Ortadoğu bölgesinde, bilhassa Irak ve Suriye’deki uluslararası güvenlik ortamının, Türkiye’nin geri bölge güvenliğini tehdit etmeye başlaması, ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, yani ikinci körfez savaşı dönemine rastlar.

Türkiye’nin geri bölge güvenliğinin Irak ve Suriye iç savaşından sonra önem kazanmaya başlaması, son yıllarda Suriye’de baş gösteren iç savaş ve IŞİD gibi bir terör örgütünün ortaya çıkması ve sınırlarımızın hemen ötesinde vahşi katliamlar gerçekleştirilmesi, Türkiye’ye doğrudan yönelik potansiyel tehdit ortamının artması ile yakından ilgilidir.

Anılan tehdidin ülke içine yansımasını, son beş ayda Ankara’da gerçekleştirilen terör saldırılarında görüyoruz. Söz konusu saldırıların perde arkasında güneydoğuda güvenlik güçlerinin son üç ayda icra ettikleri  başarılı operasyonların olduğu da söylenebilir ama, bu saldırıların temelinde  Türkiye’nin geri bölge güvenliğinden yoksun olduğu tezinin  daha gerçekçi olduğunu söylemek, mevcut koşullarda  daha gerçekçi ve akılcı görülüyor.

 

Geri Bölge Güvenliğinin Önemi

Geri bölge güvenliği, sınır güvenliği ile doğrudan bağlantılıdır. Geri bölgede yeterli güvenlik sağlanamadığı takdirde sınırlarınız yol geçen hanına döner. Daha sıklıkla kullanılan bir tabirle delik-deşik olur. Üç milyona yakın göçmenin  ülkeye getirdiği yük ve ağırlık karmaşıklığa yol açar, içerde yürütülen terörle mücadele düzeni, dengesi ve insicamını bozar, dolayısıyla terör ve şiddeti tetikler. Bununla birlikte sınırlarınızın içerisinde ve kendi topraklarınızda ayrıca şu zafiyetler meydana gelir.

Güneydeki illeriniz güvenlik açısından kontrol edilemez hale gelir. Terör örgütleri bu il ve ilçeleri üs bölgesi haline getirir. Zira kendilerine müzahir gruplar anılan bölgede yuvalanmıştır.  Ankara, İstanbul gibi büyük metropollerde yapacakları eylemler buralarda plânlanır. Her türlü lojistik destek buradan temin ve tedarik edilir.

Elde edilen kısıtlı istihbarat ile güney ve güneydoğu illeri dışındaki bölgelerde düzenlenen saldırı ve eylemler önlenemez hale gelir. Bu durum, gelecek dönemde vatandaş üzerinde, ‘’saldırıların devam edeceği’’ endişesi ve algısı oluşturur. Anılan eylemler halkta çok derin etkiler oluşturur. Halk üzerinde korku, şok, yılgınlık ve umutsuzluğun artmasına sebep olur. Bu da zaten terör örgütlerinin arzu ettikleri bir durumdur.

Terör Türkiye’nin Başkenti Ankara’yı hedef alır. Son beş ay içerisinde bombalar ardı ardına Ankara’nın da kalbi TBMM, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Hava, Deniz Kuvvet K.lıkları, İçişleri Bakanlığı gibi devletin en önemli kurumlarına çok yakın bölgelerde patlatılır. Başkent Ankara son aylarda terör saldırılarının en önemli hedefi haline gelir. Beş ay içinde meydana gelen üç terör saldırısında, (Tren Garı Kavşağında 109, Merasim Sokak’ta 29, son olarak Kızılay Meydanında,  -bu satırların yazıldığı saate kadar ikisi terörist cesedi olduğu değerlendirilen-  37 kişi olmak üzere) toplam 173 masum vatandaşımız hayatını kaybeder.

Bunun yanı sıra, Türkiye’nin geri bölge güvenliğindeki zafiyet, sadece kendi sınırları içerisinde gerçekleştirilen  terör saldırıları ile sınırlı kalmaz. Aynı zamanda bölge ve komşu ülkeler ile çeşitli sorunların ortaya çıkmasınabununla bağlantılı olarak  PKK uzantısı PYD, YPG, DHKP-C, TKP-ML, IŞİD gibi terör örgütlerinin etkisinin arttığı ve dolayısıyla vekâlet savaşlarının yürütüldüğü bir coğrafyaya dönüşmesine neden olur.

 

Terörle Mücadelede Önerilen Stratejiler

Türkiye, PKK terörüne karşı mücadelesine otuz yılı aşkın bir süredir devam etmektedir. Siyasi otoritenin teröre bakış açısı, yaklaşımı ve izleyeceği yol haritası çok önemlidir.

Son olarak geçtiğimiz Şubat ayının başında Başbakan Davutoğlu, ‘’Terörle Mücadele ve Rehabilitasyon Eylem Plânı’’ nı, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “Kardeşlik Buluşmaları” adlı konferansta açıkladı. Davutoğlu ilk hali 300 madde olan daha sonra sadeleştirilerek 100 maddeye indirilen plânın 10 ana başlığını anlattı.

Söz konusu eylem plânının içeriğine, bir de Ankara’da son aylarda yaşanan terör saldırılarına  bakıldığında, yapılan plânın daha başlangıçta, henüz uygulamaya tam olarak geçirilmeden  mevcut haliyle başarılı olmadığı/olamayacağı, ortaya çıkan tartışmalardan, gösterilen reaksiyonlardan ve meydana gelen terör olaylarından belliydi.

Türkiye’de terörle mücadele konsepti ilk yıllarda büyük ölçüde güç kullanımına ve güvenlikçi politikalara endekslendi. Terörle mücadelede başarı kriteri öldürülen terörist sayısıyla belirlendi. Bu konsept ne kadar  eksik ve hatalı ise, daha sonraki yıllarda güvenlik kriteri dışlanarak uygulanan politikaların da o denli hatalı olduğu sonraki yıllarda anlaşıldı.

Geçtiğimiz dönemde ve çözüm süreci kapsamında iki büyük hata yapıldı. PKK terör örgütü muhatap olarak alındı ve bunun sonucu olarak terör örgütüne karşı güvenlik tedbirleri göz ardı edildi.

Terör örgütünün muhatap alınması onun hem toplumda hem de uluslararası alanda meşruiyetini artırdı. Güvenlik tedbirlerinin ihmal edilmesi ise, terör örgütünün ekmeğine yağ sürülmesine, meskûn mahallerde örgütlenmesine, binlerce ton patlayıcının ve silahların yerleşim merkezlerine sokulmasına uygun ortam sağladı.

Başlangıçta nasıl güvenlikçi yaklaşım terörle mücadelede yeterli olmadıysa, güvenliğin terkedilmesi ve alan hakimiyetinin terör ve şiddete teslim edilmesi, terör örgütünün gelişmesine ve daha fazla güvenlik personelimizin şehit olmasına neden oldu. Güvenlik konusunda yapılan ihmallerin faturasının güvenlik güçleri ve masum vatandaşlara kesildiği bir kez daha görüldü.

Bu durumda devletin ülke güvenliğini sağlaması, devlet otoritesi ve kamu düzenini tesis etmesi zorunlu ve Anayasal görevidir. Bu maksatla, terör ve şiddete karşı oluşturulacak strateji, insan hakları ve hukukun üstünlüğü esaslarına uygun olarak çok boyutluluğu dikte ettiriyor.

Çok boyutluluktan kasıt, oluşturulacak stratejinin başta güvenlik olmak üzere, demokratikleşme, sosyo-kültürel, ekonomik ve uluslararası ilişkiler kapsamında düzenlenmesi ve değerlendirilmesidir.

Güvenlik boyutu kapsamında, teröristle mücadele ve silahlı terör örgütü marjinal duruma getirilmeli, bölgede etkin bir istihbarat ağı ve teşkilatı oluşturulmalı, güney sınırlarında alınacak etkin tedbirlerle geri bölge güvenliği mutlaka sağlanmalıdır.

Demokratikleşme boyutu kapsamında, özgürlükler temelinde demokratik değerler benimsenmeli ve gerçekçi politikalar geliştirilmelidir.

Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyut kapsamında, terörü besleyen koşulların oradan kaldırılması ve halk desteğinin sağlanmasına yönelik ilave tedbirler alınmalıdır.

Uluslararası ilişkiler boyutu kapsamında, teröre sağlanan uluslararası desteğin kesilmesi sağlanmalıdır.

 

Sonuç

Suriye’de halen devam eden iç savaş, Türkiye’ye üç milyona yakın sığınmacının akın etmesine ve daha da önemlisi Türkiye’nin doğrudan başkentini hedef alan saldırılara sebep olmuştur.  Bölgesel güvenlik ortamındaki olumsuz gelişmeler ülke içindeki güvenlik ortamındaki hassasiyetleri artırmıştır. Önce Irak’ın, sonra Suriye’nin kuzeyindeki olay ve gelişmeler, Türkiye’nin geri bölge emniyetini tehdit eder duruma gelmiştir. Bugünkü saldırılar bu tehdidin bir tezahürüdür.

Söz konusu bu saldırıların ve terör olaylarının önlenmesi için, siyasi otorite birinci öncelikle ortaya gerçekçi ve uygulanması mümkün olan konseptler koymalıdır. Geçen dönemde olduğu gibi, zaman içerisinde sorunu daha karmaşık hale gelmesine ve bugün sorunu daha da ağırlaşmasına sebep olmamalıdır.

Ortaya konulan eylem plân veya demokratikleşme paketlerinin gerçekleşmesi için  güvenlikçi politikalar göz ardı edilmemelidir. Diğer bir ifade ile, geliştirilen eylem plânlarının başarılı olması için öncelikle güvenliğin, kamu düzeninin ve devlet otoritesinin tesisi zaruridir. Halkın yaralarının sarılması ve rehabilitasyonu en az onun kadar önemlidir.

Türkiye sınırları içindeki terör ve şiddete karşı ister tek boyutlu, ister çok boyutlu istediği önlemleri alırsa alsın, içerdeki terör odak ve yuvalarını istediği kadar temizlesin. Şayet geri bölgeniz güvensiz, aldığınız tedbirler ve geliştirdiğiniz plânlar güvenlikten yoksun ise, bugünkü koşullarda terör belasından kurtulmanız ve bu belayı bertaraf etmeniz mümkün değildir.