Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin hegemonyasının sona ermesinin ardından, onun halefi durumundaki ABD, uluslararası ölçekte ‘‘hegemon güç’’ olarak dünya sahnesindeki yerini aldı. Hegemon kavramı Latincede “lider’’ anlamına gelir. Hegemonya kavramı ise, siyaset bilimi literatüründe, ‘‘bir şehir devletinin diğer şehir devletleri üzerindeki üstünlüğü’’ anlamında kullanılır. Hegemonya kavramı son 50-60 yıldır geleneksel olarak otorite, liderlik ve tahakküm kavramlarının bir kombinasyonu olarak siyaset bilimi literatürüne girdi. Uluslararası ilişkilerde ‘‘uluslararası hâkimiyet’’ şeklinde algılanmaya başlandı ve bu üstünlüğe ve ayrıcalığa sahip olan devletler ise ‘‘hegemonik güç’’ olarak adlandırıldı.[1]

Berlin duvarının 1989 da yıkılması, uluslararası ilişkilerde paradigmaların değişmesine yol açtı.  “Barış, Demokrasi, Özgürlük, Hürriyet’’ gibi temel kavramlar öne çıktı. 20. yüzyıl adeta mutlu bir sonla bitmiş, 21. yüzyıla dünya liberal demokrasinin ve kapitalist ekonominin zaferi ile girilmişti. Soğuk savaşın bitimi ile birlikte ve teknolojinin de desteğiyle dünya, 21. yüzyıla küreselleşmeye doğru atılan adımlarla girdi. Küreselleşme ideolojisi, demokrasi ve liberalleşme rüzgârı ile güçlendi, barış dolu bir dünya tasavvurunu ön plana çıkardı. Öyle sanıldı ki, duvarların yıkılışı ile özgürlüklerin, insan haklarının, evrensel demokrasinin önünde hiçbir engel kalmayacaktı. Oluşturulan yeni algı, tüm dünya ve insanlığın özgürlük ve barış dolu bir hayata kavuşacağı yönündeydi. Oysa bu yeni dönemin ömrünün ne kadar süreceği ise belirsizdi.[2]

Diğer taraftan hegemonik gücün küresel lideri, bu yolda çok sağlam bir evlilik kurduğu İngiltere ile birlikte, hatta İngiltere gözetiminde dünya çapında “Tek Devlet’’ ideolojisi çerçevesinde iktidar peşinde koşarken, oluşturduğu işbirlikçi ağıyla dünyayı kuşatmak için çaba gösterdi. Sözde demokrasi ve demokratikleşme maskesi altında petrol ve silaha dayalı ekonomik hegemonya modelini öne çıkardı.

Soğuk savaşın sona ermesi ve Berlin duvarının yıkılmasının getirdiği iyimser hava ne yazık ki çok kısa sürdü. 11 Eylül’de ABD’de gerçekleştirilen büyük çaplı eylem, “teröre’’ küresel tehdit niteliği kazandırdı. Saldırıyı düzenleyenlerin Müslüman olması, etnik problemleri ve mezhep çatışmalarını gündeme getirdi. Yeni stratejilerin doğmasına yol açtı.

Hegemon güçler, en zor mağlup edilen insan organının beyin olduğunu bildiklerinden sadece psikolojik savaşın etkili bir silahı olan propaganda ile işe başladılar, ancak bununla da yetinmediler.[3]

Onun yanında sistematik zihin yönlendirme yöntemlerini de eklediler ve geniş bir işbirlikçi kadro oluşturarak. Latin Amerika’dan Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya, oradan da Avrasya’ya kadar dünyayı çember içine alacak stratejiler geliştirdiler. Tıpkı balıkçı teknelerinin, ağlarını balık sürülerinin çevresine sererek sürüyü kuşatması gibi.[4]

Pentagon’un siyasi danışmanı, İsrail yanlısı Samuel P. Huntington tarafından 1993’te makale olarak yazılan, “Medeniyetler Çatışması’’ tezi, 1996’da kitap haline geldi. Hungtington, söz konusu tezinde, “Uygarlıklar arasındaki fay hatları, geleceğin savaşlarının cephe hatlarını teşkil edecek.’’ derken, kastettiği şey Hıristiyan-Müslüman çatışmasıydı. Huntington, özellikle radikal İslamcı terörün tüm dünyayı saracağını öngörüyordu. Nitekim öyle de oldu. İslami mezhep ve tarikatlar ona göre harekete geçirilebilecek en etkili fay hatları idi. Huntington’un uygarlık dediği olgu, ulus-devlet yapılarında herkesin herkesle savaştığı anarşik bir düzenin, yani terörün yükselişini kaçınılmaz hale getirdi. Öyle ki, 20. yüzyılın son çeyreğinde siyasal İslami hareket tüm dünyayı sardı. Çeçen hareketi ile Rusya’ya kadar yayılarak alıcı buldu.

Hegemonik güçler ortaya çıkardıkları “Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni’’ kavramı ile birlikte, yeniden bir savaşa girmek zorunda kalmadan kendi çıkarları için dünyanın dört bir tarafında devşirme adamlar buldular. Tüm dikkat ve ideolojilerini, dünyanın en büyük enerji kaynağı olan petrolü elinde bulunduran Orta Doğu üzerine yoğunlaştırdılar. Arzın merkezi konumundaki Ortadoğu referans noktası kabul edildi. Bunun için büyük yatırımlar yapıldı. Büyük paralar harcandı.  Yatırım yapılan ülkelerden biri de Ortadoğu’ya yakınlığı ile bilinen Türkiye idi. Hegemonik gücün stratejistleri artık eskisi gibi savaşlarda fiziki cepheler açılmasını istemiyorlardı. İcat ettikleri yeni savaşın adı ‘‘Vekâlet Savaşları’’ idi. Soğuk savaş döneminden itibaren sıcak çatışmaya girmek istemediler.

Uluslararası ilişkilerde savaş ve diplomasi yöntemlerinin yanı sıra, dış politika kararlarının uygulanmasında “üçüncü yöntem”den söz edilir. Bu yöntem, hedef veya rakip ülke ile ilan edilmemiş bir savaşı kapsayan örtülü ve gizli yöntemlerdir. Örtülü operasyonlar askeri ve siyasi seçeneklerden sonra gelen üçüncü seçenektir. Böylece doğrudan bir savaşa girmeksizin ve ulusal gücü topyekûn bir mücadeleye sokmaksızın asimetrik hale getirilmiş bir savaş ile sonuç alınmaktadır.[5] İslam’ı siyasallaştırarak kullanmak, yukarda sözü edilen üçüncü yöntemin uygulanması için en elverişli şartları ve en uygun zemini oluşturuyordu.

Soğuk savaşın bitimi ile birlikte durgunluk yaşayan güvenlik ve savunma harcamaları birden bire artmaya başladı. Terörle mücadele başlığı altında büyüyen bütçelerle birlikte askeri harcamalar en az iki kat arttı. Dünyadaki toplam askeri harcamalar 2000 yılı itibariyle 798 milyar dolar iken, 2016 da 1,68 trilyon dolara ulaştı.[6]

Siyasal İslam’ın Doğuşu

İslam dinini siyasi bir ideolojiye dönüştürüp, buna göre yönetmek istedikleri devleti ele geçirmeye çalışan örgütlere “Siyasal İslamcılar” denilmektedir. Bunlar içerisinde, I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkanlardan biri, hemen hemen ilki: “Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüdür. Bilahare, 11 Eylül’den sonra sahaya sürülen ve İhvanın türevleri diyebileceğimiz IŞİD, Nusra, El-Kaide ve Taliban gibi “Radikal İslamcı Örgütler’’ ve haçlılara taşeronluk yapan PKK/KCK/PJAK/PYD/YPG gibi etnik-bölücü çeşitleri türemiştir. Oysa İslam bir ideoloji dini değildir, siyasi rejim de getirmemiştir. Hür olarak yaratılan insanı ve toplumu muhatap alır, her türlü baskıyı reddeder, ezeli ve ebedi mesajlarıyla siyasetin üstündedir. Dürüstlük, adalet ve güzel ahlâkı kurtuluş yolu olarak görür.[7]

Vekâlet Savaşları

  1. yüzyılın son çeyreğinde ulus-devlet modelinin öngördüğü seküler yapının ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediği görüldü. Bunun için İslami eğilimler ön plâna çıkarıldı. ABD siyasal İslamcıları kullanmaya başladı. Özellikle sıcak çatışma bölgelerinde bulunan, vekil olarak tayin ettikleri devletleri ve El-Kaide IŞİD gibi küresel, PKK gibi, PYD/YPG gibi, PJAK gibi bölgesel terörist grupları kullanarak, yoğun olarak uyguladığı örtülü operasyonlarını vekâlet savaşları ile sürdürmeye başladı. Diğer bir ifadeyle, örtülü operasyonlar yerini açıktan yürütülen vekâlet savaşlarına bıraktı. Başlangıçta IŞİD bölgesel bir terör örgütü gibi görünse de, zamanla Irak ve Suriye dışına taşarak Avrupa, Afrika ve Atlantik’te de adını duyurmaya başlayınca küresel nitelik kazandı. Son 10 yılda karşılaşılan en büyük tehdit olmakla birlikte aynı zamanda “Boko Haram” gibi örgütlere de ilham kaynağı oldu.

11 Eylül olayından sonra Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) devreye sokuldu. Afganistan ve Irak işgal edildi. Amaç, sözde küresel terörle mücadele stratejisi adı altında kapsadığı bölgelere demokrasi getirmekti. ABD tarafından 2013’de El Kaide kökenli “Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD)” kurularak sahaya sürüldü.

“Müslüman ülkeleri birbirlerine kırdırma” düşüncesi BOP’la projelendirildi, “Arap Baharı” ile uygulandı. Asıl amaç Arap coğrafyasındaki ulus-devletleri küçük parçalara bölmek, eyaletlere ayırmak, sözde diktatörlüğe son vermek, demokrasi ve özgürlükçü yönetimler getirmekti. Mağrip ülkeleri dâhil, Irak ve Suriye ulus-devlet iken terör bataklığına sürüklendi. Gelecekleri belirsiz ve karanlık hale getirildi. Söz konusu proje kapsamında, İsrail’in etrafındaki İslam kuşağı delik deşik edildi. İsrail’e genişleyeceği bir alan açıldı. Irak ve Suriye’de savaş ve çatışmalar derinleştirildi,  bataklığın çapı büyüdü. Doğal olarak Türkiye bundan çok etkilendi. Türkiye-Suriye sınırı Afganistan-Pakistan sınırına benzetildi. IŞİD’li teröristler Ankara ve İstanbul’da canlı bomba olarak kullanıldı. Çok sayıda insanımız katledildi. Her ne kadar proje olarak daha eskiye dayansa da, Fethullah Gülen hareketi (FETÖ) bu dönemde büyütülüp palazlandı. 15 Temmuz hain darbe girişimi bunun sonucu olarak ülke tarihine kara bir leke olarak geçti.

Göç ve Mülteci Sorunu

Her ne kadar dünyadaki geçmişi 19. hatta 18. yüzyıla kadar uzansa da, kitlesel göç ve mültecilik meseleleri, yaşadığımız dönemin en önemli sorunlarından biri haline geldi. Başta terör olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı çaresizlik ve fakirlikten kırılan insanlar göçe zorlandı ve bir süre sonra göçmen sorunu mülteci sorununa dönüştü. Yaşadıkları yeri terk etmeye mecbur bırakılmış insanların sayısı 2017 yılına gelindiğinde 65 milyonu aşmıştı. Sadece Suriye’de son 6 yıl içerisinde 22 milyonluk nüfusun 5 milyonu başka ülkelere iltica etmişti.[8] Bu sayının 3 milyon 275 bini halen Türkiye’de. Kaçak göçmen meselesi ise ayrı bir sorun olarak Avrupa’nın başına iş açtı ve yeni bir tehdit olarak ortaya çıktı. Zira “göçmen ile terör’’ özdeş kabul edilmeye başlandı. IŞİD ideolojisinin dünyanın her yerinde taraftar bulduğu bir dönemde, göç ve mülteci sorununun arttıkça, terörün de artarak devam edeceği kaçınılmazdı. Avrupa’nın en demokratik ülkelerinde bile İslami terör tehdidi gündemin ilk maddesini teşkil etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmauel Macron 2017 Ağustos’da yaptığı bir konuşmada, Fransa’nın dış politikadaki birinci önceliğinin “İslami Terör” ile mücadele olduğunu deklere etti.[9]

2017’de Neler Oldu?

Geçtiğimiz yıl dünyada ve Türkiye’de güvenlik ve beka sorunlarıyla karmaşık bir yıl oldu. Ortadoğu’daki karmaşık durum daha da belirgin bir hâl aldı. Güvensizlik, istikrarsızlık ve belirsizlik beraberinde yeni sorunlar getirdi.

Trump’ın Suudi Arabistan gezisi, Suudlarla yapılan 300 milyar dolarlık silah anlaşması, Katar krizi, Kuzey Kore tehdidi, Rusya, İran ve Türkiye’nin, Suriye’nin geleceği ile ilgili Soçi’de aldığı kararlar, NATO’da Türkiye ile ilgili yaşanan skandal, Rakka olayları, Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumu, Suriye’de yaşanan olaylar ve gelişmeler, ABD’nin PYD/YPG’ye her türlü lojistik desteği sağlaması, son olarak İsrail’in Kudüs’ü başkent yapma hamlesi ve ardından Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmesi ve tanıması, 2017’ye damga vuran olaylar olarak arşivlere geçti. Diğer yandan 2017 de Avrupa’da ve Türkiye’de gerçekleştirilen terörist saldırılar hafızalarda yer etti.

Ocak 2017’de İstanbul’da yeni yılın ilk gecesi Reina isimli gece kulübüne düzenlenen silahlı saldırıda 39 kişi hayatını kaybetti.

Şubat/Mart 2017’de Paris Orly Havaalanı ve Louvre Müzesi yakınlarında meydana gelen olaylarda saldırganlar vurularak etkisiz hale getirildi.

Mart 2017’de bir saldırgan, Londra’nın merkezindeki köprüde bir otomobili yayaların üzerine sürdü ve bir polisi bıçakladı. 4 kişi hayatını kaybetti. İngiliz güvenlik güçleri saldırganı vurdu.

Nisan 2017’de İsveç’in başkenti Stockholm’de bir saldırgan kullandığı kamyoneti önce insan kalabalığı üzerine, daha sonra da bir alışveriş merkezine sürdü. 5 kişinin öldüğü saldırıda 15 kişi de yaralandı.

Nisan 2017’de, Rusya’nın St. Petersburg kentinde metroda bir patlama meydana geldi. Patlamada 11 kişi yaşamını yitirdi, 45 kişi yaralandı.

Mayıs 2017’de Manchester’de Amerikalı şarkıcı Ariana Grande’nin konseri sonrası Salman Abedi adlı terörist kendini havaya uçurdu. 23 kişi hayatını kaybederken, 120 kişi de yaralandı. Hayatını kaybedenlerin çoğu çocuktu. En küçüğü ise 8 yaşındaydı.

Haziran 2017’de Londra’da 3 saldırganın bulunduğu kargo aracı Londra Köprüsü’ndeki yayaların üzerine sürüldü. Saldırıda 7 kişi hayatını kaybetti.

Ağustos 2017’de Barcelona’da, Barcelona’nın en işlek caddelerinden Las Ramblas’ta bir minibüs insanların arasına daldı. Saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 80’den fazla kişi yaralandı. Polis, olayı bir terör saldırısı olarak nitelendirdi. Saldırıyı IŞİD üstlendi.[10]

Ağustos 2017’de İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan Caddesindeki binasına gelen IŞİD’li bir teröristin bıçaklı saldırısı sonrası bir polis memuru şehit oldu.

Kasım 2017 Mısır’ın Sina Yarımadası Ariş kentinde Cuma namazı sırasında bir camiye intihar saldırısı düzenlendi. 305 kişi hayatını kaybetti, 120 kişi yaralandı. Saldırının IŞİD bayrağı taşıyan 25-30 kişilik bir grup tarafından yapıldığı açıklandı. Mısır’da 3 günlük, Türkiye’de 1 günlük yas ilan edildi.[11]

2017 de dünyada gerçekleştirilen terör saldırıları, emperyalizmin ürettiği radikal İslami terörün bir sonucudur. IŞİD artık sadece Irak ve Suriye’de değil, Kuzey Afrika’dan Fransa’ya, Almanya’dan Belçika’ya, Afganistan’dan Nijerya’ya kadar geniş bir alanda faaliyette. Avrupa ve Afrika’daki son saldırılar, kendileri tarafından beslenen ve palazlandırılan terör odaklarının yine kendilerini vurması şeklinde tezahür ettiğinin somut göstergesidir.

2018 ve Sonrasını Nasıl Okuyabiliriz?

Terörizm belirli bir bölge veya devletin sorunu değildir. Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan “Yeni Dünya Düzeni’’ asimetrik saldırıların etkisi ve tahribat gücünün artmasına yol açtı, halen de açmaya devam etmektedir. Bu nedenle küresel ve bölgesel gelişmelere paralel olarak terörün geniş anlamda dünyanın çeşitli yerlerinde etkisini sürdüreceği, önümüzdeki kısa ve orta vadede küresel terörizmin ulus devletlerin uluslararası istikrarına yönelik olarak 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri olmaya devam edeceği, böylece olası siber saldırılarla birlikte güvenlik sorunlarının daha da artacağı, kaçak göç ve göçmen-mülteci sorunlarının dünyanın başını ağrıtmaya devam edeceği değerlendirilmektedir.

Mevcut gelişmeler, bölgedeki aktörlerin stratejileri ve sorunun karakteri birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Irak ve Suriye’de kalıcı bir istikrarın kısa vadede gerçekleşmeyeceğini göstermektedir. Bununla birlikte, küresel ölçekte ABD dış politikasını teröre endekslemeye devam ederek sözde terörle mücadele üzerinden sürdürme gayretlerinin hız kaybetmesi ve ortak payda olan petrol bölgelerini hâkim olma ve kontrol etme içgüdüsüyle hareket etmesinden vazgeçmesi beklenmemektedir.

Öte yandan, önümüzdeki kısa ve orta vadede Avrupa, Afrika, Asya gibi büyük coğrafyalarda bitmek ve tükenmek bilmeyen küresel ve bölgesel asimetrik saldırıların tüm insanlığı ve uluslararası barış ve güvenliği ciddi ölçüde tehdit etmeye devam edeceği, esasen yüzyıllardır büyük öneme sahip jeopolitiğin öneminin daha da artacağı ve Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine devam edebileceğinden bahsetmek mümkündür.

Arzın merkezi konumundaki Ortadoğu’da esasen sosyal ve ekonomik gelişmişlik sorunu yoktur. Asıl sorun, küresel güçlerin bölgedeki kendi çıkarları için bölge ülkelerini birbirine düşürmek ve kendi iktidarlarını korumaktır. Trump’ın Kudüs üzerinden son çıkışı bunun bariz göstergesidir. Söz konusu güçler bölgeden elini eteğini çekmedikçe, bölge ülkelerini silahlandırmak politikası ve eyleminden vazgeçmedikçe terör, göç, sefalet, acı, kan ve gözyaşı Ortadoğu’nun kaderi olmaya devam edecektir.[12]

Nasıl ki, Ortadoğu dünyanın enerji kaynağı ise, Asya da altın, gümüş doğal gaz, kömür gibi çeşitli zengin maden kaynakları bakımından dünyanın yeni cazibe merkezidir. Bu durum, ABD’nin yakın gelecekte dış politikasını Asya-Pasifik eksenine kaydırmasına neden olabilir. Trump’ın Amerika’nın Pasifik’teki korumacılık politikasının işaretlerini geçtiğimiz yıl vermesi bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Trump’ın terörle mücadele maskesi altında, tıpkı Ortadoğu’da uyguladığı benzer stratejiyi, Pasifik’teki bölge ülkelerini ekonomik ve sosyal olarak çökertme politikası olarak da kullanabileceğinden söz etmek mümkündür. Nitekim Trump, bunun ilk işaretini ve mesajını Asya’da öncelikli hedef olarak tespit edilen İran’a karşı vermiştir. Bu bağlamda önümüzdeki orta vadede Ortadoğu’daki çatışmaların ve küresel terörizmin Asya-Pasifik’e kayması, bilahare daha önce yapılan planların, Asya-Pasifik ekseninde uygulamaya geçirilmesi beklenebilir.

Kuzey Kore’nin son zamanlarda sıklığını artırdığı nükleer denemelerine karşılık, ABD’nin askeri müdahale tehdidi yöneltmesi, önümüzdeki dönemde bölgedeki tansiyonun artmasına yol açabilir. Trump, New York’taki BM Genel Merkezi’nde yaptığı konuşmada, ülkesinin ve müttefiklerinin savunmak zorunda bırakılması halinde Kuzey Kore’nin yok edilebileceğini belirtmiştir.

Diğer yandan, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi, “Büyük İsrail’’ projesinin bir parçasıdır. Bunu tanıyan ve tüm dünyaya deklere eden Trump’ın bu davranışı, Ortadoğu’da zaten var olan çatışmayı iyice derinleştirerek yeni radikal İslami terör örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu durumdan sadece bölge halkı değil, tüm dünya olumsuz etkilenebilir.

Bir tarafta ABD ve koalisyonu oluşturan batı, diğer tarafta Rusya, Çin, Hindistan, İran, Kuzey Kore ve diğerleri. Çizilen senaryoya göre, İsrail’in Suudi Arabistan’ı İran’a karşı kışkırtmaya devam edeceği, arkasına ABD, İsrail ve diğer koalisyon güçlerini alan Suudi Arabistan’ın İran’a saldırabileceği, bu saldırının başlangıçta asimetrik savaş şeklinde uygulanabileceği, ABD’nin Rusya’yı çevreleme ve kuşatma projesine karşılık Rus-ABD ilişkilerinin giderek tırmanabileceği, bu çerçevede Rusya-Çin-Hindistan-İran ve Kuzey Kore’nin ittifak yapabileceği, bu kapsamdaki gelişmelere gebe Sünni-Şii çatışması senaryosunun gerçekleşmesinin giderek hız kazanacağı ve böylece başlangıçta Sünni-Şii çatışması ile başlayan gerginliğin nihayet III. Dünya Savaşı’na dönüşerek Asya-Pasifik ekseninde hem asimetrik, hem konvansiyonel ve hem de nükleer karakterde ve melez savaş şeklinde cereyan edebileceği değerlendirilmektedir.

Türkiye Ne Yapmalı?

Merkezi Avustralya’nın Sidney şehrinde bulunan “Ekonomi ve Barış Enstitüsü’’ tarafından 15 Kasım 2017’de yayımlanan “2017 Küresel Terörizm Endeksi’’ne göre dünya genelinde terörden en çok etkilenen 10 ülke sırasıyla, Irak, Afganistan, Nijerya, Suriye, Pakistan, Yemen Somali, Hindistan, Türkiye ve Libya olduğu ifade edildi. Anılan endekse göre, Türkiye’nin 2015’de 27. sırada, 2016’da 14. sırada, 2017’de ise 9. sırada olması dikkat çekicidir.[13]

Jeopolitik açıdan Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu’nun merkezinde kritik coğrafyada bulunan Türkiye, bulunduğu coğrafyada yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen asimetrik tehdit ve bunun sonucu terörle iç içe ve yan yanadır. Çıbanbaşı olarak niteleyebileceğimiz Irak ve Suriye ile burun burunadır. “2017 Küresel Terörizm Endeksi”ne göre dünya genelinde terörden en çok etkilenen 10 ülke içinde yer alması bunun somut ifadesidir.

Geçmişteki güvenlik politikalarındaki yanlış tespit ve uygulamalar aslında bugüne özgü değildir. Bünyesinde barındırdığı enerji kaynakları ile hegemonik güçlerin daima cazibe merkezi durumunda olan Orta Doğu’da Türkiye’nin izlediği politikalardaki arıza yıllar öncesine dayanmaktadır.

Jeopolitik açıdan kritik bir coğrafyada bulunan Türkiye, mevcut konjonktür içerisinde yeni güvenlik politikaları ve stratejiler üretmek zorundadır. Türkiye’nin stratejik istihbarat üretme kabiliyeti artmalı, Türkiye strateji öngörü için bu çerçevede yeni bir savunma stratejisi hedeflemeli ve geliştirmelidir. Zira “hedef” stratejinin anahtarıdır.

Bir örnek olarak, geçtiğimiz Kasım ayında Soçi’de Rusya ve İran birlikte kol kola verilen fotoğraf, NATO ve ABD’nin son zamanlarda Türkiye’ye karşı olumsuz tutumuna karşı verilmiş ve Suriye’nin geleceğinin sadece ABD’nin tekeline bırakılmayacağına işaret eden doğru bir fotoğraftır. Türkiye dünya üzerinde bulunduğu jeopolitik konumunun ve coğrafyasının önemi nedeniyle, gelişen konjonktür çerçevesinde böyle bir fotoğraf vermesi ve yeni bir paradigma oluşturması uygun bir hareket tarzıdır. Söz konusu fotoğraf ABD’yi rahatsız etmişse, demek ki doğru bir fotoğraftır.

Türkiye, tarihsel süreç içerisinde coğrafyasının dikte ettiği konjonktür gereği, Osmanlı’dan beri Avrupa’nın bir parçasıdır. Ortadoğu’nun da bir parçasıdır. Türkî Cumhuriyetleri ve Avrasya’nın da bir parçasıdır. NATO’nun da bir parçasıdır. Türkiye Karadeniz’de, Akdeniz’de ve Ege’de güçlü olmak zorundadır.

Bu nedenle Türkiye sadece bir tarafa yüzünü dönerek ona bağlı kalamaz. Batıya dönük olduğu gibi, kuzeye, doğuya ve güneye de dönük olmalıdır. Uluslararası ilişkilerde gelinen nokta ve milli menfaatleri Türkiye’nin, denge üzerine kurulu yeni paradigmalar oluşturmasını, her yöne karşı istikrarlı, mesafeli ve dengeli bir politika izlemesini zorunlu kılmaktadır.

Bununla birlikte, ABD’nin Suriye’deki PYD/YPG unsurlarına karşı tutumu, Rusya’dan S-400 füzelerinin alımı ve Kudüs’ün başkent olarak tanınması gibi nedenlerle Türk-Amerikan ilişkileri kopma noktasına gelebilir. Yukarıda çizilen senaryo çerçevesinde, olası bir III. Dünya Savaşı çıkma ihtimaline karşı, Türkiye ABD’nin gelecekteki muhtemel büyük Asya-Pasifik stratejilerinin bir parçası olmaktan kurtulmak için, bölge ülkeleri ile bir ittifak arayışına girebilir hatta ittifak yapabilir. ABD’nin tuzağına düşmemek için Irak ve Suriye’de politikalarında yaptığı hatayı, ABD-İran arasındaki ilişkilerde tekrarlamamalıdır.

Sonuç

Yirminci yüzyılın son dönemleri umut ve iyimserlikle doluydu. Kırılma noktasını oluşturan Berlin duvarının yıkılması sosyal ve siyasal alanda büyük bir dönüşümün müjdecisi oldu. Barış, demokrasi, özgürleşme hareketleri büyük beklentilerin doğmasına yol açtı. Oysa etnik ve mezhep problemlerini gündeme getiren “Medeniyetler Çatışması” çoktan devreye girmişti. Yeni dünya düzeninde, bir tarafta çöken komünist rejimler, diğer tarafta bunun getirdiği belirsizlik ve istikrarsızlık ortamı dünyadaki dengeleri değiştirdi. Dünyayı çok yönlü tehdit ve risklerin ortaya çıkardığı çatışma eksenine oturttu. Basit sorunlar bile büyük krizler doğurdu.

Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte küreselleşme kavramı, dünyayı tanımlamak için kullanılan yeni bir paradigmaydı. Şimdi bu paradigma değişti. Tek başına kalan ABD’nin küresel güç ve tek devlet olma yolundaki emelleri, artan göç olayları ve mülteci sorunu, Çin’in ekonomik yayılması, Rusya’nın son 10 yılda giderek daha da belirginleşen jeopolitik atağı ve askeri yayılma çabaları küreselleşmeyi, güvenlikçi anlayışa doğru sevk etti. 1987’de Ronald Reagan’ın Berlin’de yaptığı konuşmadaki “yıkın duvarları” talimatı, şimdilerde yerini Trump’ın “duvar korur” söylemine bırakmış durumda. Berlin duvarının yerini Meksika duvarı aldı.[14]

Önümüzdeki 2018 yılı ve hemen akabindeki dönemde, tırmanan siyasi ve askeri gerginliklere ve ardından çıkabilecek olası krizlere rasyonel bir yaklaşım göstermek ve hazırlanmak gerekiyor.

KAYNAKÇA

[1] 21. Yüzyılda Güvenlik Tartışmaları – Uluslararası Hegemonya Olgusu- Dr. Bülent Şener, 21 Yüzyıl Sosyal Bilimler Dergisi

[2] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017

[3] İstihbarat Teorisi –Ümit Özdağ- Kripto Yayınları,2008

[4] Kurtla Yiyip Çobanla Ağlaşanlar, Genleriyle Oynanmış Entelektüeller, İbrahim Okur, Okursoy Kitapları-15

[5]  http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya/2017/07/05/8676/rusya-ortulu-operasyonlarinin-donusumu, Doç.Dr.Sait Yılmaz

[6] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017

[7] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/katar-olayi-ve-ihvan-orgutu-43113yy.htm , Sadi Somuncuoğlu

[8] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017

[9] A.g.e., S.83

[10] http://www.dw.com/tr/avrupadaki-teror%C3%B6r-sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1n-kronolojisi/a-38945764

[11] https://www.cnnturk.com/dunya/misirda-camiye-deas-bayrakli-grup-saldirdi-olu-sayisi-305e-yukseldi?utmcontent=buffer8854b&utmmedium=social&utmsource=twitter.com&utm_campa

[12] http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2014/06/25/7670/kuresel-teror-isid-ve-sonrası, Doç.Dr.Sait Yılmaz

 

[13] http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2017/11/22/8743/kuresel-terorizm-endeksi-turkiye-terorden-en-cok-etkilenen-ilk-10da

 

[14] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017