I.İnönü, II.İnönü ve Sakarya Muharebeleri sonrası ülkede kurtuluş umutları yükselmeye ve son bir taarruzla işgal devletlerinin yurttan tamamen atılabileceği inancı güçlenmeye başlamıştı. Ayrıca Sakarya Zaferi’ni hafife alan İngiltere’ye de ders verilmeliydi. Ancak savaştan önce barışçıl yollar denenmiştir. Örneğin, Mustafa Kemal Paşa, 23 Ocak 1922’de Petit Parisien Gazetesine, “…galip devletlerin Yunanistan’a Anadolu’yu boşalttırmalarıyla barışa varılabileceğini” şeklinde demeç vermiştir.

Barışçıl yönde demeçler verilip işgal kuvvetlerinin nabzı tutulurken, diğer taraftan da taarruz hazırlıkları devam ediyordu. Hatta Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek), barış görüşmeleri için Paris ve Londra’da temaslarda bulunmuştu. Temasları sırasında Anadolu’nun boşaltılması yönünde talebini dile getirmiş ancak İngiltere, müttefiklerin Anadolu’yu boşaltmayı kabul ettiklerini, barış görüşmelerine başlayabileceklerini fakat savaş hazırlıklarının tamamen ortadan kalkması ve bir an önce Yunanlılarla mütareke yapmamızı istiyordu. Henüz Ankara Hükümeti’nden cevap gelmesi beklenmeden 26 Mart 1922’de Sevr Anlaşması’nın yumuşatılmış hali olan barış anlaşması taslağı göndermişlerdi. Bu taslakta; İzmir dahil Anadolu tamamen Türklere verilirken, Trakya Yunanistan’a bırakılıyordu. Devamında Boğazlar tarafsızlaştırılıyor, Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kuruluyor, 55.000’lik Türk Barış Ordu mevcudu 85.000’e yükseltiliyordu.

Ankara Hükümeti uzlaşmaz görünmemek amacıyla taslağı hemen reddetmemiş, 5 Nisan 1922’de verdiği cevapta, “ateşkesin imzasından sonraki on beş gün içinde Eskişehir- Kütahya-Afyon genel hattının, dört ay içinde de İzmir dahil olmak üzere bütün Batı Anadolu’nun boşaltılması ve üç hafta içinde de barış görüşmelerine başlanması” istenmişti.
Ankara Hükümeti, Büyük Taarruz hazırlıklarını örtmek amacıyla son kez barış girişimi için İçişleri Bakanı Ali Fethi’yi (Okyar) Paris ve Londra’ya göndermiştir. Paris’te iyi karşılanmış olmasına rağmen İngiltere’de Lloyd George ve Lord Curzon bahane üreterek görüşmekten kaçınmışlardı. Bunun üzerine Ali Fethi Bey hazırladığı raporda, silaha sarılmaktan başka çare olmadığını bildirmiştir.

İngiltere’nin katı tutum ve uzlaşmaz tavırları karşısında Ankara Hükümeti de gerekli tedbirleri alma yönünde kararlılık göstermek zorundaydı. Artık Türk milletince de kabul gören silahlı direniş başlayacak ve Yunanlılar vatan topraklarından atılacaktı. Mustafa Kemal Paşa, bu kararlılığını hazırlıklar sırasında şöyle dile getirmiştir: “Tarih İngiltere hükümetinin böyle gülünç bir teşebbüse umut bağlamasını hayretle kaydedecektir…Maskara bir kavmi Türkiye’yi istila ettirerek cihangir yapmak…!” (Ali Mithat İnan, Atatürk’ün Not Defteri, Gündoğan yay., Ankara, 1998.)

Mali olanaksızlıklara rağmen ulusal kurtuluşa inanan ve maneviyatı güçlü bir ordu kurulmuştu, ancak askeri harekatı sürdürecek imkanlar gerekiyordu. Bu ihtiyaçları karşılamak amacıyla Tekalif-i Milliye Kanunu çıkarılmış, başarıyla uygulanabilmesi için de bazı bölgelerde İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve genel seferberlik ilan edilmişti. Türk Ordusu’nun bir hazırlığı olduğu biliniyordu ancak bir taarruza kalkışabileceğine inanılmıyordu. Hatta İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri, hükümetine gönderdiği raporda, “Anadolu’daki savaş çıkmaza girmiştir…Yunan ordusu milliyetçilere karşı kesin bir zafer kazanamayacağı gibi, milliyetçi ordunun da Yunanlıları artık Anadolu’dan atabileceğine inanmıyorum.” şeklinde ifadeler kullanmıştır.

Tabii Yunanistan’ın durumuna da bakmak gerekiyor. Siyasi bir çıkmaza girilmiş, krallık nüfuzunu kaybetmiş, meclisi de düzenli çalışamıyordu. Ekonomik ve mali durumunun bozulmuş olması Yunan Hükümetinin dış itibarını da sarsmıştı. Bu durumda Anadolu’dan çekilmek Yunan kamuoyunda tepkilere neden olabileceği endişesiyle Sakarya’daki yenilgiye rağmen savaşa devam edilmeliydi. Savaş dönemi İtilaf Devletlerini ekonomik olarak yıpratmış olduğundan Yunanistan’ın istediği yardım İngiltere’den de gelmemişti. İngiltere, Yunan Ordusuna olan inancını kaybetmiş olmasına rağmen orduyu Anadolu’da tutmak için oyalama politikası izliyordu.

Mustafa Kemal Paşa Ankara’da son hazırlıklarını yaptıktan sonra 17 Ağustos tarihinde Konya’ya, 18-19 Ağustosta ise karargâha gitti. Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’dan cephe karargâhına gidişi Türk kamuoyundan gizlenmişti. Hatta 20 Ağustos tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde Mustafa Kemal Paşa’nın 21 Ağustos Pazartesi günü öğleden sonra saat dörtte Çankaya’daki köşklerinde siyasi liderlere bir çay ziyafeti vereceği bildirilmişti. Gazete haberine göre ziyafette bütün elçiler ve siyasi liderler bulunacaktı. Bunun için 19 Ağustos’ta davetiyelerin dahi dağıtıldığı bildiriliyordu. İkdâm gazetesi de 23 Ağustos tarihli sayısında çay ziyafetinin yapıldığını şöyle veriyordu: “Mustafa Kemal Paşa’nın Çay Ziyâfeti: Dün Mustafa Kemal Paşa tarafından verilen çay ziyâfeti pek kalabalıktı. Akşama kadar samimi musâhabelerde bulunulmuştur. Bu çay ziyâfetinde ricâl-i siyâsiye ve matbûât erkânı hazır bulunmuşlardır.” Oysaki ne çay ziyafeti yapılmıştı ne de Mustafa Kemal Paşa Ankara’daydı. Mustafa Kemal Paşa o anda cephede ordusunun başındaydı.

26 Ağustos sabahı başlayıp beş gün beş gece devam eden Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan Muharebesinin sonunda büyük zafer gerçekleşmiştir. Türk ordusu, taarruzdan önce askeri hazırlıklarını sürdürürken gizlilik prensibine çok önem vermişti. Büyük Taarruz’dan birkaç gün önce cephenin değişik yerlerinde keşif ve baskın harekâtlarında bulunulmuştu. Taarruzla beraber Anadolu’dan dışarıya tüm iletişim kanalları kesilmişti. Böylece Yunanlıların ve hamiliğini üstlenen İngilizlerin Büyük Taarruz’un gerçek mahiyetini birkaç gün anlayamamalarına neden olmuştu. Bu sayede Büyük Taarruz, yabancıların müdahalesine fırsat bırakılmadan kazanılmıştır.

30 Ağustos Büyük Taarruz tamamen Türk varlığını güvence altına almış ve Anadolu’yu kurtarmıştır. Askeri açıdan dahice planlanan ve yürütülen zafer işgal güçlerinin bütün hesaplarını alt üst etmişti. Sadece Yunanistan değil ona her zaman destek vermiş olan Lloyd George Hükümeti de bu savaşta mağlup olmuştu. Bu zafer, Türk Ordusu’nun gücünün küçümsenmeyeceğini göstermekle birlikte Türkiye’yi II.Dünya Savaşına sokmaktan da kurtarmıştır.

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun…