Hürriyet Gazetesi’nde hafta başında AB Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Selim Yenel’in, “Türkiye’yi istiyorlar mı? İstemiyorlar. Niyet yok. Biz onların istediklerini verdik ama onlar bizim istediklerimizi vermediler” demeci yer almıştır. TÜSİAD Dış Politika Forumu’nda konuşan Yenel, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin durmuş olmasına rağmen alt komitelerin çalışmalarına sürdürdüklerini söylemiştir: “2000’den beri alt komitelerde biz hâlâ müktesebat uyumunu yapıyoruz. Ancak biz bazen uyum çalışmaları tamamlandı diyoruz, sonra AB’ye gidiyoruz, şurası eksik, burası eksik diyorlar.” Yenel, “Yine de bu işin peşinden koşmamız lazım, çünkü Türkiye için bir teşvik unsuru, bir hedef oluyor. Aksi takdirde sadece AB’den değil, Batı’dan da uzaklaşıyormuşuz gibi bir hava olacak” derken haklıdır.

Türkiye’nin eski AB Daimi Temsilcisi Selim Kuneralp yine Hürriyet Gazetesinde 30 Nisan’da yayınlanan röportajında kendisine yöneltilen “Siz Türkiye’nin Avrupa Daimi Temsilciliği’ni yaptınız. Bugün Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Her zaman kafamda, ‘Ne ölçüde bunu istiyoruz’ diye bir soru vardı… Türkiye hiçbir zaman o motivasyona sahip olmamıştır. Ben Türkiye’de hiçbir iktidarın samimi olarak bu işi sonuna kadar götürme arzusunda olduğunu düşünmedim. Hep görüntüdedir” derken haksızdır.

1987 yılındaki üyelik başvurusundan günümüze kadar geçen dönemde AB ile ilişkiler inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir ama hiçbir zaman AB üyeliği stratejik hedef olmaktan çıkmamıştır.

17 Aralık 2004 tarihinde AB ile müzakere tarihinin alınması üzerine, Brüksel’den yurda dönen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da törenlerle karşılanmış, Kızılay Meydanı’nda gündüz vakti havai fişekli tören düzenlenmiştir. Başbakan Erdoğan yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“Aydınlık yarınların çağdaş Türkiye’si için çıktığımız yolda hamdolsun, dün müzakere süreciyle ilgili tarihi 3 Ekim olarak almış bulunuyoruz…geçen süre içinde birçok gayretler oldu. Birçok liderin AB yolunda mücadelesi oldu. Aşama aşama şüphesiz bir yerlere gelindi… Bundan sonra şüphesiz önümüzde uzun, zorlu yollar var unutmayın. Bundan sonra ülkemizde demokrasi daha faklı bir şekilde güç bulacaktır…Türkiye çağdaş ülkeler arasındaki yerini almaya başlamıştır alacaktır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan Roma ziyareti öncesinde İtalyan La Stampa gazetesine 4 Şubat 2018 tarihinde verdiği röportajda da Türkiye’nin hedefinin üyelik olduğunu açıklamıştır: “Türkiye’nin arzusu, AB’ye tam üyeliktir. Bunun dışındaki seçenekler, bizleri tatmin etmekten uzaktır… Türkiye’nin üyeliği iç siyasi hesaplara kurban edilmemeli.”

Avrupa Birliği üyeliği Türkiye için bir stratejik hedeftir ama Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi bazı AB üyeleri Türkiye’yi üye olarak alma konusunda isteksizdir. Fakat bu ülkeler Türkiye’nin başka denizlere yelken açmasını da istemezler. AB Devlet ve Hükümet Başkanları 17 Aralık 2004 tarihinde şu kararı almışlardır: Eğer Türkiye AB’ye üye olamazsa, Türkiye’nin AB kurumlarına demirlenmesi söz konusudur. (…is fully anchored in the European structures) Demirlemek şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.”

Bu bir çifte standarttır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartları bobon kriterleri”  olarak adlandırıyorum. Bobon kriterleri, Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere tarafımdan kullanılan bir kavramdır. Açılımı şöyledir:  BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar. Türkiye; bazı AB liderleri (Merkel,  Sarkozy, Macron, Kurz, Salvini gibi) ve bazı Avrupalılar tarafından BON kapsamında algılandığı için daima önüne engel çıkarılan ülke olmuş, Ankara ve Brüksel’deki terör olaylarını kınama konusundaki farklı tutumlar buna örnek oluşturmuştur.

Fakat Avrupa’da farklı görüşte siyasetçilerde vardır. Müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran İşçi Patisi milletvekili ve dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak, bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman ülke olmasına bağlamıştır.

Hollanda, Avusturya, Fransa ve Almanya’da geçen yıl yapılan seçimlerde Türkiye’deki siyasi gelişmeler ve Türkiye’nin AB üyelik perspektifi, merkez partiler tarafından aşırı popülist partilerin elinde malzeme olmasın gerekçesiyle gereğinden fazla büyütülmüştür. Almanya ve Avusturya’da iktidarda olan partiler genel seçimler öncesinde Türkiye ile fiilen donmuş müzakere sürecine son verilmesini istemiş, Almanya ile yaşanan kriz AB ile ilişkilere olumsuz yansımıştır.

Türkiye, 2004 öncesinde olduğu gibi Avrupa Konseyi’nde yeniden denetim sürecine alınmış, Avrupa Konseyi’ne bağlı Venedik Komisyonu 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL uygulamasıyla ilgili olumsuz raporlar yayınlamıştır. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye-AB müzakereleri askıya alınsın çağrısı ilişkileri daha da germiştir.

İtalya’da 4 Mart 2018 tarihinde yapılan seçimlerde merkez partiler zayıflarken, aşırı sağ partiler güçlenmiştir. Seçimlerden galip çıkan 5 Yıldız Hareketi’nin (M5S) yanında, aşırı sağda yer alan Kuzey Ligi oylarını artırmıştır. 5 Yıldız Hareketi oyların yüzde 32,22’sini alarak seçimlerin galibi olmuştur. Kuzey Ligi’nin lideri Salvini’nin Türkiye’nin AB üyeliği sürecini delilik olarak nitelendiren açıklamaları son derece tehlikelidir.

Almanya’da Hıristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokratlar (SPD) arasında 4 Mart 2018 tarihinde üzerinde uzlaşılan 167 sayfalık koalisyon anlaşmasında Türkiye ile ilişkiler konusunda olumsuz değerlendirmeler yer almıştır: “Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları durumu uzun süredir kötüye gidiyor. Bu nedenle müzakerelerde herhangi bir fasıl kapatılmadığı gibi yeni bir faslın açılmasını da istemiyoruz. Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmediği sürece vize serbestisi olmayacak ve Gümrük Birliği genişletilmeyecek.”

Mayıs 2019’da Avrupa Parlamentosu seçimleri yapılacağından, kamuoylarının Türkiye hassasiyetleri iktidardaki partileri etkileyecektir. Bu durumda tüm olumsuzluklara rağmen siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirip üyelikte ısrar etmek, ya da Brexit sonucunu dikkate alıp AB ile karşılıklı çıkar ve işbirliğine dayalı yeni bir ilişki modeli geliştirmek bir alternatif olabilir. Bunun için Almanya ile olan gerginliklerin giderilmesi gerekir.

Türkiye AB üyesi olamasa da Batı dünyasının demokratik değerlerinden kopmamalıdır. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektupta önemle üzerinde durduğu husus, “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz”dır. 

Lucius Annaeus Seneca’nın “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgârı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) görüşü önemlidir. Yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgârı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgâr eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir. 

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Pamukkale’de 13 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştayı’nda yaptığı konuşmada da “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” açıklaması bu açıdan doğru değildir. 

Türkiye’de 2019-2023 döneminde On Birinci Kalkınma Planı’nı uygulamaya geçecektir. Bu dönemini kapsayan Kalkınma Planı, 2023 vizyonu doğrultusunda ülkemizin kalkınma hedeflerini daha da ileriye taşıyacaktır. Plan hazırlık çalışmaları kapsamında kurulacak komisyonların yapacakları çalışmalar Plan’da yer alacak politika, hedef ve stratejilerin belirlenmesine ışık tutar. Fakat daha önceki plan hazırlık çalışmalarında olduğu gibi Avrupa Birliği Özel İhtisas Komisyonu bu plan döneminde nedense oluşturulmamıştır.

Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vizelerin kaldırılması, mali işbirliğinin derinleştirilmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde pozitif gündemin güçlendirilmesi, katılım sürecinde siyasi sebeplerden kaynaklanan tıkanıklıkların aşılması, bazı AB çevrelerinde yeniden gündeme getirilmeye çalışılan “imtiyazlı ortaklık” görüşünün mevcut hukuki düzenlemeler kapsamında geçersizliğinin ortaya konulması, tıkanan müzakere sürecinde yeni başlıkların açılmasının sağlanması, AB ile sorunların çözüm yollarının tespit edilmesi için komisyonun çalışmaları önemliydi.

Özel İhtisas Komisyonlarının Oluşturulmasına İlişkin 2017/16 Sayılı Başbakanlık Genelgesi kapsamında Avrupa Birliği Özel İhtisas Komisyonu’nun kurulmaması üzerine böyle bir Komisyon’un olmamasından duyduğum hassasiyeti belirtmek için DPT’da 1982 yılında Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’n direktifleri ile DPT AET Dairesini kuran ve 3 yıl Başkanlığını yapan eski bir DPT mensubu olarak 25 Ocak 2017 tarihinde Kalkınma Bakanlığı’na bir yazı ile başvuruda bulundum.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın “Avrupa Birliği stratejik hedeftir” direktifi olmasına rağmen komisyonun kurulmasına ilişkin önerim Bakanlık tarafından kabul edilmemiştir.

Komisyon kurulamadığı için 17 Nisan’da Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan 20’nci Türkiye Raporu’na (Turkey 2018 Report) yeterince tepki de verilmemiştir. Rapor, ilk defa Türkiye karşıtlığı ile tanınan Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn tarafından değil, Komisyon’un birinci Başkan Yardımcısı Frans Timmermans tarafından açıklanmıştır. Johannes Hahn, “Türkiye, Avrupa’dan büyük adımlarla uzaklaştı” (Turkey is moving rapidly away from the path of European Union membership) açıklamasında bulunarak önemli bir tespit yapmıştır. 

Eğer Avrupa Birliği ile ilişkilere önem verilmiş olsaydı, 25 Ocak 2017 tarihinde Kalkınma Bakanlığı’na sunduğum önerim kabul edilir ve önceki Plan dönemlerinde olduğu gibi Avrupa Birliği ÖİK toplanırdı.

AB’nin uygulanmakta olan 2014-2020 Dönemi Mali Çerçevesi yaklaşık 1 trilyon Euro’dur. 2021-2028 dönemi AB bütçesinde Türkiye’nin üyeliği için tahsisat konulmazsa üyelik gerçekleşmeyecek demektir. Bu durumda 1959 yılından bu yana AB kapısında 59 yıldır bekletilen Türkiye için AB stratejik hedef olmaktan çıkar, İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır” sözü Türkiye için geçerli olur.

Türkiye, Batı dünyası ile olan ilişkilerini güçlendirmeli, uzak denizlere yelken açmamalıdır. Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır.

Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir. Türkiye’siz bir AB, zayıf bir küresel güç olmaya adaydır.

Mayıs 2019’da Avrupa Parlamentosu seçimleri yapılacağından, kamuoylarının Türkiye hassasiyetleri iktidardaki partileri etkileyecektir. Bu durumda tüm olumsuzluklara rağmen siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirip üyelikte ısrar etmek, ya da Brexit sonucunu dikkate alıp AB ile karşılıklı çıkar ve işbirliğine dayalı yeni bir ilişki modeli geliştirmek bir alternatif olabilir.

Bunun için Almanya ile olan gerginliklerin giderilmesi gerekir. Başbakan Binali Yıldırım 14 Şubat 2018 tarihinde Almanya ziyareti öncesinde “Yeni bir sayfa açalım, geçmişi unutalım ve ilişkileri daha da genişletelim” demiştir ama geçmişi unutarak sorunların giderilmesi mümkün değildir.

Komisyon’un 2018 Raporu’ndaki tespit doğrudur. ”Türkiye ile yakın ekonomik bağların geliştirilmesi diğer bir ortak önceliktir. Türkiye, AB’nin beşinci en büyük ticari ortağı, AB ise Türkiye’nin en büyük ticari ortağıdır. Türkiye’nin ticaret yaptığı beş üründen ikisi AB’den gelmekte ya da AB’ye gitmektedir ve Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımların %70’inden fazlası AB kaynaklıdır.” 

Komisyon, genişleme politikasının iki temel alanı olan kamu yönetimi reformu ile hukukun üstünlüğü ve temel haklarda meydana gelen gerilemeyi göz önünde bulundurarak 2018-2020 yılları için yapılacak ödemenin azaltılmasını önermiştir. Ayrıca, finansmanın sivil toplum ile demokrasi ve hukukun üstünlüğüne yönlendirilmesini istemiştir. Bu kapsamda Türkiye, özellikle demokrasi ve hukukun üstünlülüğü konularında AB kriterlerine uyduğu ölçüde ilişkilerde görülen tıkanıklık aşılabilecektir.

Türkiye tercihini, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Batı dünyasından yana yapmıştır. Avrupa Birliği ile ilişkilerde çeşitli faktörlerin etkisiyle meydana gelen olumsuz gelişmeler sebebiyle Türkiye’nin son 200 yıldır Batı’ya dönük yüzünü, Şanghay İşbirliği Kuruluşu, Avrasya Ekonomik (Gümrük) Birliği ya da Altay Birliği gibi Rusya ve Çin’in siyasi ve ekonomik etkinliğinde olan kuruluşlara yönlendirmesi alternatif olarak değerlendirilemez.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte tercihini yapmıştır: “Kabul etmelisiniz ki, doğuda yaşamayı seçmeye mecbur olduğunuz için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıyı bir yerleşim yeri seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”