasyona sahip: NATO üyeliği, Batı ile entegrasyon, Türk Boğazları, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu, Kızıldeniz’e uzanan güvenlik bağlantıları, savunma sanayii teknolojisi ve üretim kapasitesi ve bunların üzerine Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Afrika arasında uzanan jeopolitik konumu.
Türkiye’nin bu yeni eksendeki rolünü yalnızca “eksenin bir parçası” olarak tanımlamak yetersizdir; görünen o ki Türkiye, Avrupa-Atlantik sistemi ile Ortadoğu, Körfez ve Güney Asya arasında “stratejik birleştirici” olmayı hedeflemektedir. Bu konum, Türkiye’ye dış politikada geniş bir manevra alanı ve stratejik seçenek çeşitliliği sunan son derece önemli bir jeopolitik avantajdır. Ancak bu “merkezi birleştirici” rolü, beraberinde yönetilmesi gereken ağır sorumlulukları ve ciddi stratejik bilinmezleri de getirmektedir:
- Stratejik Aşırı Genişleme Riski: Anlaşmanın “bir tarafa yapılan saldırıyı tümüne yapılmış sayan” kolektif savunma hükmü, Türkiye’nin kendi doğrudan ulusal çıkar alanının dışındaki coğrafi krizlere (Pakistan-Hindistan veya Suudi-İran gerilimleri gibi) eklemlenme ve riskiyle karşı karşıya kalmasına neden olabilir.
- Bölgesel Kutuplaşma ve İran Denklemi: Bu yeni yapının bölgede bir “Sünni bloku” veya “İslami NATO” olarak algılanma ihtimali, tarihsel olarak İran ile yürütülen siyaset dengesini bozma potansiyeli taşımaktadır.
- Küresel Yük Paylaşımı ve NATO İlişkisi: Türkiye, NATO üyeliğinden doğan kolektif savunma yükümlülüklerini korurken, Mekke Anlaşması ile Riyad ve İslamabad’a karşı da benzer nitelikte taahhütler altına girmiştir. Ancak bu, Ankara’yı potansiyel bir çıkar çatışmasına sürükleyebilir: Bir NATO müttefiki ile Mekke Anlaşması’nın bir diğer tarafı arasında bir kriz patlak verdiğinde, Türkiye hangi yükümlülüğü önceleyecektir?
5.Tarihsel Hafıza
Mekke Anlaşması’nı yalnızca bugünün Ortadoğu dengeleri üzerinden okumak eksik kalır. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu yeni güvenlik mimarisi arayışının, Cumhuriyet’in erken dönemlerine dayanan devlet ve diplomasi hafızasında güçlü bir tarihsel karşılığı bulunmaktadır.
Balkan Antantı (1934) ve Sadabad Paktı (1937), Türkiye’nin henüz Batı’nın kurumsal güvenlik sistemine entegre olmadığı bir dönemde, kendi inisiyatifiyle geliştirdiği iki önemli bölgesel güvenlik girişimiydi. Türkiye o tarihte NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında değildi; arkasında otomatik bir kolektif savunma mekanizması bulunmuyordu. Güvenliği büyük ölçüde kendi diplomatik kapasitesine, bölgesel ilişkilerine ve denge siyasetine dayanıyordu.
Balkan Antantı, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yı bir araya getirerek Balkanlar’da mevcut sınır düzeninin korunmasını hedefleyen bir güvenlik mekanizmasıydı. Sadabad Paktı ise Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında, doğu sınırlarının güvenliğini siyasi güven ve karşılıklı taahhütler üzerinden güçlendirmeyi amaçlıyordu. Her iki girişim de genç Cumhuriyetin kendi güvenlik ihtiyaçlarını önceleyerek geliştirdiği diplomatik hamlelerdi.
Bu paktların Türkiye açısından en önemli özelliği, Türkiye’nin yalnızca güvenlik talep eden değil, aynı zamanda güvenlik düzeni kurmaya çalışan bir ülke olduğunu göstermesiydi. Batıda Balkanlar, doğuda İran-Irak-Afganistan hattı; ortada ise Türkiye. Bu, erken Cumhuriyet döneminin çok önemli bir dış politika refleksini ortaya koymaktadır: Türkiye, güvenliğini yalnızca kendi sınırlarının içinde aramıyor; çevresinde güvenlik üreten bir bölgesel düzen oluşturmaya çalışıyordu.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu şartlar elbette 1930’lardan tamamen farklıdır. Türkiye artık NATO üyesidir, Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır ve küresel aktörlerle çok katmanlı ilişkileri bulunmaktadır. Ancak bu, Türkiye’nin kendi çevresinde bağımsız güvenlik ortaklıkları geliştirmesine engel değildir. Tam tersine, Mekke Anlaşması bu açıdan Cumhuriyet’in erken dönemindeki diplomatik refleksin yeni jeopolitik koşullara uyarlanması olarak okunabilir. 1930’larda Balkan Antantı batıdaki, Sadabad Paktı ise doğudaki güvenlik kuşağını oluşturuyordu. Bugün ise Mekke Anlaşması, güney ve doğuya uzanan yeni bir güvenlik ağının çekirdeğini oluşturabilir.
Ancak önemli bir fark vardır: 1930’ların paktları Türkiye’yi savaştan uzak tutarken, 2026’daki girişim Türkiye’yi aktif krizlerin yaşandığı coğrafyalara daha fazla bağlama potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz soru yalnızca “yeni bir güvenlik kuşağı oluşturabilir miyiz?” değil, “bu güvenlik ağını oluştururken kendi stratejik inisiyatifimizi koruyabilir miyiz?” sorusu olmalıdır.
6.Türkiye’nin İhtiyacı: Sadabad 2.0
Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından stratejik değeri, yeni bir ittifaka katılmak değil, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin kurulmasına öncülük etme potansiyelinde yatmaktadır. Eğer süreç yalnızca Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeninde kalırsa, Türkiye burada yalnızca anlaşmanın taraflarından biri olacaktır. Ancak mekanizma Mısır, Katar, Kuveyt ve Ürdün gibi aktörleri farklı seviyelerde içine alacak; Libya, Irak, Suriye ve Lübnan gibi kriz alanlarıyla temas kuracak; daha uzun vadede İran ve Afganistan’ı da kapsayacak şekilde genişler ve Türk Devletleri Teşkilatı coğrafyasıyla bağlantı kurarsa, ortaya çok daha kapsamlı bir jeopolitik yapı çıkabilir.
Ancak burada Türkiye açısından kritik bir tercih bulunmaktadır. Bu yapı nasıl bir güvenlik mekanizmasına dönüşecektir?
Türkiye’nin önündeki en doğru seçenek, NATO’nun 5. maddesine benzer biçimde bütün tarafları birbirlerinin savaşlarına otomatik olarak bağlayan sert bir kolektif savunma sistemi kurmak olmamalıdır. Böyle bir model kısa vadede güçlü bir caydırıcılık yaratabilir; ancak tarafların birbirinden farklı tehdit algıları ve devam eden bölgesel çatışmalar dikkate alındığında, Türkiye’yi kendi doğrudan ulusal güvenlik çıkarıyla bağlantılı olmayan krizlerin içine çekebilecek bir angajman tuzağına da dönüştürebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin kendi tarihsel diplomasi hafızasına bakması daha anlamlı olacaktır. Balkan Antantı ve özellikle Sadabad Paktı’nın mantığı burada yeniden önem kazanmaktadır. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politika prensipleriyle Türkiye’nin erken döneminde ortaya koyduğu yaklaşımı, çevresindeki bütün devletlerle otomatik savaş yükümlülükleri altına girmekten ziyade, komşu ülkeler arasında güven oluşturmak, sınır sorunlarını azaltmak, karşılıklı saldırmazlık anlayışını geliştirmek ve bölgesel istikrar alanları oluşturmak üzerine kuruluydu. Bugün de ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur. Türkiye’nin öncülük edeceği yeni güvenlik mimarisi, savaşlara taraf olan bir askeri bloktan çok, savaşların ortaya çıkmasını ve yayılmasını engelleyen bir bölgesel güvenlik ağı olmalıdır.
Mekke Anlaşması’nın herhangi bir ülkeye yönelik saldırının üç ülkeye yapılmış sayılacağını öngörmesi, kuşkusuz önemli bir caydırıcılık unsurudur. Ancak bu hükmün gelecekte genişleyen yapının tamamına yayılması halinde ortaya çok farklı bir risk çıkmaktadır. Çünkü bölge, aynı anda çok sayıda çatışma ve rekabet alanını barındırmaktadır: Pakistan-Hindistan, Suudi Arabistan-İran, İsrail-Filistin, Yemen, Irak, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz. Bu kadar farklı güvenlik denklemine sahip ülkeleri tek bir otomatik kolektif savunma maddesi altında birleştirmek, Türkiye’nin stratejik manevra alanını genişletmek yerine daraltabilir.
Dolayısıyla Türkiye açısından daha akılcı model, “birimize saldırı hepimize saldırıdır” ilkesinin mümkün olduğunca genişletilmesi değil; “birimizin güvenliğini tehdit eden kriz, hepimizin ortak istişare ve diplomasi konusu olacaktır” anlayışının kurumsallaştırılması olabilir. Bu, ilk etapta daha düşük profilli görünmesine rağmen uzun vadede çok daha güçlü bir bölgesel güvenlik mekanizması yaratabilir.
Burada Türkiye’nin tarihsel hafızasından çıkarabileceği ders açıktır. Sadabad Paktı‘nın 21. yüzyıl versiyonu, elbette 1937’deki yapının aynısı olamaz. Fakat onun temel mantığı güncellenebilir: saldırmazlık, güven artırıcı önlemler, sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı, ortak eğitim, ekonomik bağlantı, kriz istişaresi, arabuluculuk ve ortak savunma kapasitesi. Böyle bir yapı zaman içinde askeri kapasite de kazanabilir; ancak bu anlayışla yapının temel amacı, savaş ihtimalini azaltmak olur. Bu da günümüzün en önemli ihtiyacı olan ulusal, bölgesel, bölgeler arası ve küresel istikrara ve dünya barışına daha çok hizmet edecektir.
Bu anlayıştaki mimaride Türkiye’nin rolü yalnızca askeri kapasite sağlayan bir ülke olmamalıdır. Asıl katkı, arabuluculuk, diplomasi, savunma sanayii, eğitim, istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği, deniz güvenliği, afet yönetimi ve ortak kapasite geliştirme alanlarını aynı çatı altında buluşturmak olabilir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel dış politika genleriyle de daha uyumludur.
Türkiye’nin önündeki fırsat, 1930’larda sahip olduğu bölgesel diplomasi üretme kapasitesini, bugün sahip olduğu askerî güç, savunma sanayii, ekonomik kapasite ve diplomatik ağlarla birleştirmektir. Eğer bunu başarabilirse, Mekke Anlaşması Türkiye için yalnızca yeni bir savunma taahhüdü olmayacak; Cumhuriyet tarihinde NATO öncesi dönemde görülen “kendi çevresinde güvenlik üretme” refleksinin, NATO üyeliği sonrasında yeni bir biçimde yeniden ortaya çıkması olacaktır.
Türkiye’nin hedefi bölgenin savaşlarına taraf olan bir askeri blok kurmak değil; İran’ı da Afganistan’ı da dışlamayan, Libya’yı da Filistin’i de kapsayan, komşu Suriye ve Irak gibi farklı güvenlik ihtiyaçlarını aynı çatı altında buluşturan ve nihai amacı çatışmaya azaltmak ve istikrarı artırmak olan bir bölgesel ve bölgeler arası güvenlik düzeni kurmak olmalıdır.
Sonuç: Stratejik Kapasite ile Tarihsel Denge Arasında Yeni Bir Arayış
7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye açısından yalnızca yeni bir askeri angajman değil, Cumhuriyet’in dış politika tecrübesi açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Atatürk döneminden itibaren şekillenen, inisiyatifin tamamıyla Türkiye’de olduğu ve güvenliğin diplomasi, bölgesel denge ve karşılıklı işbirliği üzerinden güçlendirilmesini hedefleyen dış politika yaklaşımı, bugün farklı bir jeopolitik ortamda yeni bir sınamayla karşı karşıyadır.
Türkiye’nin NATO üyeliğinden kaynaklanan kolektif savunma yükümlülükleri devam ederken, Körfez ve Güney Asya’ya uzanan yeni bir güvenlik ağının içinde yer alması, dış politika ve güvenlik seçeneklerini çeşitlendirme iradesini göstermektedir. Bu durum, doğru yönetildiği takdirde Türkiye’yi yalnızca bu yapının bir üyesi değil, farklı bölgesel güvenlik sistemleri arasında bağlantı kurabilen bir aktör konumuna taşıyabilir.
Ancak burada asıl mesele, yapının ne kadar büyüyeceğinden çok, nasıl bir güvenlik mimarisine dönüşeceğidir. Anlaşmanın NATO’nun 5. maddesine benzer, tarafları birbirlerinin bütün çatışmalarına otomatik olarak bağlayan geniş kapsamlı bir kolektif savunma mekanizmasına sahip olması, önemli bir stratejik risk yaratabilir. Aktörlerin farklı tehdit algıları ve devam eden bölgesel çatışmalar dikkate alındığında, böylesi bir yapı Türkiye’yi kendi doğrudan güvenlik çıkarlarının ötesindeki krizlere sürükleyebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin tarihsel diplomasi tecrübesi önemli bir referans noktası sunmaktadır. Balkan Antantı ve Sadabad Paktı, Türkiye’nin henüz NATO üyesi olmadığı bir dönemde, kendi inisiyatifiyle geliştirdiği ve çevresinde istikrar alanları oluşturmayı başaran iki önemli girişimdi. Bugün de benzer bir refleksle, Mekke Anlaşması’nı giderek genişleyen “5.madde benzeri otomatik savunma” yükümlülüğü taşıyan bir askeri blok haline getirmekten ziyade; ortak savunma kapasitesi, güven artırıcı önlemler, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii işbirliği, sınır güvenliği, deniz güvenliği, kriz istişaresi ve gerektiğinde arabuluculuk mekanizmalarını içeren çok katmanlı bir bölgesel güvenlik ağına dönüştürmek daha anlamlı olacaktır.
Türkiye’nin önünde iki farklı yol bulunmaktadır. İlki, giderek daha fazla ülkenin dâhil olduğu ve tarafları birbirlerinin çatışmalarına bağlayan klasik bir askeri ittifak oluşturmak. İkincisi ise Mekke’den başlayan süreci, Sadabad’ın 21. yüzyıla uyarlanmış bir versiyonu gibi, çatışmaları azaltan, güven artıran, ortak kapasite üreten ve gerektiğinde farklı aktörleri aynı masada tutabilen bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüştürmek. Türkiye açısından daha sürdürülebilir olan ikinci seçenektir.
Türkiye’nin gerçek stratejik fırsatı, yeni bir askeri blok kurmak değil; kendi askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesini kullanarak, farklı bölgesel aktörleri çatışmaların içine çekmek yerine çatışmaları azaltmaya hizmet edecek bir güvenlik mimarisi etrafında buluşturabilmektir. Cumhuriyet’in dış politika mirasının temelinde yalnızca askeri güç kullanma kapasitesi değil, gücü diplomasiyle tamamlayabilme ve çevresinde istikrar alanları oluşturabilme becerisi bulunmaktadır. Bunun yolu, ancak tarihsel hafızanın yeniden hatırlanması ve bugünün koşullarına uyarlanmasından geçmektedir.
- Türkiye’nin İhtiyacı: Sadabad 2.0 - 10 Ağustos 2026
- Ceuta’dan Malakka’ya: Osmanlı İmparatorluğu’nun Stratejik Deniz Aklı - 4 Ağustos 2026
- Hazar’dan Kafkasya’ya Koridorlar Savaşı - 27 Temmuz 2026
- Karadeniz’de Genişleyen NATO Misyonu - 14 Temmuz 2026
- Neo NATOloji - 6 Temmuz 2026
- Doğu Akdeniz’de Stratejik Rekabet - 26 Haziran 2026
- FENİKELİLER’DEN GÜNÜMÜZE DENİZLERDE GÜVEN VE İSTİKRAR ARAYIŞI - 13 Haziran 2026
- ARNAVUTLUK’TA SOKAKLAR NELER SÖYLÜYOR? - 5 Haziran 2026
- HİNDİSTAN’IN ARKTİK–AKDENİZ EKSENİ - 21 Mayıs 2026
- KARADENİZ’DE VE GÜNEY KAFKASYA’DA SALINCAK HAVZA TEORİSİ*: SAVAŞLAR, KORİDORLAR, LİMANLAR, KİLİSELER VE GÜÇ MÜCADELESİ ÜZERİNE - 12 Mayıs 2026