Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Brüksel dönüşünde AB yetkilileriyle gerçekleştirdiği görüşmelerin üyelik sürecine yeni bir ivme kazandıracağını açıklamıştır: “…Referandum sürecinde yaşananların geride bırakılması gerekiyor. Artık yeni bir süreci başlatma temennisi Tusk ve Juncker tarafından da gündeme getirildi.” Gazetecilerin AB ile yeni bir sayfa mı açılıyor? sorusu üzerine “Bir takım çalışmalar yapmışlar. Şu anda kendilerinden bu yaptıkları çalışmaya yönelik biz 12 aylık takvim aldık. Bu takvim üzerinde bir çalışma yapacağız ve adımları atacağız” demiştir. Sayın Cumhurbaşkanı Avrupa Birliği ile ilgili temaslarda bulunmak üzere 5 Eylül 2015 tarihinde gittiği Brüksel’de “Avrupa’nın kaderini ve geleceğini Türkiye’den ayrı düşünmek mümkün değildir. AB ile müzakere sürecimizin suni siyasi engellerden arındırılarak tekrar canlandırılması gerektiğini belirttim” dedikten sonra şu doğru tespitte bulunmuştur: “Avrupa Birliği stratejik hedeftir.” Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de 9 Mayıs 2013 tarihinde kutlanan Avrupa Günü’nde, Avrupa’nın tartışılmaz bir parçası olan Türkiye’nin AB üyeliğinin pek çok konuda AB’ye önemli artılar getireceğini açıklamıştı. Referandum sürecinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) 45’e karşı 113 oyla Türkiye’yi denetim sürecine alması, Avrupa ile olan ipleri iyice germiştir. Çünkü Konsey, 1996’da aldığı denetleme kararını 2004’de kaldırmıştı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 2010 yılında Konsey Başkanlığına seçilirken Başbakan Erdoğan “İlk kez bir Türk 47 ülke arasından başkan seçiliyor. İftihar vesilesidir; Türkiye’nin başarısıdır, itibarının artmasıdır, çok mutluyuz.” demişti. Çavuşoğlu, 2014 yılında da Konsey’in onursal üyesi olmuştu.

Burada bir hatırlatma yapmak isterim. Paris’te Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Kuruluşu (OECD) nezdinde görev yaptığım dönemde Başbakan Turgut Özal 1986 yılında OECD Bakanlar Konseyi Başkanı olmuş ve OECD tarihinde ilk defa bir Türk Başbakanı OECD Bakanlar Konseyi’ne Başkanlık yapmıştır. Avrupa Konseyi, Türkiye’nin denetim kategorisine alınmasını 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’nde kapatılmasının görüşüldüğü sırada gündemine almıştı. Mahkemeden karar çıkmayınca konu gündeminden düşmüştü. AGİT ve Venedik Komisyonu raporlarında da Parti’nin kapatılma girişimleri eleştirilmişti. Fakat alınan son kararla Türkiye, AKPM bünyesindeki Rusya, Ukrayna, Moldova, Ermenistan ve Gürcistan gibi demokratik standartlar açısından ikinci sınıf sayılan ülkeler sınıfına dâhil edilerek ikinci lige düşürülmüş, Türkiye’nin demokrasisi sorgulanmaya başlanmıştır. AKMP Avrupa Birliği’nin bir kurumu olmasa da kararları AB politikalarını etkilemektedir.

Avrupa Birliği ile ilişkiler düzelirken referandum sürecinde gündeme getirilen “idam isteriz” talepleri acaba rafa mı kalktı sorusu gündeme gelmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı, anayasa değişikliğiyle ilgili 16 Nisan’daki referandumdan evet çıkması durumunda, idam cezasının Meclis’in gündemine getirileceğini ve muhalefetin desteklememesi durumunda bununla ilgili referandum yapılacağını açıklamıştı. Evet Platformu’nun Şanlıurfa’daki mitinginde Cumhurbaşkanı katılımcıların idam isteriz yönündeki sloganlarına şöyle destek vermişti: “16 Nisan’da evetle sandıklar patladığı takdirde hemen ardından parlamentoya idamla ilgili karar taslağı inşallah gelecek.. bir referandum da onun için yaparız.” Cumhurbaşkanı referandum sonrası Tarabya’daki Huber Köşkü’nde yaptığı konuşmada da “Yapacağımız ilk iş… (idam isteriz sesleri) hemen bu konuyu Başbakan ve Bahçeli ile konuşacağım. Zaten sayın Bahçeli ben desteklerim dedi, sayın Yıldırım da aynı şekilde. Kılıçdaroğlu da destekleyeceğini söylemişti. Eğer gerçekten önüme gelirse ben bunu onaylarım. Desteklemedi, o zaman yapacağımız şey ne? Bir halk oylaması da onun için yaparız” demişti.

Türkiye AB ilişkileri, 15 Temmuz menfur darbe girişiminden sonra rayından çıkmış,16 Nisan referandumu öncesinde meydan okuma derecesinde kötüleşmiştir. Cumhurbaşkanı 9 Nisan’da Gündoğdu Meydanı’ndan İzmirlilere şöyle seslenmiştir: “AB meselesi inşallah 16 Nisan’dan sonra tekrar masaya yatacak. Oradaki halkımıza çok zulmettiler. Çok aşağıladılar ama halkımız da hesabını soracak. Bu hesabın bedelini de 16 Nisan’dan sonra ödeteceğiz hiç merak etmeyin.” Geçen hafta Brüksel’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker, Konsey Başkanı Tusk, Parlamento Başkanı Tajani, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Almanya Şansölyesi Merkel ile yüz yüze görüşmesi sorunları çözmemiştir ama karşılıklı ilişkilerin normalleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır.

Tusk görüşme sonrasında yaptığı kısa açıklamada taraflar arasındaki işbirliğinden söz etmiş ve görüşmenin odağına insan haklarını yerleştirmiştir. (We discussed the need to cooperate. I put the question of human rights in the center of our discussions) Cumhurbaşkanı 9 Mayıs Avrupa Günü dolayısıyla yayınladığı mesajda referandum sürecinde kapıyı kapattığı Avrupa Birliği üyeliğini Türkiye için stratejik hedef olarak nitelemiştir: “Tarihi, coğrafi ve kültürel olarak yüzyıllardır Avrupa’nın bir parçası olan ülkemiz, stratejik hedef olarak gördüğü AB üyelik sürecini, karşılıklı saygı, eşitlik ve kazan-kazan anlayışı çerçevesinde devam ettirmek arzusundadır. ” Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür ve de hatırlamakta sonsuz yarar vardır. 17 Aralık 2004 tarihinde AB ile müzakere tarihinin alınması üzerine, Brüksel’den yurda dönen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da törenlerle karşılanmış, Kızılay Meydanı’nda gündüz vakti havai fişekli tören düzenlenmiştir. Erdoğan yaptığı konuşmada, “Aydınlık yarınların çağdaş Türkiye’si için çıktığımız yolda hamdolsun, dün müzakere süreciyle ilgili tarihi 3 Ekim olarak almış bulunuyoruz…geçen süre içinde bir çok gayretler oldu. Birçok liderin AB yolunda mücadelesi oldu. Aşama aşama şüphesiz bir yerlere gelindi… Bundan sonra şüphesiz önümüzde uzun, zorlu yollar var unutmayın. Bundan sonra ülkemizde demokrasi daha faklı bir şekilde güç bulacaktır…Türkiye çağdaş ülkeler arasındaki yerini almaya başlamıştır alacaktır” derken haklıydı. Çünkü AB, demokrasi ve hukuk devleti kriterlerine yönelik reformlar için çıpa olmalıydı. Avrupa Birliği süreci, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik hedefi ve bir medeniyet projesiydi.

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” açıklaması, o günde bugünde geçerliliğini korumaktaydı. AB, dünyanın en büyük ortak pazarı olup, bir ekonomik refah alanıydı. Tüm eksikliklerine ve aksaklıklarına rağmen AB, tüm ülkeler için cazibe alanı olmaya devam etmekteydi. Tüm bu sebeplerle mülteciler Türkiye üzerinden AB ülkelerine göç etmek istemekteydi. Eğer tersi olsaydı, Fransız, Alman, İtalyan, Hollandalı gibi AB üyesi ülke vatandaşları Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ya da İran’a sığınmak için ülkelerini terk edip, Ege denizini botlarla geçerek önce Türkiye’ye kaçak yollardan girer, bu yolcuklarında çoğu Ege’nin mavi sularında hayatlarını kaybeder, bazılarının çocukları da suda boğularak küçük ve masum bedenleri Bodrum sahillerine vururdu. Tıpkı 2 Eylül 2015 tarihinde Bodrum’da sahile vuran Suriyeli 3 yaşındaki Aylan bebek gibi.

Referandum sonrasında daha çok seçmene yönelik açıklamalar yerine ülke çıkarlarını gözeten bir politika izlenmesi çok önemlidir. Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflarsa, Türkiye’de bir eksen kayması olabilir ama bu kayma hiçbir zaman Şanghay Beşlisi yönünde olamaz. Eğer olursa Rusya, Ermenistan ve Çin ile aynı blokta yer alırız ki, bu kabul edilemez. Ulus devlete geri dönüş, içe kapanma, dar milliyetçilik, popülizm, Türkiye dahil hiçbir ülkenin yararına olmaz. Prof. Dr. Daren Acemoğlu Avrupa Birliği’ne ve de NATO’ya alternatif olarak Şanghay Beşlisi’ne üye olmasının Türkiye açısından olumlu olmadığını şöyle açıklamıştır: “Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi hiçbir zaman sorunsuz değildi. Bir adım geri, bir adım ileri gidiyordu. Avrupa’yla yakınlaştığımız dönemler hep iyi netice verdi.” Türkiye pireye kızıp yorgan yakmamalıdır. Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987 tarihindeki üyelik başvurusu sırasında söylediği “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama yılmamalıyız” görüşü unutulmamalıdır.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Başbakan Binali Yıldırım, “Avrupa rotasını şaşırmış durumda. Bir yandan yükselen ırkçılık, bir yandan yabancı düşmanlığı, özelinde Türk düşmanlığı… Şu an AB’nin ikircikli tutumundan dolayı Türk kamuoyunun AB’ye güveni dibe vurmuş durumda. Önce bunu düzeltmemiz lazım” derken doğru bir tespitte bulunmuştur. Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin 18-22 Mart 2017 tarihleri arasında 26 il ve ilçelerinde 2032 kişi ile yaptığı araştırmada Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz sorusuna verilen cevaplar şöyledir: Evet yüzde 42.2, hayır yüzde 42.9, kararsız 14.9. Türk kamuoyunda son zamanlarda Avrupa Birliği’nde ortaya çıkan Türkiye karşıtı söylemler üzerine AB’ye yönelik destek azalmış, AB üyeliği konusu gündemden düşmüştür. Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı TAVAK 2016’da açıkladığı 6’ncı Türk Halkının AB’ye Bakışı Araştırması’na göre Türk halkının yüzde 64’ü AB’ye üye olacağımıza inanmamaktadır. 2015 yılında bu oran yüzde 48 idi. Araştırmaya katılanların yüzde 56’sı Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı olmadığını belirtirken, üyelik önündeki en büyük sorunun ise İslamofobi olarak görmektedir. Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden bir sapma söz konusu değildir. Çünkü 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 28 Ocak 2015, AB Bakanı Volkan Bozkır’ın 18 Mayıs 2016 tarihinde “AB bizim için stratejik bir hedeftir” ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 9 Ocak 2017 tarihindeki “Türkiye’nin olmadığı Avrupa eksiktir” açıklamaları, AB ile iplerin henüz kopma noktasına gelmediğini göstermektedir. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin 20 Mart 2017 tarihindeki açıklamasını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir: “Türkiye’nin yolculuğu, Avrupalı dostları ile birlikte medeniyet yolculuğudur.” Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de “AB bizim için önemli bir çıpa, Batı’dan bir kopuş görmüyorum” tespitinde bulunmuştur. Diğer Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli de “Avrupa, bizim en büyük ekonomik ortaklarımızdan biridir. Bu ticaretten her iki taraf da çıkar sağlıyor. İki tarafın menfaatini yükseltecek şekilde ilişkilerimiz devam edecektir” demiştir.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, AB’nin Brexit sonrası izleyeceği yöne ilişkin muhtemel senaryoları ortaya koyan Beyaz Kitabı, (White Paper On The Future of Europe: Reflections and scenarios for the EU27 by 2025) 1 Mart 2017’de kamuoyuna açıklamıştır. AB’nin değişen şartlara uyum sağlaması gerektiği açıklanan kitapta, “Önümüzde, güvenliğimiz, halkımızın refahı ve Avrupa‘nın giderek çok kutuplu bir dünyada oynaması için gereken role ilişkin önemli sınamalar var. 27 üyeli birleşik bir Avrupa‘nın kendi kaderini şekillendirmesi ve kendi geleceği için bir vizyon geliştirmesi gerekiyor” denilmiştir. Türkiye yeni bir yapılanma sürecine giren Avrupa Birliği’nde yerini almalı ve yeni bir strateji oluşturmalıdır. İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’nun da belirttiği gibi Türkiye’nin Avrupa norm ve değerleri yönündeki ilerlemesi, Avrupa’nın istikrarı ve kalkınması için de önemlidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde tam üyelik perspektifinden sapılmadan, gümrük birliğinin güncellenme sürecine hız verilmeli, müzakere sürecinde göç, serbest dolaşım, adalet ve yargı konularını kapsayan 23 ve 24’ncü başlıklar açılmalı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve AB Konseyi’nin başlıkların açılmasına koyduğu vetoların kaldırılması için daha çok çaba gösterilmelidir.