Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

“Ferman Padişahınsa, Dağlar Bizimdir.”

Dadaloğlu, (1865).

Osmanlı, Anadolu’ya gereken değeri vermemiş ve kendi özü, pek çok ayaklanma ve isyan ile birlikte onu en çok uğraştıran sorunlardan biri olmuştur. Anadolu’da son bin yılda neler olduğunun doğru bir muhasebesini çıkarmak, kimliğimizin kaynaklarını hatırlamak zorundayız. Bu analizi son bin yılımızda Anadolu’daki Türk kimliğine şekil veren aşağıdaki parametreler üzerinden yapacağız;

 – Selçuklu’nun mirası ve Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi,

– Osmanlı’nın devlet düzeni, Türklüğü ve Anadolu Türklerine bakışı,

– Karındaş katliamı ve Oğuz boyları liderlerinin yok edilmesi,

– Anadolu’da din anlayışı ve Aleviliğin kökleri,

– Anadolu’da yaşanan ayaklanma ve isyanlar,

– Anadolu’ya yapılan göçler ve nihayet,

– Osmanlı’nın mirası üzerinden yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması.

Böylece, bugün geldiğiniz noktada yaşadığımız toplumsal sorunları anlamamıza temel teşkil edecek sonuçlara ulaşmaya çalışacağız.

Osmanlı ve Türklük..

Osmanlı Devleti’nin yerleşip serpilmesinde tayin edici unsur yani ana dinamik Türkmen damarıdır. Osmanlı, ağırlıkla Selçuklu ve Türkmen beyliklerinin birikimi ve kadrolarıyla kurulmuştur. Ancak, Osmanlı sonraki dönemlerdeki kurumlaşması ile kültürel ve siyasal olarak Türkmenlere iyice yabancılaşır. Bunun sonucu olarak, Türkmen beyliklerinin ve ardından Alevi ayaklanmalarının ezilmesine başvurulacak ve bu süreçte sarayın ve ideolojik uzantılarının ürettiği aşağılayıcı bir literatür ortaya çıkacaktır.

Osmanlı Devleti, Balkanlara ve İstanbul’a yerleşip çokuluslu bir imparatorluk olduktan sonra Türklük ve Türkçülük duygularına hemen hiç önem vermemiştir. Devletin bağı, Osmanlı hanedanı ve İslam dini idi. İslami ideoloji, Ortaçağ boyunca Türklerin sosyal, politik, hukuk ve eğitim kavramlarını etkilemiş ve Osmanlı Devleti’nin İslami yapısı Türklük bilincini ikinci plana itmiştir.

Devletin asıl gücü Rumeli’de toplanmış, buranın çöküşü ile sonu gelmiştir. Bu durum, 19. yüzyıla dek sürecek, diğer ulusların Osmanlıyı reddi sonucunda Türklüğün kimlik olarak belirlenmesine sarılınacaktır.

Ayaklanma ve isyanlar..

Osmanlı tarihi yazılırken genellikle bu ayaklanmaların arkasındaki ekonomik nedenler gizlenerek ideolojik-dinsel neden öne çıkarılmak sureti ile bir çarpıtma yapılır ve sık olarak hatalı bir şekilde Alevilik ve Şiilik birbirine karıştırılır. 1230-1240 yıllarında Sünni İslam’a dâhil olmayan göçebelerin Selçuklu’ya karşı giriştiği Babai isyanı, Aleviliğin tarihsel altyapısını oluşturmaktadır.

Sorun göçebe Türklerin yerleşikliğe, merkezin iskân politikalarına ve Sünni İslam’dan yana tavır almasına duyulan tepki idi. Baba İshak, Şeyh Bedrettin gibi halk kahramanlarının savaşı ve yoldaşlığı, başkalarının birikimlerine el koyan haksız egemene karşı koymaktı.

Osmanlı tarihinde üç büyük iç direniş dalgası ile karşılaşacaktır;

– Bunlardan ilki Fatih dönemi de dâhil kuruluştan imparatorlaşmaya geçen yüzyıllarda gerçekleşen Babai İsyanı, Şeyh Bedrettin isyan dalgası ve ilhak edilen Türk-Müslüman beyliklerinin direnişleridir.

– İkincisi; 16. ve 17. yüzyıl imparatorluk dönemine damgasını vuracak olan ve önce Kızılbaş sonra da Celali ağırlıklı halk ayaklanmalarıdır.

– Üçüncü dalga ise Hıristiyan ve diğer bağlı halkların 19. yüzyıldaki bağımsızlık mücadeleleridir.

Kendi Türkmen geleneğine yabancılaşan Osmanlı egemenliğine karşı halk tepkisi, beylikler ezildikten sonra artık beylerin öncülüğünde değil, doğrudan halkın kendi içinde çıkaracağı önderlerin etrafında toplanarak direnmek olacaktır.

Halk öylesine çaresiz, umutsuz ve sefalet içindedir ki her türden başkaldırı ve yağma olanağı peşine binlerce köylüyü takacaktır. Adeta bir arı kovanından boşanan halk, siyasi krizler sona erse de bir daha yerlerine oturmayacaklardır.

Yeni dönemi belirleyecek bu eşkıyalık dalgası üç kategorik biçimde kendini gösterecektir;

            – İlk kesim; Köroğlu, Kiziroğlu, Demircioğlu, Kulaksız Yusuf, Aydın Yazıcı gibi adalet dağıtıcı direnişçilerdir.

            – İkinci kesim; ekonomik çaresizlik ve örgütsüzlükle sağa sola saldıran, çalan, sonra daha güçlü olanların “adamı” haline gelen sıradan köylüler, suhteler, askerlerdir.

            – Döneme asıl damgasını vuranlar ise bu kargaşa ortamında devlete karşı devlete dönüşecek olan yerel güç odakları olacaktır.

Sonuç..

Osmanlı rejimi, tepesinde kadir-i mutlak bir hükümdarın yer aldığı ve onun dışındaki herkesin “kul” addedildiği, hak ve özgürlük tanımayan bir hukukun geçerli olduğu, temel ordu biriminin zorla alınan Hıristiyan çocuklardan kurulu bir lejyon ordusu olduğu, Gayri Müslimlerin ve ikinci sınıf resmi mezhepten farklı inanca sahip Müslümanların “zındık (dinsiz)” ilan edildiği bir düzendir.

1834 yılında Harp Okulu’nun kurulması ile Anadolu Türk gençleri askeri okullara alınmaya başlayacak ve zamanla ordunun tamamına hâkim olacaklardır. Böylece Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğinin mimarı olan Süleyman (Uslu) Paşa ve modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak Mustafa Kemal Atatürk gibi devlet adamları buradan yetişecektir.

Osmanlı Devleti bir imparatorluk, Türkiye ise bir ulus-devlettir. Ulus-devlette egemenliğin kaynağı, milletin hür ve serbest iradesidir. Bu irade milletin serbestçe seçtiği milletvekillerinin oluşturduğu TBMM’nde kendini gösterir; egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.

Osmanlı Devleti’nde egemenlik, Osmanlı hanedanının tekelindedir, babadan oğula bir mülk gibi algılanır. Osmanlı Devleti’nde bireyler tebaadır, kuldur; Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bireyler eşit hakka sahip vatandaştır.

Makalenin geniş versiyonu için;        https://www.academia.edu/38930218/Anadoluda_neler_oldu