Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

KARADENİZ’DE VE GÜNEY KAFKASYA’DA SALINCAK HAVZA TEORİSİ*: SAVAŞLAR, KORİDORLAR, LİMANLAR, KİLİSELER VE GÜÇ MÜCADELESİ ÜZERİNE

Batısında gelişmekte olan ancak bir yandan da bunun sancılarıyla baş etmeye çalışan iki NATO ülkesi ve bir dondurulmuş çatışma alanı, kuzeyde ortak bir tarih ile toplum bilincine sahip konjonktürel hasımlar Ukrayna ve Rusya, doğuda ise tarihi bir kördüğümler diyarı olan Kuzey ve Güney Kafkasya, güneyinde ise diğer tüm aktörlere nisbetle istikrarlı ancak jeopolitik gerilimlerin ortasındaki Türkiye ile çevrili Karadeniz, son üç yılda bir “çatışma havzası” olmanın çok ötesine geçti.

Artık burada sadece denizden ya da karadan fırlatılan seyir füzeleri ile dronların sesleri ya da petrol veya tahıl gemilerinin geçiş tartışmaları yok. Bugün Karadeniz; NATO’nun doğu kanadını güçlendirme inadı, Rusya’nın demografik güç, tarihi toplum ve devlet hafızaları üzerinden derinlik arayışı, Çin’in Avrupa’ya açılan kapıları ele geçirme çabasıyla tezahür eden lojistik hırsları, Avrupa Birliğinin enerji çıkmazı ve Türkiye’nin bir “denge sağlayıcı” olarak yürüttüğü hayatta kalma oyunu arasında sıkışmış çok katmanlı bir güç arenasıdır.

Bu çalışma, Karadeniz ve periferisindeki güncel jeopolitik sarsıntıları ve 2026 yılına uzanan yakın dönem projeksiyonlarını ‘Salıncak Teorisi’ çerçevesinde ele almaktadır. Havzanın 1853 Kırım Savaşı’ndan bugüne uzanan derin tarihsel arka planı, müttefik donanmalarının teknolojik sıçramaları ve Batı ittifakının Rusya’yı dengeleme refleksindeki stratejik süreklilik, ‘Karadeniz’in İki Çağı: Kırım Savaşı’ndan Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu’na’ başlıklı önceki makalemde detaylıca analiz edilmiştir.

Söz konusu ilk çalışma, Karadeniz’in jeopolitik kodlarını çözmek için ‘zorunlu bir anahtar’ niteliği taşırken; bu makale, tarihin bu sağlam zemininden hareketle doğrudan bugünün devingen güç mücadelesine, değişen liman stratejilerine ve çok kutuplu sarkaç hareketlerine odaklanmaktadır. Karadeniz’in hem bir tarihsel süreklilik alanı hem de modern bir ‘jeopolitik salıncak’ olarak tam resmini görebilmek adına, bu iki çalışmanın bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları olarak birlikte okunması tavsiye edilmektedir.

Ukrayna savaşı, bu denizi sadece mayınlarla doldurmadı; aynı zamanda limanları, boru hatlarını, kara koridorlarını ve hatta Ortodoks kiliselerini küresel rekabetin doğrudan cepheleri haline getirdi. Artık Karadeniz’e bakan bir analist, sadece savaş gemilerinin tonajını hesaplamıyor; aynı zamanda Bükreş’teki koalisyon krizini, Sofya’daki seçim takvimini, Oçamçire’deki inşaat vardiyalarını ve Tiflis’teki patrik adaylarının Moskova ile ilişkisini masaya yatırıyor.

Bu makale, Karadeniz’deki son gelişmeleri birbirinden kopuk olaylar olarak değil, aynı jeostratejik dönüşümün zorunlu parçaları olarak okuyacaktır. Vurgu, ham bilgi aktarımından çok, neden-sonuç ilişkileri, aktörlerin ikiyüzlülükleri ve yakın vadede beklenen kırılma noktaları üzerinde olacaktır.

1- Romanya’daki Hükümet Krizi: NATO’nun Doğu Kanadındaki Siyasi Sarsıntılar

Romanya, Ukrayna savaşı öncesinde NATO’nun genellikle ihmal ettiği bir doğu karakoluydu. Savaş patlak verdiğinde ise ülke, bir gecede Karadeniz’in en kritik ABD lojistik üssüne dönüştü. Köstence Limanı üzerinden Ukrayna’ya giden askeri teçhizatın %80’inden fazlası geçiyor. Deveselu’daki “Aegis Ashore” füze savunma sistemi, Rus stratejik bombardıman uçakları için doğrudan bir tehdit. Mihail Kogălniceanu Hava Üssü, Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük genişlemesini yaşıyor.

Ancak tam da bu nedenle Bükreş’teki siyasi kriz artık bir iç mesele olmaktan çıkmıştır. 2023-2024 döneminde Romanya, üç hükümet değişikliği yaşadı. Enflasyonun AB normlarına göre yüksek addedilen %10’un üzerinde seyrettiği, enerji fiyatlarının öngörülemezliği ve halkı isyan ettirdiği bir ortamda aşırı sağcı AUR (Romanyalıların Birliği İttifakı) partisi oylarını %20’nin üzerine çıkardı. AUR’un NATO karşıtı söylemleri, Rusya’nın uzun zamandır desteklediği Balkan milliyetçiliğinin Karadeniz kıyısındaki en olgun meyvesidir.

Kremlin, Romanya’daki kırılganlığı üç eksende sömürmeye çalışıyor: enerji bağımlılığı, tarihsel Rus hayranlığı (Rus yanlısı S.O.S. partisi) ve savaş yorgunluğu. Romanya ordusu Ukrayna’ya ağır silah sevkiyatı yaparken, halkın bir kısmı “Neden biz bu savaşta bu kadar aktifiz?” sorusunu sormaya başladı. Bu soru, Moskova’nın propaganda ağları tarafından ustaca büyütülüyor.

NATO için asıl tehdit şudur: Eğer Romanya’da Moskova’ya yakın bir koalisyon kurulursa, Köstence lojistik hattı çökertilebilir. Bu durumda Ukrayna’nın güney cephesine yapılan yardım neredeyse imkânsız hale gelir. Bu nedenle Washington, Bükreş’teki her siyasi krizi doğrudan müdahale edilecek bir jeopolitik anomali olarak izliyor. Fakat ABD’nin baskıları halkın bir kısmının nezdinde olumsuz etki yaratarak “dış müdahale” algısını güçlendiriyor. İçteki bu bölünmüşlük de Romanya’yı, Karadeniz’in batısında NATO’nun en kullanışlı ancak aynı zamanda en kırılgan aktörü haline getiriyor.

2- Bulgaristan’da Radev Devrimi: Cumhurbaşkanlığından İstifa Edip Kurduğu Partiyle Tek Başına İktidara Yürüdü

Bulgaristan, son beş yılda sekizinci kez sandık başına gitti ve bu kez sonuç, ülkenin siyasi istikrarsızlık girdabından çıkmasını sağlayacak nitelikte oldu. 19 Nisan 2026’da yapılan genel seçimlerde, eski Cumhurbaşkanı Rumen RADEV’in kurduğu İlerici Bulgaristan Koalisyonu, oyların %45’ini alarak 240 sandalyeli parlamentoda 135 sandalye kazandı. Bu, Bulgaristan’da 1997’den bu yana ilk kez bir partinin tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaştığı anlamına geliyor.

Radev’in bu zaferi, daha önce tahmin edilen aşırı sağcı Rönesans (Vazrazhdane) Partisi’nin yükselişi senaryosunu tamamen boşa çıkardı. Nitekim Vazrazhdane, oyların yalnızca %4’ünü alarak barajı zor aşabildi. Seçimin asıl kaybedeni ise geleneksel siyasi aktörler oldu. 62 yaşındaki Radev, 2017’den Ocak 2026’ya kadar Bulgaristan cumhurbaşkanı olarak görev yaptıktan sonra, yeni bir siyasi hareket kurmak için istifa ederek seçimlere katılmıştı. Eski bir savaş pilotu ve hava kuvvetleri komutanı olan Radev, kampanyasını yolsuzlukla mücadele, siyasi istikrar ve “güçlü bir Avrupa’nın içinde güçlü bir Bulgaristan” vurgusu üzerine inşa etti.

Ancak Radev’in dış politika duruşu, özellikle Batı ittifakı için yakından izlenmesi gereken bir profil oluşturuyor. Radev, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini eleştirmekle birlikte, AB’nin Kremlin’e yönelik yaptırımlarına karşı çıkmış ve Bulgaristan’ın Ukrayna’ya silah satışına mesafeli durmuştur. NATO üyesi bir ülkenin başbakanı olarak, bu denge politikasını nasıl yürüteceği belirsizliğini koruyor.

Yeni hükümetin Karadeniz açısından ilk somut adımı, Varna ve Burgaz limanlarının statüsüne ilişkin olacak. Radev, NATO’nun bölgedeki askeri varlığını sürdürmekle birlikte, Bulgaristan topraklarının “savaşan taraflar için lojistik üs” haline gelmesine sıcak bakmadığını ima ediyor. Bu durum, Romanya’daki aktif NATO yapılanması ile Bulgaristan’daki daha temkinli yaklaşım arasında yeni bir koordinasyon ihtiyacı doğuracak.

3- Rusya–Ukrayna Savaşı ve Karadeniz’de Değişen Askeri Denge

Savaşın ilk yılında neredeyse herkes, Rusya’nın Karadeniz’de mutlak bir deniz üstünlüğü kuracağını varsayıyordu. Ancak Ukrayna, “insansız deniz araçları” ile bilinen konsept ve doktrinlerin neredeyse tamamını boşa çıkardı. Magura V5 ve Sea Baby gibi deniz dronları, Rus savaş gemilerine sürüler (swarming) halinde saldırarak Karadeniz filosunun amiral gemisi olan “Moskva” kruvazörünü batırdı, Sivastopol limanını neredeyse kullanılamaz hale getirdi ve Karadeniz Filosunu doğuya doğru Novorosisk tarafına çekilmeye zorladı.

Bugün Rus filosu için güvenli sayılabilecek tek liman Novorosisk olmasına karşın gitikçe artan menzilleriyle yeni nesil dronlar ve füzeler (Neptune, Grom-2) burayı da hedef alabiliyor. Bu durum Rusya’yı Karadeniz’de yeni bir konuşlanma doktrinine zorladı: artık merkezi üs anlayışı yerine, dağıtılmış, daha küçük ve mobil kıyı savunma bataryaları ile desteklenmiş filo konsepti benimseniyor.
Kaynak:  www.navalnews.com

Ukrayna’nın tahıl koridorunu yeniden açmayı başarması ise sadece ekonomik bir zafer değil, aynı zamanda psikolojik bir savaş kazancıydı. Türkiye’nin arabuluculuğunda imzalanan tahıl koridoru anlaşması, Ukrayna’nın Karadeniz’de Rusya ile eşit bir aktör olarak muamele görmesini sağladı.

NATO içinse tüm bu deniz alanında meydana gelen çatışmalardan çıkarılacak en önemli ders ise kıyı savunma sistemleri ve insansız platformların, geleneksel görkemli hattı harp gemilerine düşünüldüğünden daha ağır hasarlar verebilir ve hatta doğru planlamayla kısa sürede harp dışına çıkmasına neden olabilir. Bu ders, Türkiye ve diğer tüm deniz kuvvetlerinin kuvvet planlamaları ile savunma tedarik ve ar-ge planlamalarını, üs savunma planlamalarını kökten değiştirme gücüne sahiptir. Bu ayrı bir yazının konusudur.

4- Oçamçire Üssü: Rusya’nın Karadeniz’de Yeni Derinlik Stratejisi

Rusya, Sivastopol’un güvenilirliğini kaybetmesi üzerine, Karadeniz’in doğusunda yeni bir üs arayışına girdi. Bağımsız ancak Rusya etki alanındaki Abhazya’daki Oçamçire Limanı, bu arayışın sonucudur. Resmen “lojistik üs” olarak tanıtılsa da, uydu görüntüleri bu üssün söylenenden daha fazlası olduğunu ortaya koyuyor. Oçamçire’nin stratejik önemi üç başlıkta özetlenebilir:

  1. Derinlik ve Dağılım: Rus filosu artık Kırım’dan Gürcistan sınırına kadar yayılmıştır. Bu yayılma, Ukrayna’nın tek bir füze saldırısıyla tüm filoyu felç etmesini zorlaştırmaktadır. Rusya, bu üs sayesinde Karadeniz’deki etkisini artırmayı ve Ukrayna’nın uzun menzilli saldırılarını boşa çıkarmayı hedeflemektedir. Ayrıca bölge uzmanları, Rusya’nın buraya balistik füze sistemleri yerleştirebileceğini savunmaktadır.
  2. Gürcistan Üzerinde Baskı: Rus askeri varlığı, Abhazya’nın fiilen ilhakını pekiştirirken, Gürcistan’ın NATO umutlarına da ağır bir darbe vuruyor. Tiflis, Oçamçire’deki her yeni gemi varlığını kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak okuyor. Oçamçire, Gürcistan hükümetinin kontrol ettiği noktalara yaklaşık 30 km uzaklıktadır. Gürcistan yönetimi, bu üssün Karadeniz’deki gerginliği artırdığını ve ülkenin egemenliğine bir tehdit oluşturduğunu belirterek durumu “işgal altındaki toprakların yasadışı kullanımı” olarak nitelendirmektedir.
  1. Orta Koridor’un Deniz Çıkışını Kontrol: Bu üssün, Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi” kapsamında Gürcistan’da inşa edilmesi planlanan Anaklia deniz limanının faaliyetlerini engellemek için de kullanılacağı düşünülmektedir. Rusya’ya Orta Koridor’un Karadeniz’e çıkış noktası olan Gürcistan’ın Anaklia limanı üzerinde askeri baskı kurma imkanı tanıyor.

5- Gürcistan’ın Anaklia Limanı ve Çin–ABD Rekabeti

Gürcistan’ın Orta Koridor’da birincil transit merkezi olma hedefi neredeyse tek bir projeye kilitlenmiş durumda: Anaklia Derin Deniz Limanı. Çin ve Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bu ticaret hattı, küresel tedarik zincirlerinin dönüşümüyle birlikte giderek daha stratejik hale gelirken, Rusya üzerinden uzanan geleneksel rotalara hem daha hızlı hem de daha güvenli bir alternatif sunuyor. Yani Anaklia bugün bir liman inşaatından çok, Gürcistan’ın jeopolitik geleceğinin eşiğidir.

Çin’in Kuşak-Yol Yolu, Karadeniz’e ulaşmak için Orta Asya-Hazar-Gürcistan hattını kullanmak istiyor. Anaklia, Çin mallarının Avrupa’ya (Romanya, Bulgaristan üzerinden) en kısa deniz yoludur. Pekin, bu limana yatırım yaparak, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle zayıfladığı bir bölgede kendi nüfuzunu kalıcı hale getirmeyi planlıyor.

ABD ise Çin’in Karadeniz’de bir liman edinmesini “Batı yarımküreye Çin savunma hattı” olarak görüyor. Çünkü bu liman, sadece ticari değil, potansiyel olarak askeri lojistik üs olarak da kullanılabilir. Washington, Gürcistan hükümetine baskı yaparak Anaklia’nın inşası için Avrupa ve Amerikan şirketlerini teşvik ediyor. Ancak Gürcistan’ın mevcut hükümeti, Rusya, Batı ile Çin arasında denge kurmaya çalışıyor.

Sonuçta Anaklia, bir liman inşaatının çok ötesinde bir sembole dönüştü: Bu liman Çin tarafından mı yoksa Batı tarafından mı yapılacak? Cevap, Karadeniz’in 2030’daki jeopolitik yönünü de belirleyecek. Eğer Çin kazanırsa, Karadeniz sadece NATO-Rusya rekabeti değil, aynı zamanda ABD-Çin rekabetinin de yeni bir cephesi haline gelme potansiyeline sahiptir.

6-Ermenistan’ın Batıya Yönelişi ve Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi

Karadeniz-1

Kaynak: AP

Ermenistan, 2023’te Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan tarafından geri kazanılmasıyla varoluşsal bir travma yaşadı. Bu süreçte Rus barış güçlerinin “seyirci kalması”, Erivan’da yüzyıllık Kafkas güvenlik paradigmasını yıktı. Artık Ermenistan, Rusya’nın güvenilir bir müttefik olmadığına karar verdi ve hızlı bir “Batı yönelimi” başlattı.

Ermenistan’ın Batı’ya yönelmesinin en somut tezahürü, Mayıs 2026’da Erivan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi oldu. Bu zirve, Erivan’a AB liderleriyle aynı masada oturma fırsatı verdi ve Kremlin’e açık bir mesaj niteliği taşıyordu: “Artık sizin güvenlik alanınızın pasif bir unsuru değiliz.” Zirvenin hemen ardından Fransa, Ermenistan’a hava savunma sistemleri satışını onayladı; ABD ise resmî bir stratejik ortaklık görüşmesi başlattı.

Erivan, dağlık Karabağ travmasını, Moskova’dan kopuşunun itici gücüne dönüştürdü. Bu hamle, Güney Kafkasya’da yalnızca Rusya’yı değil, aynı zamanda İran’ı da tedirgin eden yeni bir jeopolitik denklemin fitilini ateşledi.

Moskova bu değişimi “ihanet” olarak niteliyor. Kremlin, Ermenistan’ın KGAÖ’den (Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü) fiilen ayrıldığını, hatta topraklarında NATO tatbikatlarına ev sahipliği yapmayı değerlendirdiğini görüyor. Bunun karşılığında Rusya, Ermenistan’a doğalgaz sevkiyatını kesti, ürün ihracatını kısıtladı ve sınırda gerilim artırıcı adımlar attı.

Bu durum Güney Kafkasya’da yepyeni bir jeopolitik denklem yaratıyor. Ermenistan’ın Batı’ya yönelmesi, İran’ı da tedirgin ediyor. Tahran, Ermenistan üzerinden Avrupa’ya gaz satma planlarını (bir tür Güney Kafkasya gaz koridoru) şimdilik askıya aldı. Ayrıca Türkiye, Ermenistan ile normalleşme sürecinde Batı’nın artan nüfuzunu “Ankara’nın elini güçlendiren” bir faktör olarak görüyor. Kısacası, Ermenistan’ın Batı’ya yönelmesi, Kafkasya’da sadece bir ittifak değişimi değil, bölgesel güçleri de yeniden konumlandıran bir deprem yaratıyor.

7- Türkiye–Ermenistan Normalleşmesi ve Orta Koridor

Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme süreci yalnızca diplomatik ilişkilerin yeniden tesisi ya da sınırların açılması meselesi değildir. Bu süreç aynı zamanda Karadeniz, Güney Kafkasya ve Orta Asya arasında oluşmakta olan yeni jeoekonomik mimarinin önemli parçalarından biri olarak görülmelidir. Çünkü Güney Kafkasya’da oluşacak her yeni ulaşım hattı, her yeni ticaret koridoru ve her yeni siyasi denge doğrudan Karadeniz’in stratejik önemini de etkilemektedir.

Türkiye bugün “Orta Koridor” yaklaşımını yalnızca ekonomik bir lojistik proje olarak değerlendirmiyor. Ankara açısından bu hat; Çin’den başlayıp Orta Asya, Hazar Havzası, Güney Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni Avrasya bağlantısının omurgası anlamına geliyor. Ukrayna savaşı sonrası Rusya üzerinden geçen kuzey ticaret hattının riskli hale gelmesi, Kızıldeniz ve Süveyş çevresindeki güvenlik sorunları ile birlikte Orta Koridor’un stratejik değeri daha da arttı. Bu durum Türkiye’nin transit merkez olma hedefini güçlendiren yeni bir jeopolitik fırsat yarattı.

Tam da bu nedenle Ermenistan’ın bölgesel ulaşım ve ticaret sistemine yeniden entegre edilmesi Ankara tarafından dikkatle izleniyor. Azerbaycan ile Ermenistan arasında yürütülen barış görüşmeleri, Zengezur hattı tartışmaları ve Türkiye–Ermenistan normalleşmesi aslında birbirinden bağımsız başlıklar değildir. Bunların tamamı Güney Kafkasya’nın gelecekte hangi transit düzen üzerine kurulacağı sorusuyla bağlantılıdır.

Eğer Ermenistan bölgesel ticaret ağlarına entegre olur ve Türkiye ile ilişkiler belirli ölçüde normalleşirse, Karadeniz ile Güney Kafkasya arasındaki ekonomik bağlantılar daha da güçlenebilir. Bu durum yalnızca ticaret hacmini değil; limanların, demiryollarının, enerji hatlarının ve lojistik merkezlerin stratejik değerini de artıracaktır. Özellikle Anaklia gibi projeler düşünüldüğünde, Karadeniz ile Güney Kafkasya artık birbirinden ayrı değil, aynı jeoekonomik zincirin birbirini tamamlayan halkaları haline gelmektedir.

8- Karadeniz’in Teopolitik Fay Hattı: Gürcistan Kilisesi ve Patrik Seçimi

Karadeniz’deki güç mücadelesinin en az görünen ama belki de en belirleyici cephelerinden biri, Gürcistan Ortodoks Kilisesi’nin içindeki patrik seçim sürecidir. Gürcistan’da kilise, sadece bir inanç kurumu değil, aynı zamanda siyasi yönelimlerin kutsandığı bir mekândır. Halkın %85’inin bağlı olduğu bu kilisenin başına gelecek patrik, ülkenin Avrupa’ya mı yoksa Avrasya’ya mı yöneleceğine dair belki de en güçlü sinyali verecektir.

1977 yılından beri görevde olan Patrik II. İlia hayatını kaybetti. Onun döneminde kilise, Abhazya ve Güney Osetya savaşlarında Moskova’yı “Ortodoks âleminin koruyucusu” olarak meşrulaştıran açıklamalar yapmış, genel anlamda Rusya yanlısı bir çizgi izlemişti. Ölümüyle birlikte Gürcistan sadece dini liderini değil, aynı zamanda Moskova Tiflis üzerindeki en önemli nüfuz araçlarından birini de kaybetti.

Ancak asıl şok edici gelişme, cenaze töreninde yaşandı. Beklenenin tamamen dışına çıkılarak, tören Fener Rum Patriği tarafından yönetildi. Normal şartlarda Moskova Patrikhanesi’ne yakın bir figürün cenazesini kaldırması beklenirken, bu görevin İstanbul’daki Fener Rum Patrikliği’ne verilmesi, Gürcistan Kilisesi içinde derin bir kırılmanın işaretiydi. Bu hamle, Batı yanlısı kesimlerin “Moskova’dan kopuş” stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Aynı zamanda, henüz halefi seçilmemiş olan patrik makamı için adaylar arasındaki güç dengesini de sarstı.

Rus Ortodoks Kilisesi, Gürcistan içindeki rahipler aracılığıyla kendine sadık bir aday çıkarmak için yoğun lobi yürütüyor. Buna karşılık Batılı STK’lar ve Avrupa fonları, daha bağımsız, hatta Batı yanlısı bir patrik adayını desteklemek için kampanyalar başlattı. Fener Rum Patriği’nin cenazeyi yönetmesi, bu Batı yanlısı eksenin elde ettiği büyük bir sembolik zaferdir.

Bu mücadele sadece din adamları arasında değil, Gürcistan parlamentosunda da yankılanıyor. Rusya yanlısı partiler, “kiliseye dış müdahale” söylemiyle milliyetçi oyları toplarken, Avrupa yanlısı hareketler “modern, Avrupa değerlerine açık bir kilise” istiyor.

Bu çatışma, Karadeniz’deki klasik güç dengesinin ötesine geçen bir kültürel savaştır. Çünkü Gürcistan’ın stratejik kararları (Anaklia Limanı’nın kime yaptırılacağı, Oçamçire üssünün tanınıp tanınmayacağı) doğrudan halkın kimlik algısıyla ilgilidir. Patrik seçimi, bu algının berraklaşacağı an olacaktır. Moskova, Tiflis’te “Ruhu kaybederse, devleti de kaybeder” anlayışıyla hareket ediyor. Fakat cenaze töreni, bu ruhun çoktan bölünmeye başladığını gösterdi. Batı ise Fener Rum Patrikliği üzerinden kilise içinde yeni bir müdahale aracı bulmuş görünüyor. Önümüzdeki aylarda seçilecek yeni patrik, Gürcistan’ın jeopolitik istikametini belirleyecek en önemli isim olacak.

9- Trump’ın Çin Ziyareti ve Karadeniz’e Dolaylı Yansımaları

Bu makalenin yazıldığı dönemde Donald TRUMP’ın Çin ziyareti küresel jeopolitiğin en dikkatle takip edilen başlıklarından biri haline gelmişti. İlk bakışta ziyaretin merkezinde Tayvan meselesi, Pasifik’teki güç rekabeti, yarı iletken savaşları ve Güney Çin Denizi bulunuyor gibi görünse de, Washington ile Pekin arasındaki rekabetin etkileri yalnızca Asya-Pasifik ile sınırlı değildir. Çünkü bugün büyük güç rekabetinin damarları birbirine bağlıdır ve Pasifik’te atılan her stratejik adımın yankısı Karadeniz ile Güney Kafkasya’da da hissedilmektedir.

Trump yönetiminin dış politika yaklaşımı Avrupa’da uzun süredir şu soruyu gündemde tutuyor: ABD, Avrupa güvenliğine eskisi kadar kaynak ayırmaya devam edecek mi? “Önce Amerika” anlayışı Washington’un dikkatini yeniden Pasifik’e yoğunlaştırırken, Avrupa’nın kendi güvenlik yükünü daha fazla üstlenmesi gerektiği fikrini de beraberinde getiriyor. Özellikle Ukrayna savaşı sonrası NATO’nun doğu kanadında oluşan ağır askeri ve ekonomik yük düşünüldüğünde, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltma ihtimali Karadeniz açısından kritik sonuçlar doğurabilir.

Bu durum Karadeniz’de yeni bir güvenlik boşluğu tartışmasını beraberinde getiriyor. Çünkü Almanya ve Fransa gibi büyük Avrupa güçleri Karadeniz’deki askeri yapılanmalarda sınırlı kapasite ve siyasi çekingenlik gösteriyor. Washington’un stratejik odağını Pasifik’e kaydırması halinde Karadeniz’deki caydırıcılığın daha çok bölgesel aktörlere dayanması beklenebilir. Bu noktada Türkiye, Romanya ve Polonya gibi ülkelerin önemi artıyor.

Ancak burada temel sorun şudur: Bu ülkelerin tehdit algıları ve stratejik öncelikleri tamamen örtüşmüyor. Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ile enerji, turizm, ticaret ve bölgesel diplomasi alanlarında karmaşık bir ilişki yürütüyor. Ankara geleneksel Karadeniz politikası hilafına alınan bazı son dönem kararlarına imza atmasına karşın bölgenin kontrolsüz biçimde askerileştirilmesine ve dışarıdan gelecek büyük güçler nedeniyle keskin bir jeopolitik rekabet alanı haline gelmesini istemiyor. Buna karşılık Romanya ise Karadeniz’de daha sert NATO varlığı talep ederken bir yandan kendi iç siyasi kırılganlıklarıyla mücadele ediyor. Polonya’nın önceliği ise daha çok Baltık ve Belarus hattında yoğunlaşıyor. Daha ikincil aktör olarak görülen Bulgaristan’ın ABD-Rusya rekabetinde bölgeselciliği ön planda tutarak Rusya tarafında yer alması daha olası görünüyor.

Dolayısıyla Trump’ın Asya’ya yönelen stratejik odağı, Karadeniz’de NATO’nun klasik merkezi güvenlik şemsiyesinden daha parçalı ve bölgesel güvenlik mimarilerine geçiş sürecini hızlandırabilir. “Gönüllüler koalisyonu” tarzı yapılanmaların ve bölgesel görev kuvvetlerinin daha fazla gündeme gelmesinin nedeni de budur.

Bu sürecin bir diğer önemli boyutu ise Çin’dir. Eğer Washington ile Pekin arasında kontrollü bir ekonomik yumuşama ya da ticari bir denge oluşursa, Çin’in Avrasya yatırımlarına daha rahat odaklanması mümkün olabilir. Bu durumda Çin sermayesinin Güney Kafkasya ve Karadeniz hattındaki lojistik projelere daha yoğun yönelmesi beklenebilir. Özellikle Anaklia gibi projeler bu açıdan yalnızca ticari yatırım değil, büyük güç rekabetinin stratejik uzantıları olarak değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Trump’ın Çin ziyareti yalnızca Pasifik merkezli okunmamalı, Washington ile Pekin arasındaki her yakınlaşma ya da her gerilimin, Karadeniz’deki liman projelerinden NATO yapılanmalarına, Güney Kafkasya’daki transit koridorlardan Rusya’nın güvenlik reflekslerine kadar geniş bir alanı dolaylı biçimde etkileyebilecek kapasiteye sahip olduğu daima hatırlanmalıdır. Çünkü artık Karadeniz ile Pasifik arasındaki mesafe artık sanıldığı kadar uzak değildir.

10- NATO’nun Karadeniz Yapılanması: CTF Black Sea, Gönüllüler Koalisyonu ve Montrö Dengesi

NATO açısından Karadeniz bugün yalnızca Ukrayna savaşının uzantısı olan bir operasyon sahası değil; ittifakın doğu kanadının geleceğini belirleyecek stratejik eşiklerden biridir. Ancak ittifakın Karadeniz’deki hareket alanı Baltık ya da Akdeniz’den farklı olarak ciddi hukuki ve jeopolitik sınırlarla çevrilidir. Bu sınırların merkezinde ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi bulunmaktadır.

Montrö rejimi, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine tonaj, süre ve geçiş bakımından önemli sınırlamalar getirmektedir. Özellikle kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin Karadeniz’de en fazla 21 gün kalabilmesi ve toplam tonaj sınırlamaları, NATO’nun klasik anlamda kalıcı bir deniz görev gücü oluşturmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye ise bu hukuki yapının uygulayıcısı ve aynı zamanda dengeleyici aktörüdür. Ankara’nın Montrö konusundaki hassasiyeti yalnızca hukuki değil; doğrudan stratejik bir meseledir. Çünkü Montrö, Türkiye açısından Karadeniz’in kontrolsüz biçimde askerileştirilmesini ve bölgesel ya da küresel rekabet alanı olmasını engelleyen en temel güvenlik mekanizmasıdır.

Bunların da ötesinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan ile birlikte Türkiye’nin egemenliğini belirleyen kurucu diplomatik belgelerdir. Türk Boğazları üzerinde tesis edilmiş olan uluslararası bir komisyonun görevlerine son vererek Boğazlar’ın kontrolünü ve savunmasını tamamen Türkiye’ye bırakarak tam egemenliğimizi tescil etmiştir.

Bu anlaşma sayesinde NATO, Karadeniz’de uzun zamandır istediği “daimi filo”yu konuşlandıramadı. Bunun yerine, Montrö esaslarına bağlı kalan daha esnek ve modüler yapılanmalara yöneldi. “CTF Black Sea” yaklaşımı işte bu anlayışın ürünüdür. Burada amaç, klasik anlamda sürekli konuşlu büyük bir NATO filosu oluşturmak değildir. Hedef; kıyıdaş ülkelerin gemi tahsis ettiği, ortak komuta-kontrole tabi, dönemsel görev yapacak bir görev kuvvetiyle; mayın karşı tedbirleri, istihbarat paylaşımı ve müşterek deniz farkındalığı üzerinden sürdürülebilir bir güvenlik ağı kurmaktır. Bu konuya dair 2025 yılı Mart ayında yapılan kamuoyu bilgilendirmesinde “NATO Deniz Komutanlığı’nın Harekat Kontrolünde taktik seviyede ki Deniz Harekat Alanı Planını icra edecek, 5 Görev Kuvveti Komutanlığından biri olan CTF Black Sea’nin İstanbul Boğaz Komutanlığı Aydın Kışlası içerisinde statik karargah statüsünde teşkili faaliyetlerine devam edildiği”, CTF Black Sea karargahının, ilk harekat kabiliyetinde Bulgaristan ve Romanya’nın da katılımı ile öncelikle Türkiye’de teşkil edilmesinin öngörüldüğü” ifade edilmiştir.

Bu çerçevede dikkat çeken bir diğer oluşum ise kamuoyunda “Gönüllüler Koalisyonu” olarak anılan daha esnek destek ağıdır. Bu yapı resmî NATO komuta zincirinden bağımsız görünse de Ukrayna’ya sağlanan deniz dronları, kıyı savunma sistemleri, elektronik harp kapasitesi ve istihbarat desteği üzerinden Karadeniz’de fiili bir denge unsuru oluşturmaktadır. ABD ve İngiltere bu yapının en aktif bileşenleri arasında yer alırken, Türkiye ve Romanya gibi kıyıdaş ülkeler de farklı düzeylerde sürece etki etmektedir.

Karadeniz’de son dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri ise Türkiye, Romanya ve Bulgaristan tarafından oluşturulan Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu’dur. “MCM Black Sea” olarak adlandırılan bu yapı, Ukrayna savaşı sırasında sürüklenen mayınların deniz ticaret yolları ve kıyı güvenliği açısından oluşturduğu riski azaltmak amacıyla kuruldu. Ancak bu girişimin önemi yalnızca teknik değildir. Aynı zamanda Karadeniz’de doğrudan Rusya’yı hedef almayan fakat savaşın güvenlik etkilerini yönetmeye çalışan yeni bir bölgesel iş birliği modelini temsil etmektedir.

Bu yaklaşım Türkiye açısından özellikle önemlidir. Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Karadeniz güvenliğinde aktif rol üstlenmek isterken, diğer yandan bölgenin tamamen NATO–Rusya rekabet alanına dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Karadeniz politikası doğrudan cepheleşmeden ziyade kontrollü denge üretmeye yöneliktir.

Önümüzdeki dönemde NATO’nun Karadeniz’de nasıl bir yapı kuracağı yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bugün Moskova Karadeniz’de stratejik olarak geri çekilmiş değildir. Rusya savaş boyunca ciddi deniz kayıpları yaşamış olsa da Kırım üzerindeki hakimiyetini korumakta, Abhazya’daki Oçamçire hattında yeni askeri derinlik oluşturmaya çalışmakta ve tahıl koridorları üzerinden bölgesel baskı kapasitesini sürdürmeye devam etmektedir.

NATO ise tam bu noktada ikili bir açmazla karşı karşıya bulunmaktadır. Eğer Karadeniz’de askeri görünürlüğünü artırmazsa, Rusya’nın bölgedeki fiili kazanımları zamanla daha kalıcı hale gelebilir. Ancak NATO’nun daha agresif ve sürekli bir deniz yapılanmasına yönelmesi halinde bu kez Montrö rejimi etrafında ciddi diplomatik gerilimler ortaya çıkabilir. Bu nedenle Karadeniz bugün yalnızca Rusya ile NATO arasındaki askeri rekabetin değil; aynı zamanda hukuk, denge ve stratejik sabır mücadelesinin de merkezi haline gelmiş durumdadır.

Karadeniz Salıncak Havza Makale Görseli

SONUÇ: KARADENİZ “SALINCAK HAVZA”YA DÖNÜŞÜRKEN

Karadeniz, Soğuk Savaş sonrasında “unutulmuş deniz” statüsünden çıkıp, 21. yüzyılın en yoğun güç üretim sahnesine dönüştü. Artık burada yalnızca Rusya ile NATO karşı karşıya gelmiyor; aynı masada Çin, AB, Türkiye, hatta Ortodoks kiliseleri ve lojistik şirketleri var.

Bu makalede incelenen farklı kırılma noktaları (Romanya’daki hükümet istikrarsızlığı, Bulgaristan’daki seçim sonuçları, Oçamçire üssü, Anaklia liman rekabeti, Ermenistan’ın rota değişikliği, Gürcistan’daki patrik seçimi, Trump’ın Asya hamlesi) birbirinden bağımsız olaylar değildir. Hepsi aynı stratejik dönüşümün dişlileridir: Karadeniz, çok kutuplu dünyanın en keskin sınır hattıdır.

Karadeniz’e bakmak artık sadece bölgesel bir analiz değildir. Karadeniz’e bakmak; küresel güç dengesinin, enerji jeopolitiğinin, yeni ticaret yollarının ve hatta din-siyaset ilişkisinin en çıplak haliyle okunmasıdır.

Bu nedenle her siyasi kriz, her liman inşaatı, her patrik adaylığı, yalnızca kendi ülkesinin gündemini değil, aynı zamanda küresel düzenin kaderini de belirlemektedir. Karadeniz’de yeni bir jeopolitik kırılma yaşanıyor ve bu kırılmanın merkez üssünde henüz kimse tam olarak nerede duracağına karar vermiş değil.

Uzun yıllar Karadeniz’e, Batı güvenlik mimarisinin doğal bir etki alanı gözüyle bakıldı. NATO genişledi, Romanya ve Bulgaristan ittifaka katıldı, Ukrayna ve Gürcistan Batı’ya yaklaştı. 2000’li yılların başındaki hava, Moskova’nın Karadeniz’de giderek gerileyeceği yönündeydi. Bugünün tablosu ise tam tersini fısıldıyor.

Ukrayna savaşı Rusya’yı yıpratmış olabilir, ama Moskova bu denizden kopmuş değil. Tam aksine: Sivastopol üzerindeki baskıya rağmen Rusya, Novorosisk, Tuapse ve Oçamçire hattında yeni bir savunma derinliği inşa ediyor. Abhazya’daki askeri varlığını tahkim ediyor. Güney Kafkasya’nın her kırılgan damarını kullanıyor. Ve Karadeniz’den tamamen geri çekilmeyi açıkça reddediyor.

Bu durum, Batı için rahatsız edici bir yüzleşmeyi zorunlu kılıyor: Karadeniz artık “çantada keklik” değil.

Washington ve Avrupa, bugün bu havzada otomatik üstünlük kuracaklarından emin değil. Çünkü karşılarında yalnızca askeri olarak direnen bir Rusya yok; aynı zamanda zamana oynayan, gri alanları iyi kullanan ve bölgesel kırılganlıkları kendi çıkarlarına göre şekillendiren bir Moskova var. Üstelik Avrupa’nın kendi iç siyasi dalgaları (Romanya ve Bulgaristan’daki kırılgan yönetimler), ABD’nin dikkatini yeniden Pasifik’e çevirmesi ve NATO’nun Montrö sınırları nedeniyle Karadeniz’de belirli kısıtlarla hareket edebiliyor olması tabloyu iyice karmaşıklaştırıyor.

Ancak denklemi değiştiren tek taraf Rusya değil. Çin de artık Karadeniz’e uzaktan bakan bir güç olmaktan çıkıyor. Pekin, Anaklia gibi liman projeleri, Orta Koridor yatırımları ve Güney Kafkasya üzerinden Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarıyla burada ekonomik ve lojistik bir varlık inşa etmeye çalışıyor. Artık Karadeniz’de sadece NATO ile Rusya rekabeti yok. Çin’in ekonomik nüfuz arayışı, işin içine yepyeni bir katman ekliyor: Limanlar, demiryolları, lojistik merkezler giderek askeri üsler kadar stratejik hale geliyor.

Tam da bu kavşakta Türkiye’nin rolü daha belirginleşiyor. Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin içinde; diğer yandan Rusya’yla doğrudan çatışmacı bir denge istemiyor. Aynı zamanda Orta Koridor’un merkez ülkesi olma hedefiyle Çin ve Güney Kafkasya bağlantılarını dikkatle yönetiyor. ABD’nin kısmen geri çekildiği, Avrupa’nın ise dolduramadığı alanlarda Türkiye, kendisini “orta güç dengeleyicisi” olarak konumlandırıyor. Karadeniz’deki mayın karşı tedbir grupları, bölgesel güvenlik girişimleri ve kontrollü NATO desteği, bu yaklaşımın somut parçaları.

Peki NATO ne yapıyor? İttifak, bu süreçte daha sessiz ama daha kalıcı bir yapılanmaya yöneliyor. Montrö nedeniyle Karadeniz’de klasik anlamda büyük bir daimi filo kuramıyor. Bunun yerine görev kuvvetleri, dönüşümlü deniz unsurları, mayın karşı tedbir yapıları, istihbarat ağları ve destek verdiği “Gönüllüler Koalisyonu” benzeri esnek mekanizmalar üzerinden bölgede uzun vadeli bir varlık inşa etmeye çalışıyor. Dolayısıyla Karadeniz’de bugün yalnızca görünen değil, sütre gerisinde de yoğun bir rekabet yaşanıyor.

Karadeniz’in jeopolitik konumunu anlamlandırmak adına Amerikan siyasetindeki ‘salıncak eyalet’ kavramı etkili bir analoji sunmaktadır. Batı ile Rusya arasındaki tarihsel sarkaç, günümüzde Çin’in de dâhil olduğu çok kutuplu bir rekabet alanına evrilmiştir. Bu yeni denklemde Karadeniz; liman kontrolü ve ticaret koridorlarının yeniden şekillendiği, orta güçlerin alan kazandığı dinamik bir sahaya dönüşmüştür. Dolayısıyla bölgeyi artık statik bir alan değil, küresel güçlerin birbirini tarttığı devingen bir rekabet alanı olarak okumak zorundayız.

Sonuç olarak Karadeniz ve Güney Kafkasya, artık tek bir bloğun mutlak nüfuz alanı ya da statik bir sınır hattı değildir. Aksine; Rusya’nın askeri direnci, Çin’in lojistik ağları, NATO’nun esnek varlığı ve Türkiye’nin dengeleyici rasyonalitesi arasında sürekli bir devinim halindedir. Bu havzada stratejik üstünlük, artık sadece askeri bir mevzi kazanmakla değil; bu çok kutuplu ‘salıncak’ hareketini yönetebilme ve her salınımı jeopolitik bir fırsata dönüştürebilme kabiliyetiyle ölçülecektir. Karadeniz, 21. yüzyılın küresel güç dengelerinin tartıldığı en kritik denge noktası olmayı sürdürecektir.

* Salıncak Havza terimi, Amerikan iç siyasetindeki ‘Swing State’ kavramından mülhem olup, yazar tarafından Karadeniz’in çok kutuplu değişkenliğini tanımlamak için literatüre önerilmektedir.”

Kaynakça

  1. Naval NewsStrike on Admiral Makarov Raises Questions About Russia’s Black Sea Fleet Retreat to Caspian, yayın tarihi: 2024 (görsel referansı).
  2. Associated Press (AP)Inaugural Armenia–EU Summit – Official Photo, 5 Mayıs 2026, Erivan.
  3. Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı (MSB)Kamuoyu Bilgilendirmesi: CTF Black Sea Teşkili ve Montrö Uyumu, Mart 2025, Ankara.
  4. NATO Deniz Komutanlığı (MARCOM)Combined Task Force Black Sea (CTF Black Sea) – Concept Note, Brussels, 2024-2025.
  5. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936, Cenevre. (Resmî metin – Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Arşivi)
  6. Avrupa Siyasi Topluluğu (EPC)5th Summit – Yerevan Declaration, 4-5 Mayıs 2026, Erivan.
  7. Gürcistan Ortodoks Kilisesi Resmî AçıklamasıPatriarch Ilia II’s Funeral and Succession Process, 17 Mart 2026, Tiflis.
  8. Fener Rum PatrikhanesiBasın Duyurusu – Gürcistan Patriği Cenaze Töreni, Mart 2026, İstanbul.
  9. Rusya Federasyonu Savunma BakanlığıOchamchire Lojistik Destek Noktası Hakkında Teknik Brifing, 2025, Moskova.
  10. Ukrayna Genelkurmay BaşkanlığıBlack Sea Drone Warfare: Magura V5 and Sea Baby Operational Reports, 2024-2025.
  11. Ermenistan Dışişleri BakanlığıStratejik Ortaklık Görüşmeleri – ABD ve Fransa ile Yapılan Anlaşmalar, Mayıs 2026, Erivan.
  12. Uluslararası Kriz Grubu (ICG)The Middle Corridor and the Geopolitics of the Caucasus, Europe Report No: 312, Şubat 2026.
  13. Center for Strategic and International Studies (CSIS)China’s Infrastructure Ambitions in the Black Sea: Anaklia as a Test Case, Washington D.C., Nisan 2026.
  14. Rumen Radev Seçim Kampanyası Resmî Programıİlerici Bulgaristan Koalisyonu – İstikrar ve Güçlü Avrupa Vurgusu, Mart-Nisan 2026, Sofya.
  15. Romanya Parlamentosu TutanaklarıHükümet Krizi ve 5 Mayıs 2026 Koalisyon Çöküşü – Oturum Özetleri, Bükreş.